Ceza Hikayeleri

https://cihanuluc.com/ceza-hikayeleri/

Mehmet Ali Başaran’ın ‘Ceza Hikayeleri’ isimli kitabı geçtiğimiz Ekim ayında Pınar Yayınları vasıtasıyla okurla buluştu. Kendi başından geçen ve alanda çalışan hukukçuların şahit oldukları hikayeleri anlatan Mehmet Ali Başaran’ın bu kitabında, benzerlerinden farklı olarak edebi yönünün ağır bastığı görülüyor. Kitabın tamamı gerçek ve yaşanmış hayat hikayelerinden oluşuyor.

Yayın dünyasında çeşitli meslek gruplarının (Avukat, Psikolog, Psikiyatr, Polis vd.) tecrübelerini anlattıkları kitaplara rastlamak mümkün. Polislerin yazmış olduğu meslek hikayelerinden oluşan kitapları okuduğumda genelde hissettiğim şey; polis tutanağını okumaktan farksızdı. Genelde hikâyenin iskeleti ve olay örgüsü ne kadar çarpıcı olursa olsun; kurgusu olmayan, okuyucuyu öyküye hazırlamayan, yavan ve soğuk bir dille yazılmış metinlerdi. Bu okuduklarımda neyin eksik olduğunu o yıllarda anlamasam da şimdi geri dönüp baktığımda şunları fark ediyorum.

Metinlerin içinde duygu ve insan eksikti. Olay kahramanları sadece tek boyutuyla anlatılıyor, diğer yönlerinden bahsedilmiyordu. Bu da okura kartondan yapılmış maket kahramanları dinliyormuş hissi veriyordu. Örneğin; katil sadece katletmekten mi ibarettir? Hırsız, sadece hırsızlık mı yaparak yaşar? İyilerin sürekli iyi olduğu, kötülerinde sürekli kötü olduğu yapay bir dünyayı anlatıyor gibiydiler. Oysa hayat bolca gri noktaya sahiptir. İyilerin kötülük, kötülerin de iyilik yaptığı anlar vakidir.

İkinci olarak; anlatıcının mesleki ve kurumsal taassuba yenik düştüğü açıkça fark ediliyordu. Meslek mensuplarının işini yaparken daima mükemmele yakın davrandıklarını okuyor; hiç zaaf gösterdiklerine, ihmallerine, zayıf yönlerine ya da korkularına dair bir cümleye bile rastlayamıyorduk. Burada bahsedilen görevliler ‘Hazır, daima hazır!’ ve ‘Polis uyumaz, acıkmaz, susamaz, korkmaz’ türünden sloganlarla tecessüm etmiş robotik varlıklardı.

Üçüncü olarak ise; olay örgüsünün sanki ilahi bir kuralmışçasına doğrusal düzlemde ilerlemesiydi. Bunu yine tutanak yazma alışkanlığına bağlamak mümkün. Öyle ya bir polis tutanağında kurmaca yapmanız, zamanın olağan akışını ileri geri esnetmeniz ya da ‘flaşbekler’ yapmanız pek de mümkün değildir.

Dördüncü olarak; bu kitapların yazarlarının aslında pek de iyi okuyucu olmadıklarını düşündüren birtakım emareler göze çarpıyordu. Bunlar hikayelerin yavanlığından, yazım ve imla hatalarının çokluğundan anlaşılabiliyordu.

Tam da bu noktada Ceza Hikayelerine dönelim. Mehmet Ali Başaran, her şeyden önce iyi ve dikkatli bir okur. Aynı zamanda edebiyata karşılıksız bir sevgi besliyor, yazımızın başında belirttiğimiz gibi edebi yönünün ve türlere vakıf olmasının meyvelerini topluyor. Kimi hikayelerde anlatımını dizelerle destekliyor, kimi hikayelerde ‘nakavt’ edici sonu yine bir şiir dizesiyle yapıyor. Bazen de hikâyeyi bir soruyla sonlandırarak, asla bitmeyen bir öykü bırakıyor okuyucunun kucağına.

Hikayalerdeki karakterlere de değinmekte yarar var. Çünkü hikayelerin çoğu bu karakterler üzerinden ilerliyor. Bazı öykülerin kahramanlarını özellikle daha fazla tanımak istiyorsunuz. Ne yer, ne içerler, ne düşünür, ne hissederler, nasıl aşık olurlar? Siyah Hikaye isimli öyküde Ebubekir karakteri benim merak ettiklerimden bir tanesiydi.

Kelimelerin ya da yer adlarının etimolojik kökenlerine yapılan göndermeler de var kitapta. ‘Langa’ isimli öykünün hem girişi hem de bitirişi bu isme atıfta yapıyor. İçerik de anlatılan hikaye ile doğrudan uyumlu ‘dışarıda’ bırakılanların hikayesi.

Son olarak kitaptaki öykülerin toplamının bende uyandırdığı ilk his anlatılan hikayenin kahramanlarıyla hemhal olmak, empati yapmak oldu. ‘Langa’ isimli öyküyü okuyan birinin sokakta rastladığı bir fahişeye eskisi gibi davranmasına imkân kalmıyordu. Yargı sisteminin ilk aşamasında çeşitli görevler alan bir kolluk görevlisi olarak edindiğim ikinci ders ise ‘asla yargılama’ ilkesini yeniden hatırlamak oldu. Özellikle Bir Noktalama İşareti isimli öyküde bir isim yanlışlığından dolayı gözaltına alınıp, başka bir şehre götürülen ve gözaltı sürecinde bir dizi kötü muameleye maruz kalan mağdurun öyküsünü okuduktan sonra…

‘Okur, başına geleceklere hazırlıklı olmalı…’

Cihan Uluç

Kuzularla Saklambaç

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/kuzularla-saklambac-makale,180.html

Kuzularla Saklambaç Mehmet Ali Başaran’ın üçüncü çocuk hikâye kitabının adı. “Gazete Okuyan Tavuk’’ ve “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti’’inden sonra yayınlanan serinin son kitabı. 1983’te Trabzon’da doğan yazar, aslında bir Avukat. Kaleme aldığı her üç kitabı da esasen çocuk dünyasının içinden ya da üzerinde büyükler ile yapılan ciddi konuşmalar. Bir tür “Büyüklere Masallar” olarak ifade edebileceğimiz bu metinler, başta ahlak ve etik olmak üzere, insanı insan yapan diğer bütün değerleri, Alegorik bir form içinde herkesle tartışıyor.

Son kitabın “Mülteci Çocuklara” ithaf edilmiş olması, yazarın zihin dünyasına dair bize çok ciddi ipuçları veriyor. ‘’Ben bir koyun olsam sen de bir kuzu / meleye meleye getirek yazı’’ ön girişiyle başlayan kitap, temel olarak barış içinde bir arada yaşamanın, bütün büyük baharların, en büyük ve belirleyici müjdecisi ve tek nedeni olarak algılanmasına çaba gösteriyor.

Her üç kitap da, sorunsal olarak barış içinde bir arada yaşamanın en üst rafında adaleti işaret ediyor. Adaleti, etik ve ahlak değerler sistematiğiyle dolayımlayarak  adeta, küçük çocuk hikayelerini, felsefenin temel ilkelerine giriş düzeyine çıkarıyor. İyi ve Kötü kavramlarını, doğru ve yanlış yargıları, hikayelerin esas kahramanı olan ‘’Vuk Gıtgıt’’ ın tanıklığında, çok zekice kurgulanmış olay örgülerinde, yeniden canlandırarak, çocuk ve büyüklerin arasında var olan düşünsel mesafeleri ortadan kaldırıyor.

Söz gelimi “Hayvan Çetesi Mahkemede’’ üst başlığıyla anlatılan hikaye, çok şirin bir tabloyu hukuk gibi asık suratlı bir form içinde anlatarak mizahi zekanın parlak örneklerini sergileyebiliyor.

‘’Türkiye’yi şaşkına çeviren hayvan çetesi, hâkim karşısına çıkıyor. Bilindiği üzere, Leopar, Martı, Kanguru, ve Mirket’ten oluşan çete, İstanbul-Bursa seferini yapan feribotu kaçırmıştı. Polisin başarılı operasyonu sonucu yakayı ele veren çete üyeleri aynı gün tutuklanmıştı.’’

Leopar, Martı, Kanguru ve Mirket’ten oluşan bu topluluk, aslında beş kıta ve yer yüzünün bütün sahillerini temsil ediyor. Gezegenimizin insani ve ahlaki potansiyelini, bu sevimli kahramanların şahsında yeniden ve güzel bir dünya için masaya yatırıyor yazar. Zekice kurgulanmış olan hayvan kahramanlar, insan olmanın bütün pratiklerini, söylem ve eylemleriyle, yeni bir seviyede tartışırken, aynı zamanda salt mizahtan oluşan bir lezzeti de damaklarımıza usulca bırakmaktan geri kalmıyorlar. Akıl ve zeka mizah ile buluşunca, dünyanın ortasına kurulmuş bir şölen, çok keyifli bir ziyafet hücum ediyor zihinlerimizin kıvrımlarına.

Bu yazıda hikâyeleri tek tek anlatmayı düşünmüyorum. Bu doğru bir davranış olmaz. Hikayeler eksiksiz bir biçimde kitap sayfalarında yerli yerinde duruyor. Çok merak ettiyseniz gidip bir tanesini kitapçılardan satın alabilirsiniz. “Çıra Çocuk Yayınlarından” çıkan kitap, bütün kitapçılarda raflarda duruyor.

SSK’lı Postacı Güvercin ile tanışmak istiyorsanız, Dağbayır Çobanlık Hizmetleri firmasını ve Uzman Çoban Yardımcısı olan köpeği merak ettiyseniz, hepsi bir ağızdan “Otlatmak Bizim İşimiz” diye her yerde kartvizitlerini dağıtmakla meşguller!

Ben her üç kitabı da çok sevdim. Umarım siz de alır okur ve çok seversiniz.

Bu Yargı’nın Hali Ne Böyle!

Dün yine “haddini bilmez” bir hâkim çıkmış, kendi kafasına estiği gibi hukuku uygulayarak bir tutukluyu serbest bırakmış.

Yıllardır anlatıyoruz, gösteriyoruz, bir türlü öğrenemediler şu usulü:

Amirinizi arayacaksınız, amiriniz de amirini arayacak ve tepeden izin alacak:

“Efendim, müsaade buyurursanız falancayı serbest bırakmak istiyorum yahut filancayı tutuklamak istiyorum” diye soracak, “sizce bir sakıncası var mı?”

İktidar’dan rol çalmaya kalkmayacaksınız!

“Yargı Emir Ve Görüşlerinize Hazırdır Efendim” diyeceksiniz.

Ülke yedi düvelle savaşıyorken işi gücü bırakıp bir de size talimat vermekle mi uğraşacağız? Hükümet sizin arkanızı toplamak zorunda mı her defasında?

Haddinizi bilin haddinizi!

Yahu, gaza gelip inisiyatif alıp öyle hatalar yapan hâkim-savcılar var ki, insan hayretler içinde kalıyor. Hiç mi ders almazsınız, hiç mi ibret almazsınız?

Kafasına göre tutuklayan, kafasına göre serbest bırakan hâkimleri geçtim; becerip bir iddianame yazamayan savcılar var.

Adamı tutuklatıyoruz, belli ki yargılamaya niyetlenmişiz, bir yıldan fazla zaman geçmiş, yazsana artık şu iddianameyi be adam!

“Yok, yazamıyorum çünkü delil yok!”

“Ne demek yok! İyice baktın mı, layıkıyla aradın mı?”

“Efendim, aradım taradım bulamadım; biraz daha adam mı toplasak, hem zaman kazanırız hem de bu arada, olur ya, bir delil de yakalarız, ne dersiniz!?”

Allah sizi bildiği gibi yapsın, ne diyeyim! Herkes işini iyi yapsa ülke bu halde mi olurdu!

Bir gün yine savcının birine talimat verdik, “şu adam hakkında bize şöyle ‘sağlam’ bir iddianame yaz” dedik… Sağ olsun, hemen yazdı. Yazdı yazmasına ama, mübarek vur deyince öldürüyor!

Sen git adam hakkında “birbiriyle kanlı bıçaklı dört terör örgütüne aynı anda üye olmak” iddiasıyla dava aç.

Bir yemek yaptın, tuzu yok! Hani bunda inandırıcılık?

Diyorum diyorum ama anlatamıyorum: Kararında örgüt, kararında delil, kararında zan, şüphe, dedikodu, kararında sevk maddesi!

Sizi nasıl bir mülakatla verdiler bize? Ya ifratsınız ya tefrit!  

İyi bir iddianame nasıl pişirilir, bunu da size ben mi öğreteceğim?

Haddinizi bilin haddinizi!

Bu fahiş hatalar vatandaşta “yoksa yargıya müdahale mi ediliyor” zannı oluşturuyor. Önümüz ardımız sağımız solumuz seçim, bu kadar basiretsizlik olur mu Allah aşkına?

Geçen yine bir hâkim tutturmuş, “Ben bu davada sanığa ceza vereceğim, olayda ağır ihmal var, şu kadar vatandaşımız ölmüş” falan filan… Yahu, sen kim oluyorsun da!.. 

Had bilmezlik dediğim, bu işte!

Uğraş dur şimdi. Onu al başka yere sür, onun yerine “beraat verecek” hâkim ara bul, getir… Tüm bunlar bu ülkenin kalkınma hızını yavaşlatıyor.

Niye mi biz bu haldeyiz? Bunlar hep cahillikten oluyor. 

Sıradan vatandaşın cahillik etmesi tamam da, mevki makam emanet ettiğimiz kişilerin cahillik etmesi kabul edilemez.  

Ne diyor Üstadımız Yunus Emre?  

İlim ilim bilmektir, ilim haddin bilmektir, sen haddini bilmezsen, sana haddini bildirmektir!

Herkes haddini bilecek! Yok öyle yağma!  

Genel içinde yayınlandı | 1 Yorum

Yazar-Okur Buluşmaları

Dün Malatya Yeşilyurt Belediyesi’nin organize ettiği program kapsamında TOKİ Ortaokulu, Polis Amca İmam Hatip Ortaokulu ve Yakınca Ortaokulu’nda öğrencilerle bir araya geldik. Arkadaşlar kendilerine hediye edilen kitaplarımı okumuşlardı ve keyifli, bol muhabbetli söyleşiler gerçekleştirdik. 

Yeşilyurt Belediyesi beş yıldır bu programları düzenliyor ve her yıl ortalama kırktan fazla yazarı ilçelerindeki her okulu gözetecek şekilde öğrencilerle buluşturuyor. Lise sona kadar taşrada okumuş bizim kuşağın hafızasında böyle bir etkinlik yok ne yazık ki. Mesela Trabzon Akçaabat’ta liseden mezun olana kadar bize hediye edilen tek kitap (mezuniyet hediyesi) Safahat’tı ve yazarı ile bir araya gelmemiz söz konusu değildi!

Çocuklarımızın, hangi mesleği tercih ederlerse etsinler, iyi birer “okur” olabilmeleri için gerekli ne varsa yapmalıyız. Okullarda kültür, edebiyat, sanat, bilim camiasından isimlerle bir araya gelmeleri bu açıdan da önemli.

İnşaatlara değil insanlara yatırım yapanlar kazanacaklar. İnsanların ardından inşaatlar değil insanlar hayır duada bulunabilirler. 

Cezaevi Ziyaretleri – 20

Avukat arkadaşım Ahmet Kılıç ve Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevinde Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı ve Şahırmerdan Sarı ile görüştük.

Üçü de Türk Yargısının mağduru. Üçü de hukuk yüzü görmedi. Üçüne de reva görülen muamele zulüm ve işkence.

Osman Kavala’nın tutuklanmasının üzerinden bir yıldan fazla süre geçti. Hakkında halen bir iddianame dahi hazırlanmış değil. Bu, “ipini koparmış” bir “Yargı”dır. Bu “çakma yargı”, devlet iktidarını gasp etmiş bir müfteri gibi davranmaktadır.

Ortada suça ilişkin tek bir delil yok, dağ gibi iftira var. Art niyet var, yoz bir kötülük var, hapis var, dahası var:  

Osman Kavala “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”na çarptırılmış bir mahkûmdan daha ağır şartlarda, tek başına tutuluyor. Kendisine spor ve sohbet hakkı tanınmıyor. İçeride ziyaretçilerden başka kimse ile görüştürülmüyor.

Aynı işkence Selçuk Kozağaçlı’ya da uygulanıyor.

Yargı’nın içinde bulunduğu utanç verici hali son günlerde Karar Gazetesi’nde birbiri ardına kaleme aldığı yazılarla Yıldıray Oğur ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor.

Şahımerdan Sarı, Fetö’cü hâkim ve savcıların hukuk mukuk dinlemeksizin, içlerinde kaynayan fesatlıkla verdikleri korsan kararlar neticesinde geçmişte 10 yıl hapis yattı, halen “tutsaklığı” devam ediyor.

Allah kimseyi bu yargının eline düşürmesin! Bu yargıyı, bu hâkim ve savcıları Allah ıslah etsin diye sözlü ve fiili duada bulunmak lazım.

Süreyya Berfe, çocuklar ölüme verilmiş gözdağıdır, demiş. Türk yargısı da topluma verilmiş bir gözdağıdır. Bu zihniyetle ve karakterle, geleceğimize pusu kurmuş bir mayın tarlasından farksızdır.

Yargı denilen, derinlere kök salmış sorunu çözmeden başı beladan kurtulmaz bu milletin. Zulüm ile abad olunmayacağına göre…

Bugün ziyaret ettiğimiz üç isimle ilgili üç okuma parçası sunarak özetime son noktayı koyayım istiyorum. Bu kadar kötülükle karşı karşıya kalmak yoruyor insanı.

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46082758

https://m.bianet.org/bianet/siyaset/200861-tahliye-edilen-avukat-selcuk-kozagacli-darp-edilerek-emniyete-goturuldu

http://www.sahimerdansari.com/28-subat-ve-feto-magduru-sahimerdan-sari-adalet-bekliyor.html