İşgal altında ne yapmalı?

İslam coğrafyasının haçlılarca işgali içten içe, son sürat devam ediyor.

Filistin, Bosna, Irak, Libya, Suriye vb. ülkeler yerle bir edilirken, Mısır gibi ülkelerde Amerikan köpekleri darbeci kılığında devriye gezerken, Türkiye’de de benzeri bir oyun sahnelenmişti 15 Temmuz’da.

Allahsız, kitapsız, siyonist, sömürgeci, zalim uluslararası çete kan döke döke ilerliyor ve fakat İslam dünyası ders almak ve karşı koymak adına kayda değer bir hamlede bulunmuyor, bulunamıyor.      

Durum son derece vahim olmasa, nihayet Kudüs’ün İşgalci İsrail’in başkenti olarak ilan edildiğine de şahit olmazdık.

Düşmanın gücüne, cesaretine değil biz Müslümanların öğrenilmiş çaresizliğine, içine yuvarlandığımız acziyete işaret ediyor tüm bu olanlar, bitenler ve bitmeyenler.

Şimdi yeniden bir intifada patlak vermiş Filistin’de. Buna ne kadar sevinebiliriz? İslam dünyası, hangi yüzle seyredecek yalnız bırakılmış Filistinlilerin (çoğu kadın ve çocukların) imkânsızlıklar içinde, ölümüne ayaklanmasını?

Ben, her bir Müslümanın bulunduğu yerde, önce Allah’a, sonra Devletine değil, yine Allah’a güvenerek bilinçli bir biçimde direniş sergilemesinin, direnişi hayat tarzı haline getirmesinin farz olduğunu düşünüyorum.

Müslüman için düşünmek gibi direnmek de farzdır.

İslam beldelerinin birbiri ardına işgalini, elimiz kolumuz bağlıymış gibi seyretmenin vebali çok ama çok ağırdır. Üstelik işgal, coğrafyamızdan ülkelerimize, oradan şehirlerimize ve sokaklarımıza kadar aşikâr bir şekilde ilerlerken…

Ne yapmalı sorusundan payımıza düşeni üstlenmemiz gerekiyor, hemen acilen.

Emperyalistlere, siyonistlere, haçlılara öfkemizi çarçur etmeye hakkımız yok lakin yıllardır yapılan bu, ne yazık ki. Akıl baliğ olmamış biri veya bir ergen gibi tavır takınmaya son vermemiz gerekiyor artık.

Direnişi kendi hayatlarımızdan başlayarak örgütlemeli, genişletebildiğimiz yere kadar genişletmeliyiz.

Hülasa, hepimiz kendi hayatlarımızdan başlayarak, şimdi başlatmalıyız direnişi, kapasitemizin üzerine çıkmaya yeminle yola düşmeliyiz. Ama duygusallıkla değil, plan program dâhilinde, bilinçle. Başka türlü bir kurtuluş düşünemiyorum. Ben mehdiye değil, kelimenin Kur’an’daki anlamıyla cihada inanıyorum.

Ne yapmalı sorusunun cevabını herkes bulunduğu yerde versin, durduğu noktadan mücadeleyi ateşlesin.

Amerika’ya, İsrail’e, zalimlere sağlam bir yumruğu nasıl indirebiliriz?

*Sigara içiyorsan, bir daha içme. Kola içiyorsan, bir daha içme. Yeri gelsin-gelmesin, küfür etme.  

*Seni müşteri olarak gören tüketim politikalarının esiri olma. Bir Müslüman olarak geç bu dünyadan, müşteri olarak değil.

*Sade yaşa, azla yetinmesini bil. İsraf etme asla elindekini, vaktini, enerjini.

*Üret. Tamir et. Paylaş. İhtiyaç sahiplerini bul, bölüş.

*Namazlarını kılmıyorsan, hemen ilk vakitte başla ve bir daha bırakma.   

*Namazlarını kılıyorsan, bileyle! Namazın anlamı kuşatsın hayatını.

*Müslüman, her daim finallere hazırlanan bir öğrenci gibidir. Kur’an’ı okumak, anlamak ve yaşamak üzerine programlar yap, derslere katıl.

*Rabbim ilmimi arttır, diye dua et ve gayret et.

*İman, durduğu yerde zayıflar, imanını arttır. Formunun zirvesine çıkmayı hedefle.

*Tembelliğin üzerine git, azaltabildiğin kadar azalt ve imha et. İlkelerini koruyarak, en azından bir işte, alanında en iyisi olmaya çalış.

*Vatandaşı olduğun devlet gibi değil, İslam ümmetine ait, kavmiyetçilikten arınmış bir Müslüman gibi düşün.

*Helal kazançtan başkasını yeme. Faizden, bahisten, her türlü kumardan ve bağımlılıktan sakın.

*Kur’an’da geçen, “müminlerin özellikleri”ni kuşanmaya gayret et.

*Allah’ı layıkıyla takdir et.

Bilmek değil yapabilmektir önemli olan.

Bildiklerimizle amel ettiğimizde Allah bize bilmediklerimizi öğretecek.

Ve inşallah güzel günler gelecek.

Malcolm X

Şehitleri anmak için doğum veya ölüm tarihlerine gerek yok.

“Bir çok kişi, bu fırtınalı, bu tezatlı, bu gözü pek genç kaptanda Harlem’in övünecek ne bulduğunu soracaktır bize, bizse bu soruya gülüp geçeceğiz.” (Ossie Davis) 

https://mehmetalibasaran.com/x/

Karşı Koyuş Biçimleri

Dün Eğitim İlke Sen’de “OHAL-KHK Düzeni: Zihniyet, Mağduriyetler, Karşı Koyuş Biçimleri” başlığıyla önemli bir panel düzenlendi.

Konuşmacıların üçü de yargısız infaz hukuku –namı diğer KHK hukuku- ile işinden atılmış ve devlet tarafından ötekileştirilmiş insanlardı. (hukuku tırnak içine alınız.)

Devlet tarafından ötekileştirilmek, devlet zihniyetinin geniş kesimlerin ruhlarını ve zihinlerini esir aldığı günümüz Türkiyesi’nde hiç olmadığı kadar rahatsız edici bir boyuta ulaştı.

Eskiden de yargının hali acınasıydı. Eskiden de devlet zulmederdi. Ne var ki o devirlerde Müslümanlar genel olarak zulme mesafe koyacak tarafta yer alır, mağdurlarla dayanışma içine girerlerdi.

Hucurat Suresi’nin 6. Ayeti sanki Allah’ın Müslümanlara ikazı değilmiş gibi! 

Gönül rahatlığıyla, çatır çatır yalanlar söyleniyor millete ve geniş kitleler hapı yutar gibi yutuyor, bu dünyayı da, ahireti de heba edecek yalan yanlış bilgi ve demeçleri.

“Ey inananlar! Size fasık (yoldan çıkmış) bir adam bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”

KHK ile işinden atılanlar 100 binden fazla insan sanki hukuk ile muhatap olmuşlar gibi davranmanın akla, mantığa, vicdana sığar bir yanı var mı?

İşte dün, herhangi bir terör örgütü ile yakından uzaktan alakası olmayan, suça bulaşmamış ve fakat KHK ile işinden olmuş, zulme uğramış binlerce insandan sadece üçünü dinledik.

Bu insanları dinleyecek, dertlerine kulak verecek, mağduriyetlerini duyurmaya ve gidermeye çalışan basın, sivil toplum kuruluşu, parti, dernek, sendika… Yok veya o denli az ki…

Hayal kırıklığı yaşıyoruz. Şahsen bu kadarını beklemezdim doğrusu:

Masumiyet karinesine böylesi bir toplu tecavüze müsaade edilmemeli (idi). Kötülük bu kadar hızlı biçimde sıradanlaşır, virüs gibi etrafa vebal yayarken toplumun kanaat önderleri buna dur diyebilmeli (idi).

İmam hatip okulu açmak modası dinmedi, milyon mezun verilmiş, ortada layıkıyla hakka şahitlik edecek bir imam, bir hatip arıyor gözler, merakla bekleniyor, nerden ne zaman gelecekler!?

Ben, temiz akıl sahiplerinin, milyonlarca vatandaşın en temel hakları üzerinden buldozer gibi geçen bu KHK düzenini hakla, hukukla bağdaştırabileceğine veya meşru görebileceğine zerre ihtimal vermiyorum.

İçinden geçtiğimiz KHK düzeni; iftira, karalama ve linç yüklü bu yargısız infaz çağı geride kaldığında, nasıl bir toplumsal travmayı miras bıraktığı da gün yüzüne çıkacak.

Akıl tutulması, hukuksuzluk, bastırılmış duygular, gırtlaklarda paylayan isyan çığlıkları, acı feryatlar, beddualar, ötekileştirme, masumiyet ve merhametin yitirilmesi, dağılan aileler, intiharlar, kişilik bozuklukları, yetim ve öksüz bırakılan çocuklar… Allah sonumuzu hayreylesin.

Ötekileştirilen, öcüleştirilen, trollerin önüne atılan, linç zihniyetinin insafına bırakılan KHK mağdurlarına selam verelim. Onları dinleyelim. Anlamaya çalışalım. Lütfen gaza gelmeyelim. Devlet değiliz, devlet gibi düşünmeyelim. Tüzel kişi değiliz, her birimiz Allah’ın kulları, özel kişileriz. Adil olalım, merhamet edelim.

Ah, ne güzel sloganımızdın sen: “Herkes için adalet!”

Geri gel. Gel ve hayat bul. Bul bizi. Bul bizi zira kaybettik kendimizi. 

Okurlarla Buluşmak

http://www.abana.gov.tr/yazar-mehmet-ali-basaran-ilcemizi-ziyaret-etti

““Gazete Okuyan Tavuk ve Nasrettin Hocanın Bisikleti” kitaplarının yazarı Mehmet Ali BAŞARAN Kastamonu Abana İlçesi Atatürk Ortaokulu öğrencileri ile bir araya geldi.

Kitapları okuyan öğrenciler, yazarıyla buluşmanın heyecanını yaşadılar. Yazar, okumak, yazmak ve edebiyat üzerine bir saat süren eğlenceli bir söyleşi gerçekleştirdi. Okurların yoğun ilgisi ve soruları ile karşılaşan yazar, okuma sevdasını ve yazma uğraşını bir dille anlattı.

Bol bol söz alan duygu ve düşüncelerini ifade eden öğrenciler, söyleşinin ardından yazara kitaplarını imzalattılar.

Yazar Mehmet Ali BAŞARAN, meraklı okurları ile buluştuğu için çok mutlu olduğunu ifade etti. Bu daveti kabul edip öğrencilerle verimli bir söyleşi düzenleyen yazara İlçemiz adına Kaymakamımız Hasan Hüsnü TÜRKER, teşekkür etti.”

Edebiyat Ve Hukuk -2

Edebiyat ve Hukuk kapsamında ele aldığım 24 kitabı gösteren kısa bir değiniden sonra, kaleme aldığım bu ikinci yazıda üç kitaptan bahsedeceğim.

Hukuk denince soğuk, sıkıcı ve anlaşılması güç kavram ve metinler aklına gelen sade okurların dahi keyifle ve keşifle okuyacağı kitaplar bunlar.

Hukukçuların, Hukuk Fakültesi öğrencilerinin, öğretim görevlilerinin, bilhassa savcıların ve ceza hukuku ile ilgili hâkim ve avukatların algılarını zenginleştirecek bu eserler, öyle zannediyorum ki okullarda ve akademilerde tavsiye ediliyordur.

Bir Savcının Anıları – Namık Kemal Behramoğlu  

İdealist bir insan olduğu belli olan yazar, İstanbul’daki rahat avukatlık ortamını bırakıp savcı olmaya karar verir ve Anadolu’ya gider. Yıl 1978. Bu süreçte başından geçenleri kısa hikâyeler halinde anlatıyor. Kitap akıcı. Macera dolu bir roman gibi süratle okunuyor. Yazar olan biteni anlatırken teknik hususlardan, mesleki kaygılardan çok öte, hikâye anlatmaya yönelmiş ve doğrusu, bu işi de iyi kotarıyor. Kitabın öne çıkan yanı bu: Sıkı hikayeler! Yaşanan dönem, 12 Eylül’ün hemen öncesi ve sonrası, siyasi atmosfer resmediliyor. Edebiyat ve Hukuk’un yanı sıra yakın tarihin topraklarında da geziniyorsunuz. Anadolu insanın çok acıklı halleri, hikmetli tavırları, öte yandan fesatlıkları ve komiklikleri birbiri ardınca karşınıza çıkıyor. Tayinler ve sürgünlerle geçen yıllar sonrası tahammülü kalmayan savcının avukatlığa geri dönüşü ile bitiyor kitap. İbretlik.

Bir Savcının Not Defteri’nden – Çetin Yetkin

Bu kitabın yazarı da ilginçtir ki avukatlıktan savcılığa geçiş yapmış ve savcılığı 10 yıl kadar sürdürdükten sonra bırakmış.

Bu tür kitaplar, ki sanılanın ötesinde bir tanıklık ve mana içeriyorlar, memur da olsalar memurlaşmamış kişiler tarafından yazılıyor. İstifa etmeleri, bırakıp gitmeleri de, kitaba dâhil ve bu tezimi, genellememi kanıtlıyor.

Ben bu kitabı, “Bir Savcının Anıları” kadar beğendim ve besleyici görüyorum. Yazar, kimi insanın kanını donduran, kimi tarihi olaylara ışık tutan hikâyelerini güzel güzel anlatırken, savcılığın nasıl bir iş olduğunu göstermekle daha ilgili görünüyor. Behramoğlu ise daha çok macera peşinde bir hikâyeci gibi duruyor. Muzip ve çılgın.

Çetin Yetkin, ya tevazu sahibi olduğundan ya da yazdıklarının pek fazla okurun ilgisini çekmeyeceğini düşündüğünden olsa gerek, biraz tereddüt eder bir halde kaleme almış kitabı.

Kırk beşinci sayfada, “Bir Hak Arama Öyküsü”ne şu satırla başlıyor: “Kitabın bu sayfasına değin okumayı başarabilmiş olan siz her kim iseniz…”

Oysa ki ben hiç öyle düşünmüyorum ve kitap neden sadece 156 sayfa diye hayıflanıyorum. “Sen yaz, kitabı yarıda bırakacak okur utansın” diyorum.

Bu kitaplar sadece dünü değil bizzat bugünü de anlatıyorlar. Ne yazı ki Türkiye’de olumlu anlamda pek bir zihniyet değişimi yaşanamadığı için güncelliğini korumaya devam ediyorlar. Şu ibret dolu satırlarda anlatılanları son yıllarda hissetmeyen bir savcı-hâkim hatta akademisyen ve dahi memur var mıdır, takdiri size bırakıyorum:

“İlk yıllar 12 Mart karanlığı içinde geçti. Geceleri evimin kapısını polis çaldığında önce durup beklerdim: Gelen polisler acaba beni mi götürmeye geldiler diye. Bakardım ki bana selam veriyorlar, bir olayı bildirmeye gelmişler, o zaman rahatlardım.” (sayfa 155)

27 Mayıs 1960’dan -Fetöcülerinki kadar kirli bir darbeden- devrim diye bahseden (sayfa 81) zihniyete sahip bir savcıdan bahsediyoruz.

Suç – Bir Ceza Avukatından Gerçek Hikâyeler – Ferdinand Von Schirach

Çok satan kitaplara karşı önyargınız varsa, ki benim biraz var zira çoğu sığdır, bu kitap sizi kesin olarak yanıltacak. Bir Alman ceza avukatının baktığı davalardan devşirdiği kitap akıl almaz hikâyeler içeriyor.

Türkiy’de yargının mantığını biraz bilen biri Almanya’daki (dahası genel olarak Avrupa’daki) yargı ile bizdeki garabeti kıyaslama imkânı buluyor bu kitapta.

Suç, bir ömür boyu unutamayacağınız hikâyelere yer veriyor. insan, bazılarının gerçek olduğuna bir süre inanamıyor.

 

*Edebiyat Ve Hukuk:

https://mehmetalibasaran.com/2016/09/22/edebiyat-ve-hukuk/

“Bir Yaprak Daha Düştü”

Bu sabah büroma geldiğimde, masamda beni bekleyen bir mektup buldum. Mektubun sahibi, onu sizinle paylaşmamı istedi. Öyle yapıyorum. İçimdeki duygu ve düşüncelerin konuşmasına mani olarak, sizi sadece mektupla ve yazarıyla baş başa bırakıyorum. 

“Bir Yaprak Daha Düştü

Suphi Amca ile bir ay önce ziyarette karşılaşmıştım. Bana sarılmak için yerinden kalkmaya çalışmış ama gücü buna yetmemişti.

Oğlu için 25 yıl adalet aramaktan, her ziyaret gün usanmadan, yorulmadan oğlunu teselli etmek için cezaevine gidip gelmekten bedeni yorgun düşmüştü.

Bana, “seni çok iyi gördüm ama bizimki çok zayıflamış görünüyor” demişti. Oysa o hoş sohbet, tatlı dilli Suphi Amca’nın kendisi asırlık bir çınar gibi yorgundu. Susuz kalmış bir çiçek gibi solgundu.

Ayrılırken bana sıkıca sarılmış, yanaklarımdan öpmüş, sizi Allah’a emanet ediyorum, diyerek, duygusal bir veda yapmıştı. Ayaklarını sürüyerek ağır ağır ziyarethaneden çıkışına bakmış, “Ey Allah’ım, çaresiz kullarını sen yardımcısız bırakma. Anne babalarımız bizim umudumuzun ta kendisi, bizi buralarda umutsuz bırakma!” diye dua etmiştim. Onlar olmasa biz kaybolmuş, yitik insanlarız. Dışarıda kaydı düşülmüş ölüden farksız canlılarız. Sadece onların içlerinde ve dualarında yaşıyoruz.

94 Nolu Koğuştaki arkadaşlarımız haftalık telefon görüşmelerini yaptıktan sonra gelecek yeni haberleri beklemeye koyulduk. Az sonra Osman’ın, çatının üstünden attığı pusula avlumuzun tam ortasına düştü.

Notu açtığımda Suphi Amca’nın felç geçirmiş olduğunu ve yoğun bakıma alındığını öğrendim. Daha ayrıntılı bilgi almak için koğuşun kapısından güçlü bir sesle Ömer’e seslendim.

Ömer, Suphi Amca’nın durumunun çok kritik olduğunu, cefakâr avukat* dostumuzun, Can’ın babasını görebilmesi için bakanlıktan izin almaya çabaladığını söyledi.

Ne diyeceğimi bilemedim. Elimizde, dilimizde, yüreğimizde duadan başka bir şey yoktu ki.

Ömer’e, peki Can nasıl, diye sordum. Nasıl olsun, dedi ve başka bir şey söyleyemedi. Zamanın dilinin tutulduğu anlardı.

İnsanın omuzlarını çökerten acılar vardır. Gelir çöker omuzlara, insanın dizlerinin bağı çözülür, nefes dahi almak zor gelir. İçinde, taşmaya hazır deli bir çağlayan vardır, gelir birikir sular ve o bentten bir damla dışarı çıkmaz olur.

Kemal Sayar’ın, evladını kaybetmiş bir anne için, “tek bir hıçkırık! Öyle bir hıçkırık ki hayatı özetliyor…” dediği türden bir hıçkırık çıkabilse, içinde biriken 25 yılın hasreti, kini, öfkesi, hayal kırıklıkları çözülüp bent yıkılacak, girdaptan sıyrılıp çıkacak…

Bu duvarlar nice çığlıklar, nice ağıtlar gördü ama biz, şairin dediği gibi “Kısık Sesleriz”. Acısını, sevincini içine gömüp tevekkülle ayakta duran, tek tutunacak dalı Allah olan, sabırla dövüle dövüle bugüne gelmiş mahkûmlarız.

Cumartesi akşamı 94 Nolu Koğuşun kapısı gürültüyle açıldı. Bizim 93 Nolu Koğuşumuzun küçük kapı mazgalından baktım, Can hafif kamburunu çıkarmış, başını yere eğmiş, sessizce ilerliyor… Tam önünden geçerken, kapıya vurup, “Suphi Amca’ya selam ve dualarımızı söylemeyi unutma” dedim. Boynunu bükerek, “unutmam” dedi ve yoluna devam etti.  

Boynunu öyle bir eğişi vardı ki hâlâ gözümün önünden gitmiyor. Adeta içinde gizlediği tüm acılar o hareketle dışarı yansımıştı.

İçeride geçirdiği 25 yılda kim bilir kaç defa İstanbul’a, evine döneceği günü hayal etmişti. Ama böyle değil! Babasını kaybetmeden görme telaşıyla içi kor alevken, askerlerin arasında, kelepçeli olarak, hiç değil!..

İçinde yarım kalan baba hatıralarıyla hüzünlü bir gece buluşmasına giden arkadaşımızın neler hissettiğini tahmin etmek zor değil. Sakarya Ovasının ufuksuz zifiri karanlığında yol alırken, babasının hayali gitgide içinde büyüyordur. Gözlerden uzak bir hayatın diyardan diyara göç eden bir yolcusu gibi, “hepimiz senden geldik, yine sana döneceğiz” diye dualar mırıldanıyordur…

Doktorlar hastanın durumu kritik diye sadece 10 dakika görüşme izni vermişler. Suphi Amca, oğlunu bekliyormuş. Bilinci açıkmış. Oğlunu tanımış ve son suyunu oğlunun elinden içmiş. Bize tek tek selam söylemiş.

Eşi Nevin Teyzemiz gibi Suphi Amca da bizi ‘bu adaletsiz dünyanın en temiz ve güler yüzlü çocukları’ diye adlandırırdı. Onlar için hepimiz birer Can’dık.

Baba oğul 10 dakikaya başka ne sığdırabildi, bilmiyorum. Ama içimde bir his, o sabırdan kaya arkadaşımızın, bir hıçkırıkla, gözyaşlarına yenik düştüğünü söylüyor.

Allah’ım, öyle güç ki… Kapkara bir gecede ellerinin arasından kayıp giden bir babadan ayrılmak… Mevla’nın verdiği güç olmasa bu firakın dehşetine kalp nasıl dayanır?

Pazar, fecr deşmeden 3.30’da Can koğuşuna döndü. Pazartesi sabah maltada karşılaştık. “Psikolog beni çağırmış, gidip bakayım, size yetişirim” dedi. Ancak, gelmedi.

Suphi Amca, oğlunu görene kadar direnmiş. Oğluyla helalleştikten sonra hayata ebediyen veda etmişti.

“Şüphe yok ki, göklerin ve yerin egemenliği yalnızca Allah’ındır: hayatı bahşeden de, ölümü takdir eden de (yalnız) O’dur; ve Allah’tan başka sizi koruyabilecek, size yardım edebilecek kimse yoktur.” (Tevbe Suresi 116. Ayet)

Tamer Aslan – F Tipi Cezaevi / Bolu”

Can Özbilen, babasının cenazesinde. 

 

*Av. Kaya Kartal veya Av. Mehmet Okatan olmalı. Mazlumlar için didiniyorlar, Allah kendilerinden razı olsun.