Askerlikte Adil Çözüm Mümkün Mü?

http://www.sivilsayfalar.org/2018/07/16/herkes-icin-askerlikte-adil-cozum-mumkun-mu/

“Herkes için askerlikte adil çözüm” sloganıyla yola çıkan aktivist, hukukçu ve yazarlardan oluşan bir grup insan konu hakkında çeşitli çözüm önerileri sunarak yetkililere çağrı yaptılar. 

Yazar Ümit Aktaş, Hukukçu Mehmet Ali Başaran ve vicdani red aktivizmi yürüten yazar Ali Fikri Işık bize kampanyayı anlattılar.

Bedelli tartışmaları devam ederken “Herkes için askerlikte adil çözüm” diyerek kampanyaya başladınız. Bu cümleyle neyi kast ettiğinizi açıklar mısınız?

A.F. Işık: Herkes için askerlikte adil bir çözümün ”Herkes ve adil” kavramlarına dayanmaktan başka da çaresi yok zaten; çünkü  zorunlu askerlik yasası herkesi ”zorunlu olarak kapsıyor ama herkesin adaletini ” aynı zorunlulukla” gözettiği söylenemez. Zorunluluk bildiğiniz gibi her şeyden önce özgür iradenin gasp edilme halidir ve özgür iradenin olmadığı yerde adalet olmaz ,dolayısıyla da hiç kimse adil olma ihtiyacı duymaz. Ama gelin görün ki bu zorunluluk zırhını da delmek gerekiyor. Bunun yapmanın en meşru yolu insanı görünür kılmaktır. Askerlikte zengin ve fakir ayrımını paranteze alarak,insanı daha görünür kılmayı başardığımız zaman onun için adaleti de kısmen sağlamış kılmış oluruz.

M.A. Başaran: İnsanların zorla asker yapılmasına karşıyız. Bazı insanlar bazı imkânlardan yararlanarak “zorla asker olmama hakkı”nı kullanabiliyor. Geçerli kabul edilen bir sağlık sorunu olanlar veya zenginler bu “hak”tan yararlanabiliyorlar. Ne var ki bu çözümler herkese teşmil edilemediği için adil değil. Biz meselenin geleneksel usulle, rant temelli olarak değil hak temelli olarak çözüme kavuşturulması için çağrı yapıyoruz.

Askerliğin “peygamber ocağı” sayılmasının da etkisiyle konunun kamuoyunda etraflıca tartışılamaması gibi bir endişem var. Siz önerilerinizin toplum değerleriyle örtüştüğünü düşünüyor musunuz?

Ü. Aktaş: Ordunun ve dolayısıyla da askerliğin “peygamber ocağı” kavramıyla ifadesi, doğrudan Peygamber (AS) ile alakası olmayan, tarih içerisinde türetilmiş bir kavramdır. Her ne kadar bunun kültürümüze yerleştiği bir gerçekse de, Peygamber (AS) son tahlilde askerî bir kişilik değildir ve sorunları mümkün olduğu her zaman barışçı yollarla çözümlemiştir. Ayrıca profesyonel ve zorunlu askerlik kavramlarının tarihi de neredeyse yüz yıllık geçmişi bulunmaktadır. Bu kavramın, yani “peygamber ocağı” atfının konunun tartışılmasını engellemesi ise asla söz konusu olamaz. Olsaydı şayet bu kadar yüksek sayıda kişi, “kutsal” askerlik görevini yapmak yerine onca parayı ödeyerek askerlikten muaf sayılmak için yıllarca kaçağa düşerek beklemezdi. Konunun tartışılmasını engelleyen asıl etken, halkın devlet korkusu veya fetişizmi ile ilgilidir. Ama bu da, yukarıda belirttiğim gibi iki yüzlü bir duygudur ve gerçek bir devlete saygı duygusundan kaynaklanmaz. Kısacası konunun özünde bir dinî bir kutsama ya da vatan sevgisi falan bulunmamaktadır. Mevzu her konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş ve demokratik teamüllere aldırışsızlığı ve bu meseleyi gizli bir vergilendirme kurumuna dönüştürme riyakarlığına dayanmaktadır. Tabi ve yine her konuda olduğu gibi, itaatkâr tebaamız da, kutsal devlet hazretlerinin yaptığı gibi, buna tepkisini aynı riyakârlıkla göstermekte, ne gidip askerliğini yapmakta ve ne de bu konuda “sivil itaatsizlik” gibi gâvur işi yollara başvurmakta, kuzu kuzu gidip devletin kestiği haracı ödemektedir.

Bu meselede en doğru yol, zorunlu askerliğin kaldırılması veya en azından askerlik yapmayacaklar için kamu hizmeti alternatifi getirilmesidir. İşte o zaman gerçekten bu meselenin ne kadar kutsandığı da ortaya çıkacaktır. Bu kadar diretilmesinin altında yatan sebep, belki bu yalın gerçekliğin ortaya çıkmasının önlenmesine dayalıdır.Meselenin üzücü yönlerinden birisi ise,  zorunlu askerlikte hâlâ direnen ülkelerden çoğunun “Müslüman” ülkeler olması. Buradan yola çıkılarak biçimsel bir yargıya varılması ise yanlış olur. (Müslümanlar askerlik sever ya da Müslüman ülkelerde askeri yönetimler egemen gibi.) Bence bu, Müslüman ülkelerin içerisinde olduğu açmazı ele vermekte. Çünkü sorunlarını çözme konusunda bariz bir yeteneksizlik içerisindeler ve bu nedenle de çoğu kez -her ne kadar bu sorunlarını çözme konusunda pek işe yaramasa da- askeri yollara başvurmaktalar. Beri yandan çoğunun yönetimi baskıcı ve antidemokratik olduğundan, kendilerini ancak asker korumalarla ve harcamalarla ayakta tutmaktalar ve doğal olarak  bunun bedelini de halklarına ödetmekteler. Tıpkı ülkemizde de olduğu gibi.

A.F. Işık: Bizim önerimiz insani değerler ile örtüşüyor.Önemli olan da bu. Hiç şüphe yok ki yaygın ve kabul görmüş değerler karşısında şimdilik sanki dezavantajlı durumdayız gibi bir görüntü var. Ama bu bir büyük yanılgıdan başka bir şey değil.çünkü milyonların askerliğe gitmediği, askerlik süresini ( bedelli yapmak) suretiyle siyasi konjonktürü markaja aldığı bir ülke de aslında o değerler öyle sanıldığı gibi sağlam inançlar üstüne bina edilmemiştir. Dolayısıyla reel gerçek bizi doğruluyor. Resmi algının yarattığı resim doğruyu yansıtmıyor. Eğer öyle değilse, o zaman Bedelli askerlik talebinin kendisini izah etmek zorundadırlar. Eğer devlet neredeyse periyodik sürelerde bedelli askerlik uygulamasına baş vurmak mecburiyetinde kalıyorsa, bu algı resmi düzeyde de bir tutarlılığa sahip değildir demektir.

M.A. Başaran: Endişenizde haklısınız. İslam dini ile sağlıklı bir ilişki kurulması olanağı bulunduğunda, kimi “dini” kurum ve kuruluşlar İslam’ın yakasından düştüğünde, İslam’ın sabiteleri uydurulmuş tabuların yerini alacaktır. O vakit, endişelenmenize gerek kalmayacak. Su akacak ve yolunu bulacak.

Sivil Sayfalar’da geçen günlerde Bedelli Askerlik Platformu’yla bir röportaj* yapıldı. Platform başkanı bedelli askerliğin devlet için zahmetsiz bir kazanç yöntemi olduğunu ifade ediyor. Bu görüş zaten dile getiriliyordu. Sizin bedelli önerinizse zenginle fakir arasında bir adalet tesis etmeyi hedefliyor. Ne kadar gerçekçi buluyorsunuz bu öneriyi?

A.F. Işık: Elbette gerçekçi bulmuyoruz ama defacto bir durumu nasıl iyileştirebiliriz sorusunun da kaçınılmaz yanıtı olarak ortaya çıkıyor bu önerme. Madem askerlik zorunlu ve madem bazı durumlarda bedelli adı altında bazı iyileştirmeler yapılıyor, o halde bedellinin uygulamasında da bazı iyileştirmeler yapmak mümkün. Bu mümkün, makul ve sürdürülebillir bir önerme ve çözümdür.

M.A. Başaran: Üç aşamalı önerimizin ilki bu. İkinci ve üçüncü aşamaya hemencecik “olmaz” diyeceklere, “buyrun” diyorum, “Bedelli askerlikte ısrar ediyorsanız ve adalet diye de derdiniz varsa, alın size öneri!” Herkesin durduğu yer ve gerekçesi farklı. Ben önerinin üçüncü aşamasında duran biri olarak ilk aşamadaki bedelli önerimizi “oyunbozan” olarak görüyorum.

Önerilerinizden biri olan “alternatif kamu desteği” çok ilgi çekici. Vicdani redde de alan açtığını düşünüyorum. Bu önerinin gerekçe ve faydalarını biraz daha anlatır mısınız?

A.F. Işık: Alternatif Kamu hizmeti, adil çözümün ikinci ve en etkili aşamasıdır. Vicdani ret yasası çıkıncaya kadar devlet birikmiş askerlik problemlerini Alternatif kamu hizmetleri yoluyla çözmek zorundadır.

Şu an yürürlükte olan anayasaya göre de Vicdani ret bir insan hakkıdır. Anayasanın 90. maddesi uluslararası sözleşmeleri iç hukuktan daha üstün ve geçerli tutar. Türkiye’de vicdani ret yasasının olmayışı bu talebi bir hak olmaktan çıkarmaz. Türkiye’nin altında imzası olan iki büyük sözleşme vicdani ret talebine hukuku dayanak oluşturur. Birleşmiş Milletler medeni haklar sözleşmesi ve Avrupa insan hakları sözleşmesi, ”Din ve vicdan özgürlüğü bağlamında vicdani ret’i insan hakkı olarak tanımlar.

M.A. Başaran: Bir kısım medya kasıtlı olarak vicdani reddi adeta vatana millete devlete düşmanlık olarak lanse ettiği için bu kavramı duyanların çoğu önyargılı hale geldi ne yazık ki. Bu bir ara formüldür. Dini, siyasi, ideolojik ve sair sebeple askerlik yapmak istemeyen kişi, eşdeğerde sivil bir kamu hizmeti ile topluma faydalı, hatta çok daha faydalı olabilir.

Malum olduğu üzere zorunlu askerlik bir angaryadır ve devasa boyutlarda bir israfa dönüşmüş durumdadır. İsraf da dinimizin hiç ama hiç hoş görmediği bir durumdur ayrıca. İslam adına konuşan meşhur hocalarımızdan hiçbirini bu konuda bir çift laf ederken göremiyoruz. Yoksa haramlara karşı mücadele bir yere kadar mı?

Son olarak, “vicdani red”, “zorunlu askerlik”, ”profesyonel askerlik” gibi konuların toplumda doğru bir şekilde tartışılabilmesi için sivil toplum bir rol üstlenmeli mi? Diğer bir deyişle bu tartışmayı kimler açmalı, kimler dahil olmalı bu tartışmaya?

A.F. Işık: Türkiye’nin bütün sorunları sivil alanda tartışılmalı. Sorunların özü ve karakteri ne olursa olsun o sorunu önce sivil toplum tartışmalı, bir karara bağlamalı ve uygulama için görevlendirdiği resmi odaklara sorun teslim edilmelidir. Sivillerin tartışıp çözmediği hiçbir sorun gerçek çözümlerine kavuşamaz.

M.A. Başaran: Bu konularda sağlıklı bir tartışma, konuşma ve düşünme ortamı oluşturulmaması konusunda son derece bilinçli bir politika olduğu anlaşılıyor. Düşünmeye, tartışmaya, aklıselime, hakka ve hukuka davet etmeye başladığınızda, linç kültürünün sopaları haline getirilen aygıtlar –başta medya, yargı ve troll çeteleri- derhal harekete geçiyor.

Bu tartışmayı Recep Tayyip Erdoğan açmalı ki ardından bir sürü köşe yazarı, “dini” lider ve ekran görseli bir anda aydınlanma yaşasın ve hiç vakit kaybetmeden tartışma köpürsün. Derken STK’lar –Sivil Toplum Kuruluşları- da kamu spotu görevini ifa etsin. Başka türlü olacak gibi değil! Vaziyet içler acısı ne yazık ki.

ASKERLİKTE ADİL ÇÖZÜM

Türkiye’de pek çok konuda “hak” ile “rant” karşı karşıya gelir ve fakat genelde hak değil rant galip gelir. Bu kadim “kapışma”nın akıbetlerini görmek için ekonomiden anlamaya gerek yok, kafayı kaldırıp çevreye ve şehirlere şöyle bir bakmak yeterli.

Askerlik de bir “mesele” olarak hak temelli adil bir çözüme kavuşturulmuyor ne yazık ki. Bilhassa 40 yıldır kabak gibi ortada duran “eşitliğe ve adalete” aykırı sözde çözümlere (ranta tahvil edilen “bedelli” uygulamalarına ) 3-5 yılda bir gebe kalıyor müesses nizam. Nizamın bir intizama ihtiyaç duyduğu aşikar.

Bu meseleyi adil bir zeminde çözmek için önerimiz var. Kendi işimizi bir şekilde görüp “köprüyü geçme” mantığını bir kenara koyarak ötekinin haklarını gözetmeli, herkesi için adaleti tesis etmeye gayret etmeliyiz.

Bu amaçla masaya konulmasını ve çözümün parçası olmasını arzu ettiğimiz öneriyi sekiz arkadaş, ortaklaşa sunuyor ve savunuyoruz.

Sekiz kişiyken, sekiz bin kişi, sekiz milyon kişi olabiliriz. İdeal olanı kucaklayabilir, yarınlar için büyük bir hayrı vakfedebiliriz.

Adaleti tesis etmeye vesile olmanın izzetidir bizi heyecanlandıran. İlk imzacılardan biri olan benim açımdan bu çağrının mahiyeti ve gayesi budur.

Bekleriz.

http://askerlikteadilcozum.com

ASKERLİKTE ADİL ÇÖZÜM

“Türkiye’de askerlik, muhabbeti bol bir konu olmakla birlikte sıklıkla “mesele” olarak gündeme gelmektedir.

Milyonlarca insanın hayatını doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen bu süreç haklı olarak yoğun tartışmalara sebebiyet vermektedir.

Son kırk yılki tartışmaların odağında ise “bedelli askerlik” uygulaması yer almaktadır.

Maddi gücü olanların, belirlenen bir meblağı ödemek suretiyle askerlik yapmış sayılmaları demek olan bedelli askerlik 1987, 1992, 1999, 2011 ve 2014 yıllarında uygulanmıştır. 

İçinde bulunduğumuz 2018 yılında da çokça gündeme gelen bedelli askerlik uygulaması, askerlik meselesine yine adil bir çözüm sunmamaktadır.   

Bizler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak askerlik meselesine adil bir çözüm getirilmesi gerektiğine inanıyor ve gerçekçi olandan ideal olana, üç aşamalı bir öneri sunuyoruz:

YENİ BİR BEDELLİ ASKERLİK UYGULAMASI

Mevcut Bedelli Askerlik Uygulaması değiştirilerek daimi hale getirilmelidir. Askerlik hizmeti, ödeme gücü olanların sürekli yararlanabileceği, ödeme gücü olmayıp askere gidenlerin ise makul bir kazanç elde edebileceği yarı profesyonel bir hizmete dönüştürülmelidir. Askere gitmek istemeyen vatandaşın ödediği meblağ, askere gitmiş olan vatandaşa ödenmelidir. Böylelikle zenginden alınan fakire verilmiş olacaktır. Askerlikten muaf tutulmak isteyen, bunun bedelini askerlik yapmak zorunda kalana ödediğinde, zengin vatandaş ile fakir vatandaş arasındaki bariz eşitsizlik giderilmiş olacak ve böylece mevcut uygulamanın yarattığı derin adaletsizlik ortadan kaldırılacaktır.

ALTERNATİF KAMU HİZMETİ

Bir zorunluluk olmaktan çıkartılana kadar, askerlik yapmak istemeyenlere, askerlik süresini aşmayacak ve cezalandırmaya dönüşmeyecek şekilde alternatif bir kamu hizmetinde bulunma hakkı tanınmalıdır.

TAM PROFESYONEL ASKERLİK

Askerlik profesyonellik gerektiren bir meslektir. Kimse bu mesleğin mensubu olarak doğmadığı gibi bu mesleği yapmaya da zorlanmamalı. Zorunlu askerlik kaldırılmalıdır. Askerlik mesleğini icra edecek kişiler, belirlenecek hak ve yükümlülükler çerçevesince gönüllü ve ehil olanlar arasından sınavla alınmalıdır. 

Aşağıda isimleri bulunan bizler askerlik meselesine bir an evvel adil bir çözüm getirilmesi talebimizi kamuoyuna saygıyla arz ederiz.”

Mehmet Ali Başaran, Mahir Orak, Murat Kurtuldu, Ali Fikri Işık, Tuğbay Öz, Ramazan Tekeş, Yusuf Şanlı, Ümit Aktaş

https://www.change.org/p/herkes-için-askerlikte-adil-çözüm?utm_source=embedded_petition_view

Alparslan Kuytul Ziyareti

Dün yine Bolu F Tipi Cezaevi’ndeydik.

Adalet beklentileri boşa çıkmış “28 Şubat Mahpusları”nın yanı sıra 131 gündür tutuklu bulunan Alparslan Kuytul’la görüştük.

Furkan Vakfı Davası adı altında aydınlatılması gereken hadiseleri kamuoyu ile paylaşmak gerekli. Zira iki üç gazeteci ve birkaç internet sitesi hariç, neredeyse bütün basın yayın kuruluşları, bilerek ya da bilmeyerek, yalan-yanlış haberler yaptılar. Allah rızası üzerine inşa edilmiş İslami bir yapıyı çökertmek amacıyla saldıranlara katılmış oldular.

Hakikati inkâra şartlanmış olanların algı operasyonu ne yazık ki başarılı bir şekilde sürüyor. Müslümanlar aynı delikten bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha ısırılıyorlar.

Yalan rüzgârları esiyor, iftiralar gırla gidiyor. Bu toz duman içinde hakkın şahitliğini yapmanın ve Hukuku yardıma çağırmanın elzem olduğuna inanıyorum.

Yarınlarda, “Müslümanların Dreyfus Davası” olarak anılabilecek Furkan Vakfı Davası’na bir bakalım derim. Bugüne dek cereyan eden hadiselerin kısa bir özetini şöylece vereyim:

  1. 30 Ocak 2018’de, sabah 05.15’te evine baskın düzenlenen Furkan Vakfı başkanı Alparslan Kuytul gözaltına alındı.
  2. 2014 yılı itibariyle konferansları hukuka aykırı biçimde engellenen Adana merkezli Furkan Vakfı’na 2 Şubat 2018’de kayyım atandı.
  3. Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul 8 Şubat 2018’de tutuklandı ve Bolu F Tipi Cezaevine nakledildi.
  4. Ankara, Malatya ve Antep merkezli Furkan İlim Ve Hizmet Derneği 5 Şubat 2018 tarihinde faaliyetten men edildi. Bu dernekler ve 13 temsilcilik halen kapalı.
  5. Furkan Vakfı’na gönül vermiş insanlara ait 17 ev 5 Mart 2018 tarihinde mühürlendi. Halen mühürlü olan evlerin 15’i öğrenci, 2’si ise aile evi… İki aile, çoluk çocuk sokağa atıldı.
  6. Öğrenci evlerinden dolayı, “kaçak yurt faaliyeti yapıldığı” gerekçe gösterilerek Furkan Vakfı’na 240.000 TL para cezası kesildi.   
  7. Kayyım atanan Furkan Vakfı’nda bulunan, vakfa ve vakıf gönüllülerine ait toplamda 200.000 TL değerindeki dijital malzemeler 8 Mayıs 2018 tarihinde vakıf binasına giren hırsızlarca çalındı.
  8. Furkan Vakfı Başkanı ve dört arkadaşı 10 günlük gözaltının ardından 131 gündür tutuklu. Toplamda 43 kişi gözaltına alındı. Hâlihazırda 9 kişi farklı tarihlerden bu yana tutuklu bulunuyor.

Furkan Vakfı ve bağlılarına reva görülen muamelenin hukuki değil siyasi olduğu konusunda ilgili ve bilgili kişilerin şüphesi yok. Yasa dışı talimatlar uçuşuyor ortalıkta.

İlk 75 gün ağır bir tecrite mahkûm edilen, iradesi kırılıp teslim alınmaya çalışılan Alparslan Kuytul’a yapılanın tam adı “işkence”dir.

Alparslan Kuytul’un avukatı Adem Tural, “tek başına bir koğuşta tutuklu bulunan müvekkilinin yanına anlaşabileceği koğuş arkadaşları verilmesini ve diğer tutuklulara tanınan haklardan müvekkilinin de faydalanmasını” talep etti. Bolu İnfaz Hâkimliği bu talebi reddetti. Gerekçenin esası şu:

“Şüpheli Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma ( DAEŞ, PKK/KCK, FETÖ/PDY ve EL KAİDE) silahlı terör örgütlerine yardım ettiği iddiası ile tutuklanma istemi ile sulh ceza hâkimliğine sevk edildiği…”

Alparslan Kuytul’un birbiriyle alakası olmayan, dahası birbiriyle kanlı bıçaklı bu dört terör örgütüne birden mi üye olduğu, yoksa hangisine veya hangilerine üye olduğu veya yardım ettiği belirtilmiyor.

Elde delil namına herhangi bir şey olsa, dosyaya sunulur, büyük bir iştahla basına servis edilirdi muhakkak. Hukuka bağlılıktan bahsetmek mümkün olmadığından, delile filan da ihtiyaç duyulmuyor. (Böylesi bir pervasızlığın taşıdığı anlam ürkütücüdür.) 

Basını da yargısı gibi iftiralarla “ayartılan” bir ülke burası… Kötülüğün hızla sıradanlaştığı, hukuksuzluğun rutubet gibi yayıldığı bir vaktin dibine çöküyoruz. 

Alparslan Kuytul’u iki ay öncesine göre çok daha iyi gördük. İki aydır, haftada 3 saat için başka bir tutuklu ile bir araya gelmesine müsaade ediliyor. 

21 Mayıs 2018 tarihli yazısında Yıldıray Oğur, Alparslan Kuytul’un “suçu”nu ortaya koymuş: “Halkın Teveccühüne Yön Vermeye Çalışma Suçu.” (“Size öyle bir hadis söyleyeceğim ki daha önce kimse tarafından rivayet edilmemiş!”)

Şu ibretlik tutuklama gerekçesine bakıyorum da, Hukuk’un ne tadı var ne kokusu. İçi boş, plastik meyveler olur ya, işte o kadar doğal!

Sahi, sizce de buram buram “talimat” kokmuyor mu?

Ey Hukuk Fakültesi öğrencileri, ey hâkim adayları, savcı adayları, okuyun da ibret alın. (Ey zabıt kâtipleri, ey mübaşirler, sizler de ibret alın!)

“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin muasır medeniyetler ile teknoloji ve ekonomide yarışır hale gelmesi ve toplumsal hoşgörü ve saygı seviyesindeki toplumsal gelişmişlik düzeyinin her geçen gün artması, tesettür yasağının kaldırılması, dini hassasiyetlerinden dolayı giyim ve kuşamı, rengi, cinsiyeti, sakalı, görüşü, mezhebi ve benzeri ayrımlar nedeniyle milletin ve millet vekillerinin kınanmaya dahi uğramadığı günümüzde siyasete yön vermek amacıyla siyasi parti kurarak çeşitli yasal prosedürler ile kayıt alınmak yerine kayıt altına alınmaktan kaçınarak sosyal medya aracılığıyla halkın teveccühüne yön vermeye çalışmanın hayatın olağan akışı ile bağdaşır nitelikte olmadığı, saklanan amaçları aşikar ettiği, menfaat temini amacıyla hareket edildiğini ortaya koyduğu, şüpheli Alparslan Kuytul’un dini hissiyatları ve duyguları kullanmak suretiyle insanların teveccühünü kazanarak kendisine menfaat temin ettiği, bu yolla nüfusunu artırma çabasına girdiği, kısım şüpheli, gizli tanık ve bilgi sahibi beyanlarında bu hususların doğrulandığı, şüpheli Alparslan Kuytul’un tüm bu amaçlarla eleştirilemez ve sorgulanamaz bir şahsiyet olarak ortaya kendisini koyduğu, böylelikle bir kısım şüphelilerde dahil olmak üzere bir çok kişiyi dolandırdığı..”

Bugün bir anket yapılsa, halka sorulsa, “eleştirilemez ve sorgulanamaz bir şahsiyet olarak ortaya kendisini koyan” bir isim söyleyin, diye, sizce hangi isim birinci olur?

Tamam, çok da şey yapmayalım onu! Allah korusun, halkın teveccühüne yön vermeye çalışma suçu işlemiş oluruz, durduk yere.

“Hayatın olağan akışı ile bağdaşır nitelikte” olmasa da, bu yazıya artık nokta koyuyorum. 

Sessiz Sedasız ve Hukuksuz

Muhammed Ali Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşı, Uygur Türkü. 27 yaşında ve evli. Sahte pasaport ve ehliyet bulundurmaktan dolayı tutuklandı. Terörle ilişkilendirilerek hakkında dava açıldı.

İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek davanın ilk duruşması 22 Mayıs 2018 tarihinde yapılacaktı.

Mahkeme duruşmayı 30 Nisan 2018’de yaptı. Duruşmanın öne çekildiği Muhammed Ali’nin avukatına bildirilmedi. Avukat, kendisini şahsen tanıyan tercümanın haber vermesi üzerine apar topar duruşmaya katıldı. Şaşkındı. Bu, sıra dışı bir uygulamaydı.

Mahkeme Muhammed Ali’nin tutukluluk halinin devamına karar verdi. İkinci duruşmanın tarihini ise 22 Mayıs 2018 olarak belirledi.

Avukat 22 gün sonraya duruşma verildiği için tutukluluğa itiraz etme gereği duymadı.  

Mahkeme 7 Mayıs 2018 tarihinde dosyayı kendiliğinden ele aldı ve duruşma yapmadan, sessiz sedasız, Muhammed Ali’nin tahliyesine karar verdi.

Muhammed Ali 8 ay sonra serbest kalmıştı.

Aynı gün Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşı iki Uygur Türkü daha serbest kalacaktı.

Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang, terör örgütüne eleman kazandıran kişilere benzerlikleri sebebiyle 14 ay önce tutuklanmışlardı. Tek delil, otoyol kamerasından çekilmiş bir fotoğraftı.

Yargılama devam ederken Emniyet Genel Müdürlüğü’nün raporu geldi. Rapor, Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang’ın terör örgütüne eleman kazandıran kişilere benzemediğini ortaya koyuyordu. Buna rağmen mahkeme, tutuklu sanıkların tahliye taleplerini reddediyordu.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi 7 Mayıs 2018 tarihinde, avukatları bilgilendirmeksizin, kendiliğinden, dosya üzerinden verdiği kararla Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang’ı serbest bıraktı.

Farklı mahkemelerin aynı gün “olağanüstü” bir biçimde tahliye ettiği üç Uygur Türkü, Maltepe 3 Nolu L Tipi Cezaevi’nden İstanbul İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ne bağlı memurlarca teslim alındılar.

O tarihten bu yana kendilerinden haber alınamıyor.

Eşi, kayınpederi ve avukatı Ömer Yüzgül, Muhammed Ali’yi ilgili kurumlarda, karakollarda, hatta nezarethanelerde günlerce aradılar fakat bulamadılar.

Eşleri, akrabaları ve avukatları Mehmet Okatan, Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang’ı ilgili kurumlarda aradılar, sordular, savcılığa suç duyurusunda bulundular ve fakat sonuç alamadılar.

Zulümden kaçarak, eşleriyle ve çocuklarıyla Türkiye’ye sığınmış, devletin elindeki bu üç insanın hayatlarından endişe ediliyor, kaçırıldıkları veya öldürüldükleri düşünülüyordu.

Nihayet, olası ihtimallerin hepsinin veya en kötüsünün gerçekleştiği ortaya çıktı:

Muhammed Ali, Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang 8 Mayıs 2018 tarihinde Çin’e teslim edilmişlerdi. 

Ne için? Ne karşılığında?

Belli değil.

Hayattalar mı? Hayatta iseler, neredeler? Hangi hapishanede, ne tür işkenceler görmekteler? 

Belli değil.

Türkiye’ye sığınmış bu mülteci Türklerin Türkiye’deki yargılamaları ise devam ediyor. Muhammed Ali sahte belge düzenlemekten ötürü ceza alacaktı belki ama Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang suçsuzdular ve beraat edeceklerdi.

Üç kelime ile hayatları karanlığa gömüldü üç insanın: Sessiz sedasız ve hukuksuz.

Özgürlük İftarı

Dün Bolu Cezaevi’nin önündeydik.

Mazlumder’in organize ettiği “Özgürlük İftarı” öncesinde, pek çok sivil toplum kuruluşunun destek verdiği bir basın açıklaması düzenlendi.

Bizler cezaevinin dışındaydık, İslam’a düşman kesilmiş zalim yargının hukuk dışı kararları ile yirmi beş yıldır esaret altındaki Müslümanlarsa cezaevinin içindeydi.

Zalim duvarları aşsın, mazlum kulaklara ulaşsın diye olanca sesimizle haykırdık sloganlarımızı, özgürlük dualarımızı.

28 Şubat’ın hukuksuz yargı kararları neticesinde 600 kadar Müslüman farklı davalardan tutulup zindanlara atılmıştı. Uzun bir süre içerde unutuldular. Neyse ki onların hakları ve özgürlükleri için mücadele edenler de vardı. Seslerini duyurmak için didindiler ve ilgili cemaat ve çevrelerin de destekleriyle taleplerini güçlü bir şekilde ortaya koydular.

Neticede, kendi içlerinden çıkan bir parti iktidardaydı. Aynı hassasiyetleri dillendiriyor, Müslümanlardan devşirdiği güçle iktidarını sağlamlaştırıyordu.

Bu zulmün ortadan kaldırılması için hükümet yetkililerine müracaat edildi. Pek çok kesim, pek çok vesile ile, pek çok düzeyde irtibat kurdu. En alt kademeden en üst kademeye kadar Ak Parti, raporlarla, belgelerle, ibretlik hikâyelerle, mağdurlarla, mağdur yakınlarıyla sayısız kez uyarıldı. Dilinde tüy bitti insanların artık.

Her defasında “hak verildi” ve “bir düzenleme yapılacağı” söylendi. Hele şu kritik dönem, bu mühim süreç, önümüzdeki seçim, bu viraj, şu dönemeç bir geçilsin… diye diye 10 yıl geçti.

28 Şubat mağduriyeti üzerine iktidara gelip bu mağduriyetin “ekmeğini” sonuna kadar tıka basa yiyip bitiren bir iktidar, Müslümanları 10 yıldır oyalaya oyalaya işte bu noktaya getirdi: Sıfır noktasına. Büyük bir ayıp ve kazık bu! Tarih bunu bir kenara yazdı. Günahı vebali hükümetin boynuna. 

16 yıllık iktidarın ilk 6 yılında, “mazeretli” sayılır. Hak vermek gerek. Yeni gelmişti. Müesses nizam ve darbeciler enselerindeydi. Ayaklarını yere sağlam bir şekilde henüz basabilmiş değildi.

Ama son 10 yıl, tümüyle Müslümanları oyalama ve açık açık aldatma ile geçti. Asla samimi değildi.

Bu iktidar, zindandaki Müslümanların mağduriyetini gidermenin “rantı”nı bir türlü göremedi! Nasıl olsa onların ve gözü yaşlı yakınlarının iradeleri, oyları çantada keklikti.

Geçmiş olsun! Artık bu iş bitmiştir. Bir gelişme olursa bu konuda, çok ama çok şaşırırım. Hükümetin sözünde durmasını değil tahliye tarihlerini (2023’leri, 2025’leri…) veya ecellerini bekliyor mazlumlar. 

İstişarenin ve ortak aklın sesi Ak Parti öleli yıllar oluyor. Yerine, eski tip tek adamlığın AKP’si geldi ve o da tek başına iktidar değil şimdi. Yeni ortağı, eski Devlet’in ta kendisi. Eski ve “derin” geleneği genlerine işlemiş devletin ta kendisi. Müslümanlar ve Kürtler gelecekleriyle ilgili umutsuz olmak bir yana, ciddi ciddi endişeliler. 

Bu milleti, adaletin ve özgürlüğün bahçelerine çıkartsın diye iktidar yapılan AK Parti, geldiği noktada ülkeyi eski-döküntü devlet’in bahçesine, rantın ve zulmün betondan avlusuna, olağanüstü halin karanlığına hapsetti.

Özgürlük, anasının ak sütü gibi kendilerine helal olan mazlumları tahliye edecek hükümetin ortağı, mafya babasını ziyaret ediyor, ona af talep ediyor. 

Zulmedenler paşa paşa dışarda geziyor, zulmettikleri mazlumlar çeyrek asırdır içerde. “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa.”

Ben, AK Parti’ye de AKP’ye de hiç oy vermedim. Yine de, hakkım varsa -bu ülkede yaşayan bir insan, bir müslüman, bir vatandaş olarak- helal etmediğimin bilinmesini isterim. 

Bizi aldatan bizden değildir. 

Kuyucaklı Yusuf Neden Yargılandı?

Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf adlı romanı Türkçe yazılmış en iyi romanlardan biri, belki de birincisidir.

Ahmet Okyay’ın, “bir yetimin romanı” olarak tanıttığı Kuyucaklı Yusuf’un mahkemelik olduğunu biliyor muydunuz?

Yanık bir türkü tadındaki bu unutulmaz roman, yayınlandığı yıl, 14 Haziran 1937’de toplatılmış ve “halkı aile hayatından ve askerlikten soğuttuğu” gerekçesiyle mahkemeye verilmiş. Söz konusu davada Kuyucaklı Yusuf hakkında üç adet bilirkişi raporu tanzim edilmiş.

Filiz Ali’nin, babası Sabahattin Ali’ye ait bir sandıkta bulduğu belgelerden derlenen “Mahkemelerde” adlı kitapta bu bilirkişi raporlarına yer veriliyor.  

İlk rapor ünlü yazar Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınmış. Sansürün karşısında ve ifade özgürlüğünün yanında sağlam bir irade ortaya koyan, ders niteliği taşıyan raporuna şu cümlelerle başlıyor:

“Sabahattin Ali kanaatimce son neslin hikâyecilerinin en kuvvetlisidir. Ve Kuyucaklı Yusuf romanı memleketimiz ve edebiyatımızın yüzünü ağartacak kıymetli bir sanat eseridir.”

Reşat Nuri, “Maarif Vekâleti Müfettişi” sıfatıyla düzenlediği raporda, savcılık makamının iddialarına katılmadığını yalın ve ikna edici bir dille izah ediyor. Eser sahibinin eleştiri hakkının kısıtlanmasının sakınca doğuracağı ikazında bulunmayı da ihmal etmiyor:

“Mevzubahis tenkitler bugün el üstünde tutulan bazı Avrupa şaheserlerinde gördüğümüz –aynı mevzulara ait- tenkitler yanında son derece masum ve küçük kalır. Yalnız bir şahsın ve bir romanın değil, memleketimizde ilerlemesi lazım bir büyük ve faydalı sanatın da davasını gören Cumhuriyet Adliyesinden zaten zayıf olan Türk romanının cesaretini kıracak bir karar çıkmayacağını kuvvetle ümit ederim.”

Kuyucaklı Yusuf davasına dair ikinci bilirkişi raporu, Deniz Harp Akademisi’nden Münci Ülhan adlı bir kurmay binbaşı tarafından 1 Kasım 1937 tarihinde düzenlenmiş.

Bu ikinci rapor da –zayıf olmakla birlikte- Kuyucaklı Yusuf’ın yanında duran bir delil niteliğinde:

“Herhalde muharrir eski saltanat devrinin ve Umumi Harbin mağdurlarından, o kanlı felaket harbinin azaplarını çekmiş olan bir ailenin evladı veyahut o kötü günlerin ağlatıcı felaketleriyle ta çocukluğundan beri kulakları doldurulan biri olabilir.”

Kuyucaklı Yusuf hakkındaki üçüncü bilirkişi raporu ise İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne bağlı, Ziyaettin Fahri adlı bir felsefe doçentine ait.

“Bu romanın heyet-i umumiyesini bırakıp birkaç sayfasından muharririn içtimai ve siyasi kanaatlerini istidlale çalışmak gayrı ilmi bir harekettir” demek suretiyle Kuyucaklı Yusuf’un yanında duruyor rapor.

Türkçe Edebiyatın romantik kahramanı Kuyucaklı Yusuf’un yargılanması, hukuk ve edebiyatın kesiştiği noktada ilginç bir örnek teşkil ediyor.

Edebi eseler her zaman yargılayacak değil ya; bazen de yargılanırlar. (Yargılanmak şöyle dursun, kimileri toplatılıp meydanlarda yakılmışlardır da.) Tüm bu yargılamaların tanığı tarihtir ve hükmü okurlar verir.

Neyse ki Kuyucaklı Yusuf beraat etmiştir. O, davetkâr ilk cümlesiyle, iz bırakacak bir deneyim için her daim okurunu beklemektedir:

“1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.”

Cezaevi Ziyaretleri – 18

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevi’ndeydik bugün.  

Mehmet Altan, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Halis Bayancuk, Selçuk Kozağaçlı ve Ahmet Altan ile görüştük. Osman Kavala’yı da avukatı ile “çok acayip bir hal içinde” gördük.

Bu isimlere ilişkin tek tek ve kısa kısa değerlendirme yapmadan önce genel vaziyet ve gidişata ilişkin birkaç kelam etmem gerekiyor:

Türkiye’de yargı yok. Hukuk askıda. Dahası, başta anayasa olmak üzere kanunlar uygulanmıyor. Yargı, onu kontrolü altında tutan küçük bir azınlık hariç tüm kesimler açısından güvenilmez bir mekanizma. İstikrarlı bir biçimde zulüm üretmeye devam ederken son sürüm OHAL’le birlikte iyice şirazeden çıktı. Yargı cephesinde artık ne ilke kaldı, ne sabite. Kimin ne yaptığı belli değil. Kimse hiçbir şeyi öngöremiyor. Hukuk güvenliği söz konusu değil. 

Türkiye’de yargının ahvalini özetleyen bir gösterge olarak hâlihazırda önümüzde duran devasa Silivri Cezaevi Yerleşkesi, adeta bir yargısız infazlar kampı, hukuksuz kararlar mezarlığı. Binlerce insan haksız yere özgürlüğünden olmuş. Çok ağır esaretler yaşanıyor. Kimler ölüyor, kimler sakat kalıyor, kaç bin insan resmi evraklar arasında can çekişiyor, kaç bin insan soluksuz kalıyor, haksız yere evlatlarından kopartılan anneler-babalar, yetim kalan çocuklar…. Bunlar istatistik olarak bile değer taşımıyor, gündeme gelmiyor, getirilemiyor.

Türkiye’de artık daha fazla sürdürülemez görünen bu hukuksuzluk çağı ne zaman son bulur bilemem lakin acilen bir düzenleme ve onarıma gidilmesi gerektiği ortada. Yoksa toplum bu yargı’nın altında kalacak.

Görüştüğümüz isimlerden Mehmet Altan’ın içinde bulunduğu hal ibretlik. Kendi yargı macerasını “baştan aşağı bir rezalet” olarak tanımlıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kendisi lehine verdiği kararlara rağmen Mehmet Altan hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. 21 aydır hukuka aykırı bir biçimde hapiste tutulan gazetecinin suç işlediğine dair somut bir delil yok. Eski tarihli bazı gazete yazıları var, zorlaya zorlaya “delil” haline getirilen.

Mehmet Altan’ın dosyasına hukuk ulaştığında beraat edeceğine inanıyorum. Kendisine yüklü miktarda tazminat da ödenecektir.

Ali Bulaç’ı hasta, yorgun ve kırgın bir halde gördük. “Yeryüzünün lanetlileri”nden biri gibi muamele gördüğünü anlatıyor.

“Bana destek olanların yüzde doksanı sol ve laik kesimden” derken yaşadığı hayal kırıklığı gözlerinden okunuyor.

“Alparslan Kuytul bana sahip çıktı, Allah razı olsun” diyor.

Zaman Gazetesi’ndeki 6 yazısı dolayısıyla hakkında 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası talep ediliyor. Akıl alır gibi değil. 10-11 Mayıs’ta karar duruşması var.

Cezaevinde deizm ve ateizmle ilgili bir kitap yazıyor, günlük tutuyor. 67 yaşında olan, pek çok sağlık sorunu bulunan, hukuk ve insaf dışı bir ithamla tutuklu yargılanan Ali Bulaç asla bu muameleyi hak etmiyor. Bugün önemli mevkilerde bulunan arkadaşları, eski dostları, talebeleri ona yapılan zulmü seyrediyorlar ne yazık ki.

Ayrılırken, “Müslümanlardan dua bekliyorum” diyor.

Ahmet Turan Alkan hakkında da müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası isteniyor. “Delil” olarak da eski yazılarından 15 tanesi seçilmiş! Ekranlardaki halinden çok daha zayıf gördük kendisini. Cezaevinde “Sağ Yanım” adlı bir roman yazmış. Derin bir kararlılık ve vakarlı bir hüzün var yüzünde. Kısa sürdü görüşmemiz. Ayrılırken şöyle bir cümle kullandı, yazmam için:

“Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor.”

Ahmet Turan Alkan’ın da beraat edeceğine inanıyorum.

Halis Bayancuk, kamuoyunda Ebu Hanzala olarak biliniyor. 11 aydır tutuklu. Hakkında 10 dosya var.

Halis Bayancuk çok ağır bir tecrit altında yaşıyor. 24 saati tek başına bir hücrede geçirmek zorunda. Sadece haftanın bir günü bir saat için aynı dosyadan yargılanan bir kişi ile spor salonunda görüşebiliyor. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan herhangi bir suçludan bile daha ağır bir tecrit altında.

Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı. Altı aydır tutuklu. Halis Bayancuk haftada bir yalnızca bir saatliğine bir insanla görüşme hakkına sahipken, ona bu minicik hak da tanınmıyor. Lakin bir insan bu kadar mı hayat dolu, özgüvenli ve muhabbet sahibi olur! En uzun görüşmeyi kendisiyle gerçekleştirdik. Böyle bir meslektaşla tanışmak benim için çok kıymetli oldu. Derin bir bilgi ve birikim sahibi. Muhatabı ile aynı hizadan konuşan, son derece cana yakın bir insan.

Ahmet Altan’ın mahkemedeki savunmasına ilişkin bir yazı yazmış ve bir tahminde bulunmuştum 23 Haziran 2017 tarihinde*. Altan’ın basına da yansımış olan “yargılayanları yargılayan” savunması 15’den fazla dile çevrilmiş ve İtalya’da kitap olarak yayınlanmış. 

Tırnak içindeki mahkeme Ahmet Altan’a ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti. Kararı ciddiye almaz ve umursamaz görünüyor. Haklılığına olan yüzde yüz inancından alıyor gücünü. Uzak olmayan bir gelecekten umutlu ve beraat edeceğine inanıyor.

Türkiye’nin hapishaneleri yazar, çizer, şair, gazeteci dolu. Ahmet Altan da bir kitap yazmış içerde daha şimdiden. Edebi-felsefi bir deneme kitabı.

“Rutubet gibi yayılan bir şey oldu Türkiye’de: Hukuksuzluk” diyor.

Bir görüşmeden çıkıp diğeri için beklerken Osman Kavala’yı gördük. Avukatı ile görüşüyordu. İki adımlık görüşme odasında bir de gardiyan bulunuyordu. Yetmezmiş gibi tepede de bir kamera kayıttaydı.

Böyle bir manzaranın olduğu ülkede hukuk devleti masallarına, adalet bakanlığına ne gerek var Allah aşkına!

 

https://mehmetalibasaran.com/2017/06/23/yerin-dibine-batiriyorum/