‘Askerlik çağındaki her erkek 15 bin TL ediyor’

“Şubat 2013’te vicdani reddini ilan eden Avukat Mehmet Ali Başaran, İslami gerekçelerle zorunlu askerliği reddeden isimlerden. Müslüman vicdani retçi Başaran 7 Eylül’de Savcılık soruşturması sebebiyle ifade verdiğini duyurmuştu. Başaran, arkadaşlarıyla birlikte bedelli askerlik tartışmaları yaşanırken “Askerlikte Adil Çözüm” isimli bir kampanya başlatmış fakat bedelli askerlik kararı ile birlikte kampanya duyurulamamıştı.

Başaran ile vicdani retçilerin talepleri ve hakkında açılan soruşturmayı konuştuk.”

https://www.artigercek.com/haberler/askerlik-cagindaki-her-erkek-15-bin-tl-ediyor

– “Askerlikte Adil Çözüm” başlığıyla bir kampanya çalışması başlatmıştınız ki kısa bir süre sonra bedelli askerlik uygulaması devreye girdi. Sizin hükümete önerileriniz neydi askerlik konusunda?

Biz, altında sekiz arkadaşın imzası bulunan bir çağrı yayınladık. Askerlik meselesinin rant değil hak temelli olarak adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulması adına teklifimizi sunduk.

Askerlik, zorunluluk olarak dayatılmasın, dedik. Zorunlu askerliği kaldırmak için erkendir denecekse, bir zorunluluk olmaktan çıkartılana kadar, askerlik yapmak istemeyenlere, askerlik süresini aşmayacak ve cezalandırmaya dönüşmeyecek şekilde alternatif bir kamu hizmetinde bulunma hakkı tanınsın, dedik.

Şayet bu da olmayacaksa, bedelli askerlik uygulaması ile yama yapmaya devam edilecekse, askere gitmek istemeyen vatandaşın ödediği meblağ, askere gitmek zorunda kalan vatandaşa ödensin, dedik.

– Şuanda vicdani retçiler neler yaşıyor? Önceden vicdani retçiler hapse atılıp, işkence görüyordu ve bu sistematik bir şekilde ilerliyordu. Zamanla bu durum değişti ama neye evrildi sence tam olarak?

Devlet vicdani retçilere eskiye nazaran daha nazik davranıyor. Ne var ki bu insanlara hayatı zindan etme refleksi göstermeye devam ediyor. Mesela haksız yere binlerce lira idari para cezası kesiliyor. Çalışma ve seyahat özgürlükleri keyfi olarak kısıtlanıyor. Her an gözaltına alınma veya tutuklanma riskleri de cabası. Son OHAL dönemi mağdurları, KHK ile işten atılanlar vicdani retçilerin yaşadıklarını gayet iyi anlayabilirler.

– Vicdani ret hareketi artık eskisi kadar güçlü değil, yeni vicdani ret ilanları ya da askerlik tartışmaları yapılmıyor. Vicdani retçiler neden bu kadar sessiz?

Sessizler çünkü kendilerini yeteri kadar iyi ifade edemiyorlar. Bazı vicdani retçiler marjinal takılmanın hazzını yaşamayı bir hak mücadelesi vermeye yeğliyor görünüyor. Sessizler çünkü seslerine ses katanlar çok azlar ve zayıf düştüler. Sessizler çünkü bu ülkede farklı seslere, farklı renklere tahammül azaldıkça azaldı. Sessizler çünkü özgür bir ifade ortamı kalmadı gibi. Ciddi bir baskı var ve bu ülkenin aydınları ya dağılıp gittiler ya da yer altına çekildiler. Cezaevi kampüslerinde değilseler, başka nerde olabilirler?

– Geçen günlerde savcılık tarafından ifadeye çağrıldığınızı yazmıştınız. Nasıl bir durumla karşı karşıyasınız?

Hakkımda bir dava açmaya hazırlanıyorlar, askerlik yapmadığım gerekçesiyle. Ben de haklılığımı her ortamda açıklamaya hazırım. Vicdani ret beyanımda özetlemiştim. Kendimizi ve birbirimizi kandırmaya son vermeliyiz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı hüküm sürdükçe daha haklı, daha ahlaklı, daha özgür bir toplum inşa edemeyeceğiz.

Şahsen bir suç işlemediğimden adım gibi emin olduğumdan, gerisinin bir önemi yok. Haklı davamızı kazanırsak, bu ülkenin gençleri ve geleceği için kazanılmış bir hak olacak. Buna yürekten inanıyorum. Ucuz, pespaye numaralarla “ihanet” olarak lanse ettikleri bu duruşun yani hakta direnmenin inananlar için ibadet olduğunu hatırlatmak isterim. Ve ibadetler birlikte yani cemaatle gerçekleştirildiklerinde çok daha kıymetlidir!

– Mesleğiniz avukatlık ve hakkınızda başlatılmış bir soruşturma var. Böyle bir dönemde vicdani retçi bir avukat olarak hukukun haklarınızı koruyacağını düşünüyor musunuz?

Düşünmek istiyorum ama düşünemiyorum, aklım fena halde karışık! Türkiye’de hukuka güvenmek için deli olmak gerek. Yargı bu ülkenin en çürük tahtalarından biri ne yazık ki… Alparslan Kuytul’a, Selçuk Kozağaçlı’ya bakın, onlar gibi sayısız insan var, uzun süredir zindanlarda. Böyle bir ülkede hukuktan bahsetmek mümkün mü? Bahsediyoruz ama daha çok farz ediyoruz!

Farz edelim ki yargılanıyoruz ve bir tiyatro salonunda değil mahkeme salonundayız, üstelik karşımızda hâkim var, üstüne üstlük talimata değil yasaya ve vicdanına göre bağımsız karar verebiliyor… İşte o vakit bu haksızlıktan “tahliye” olacağız, dahası zulümden “beraat” edeceğiz!

Düşünüyorum: ne yapabiliriz? Mücadele etmek, hukuku gözetmek ve umut etmekten başka tevekkül edebiliriz. Bu zulümler de, zulmedenler de gelip geçer, geriye şahitlikler ve güzel hikâyeler kalır, öyle inanıyorum.  Sonuçta üç günlük dünya…

– Hükümet hiçbir zaman vicdani reddi gündemine almıyor, üzerinde tartışmıyor. Sizce nasıl bir durum bu görmezden gelmeyi değiştirebilir ya da değişim ihtimali görüyor musunuz?

Ak Parti’nin bunu gündeme alma potansiyeli vardı, buna inanmıştım. Hükümetin, yani bugünlerde AKP ve MHP’nin bunu gündeme alması için bir sebep yok ortada. Zorunlu askerlik zulmü devam ettiği sürece askerlik çağına gelmiş her erkek en az 15.000 TL para ediyor! Devletin haksız yere aldığı bu türedi “vergiyi” ödemek için yarım milyondan fazla insanın kuyruğa girdiği bir zaman ve mekânda saha ve seyirci avantajından bahsedemeyiz herhalde. Değil mi ki hayat bir deplasmandır?

Bazı sorular sorulabilirse, değişim hızlanabilir diye umuyorum. Mesela, zorla güzellik olmaz, malum, peki zorla askerlik olur mu? Zorla şehitlik olur mu? İnsanların inanmadıkları kurumlarda çalışmaya zorlanması doğru mu? Bugün istismar edilen “şehitlik” ile Kur’an’daki “şehitlik” aynı şey mi? “Ordu Peygamber ocağıdır” diye batıl bir inanç var. Sormalı: Kur’an’da 25 peygamberin adı geçiyor, bu adaletsiz düzeni koruyan ordu hangisinin ocağı?

Bir Put Olarak Hukuk

“Tahliye olmasından bir gün sonra hakkında gözaltı kararı çıkarılan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı, “Yatarız hapiste, hesabını da sorarız” diye konuştu.”

Kozağaçlı, twitter hesabının başına şu sözü sabitlemiş: “Hukuk diye helvadan put yapmışsınız acıkınca yiyorsunuz.” 

Olan biten, olan ve hiç bitmeyen yargı zulmü ancak bu söz kadar veciz biçimde izah edilir diye düşünüyorum. 

(Az ama kıymetli okurlarımla birlikte bu ülkede, bu zor şartlar altında, “düşünce ve ifade özgürlüğü”müzü işler tutmaya dönük okumalar yapıyoruz bu mütevazı yazıhanede. Bence önemli.) 

Hakkı tutup kaldırma niyeti taşıyanlar için en zoru, düzen tarafından ötekileştirilenlerin, fena halde öcüleştirilenlerin haklarını görebilmek ve gözetebilmektir. En büyük mazlumlar, bilhassa terör’le, devletin güvenliğine karşı suçlar’la ilişkilendirilip iftira ile tutuklanan ve itina ile zindanlara atılanlar arasında yer alır. Kitle iletişim araçları hakkı batıl ile örtmek için deli bir para ve mesai harcarken pek çok tanıdık sima bilerek veya bilmeyerek, aktif veya pasif katkılarını sunarlar bu zulüm çarkına.

Allah için, Adalet için soruyoruz yıllardır, soralım, sormak zorundayız. İnsanlığımız, Müslümanlığımız, kutsal kitabımız bu soruları sormamızı gerektiriyor: 

“Hangi suçtan ötürü bu insanlar lekeleniyor, zindanlara atılıyor, işkence görüyor? Suçları nedir? Hani delilleri? Açıklayın.” 

“Hangi Hukuku uyguluyorsunuz? Rehine hukukunu mu? Öyleyse bu hukukun ilkeleri nelerdir?”

“OHAL’de cezaevlerine atılan veya işinden atılan yüz binlerce vatandaşın hakkı için bir açıklama yapma gereği duymuyor mu bu devleti yönetenler? Yıllar, hayatlar geçiyor.”

“Bu ülkede Adalet mülkün temeli mi yoksa lafın gelişi mi?”

Ey Müslümanlar, kanaat önderleri, cemaat liderleri hani, sorularınız nerde?

Hakkın hatırını gözettiğinizin göstergeleri sizce de yeterli mi?

Yoksa itirazlarınız sustuğunuz yerde mi ikamet ediyor?

avukatlar yalancıdır

Avukatlar yalancıdır, malum.

Cumartesi sabahı masamın başına geçmiş kitap okuyordum ki telefonum çaldı. Karakolda bir genç vardı ve avukat lazımdı. Kalktım gittim.

Kardeşleri karşıladılar beni. Acılı, telaşlı ve biraz da hiddetliydiler. Olayı anlattılar.

Polisler gece evlerine gelmiş, arama yapmış ve kardeşlerden birini gözaltına almışlar. Birkaç ay önce bir kamu kurumuna güpegündüz girilmiş, silah zoruyla bir miktar para gasp edilmişti.

Kardeşleri olayı gerçekleştirenler arasında yer alıyordu. Ailesi için şok edici bu gerçek bir gece vakti ansızın çökmüştü üzerlerine.

İnsanlar acı ve gözyaşı içinde, perişan bir haldeyken emeğimin karşılığı olarak talep edeceğim paradan bahsetmedim. Kaldı ki onlar da ücret filan sormadılar, lakin üç beş kez “para hiç sorun değil, sen bize yardımcı ol yeter ki” diyerek ricacı oldular.

Kardeşi, “bizim ailemizde böyle şeyler hiç olmaz” dedi, hayretler içinde kaldıklarını ifade ederken.

Babası, “bu çocuğu biz akıl hastanesine götürdük, raporları var, akıl sağlığı yerinde değil, birkaç kez intihara teşebbüs etti” dedi.

Gözaltındaki gençle görüştüm. Ardından polis ifadesi alınırken yanında bulundum. İfadesinde, silahları ve maskeleri nerden aldıklarını, daha sonra nereye atıp nerde yaktıklarını, parayı ne yaptıklarını anlattı. Görüntü kayıtları ortadaydı. Yakalanana kadar değilse de yakalandıktan sonra pişmandı. Dahası, zararı karşılamaya da hazırdılar.

Polis ifadesinin ardından savcılık ifadesi vardı. Haklarını korumak adına yanındaydım. Savcı, tutuklanma talebiyle hâkim karşısına çıkartılmasına karar verdi. Orada da görevime devam ettim.

“Müvekkil zararı karşılamaya hazırdır, pişmandır, akıl hastasıdır, buna ilişkin raporlar var, sunacağız, hastaneye sevk edilsin” dedim.

Sabah 10’dan akşam 20’ye kadar süren yorucu bir gündü. Akrabaları, tutuklanmasını hazmedemiyorlar, haksız olarak bana yükleniyorlardı. Her biri bu işin uzmanı kesilivermişti. Laf anlamıyorlardı.

Onlara, birden çok kişi ile gündüz vakti, elde silahlar, yüzlerde kar maskeleriyle bir kamu kurumuna girildiğini, görüntülerin ve itirafların olduğunu, korku ve tehditle para alındığını, kaçarken de havaya ateş edildiğini, şaka değil, yağma suçunun nitelikli halinin söz konusu olduğunu, biraz anlayışlı olmaları gerektiğini, empati yapmak lazım geldiğini defalarca kez anlatmaya çalıştım.

Anlamıyorlardı ve nezaket sınırlarını aşıyorlardı. Ateşin düştüğü yere yakın olduğumdan sabırla alttan almaya devam ediyordum.

Bu izahat muharebesi içinde kendi akıl ve usullerince “ifademi aldılar” oracıkta –Adliye önünde – ayaküstü.  Gereği düşünülmüştü ve işimi iyi yapmadığıma kanaat getirilmişti. (“Çocuk her şeyi kabul etmişti Emniyette! Öyle ifade verdirilir miydi!?”)

Günün sonunda müvekkilimin orda olmayan bir kardeşinin uyuşturucu ile ilgili bir suçtan dolayı cezaevinde olduğunu öğrendim. Babaları da geçmişte beş yıl hapis yatmıştı. Öte yandan, gerçekten de akıl ve ruh sağlığı yerinde değilse bile, müvekkilin bu durumunu kayıt altına alan bir sağlık raporu yoktu ortada. 

Avukatlar yalancı oldukları için böyle sürprizlere de hazır olmalıydılar.

Karakol ve adliyede baskı altında geçen 10 saatlik çalışmanın sonunda talep edeceğim ücretin sadece onda birini verdiler bana.

Avukatlar yalancı oldukları için teşekkür etme veya helalleşme gereği de duymadılar.

Avukatlar sadece yalancı değil, aynı zamanda paragözdürler, malum.

Olayın sıcaklığı geçtikten sonra kardeşlerini aradım ve emeğimin karşılığı olan ücreti talep, hiç değilse pazarlık konusu ettim.

Tahmin ettiğiniz gibi, bir sonuç elde edemedim.

Neyse dedim, daha fazla gitmeyeyim olayın üzerine. Zaten avukatım (yalancıyım, paragözüm) kendime bir de “şerefsiz” dedirtmeyeyim.

Detroitli Kızıl Mı Malcolm X Mi?

Kitap okurken insan çok farklı duygular yaşıyor. Önceki akşam aşağıda kapağını gördüğünüz kitabı okurken daha önce hiç yaşamadığım bir duyguya kapıldım: “Bu satırlar, bu satırlar o kadar tanıdık ki, sanki ben yazmışım gibi!”

Biraz daha okuyunca, bu duygu iyice sardı sarmaladı beni. 

7 Ocak 2015’te yayınladığım “Muhammed Ali’nin Portresi” adlı yazının (linki aşağıda) 9, 10 ve 11. kısımları, 2016 yılında yayınlanan bir kitapta (s. 262, 63, 64, 65, 66 ve 67) noktasına virgülüne dokunulmadan kullanılmış. 

Alıntı mı? Değil. Kaynak belirtiliyor mu? Hayır. 

Bu arkadaş Detroitli Kızıl’ın değil, kitabını ‘yazdığı’ Malcolm X’in ahlakını örnek almalı değil mi? 

Devir Detroitli Kızıl’ın devri olabilir fakat unutulmasın, tarihi Malcolm X gibiler yazar. 

https://mehmetalibasaran.com/2015/01/07/muhammed-alinin-portresi-1/

Zorunlu Askerlik Kaldırılmalıdır.

Askerlik yapmadığım gerekçesiyle yürütülen bir soruşturma dolayısıyla savcılığa ifade verdim. 

Savcılık dosyasına bakılacak olursa 7 yıl olmuş. Bu işin sonu nereye varacak, Allah bilir, lakin ben hakta direnmeye devam edeceğim ve Antigone’un dediği gibi, sadece gücüm tükendiğinde pes edeceğim. 

*Meramımı iyice anlatabilmek adına ifadeyi uzun tuttum.

 

Cezaevi Ziyaretleri – 19

Silivri 9 No’lu Cezaevindeydik bugün.

Av. Selçuk Kozağaçlı, Osman Kavala, Av. Bekir Kaya ve Ahmet Altan’la görüştük.

4 Mayıs 2018 tarihli bir önceki ziyaretimizde görüştüğümüz Ali Bulaç, Mehmet Altan ve Ahmet Turan Alkan kısa bir süre sonra tahliye olmuşlardı. 

Altı yıldır farklı cezaevlerinde ziyaret ettiğimiz mahpuslardan da tahliye haberleri geldi birbiri ardına, sevindik.

Cezaevleri ama bilhassa Silivri 9 No’lu Cezaevi adeta bir tanınmış muhalifler kampına dönüşmüş durumda. Kamp dediysem, birbirleriyle irtibatlı oldukları anlamı çıkmasın buradan. Ağır bir tecrit var. Pek çok tutsak tek başına kalıyor.

Selçuk Kozağaçlı, daha önce fesat “FETÖ Yargısı” neticesinde hapis yatmış tecrübeli, dirayetli ve sızlanmayan bir tutsak olmasına rağmen ağır tecrit altında artık zorlandığını söylemeden edemiyor.

Kendilerine uygulananın, adı konulmamış bir “düşman ceza hukuku” pratiği olduğunu belirtiyor, ki katılmamak elde değil. Pek çokları gibi onun da maruz kaldığı sürecin hukukla, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarıyla filan alakası yok elbette. Tam manasıyla yasa dışı ve kayıt dışı bir “hukuk” uygulanıyor. 

Selçuk Kozağaçlı ile apayrı dünyaların insanlarıyız lakin şunu bütün samimiyetimle ifade etmek isterim ki inançlarının ardındaki coşku dolu kararlı duruşu ve bilhassa verdiği hukuk mücadelesi ile hayatı hukuk fakültelerinde ders diye okutulmayı hak ediyor.

Hukuk felsefesi üzerine uzun uzun konuşuyor ve haklı olarak soruyor: “Bize ve pek çok kesime uygulanan bu muameleyi hukuk olarak kabul edebilir miyiz? Eğer kabul edersek, bu çok tehlikeli içtihat yarınlara büyük bir tehlike olarak miras kalacak.”

İthama ve illa ki yeni bir tanımlamaya ihtiyaç olduğu ortada. Ağız alışkanlığıyla “hukuk” olarak adlandırılan sürece de, “yargı” denilen mekanizmaya da farklı adlar vermek zorundayız. Kelimeleri ve kavramları zayi etmeye hakkımız yok. Yeni tanımlamalar yapmak ve cari zihniyet ve pratiği izhar ederek şekilde içini doldurmak lazım.

Hayır, buna “hukuk” diyemeyiz, “yargı” diyemeyiz. Hâkim hâkim değil, savcı savcı değil.

Adına Duruşma Salonu denilen yerde devlet memuru olarak bir tek zabıt kâtibi ve mübaşir işini doğru yapıyor. Böyle bir garabet içinde gerçekleşen “tiyatro”ya yargılama demek su katılmamış bir haksızlık olur.

Burada edebiyat yapmıyorum. Bilmeyene bir distopya romanından fırlamış gibi gelen cümlelerden müteşekkil gerçekliğin altında büyük bir zulüm yatıyor, fantastik bir kurgu değil.

Zindan gerçek, esirlik gerçek, hukuk değil, yargı hiç değil. Literatüre aşina olanlar için söyleyeyim, bu, türünün son örneği bir “kıyamet alameti”.

Kitaba uymama aşaması geçilmiş, kitaba uyduramama aşaması da geçilmiş, kitaba uydurma gayret ve çabası ise nihayete ermiş. Artık bambaşka bir aşamaya geçilmiş. Usulden ve esastan ipini koparmış bu aşamada artık her şeyi yeniden tanımlayıp tasnif etmeye ihtiyaç duyuluyor.

(Hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, hukuk psikolojisi üzerine düşünenleri, akademisyenleri yardıma çağırıyorum tam da bu noktada. Allah rızası için defansa gelsinler. Daha fazla gol yeme lüksümüz kalmadı.)

Dokuz aydır hakkında bir iddianame bile hazırlanmamış Osman Kavala “Adaletin yüzünü görebilmiş değilim henüz.” diyor.

Adaletin yüzünü göremeden zindanlara atılmış, karalanmış, cezaevinde yıllarını geçirmek zorunda kalmış binlerce insanın hikâyesi yazılmadı henüz.

Bu garabetle hesaplaşmadan var olmayı, dik durmayı başarabileceğimize inanmıyorum toplum olarak. 

“Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor.”

Şükür ki cılız bir umut var elde. Onu büyütmek, güçlendirmek zorundayız.  

Askerlikte Adil Çözüm Mümkün Mü?

http://www.sivilsayfalar.org/2018/07/16/herkes-icin-askerlikte-adil-cozum-mumkun-mu/

“Herkes için askerlikte adil çözüm” sloganıyla yola çıkan aktivist, hukukçu ve yazarlardan oluşan bir grup insan konu hakkında çeşitli çözüm önerileri sunarak yetkililere çağrı yaptılar. 

Yazar Ümit Aktaş, Hukukçu Mehmet Ali Başaran ve vicdani red aktivizmi yürüten yazar Ali Fikri Işık bize kampanyayı anlattılar.

Bedelli tartışmaları devam ederken “Herkes için askerlikte adil çözüm” diyerek kampanyaya başladınız. Bu cümleyle neyi kast ettiğinizi açıklar mısınız?

A.F. Işık: Herkes için askerlikte adil bir çözümün ”Herkes ve adil” kavramlarına dayanmaktan başka da çaresi yok zaten; çünkü  zorunlu askerlik yasası herkesi ”zorunlu olarak kapsıyor ama herkesin adaletini ” aynı zorunlulukla” gözettiği söylenemez. Zorunluluk bildiğiniz gibi her şeyden önce özgür iradenin gasp edilme halidir ve özgür iradenin olmadığı yerde adalet olmaz ,dolayısıyla da hiç kimse adil olma ihtiyacı duymaz. Ama gelin görün ki bu zorunluluk zırhını da delmek gerekiyor. Bunun yapmanın en meşru yolu insanı görünür kılmaktır. Askerlikte zengin ve fakir ayrımını paranteze alarak,insanı daha görünür kılmayı başardığımız zaman onun için adaleti de kısmen sağlamış kılmış oluruz.

M.A. Başaran: İnsanların zorla asker yapılmasına karşıyız. Bazı insanlar bazı imkânlardan yararlanarak “zorla asker olmama hakkı”nı kullanabiliyor. Geçerli kabul edilen bir sağlık sorunu olanlar veya zenginler bu “hak”tan yararlanabiliyorlar. Ne var ki bu çözümler herkese teşmil edilemediği için adil değil. Biz meselenin geleneksel usulle, rant temelli olarak değil hak temelli olarak çözüme kavuşturulması için çağrı yapıyoruz.

Askerliğin “peygamber ocağı” sayılmasının da etkisiyle konunun kamuoyunda etraflıca tartışılamaması gibi bir endişem var. Siz önerilerinizin toplum değerleriyle örtüştüğünü düşünüyor musunuz?

Ü. Aktaş: Ordunun ve dolayısıyla da askerliğin “peygamber ocağı” kavramıyla ifadesi, doğrudan Peygamber (AS) ile alakası olmayan, tarih içerisinde türetilmiş bir kavramdır. Her ne kadar bunun kültürümüze yerleştiği bir gerçekse de, Peygamber (AS) son tahlilde askerî bir kişilik değildir ve sorunları mümkün olduğu her zaman barışçı yollarla çözümlemiştir. Ayrıca profesyonel ve zorunlu askerlik kavramlarının tarihi de neredeyse yüz yıllık geçmişi bulunmaktadır. Bu kavramın, yani “peygamber ocağı” atfının konunun tartışılmasını engellemesi ise asla söz konusu olamaz. Olsaydı şayet bu kadar yüksek sayıda kişi, “kutsal” askerlik görevini yapmak yerine onca parayı ödeyerek askerlikten muaf sayılmak için yıllarca kaçağa düşerek beklemezdi. Konunun tartışılmasını engelleyen asıl etken, halkın devlet korkusu veya fetişizmi ile ilgilidir. Ama bu da, yukarıda belirttiğim gibi iki yüzlü bir duygudur ve gerçek bir devlete saygı duygusundan kaynaklanmaz. Kısacası konunun özünde bir dinî bir kutsama ya da vatan sevgisi falan bulunmamaktadır. Mevzu her konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş ve demokratik teamüllere aldırışsızlığı ve bu meseleyi gizli bir vergilendirme kurumuna dönüştürme riyakarlığına dayanmaktadır. Tabi ve yine her konuda olduğu gibi, itaatkâr tebaamız da, kutsal devlet hazretlerinin yaptığı gibi, buna tepkisini aynı riyakârlıkla göstermekte, ne gidip askerliğini yapmakta ve ne de bu konuda “sivil itaatsizlik” gibi gâvur işi yollara başvurmakta, kuzu kuzu gidip devletin kestiği haracı ödemektedir.

Bu meselede en doğru yol, zorunlu askerliğin kaldırılması veya en azından askerlik yapmayacaklar için kamu hizmeti alternatifi getirilmesidir. İşte o zaman gerçekten bu meselenin ne kadar kutsandığı da ortaya çıkacaktır. Bu kadar diretilmesinin altında yatan sebep, belki bu yalın gerçekliğin ortaya çıkmasının önlenmesine dayalıdır.Meselenin üzücü yönlerinden birisi ise,  zorunlu askerlikte hâlâ direnen ülkelerden çoğunun “Müslüman” ülkeler olması. Buradan yola çıkılarak biçimsel bir yargıya varılması ise yanlış olur. (Müslümanlar askerlik sever ya da Müslüman ülkelerde askeri yönetimler egemen gibi.) Bence bu, Müslüman ülkelerin içerisinde olduğu açmazı ele vermekte. Çünkü sorunlarını çözme konusunda bariz bir yeteneksizlik içerisindeler ve bu nedenle de çoğu kez -her ne kadar bu sorunlarını çözme konusunda pek işe yaramasa da- askeri yollara başvurmaktalar. Beri yandan çoğunun yönetimi baskıcı ve antidemokratik olduğundan, kendilerini ancak asker korumalarla ve harcamalarla ayakta tutmaktalar ve doğal olarak  bunun bedelini de halklarına ödetmekteler. Tıpkı ülkemizde de olduğu gibi.

A.F. Işık: Bizim önerimiz insani değerler ile örtüşüyor.Önemli olan da bu. Hiç şüphe yok ki yaygın ve kabul görmüş değerler karşısında şimdilik sanki dezavantajlı durumdayız gibi bir görüntü var. Ama bu bir büyük yanılgıdan başka bir şey değil.çünkü milyonların askerliğe gitmediği, askerlik süresini ( bedelli yapmak) suretiyle siyasi konjonktürü markaja aldığı bir ülke de aslında o değerler öyle sanıldığı gibi sağlam inançlar üstüne bina edilmemiştir. Dolayısıyla reel gerçek bizi doğruluyor. Resmi algının yarattığı resim doğruyu yansıtmıyor. Eğer öyle değilse, o zaman Bedelli askerlik talebinin kendisini izah etmek zorundadırlar. Eğer devlet neredeyse periyodik sürelerde bedelli askerlik uygulamasına baş vurmak mecburiyetinde kalıyorsa, bu algı resmi düzeyde de bir tutarlılığa sahip değildir demektir.

M.A. Başaran: Endişenizde haklısınız. İslam dini ile sağlıklı bir ilişki kurulması olanağı bulunduğunda, kimi “dini” kurum ve kuruluşlar İslam’ın yakasından düştüğünde, İslam’ın sabiteleri uydurulmuş tabuların yerini alacaktır. O vakit, endişelenmenize gerek kalmayacak. Su akacak ve yolunu bulacak.

Sivil Sayfalar’da geçen günlerde Bedelli Askerlik Platformu’yla bir röportaj* yapıldı. Platform başkanı bedelli askerliğin devlet için zahmetsiz bir kazanç yöntemi olduğunu ifade ediyor. Bu görüş zaten dile getiriliyordu. Sizin bedelli önerinizse zenginle fakir arasında bir adalet tesis etmeyi hedefliyor. Ne kadar gerçekçi buluyorsunuz bu öneriyi?

A.F. Işık: Elbette gerçekçi bulmuyoruz ama defacto bir durumu nasıl iyileştirebiliriz sorusunun da kaçınılmaz yanıtı olarak ortaya çıkıyor bu önerme. Madem askerlik zorunlu ve madem bazı durumlarda bedelli adı altında bazı iyileştirmeler yapılıyor, o halde bedellinin uygulamasında da bazı iyileştirmeler yapmak mümkün. Bu mümkün, makul ve sürdürülebillir bir önerme ve çözümdür.

M.A. Başaran: Üç aşamalı önerimizin ilki bu. İkinci ve üçüncü aşamaya hemencecik “olmaz” diyeceklere, “buyrun” diyorum, “Bedelli askerlikte ısrar ediyorsanız ve adalet diye de derdiniz varsa, alın size öneri!” Herkesin durduğu yer ve gerekçesi farklı. Ben önerinin üçüncü aşamasında duran biri olarak ilk aşamadaki bedelli önerimizi “oyunbozan” olarak görüyorum.

Önerilerinizden biri olan “alternatif kamu desteği” çok ilgi çekici. Vicdani redde de alan açtığını düşünüyorum. Bu önerinin gerekçe ve faydalarını biraz daha anlatır mısınız?

A.F. Işık: Alternatif Kamu hizmeti, adil çözümün ikinci ve en etkili aşamasıdır. Vicdani ret yasası çıkıncaya kadar devlet birikmiş askerlik problemlerini Alternatif kamu hizmetleri yoluyla çözmek zorundadır.

Şu an yürürlükte olan anayasaya göre de Vicdani ret bir insan hakkıdır. Anayasanın 90. maddesi uluslararası sözleşmeleri iç hukuktan daha üstün ve geçerli tutar. Türkiye’de vicdani ret yasasının olmayışı bu talebi bir hak olmaktan çıkarmaz. Türkiye’nin altında imzası olan iki büyük sözleşme vicdani ret talebine hukuku dayanak oluşturur. Birleşmiş Milletler medeni haklar sözleşmesi ve Avrupa insan hakları sözleşmesi, ”Din ve vicdan özgürlüğü bağlamında vicdani ret’i insan hakkı olarak tanımlar.

M.A. Başaran: Bir kısım medya kasıtlı olarak vicdani reddi adeta vatana millete devlete düşmanlık olarak lanse ettiği için bu kavramı duyanların çoğu önyargılı hale geldi ne yazık ki. Bu bir ara formüldür. Dini, siyasi, ideolojik ve sair sebeple askerlik yapmak istemeyen kişi, eşdeğerde sivil bir kamu hizmeti ile topluma faydalı, hatta çok daha faydalı olabilir.

Malum olduğu üzere zorunlu askerlik bir angaryadır ve devasa boyutlarda bir israfa dönüşmüş durumdadır. İsraf da dinimizin hiç ama hiç hoş görmediği bir durumdur ayrıca. İslam adına konuşan meşhur hocalarımızdan hiçbirini bu konuda bir çift laf ederken göremiyoruz. Yoksa haramlara karşı mücadele bir yere kadar mı?

Son olarak, “vicdani red”, “zorunlu askerlik”, ”profesyonel askerlik” gibi konuların toplumda doğru bir şekilde tartışılabilmesi için sivil toplum bir rol üstlenmeli mi? Diğer bir deyişle bu tartışmayı kimler açmalı, kimler dahil olmalı bu tartışmaya?

A.F. Işık: Türkiye’nin bütün sorunları sivil alanda tartışılmalı. Sorunların özü ve karakteri ne olursa olsun o sorunu önce sivil toplum tartışmalı, bir karara bağlamalı ve uygulama için görevlendirdiği resmi odaklara sorun teslim edilmelidir. Sivillerin tartışıp çözmediği hiçbir sorun gerçek çözümlerine kavuşamaz.

M.A. Başaran: Bu konularda sağlıklı bir tartışma, konuşma ve düşünme ortamı oluşturulmaması konusunda son derece bilinçli bir politika olduğu anlaşılıyor. Düşünmeye, tartışmaya, aklıselime, hakka ve hukuka davet etmeye başladığınızda, linç kültürünün sopaları haline getirilen aygıtlar –başta medya, yargı ve troll çeteleri- derhal harekete geçiyor.

Bu tartışmayı Recep Tayyip Erdoğan açmalı ki ardından bir sürü köşe yazarı, “dini” lider ve ekran görseli bir anda aydınlanma yaşasın ve hiç vakit kaybetmeden tartışma köpürsün. Derken STK’lar –Sivil Toplum Kuruluşları- da kamu spotu görevini ifa etsin. Başka türlü olacak gibi değil! Vaziyet içler acısı ne yazık ki.