Cezaevi Ziyaretleri – 17

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile Bolu F Tipi Cezaevi’ndeydik dün. 

Üzerine 28 Şubat’tan daha ağır bir zulüm sıçratılmış Alparslan Kuytul’u ziyaret ettik.

Alparslan Kuytul, başında olduğu Adana merkezli Furkan Vakfı’nda 90’lı yıllardan bu yana İslami eğitim faaliyetleri yürütüyordu. 2014 yılı itibariyle Türkiye’de ve yurt dışındaki konferansları engellendi. 2017 yılında konferans vermesi yasaklandı. 

Basın tarafından iftiralardan müteşekkil haberlerle yıllar içinde karalandıktan sonra nihayet o meşhur maşa (“yargı”) devreye sokuldu ve 30 Ocak 2018 sabahı saat 05.15’te evine düzenlenen baskınla Alparslan Kuytul “ele geçirildi!” 31 Ocak’ta Furkan Vakfı kapatıldı. 

Alparslan Kuytul 10 günlük gözaltı sürecinden sonra 8 Şubat’ta tutuklandı ve ertesi gün Bolu F Tipi Cezaevi’ne nakledildi.  

61 gündür tutuklu. Hakkında beş ayrı dosya var.

Dosya denilen “şeyler” basında pişirilen iftiraların tırnak içindeki savcılar tarafından iddianame şeklinde servis edilmesinden ibaret. Şüpheniz olmasın. 

28 Şubat sürecinde Nurettin Şirin’e, Hüda Kaya’ya yapılanlardan hiç de az değil maruz kaldığı zulüm.

Bugün aşağılanan Fetö’nün kumpas usulü aynen miras alınmış görünüyor. Konuyu hariçten gazel okuyanlara değil bağımsız hukukçulara sorarsanız bu hazin tespitin yüzde doksan dokuz doğru olduğunu görürsünüz. (Okuru yormak istemediğim için ayrıntılara girmiyorum. Merak edenler sağlıklı kanallardan bilgi edinebilirler.)

Alparslan Kuytul’a Bolu F Tipi Cezaevi idaresi de ayrıca zulmediyor. Tek başına bir hücrede kalan bu “özel” tutukluya kütüphaneye çıkma hakkı, spora çıkma hakkı, başka herhangi bir tutsakla avluya çıkma hakkı tanınmıyor. Kendisine televizyon da verilmiyor.

İki avukatı ile aynı anda görüşmesine müsaade edilmedi. Bu da bir hukuksuzluk lakin bir hukukçu olarak en aşağılayıcı bulduğum muamele avukat görüşme odasına gardiyan sokmaktır. Özel avukatları ile görüşürken bunu da yapmışlar.

Savunma hakkına öyle ağır bir saldırıdır ki bu, insan sormadan edemiyor: Avukatlara bu düşmanlık neden? Savunma Hakkı’na bu saldırı niye yapılıyor? Sizin hiç avukata ihtiyacınız olmayacak mı beyler?

(Gün gelir, ayaklar altına aldığınız o HAKLAR’ın ayaklarına kapanmak zorunda kalabilirsiniz diye size nasihat eden bir büyüğünüz yok mu? Hiç düşünmez misiniz? Hiç ibret almaz mısınız?)

Adana’dan Bolu’ya nakledilmesi de ayrıca bir zulüm. Eşi, çocukları, ziyaretçileri kendisini görmeye rahatça gelemesin diye tasarlanmış bayağı bir işkence.

Zaten Bolu F Tipi Cezaevi’nin müdürü mahkûmların haklarını kısabildiği kadar kısmaya çalışan, tam bir “düşman ceza hukuku” uzmanı mübarek! Son iki yıldır ne zaman ziyarete gitsem solcu mahkûmların attığı sloganları işitiyorum.

Bolu F Tipi Cezaevinin müdürü tüm mahkûmlara elden geldiğince düşmanlık eden, kimse tarafından sevilmeyen baskıcı biri olmakla birlikte Müslümanlara bilhassa nefret besleyen birisi. 

(“Hadi ya, öyle miymiş” diyen varsa Milletvekili Ravza Kavakçı’ya, gazeteci yazar Yakup Köse’ye veya Bahadır Kurbanoğlu’na yahut Mazlumder İstanbul Şubesi’ne sorabilir.)

Alparslan Kuytul’la iki saat sohbet ettik. Bize Bolu F Tipi zindanındaki tek güzel hatırasını anlattı.

“Dışardan bir berber geldi. Bana “selamun aleyküm” dedi.

– 54 gündür buradayım, kimse bana selam vermedi, dedim.

Berber şaşırmış:

– Nasıl yani, size kimse selam vermedi mi burda?

– Veren oldu ama sizin gibi tebessüm eden olmadı.

Berber elini uzatmış. Tokalaşmışlar.

– Bunu ilk defa yapan siz oldunuz!”

Boğazı düğümlendi ve daha fazla konuşamadı. Başımızı önümüze eğdik ve gözyaşlarımıza mani olduk.

Gencecik gardiyanlar, kendilerine “memur bey” diyen babaları yaşındaki hocaya, “Alparslan” diye sesleniyorlarmış.

 İlgililer bilebilir lakin yalnızca düşenler idrak edebilir: Dirilerin kabridir zindan.

Orada neyi kaybettiğimizin resmi, bir berberde bulunuyor.

Biz ne ara bu kadar vahşileştik?

Guantanamo’da Beş Yıl

Murat Kurnaz, Kur’an öğrenmek ve ilmini arttırmak için Pakistan’a gitmeye karar verdi. Henüz 19 yaşındaydı. 11 Eylül saldırılarının gümbürtüsü devam ederken, 3 Ekim 2001’de Almanya’dan kalkan bir uçakla Pakistan’a gitti. Ve sonra, Afganistan, Amerika, Guantanamo derken hayatının 5 yılı haksız yere işkencelerle geçti. Mehmet Ali Başaran, hayatının o dönemini anlatan Kurnaz’ın ‘Hayatmın Beş Yılı’ adlı kitabını değerlendirdi.

http://www.dunyabizim.com/kitap/28470/sadece-musluman-oldugu-icin-guantanamoda-iskencelerle-gecen-5-yil

Murat Kurnaz Bremen’de doğmuş ve büyümüş Türk asıllı bir Alman vatandaşı. Türkiye’de, annesinin memleketi Sakarya’da, geleneklere uygun olarak Müslüman bir Türk kızıyla evlendi. Evlenir evlenmez, eşinin Almanya’ya gelebilmesi için gerekli işlemleri halletmek üzere ülkesine döndü. Tam da beklediği gibi biriyle evlenmişti fakat eksik olan bir şeyler vardı. Birazcık vakti varken tamamlaması gerektiğini düşündü:

İyi de, dinimiz hakkında ne biliyordum? Birkaç camiye gitmiş ve orada namaz kılıp dua etmiştim, ama camilerde pek bir şey öğretilmez. Kur’an hakkında, nasıl ortaya çıktığı, nasıl okunması gerektiği konusunda çok az şey biliyordum. Peygamberler hakkında; neyin günah neyin yasak olduğu konusunda neredeyse hiç bilgim yoktu. Allah korkusu olan evli bir erkek nasıl davranmalıydı? Görevlerim nelerdi?

Murat Kurnaz, eşi Almanya’ya gelmeden önce, kısa bir süre içinde Kur’an öğrenmek ve ilmini arttırmak için Pakistan’a gitmeye karar verdi. Ailesine bu kararından bahsetmedi. Bahsetseydi izin vermeyeceklerinden emindi. Henüz 19 yaşındaydı. 11 Eylül saldırılarının gümbürtüsü devam ederken, 3 Ekim 2001’de Almanya’dan kalkan bir uçakla Pakistan’a gitti. Doksan gün geçerli bir dönüş bileti cebindeydi.

Murat Kurnaz gibi satın alınan yüzlerce Müslüman ağır işkencelerden geçti

Dört gün sonra Amerika, Afganistan savaşını başlattı. İşgal gücü İslam coğrafyasına bombalar yağdırırken Murat Kurnaz komşu beldelerde, Peşaver ve İslamabad’da, cami cemaatlerine katılıp Kur’an ve hadis dersleri alıyor, geceleri ise mescitlerde kalıyordu.

1 Aralık 2001’de Almanya’ya dönmek üzere havaalanına giderken, bir karayolu kontrol noktasında durduruldu. Pakistan polisi tarafından gözaltına alındı ve sorgulandı. Çantasında, ailesi için aldığı hediyeler, cebinde ise dönüş bileti vardı. Pakistan’da kaldığı süre boyunca herhangi bir suça karışmamıştı. Bir yanlış anlaşılma olmalı diye düşünüyor, kısa sürede serbest bırakılmayı bekliyordu. Öyle olmadı.

Murat Kurnaz’ı 3000 dolar kelle parasıyla Amerikalılara sattılar. Bir “Taliban” olduğuna, “El Kaide” üyesi bir “terörist” olduğuna kesin inançla gerçekleşmişti bu alışveriş. Alanın da satanın da razı olduğu bir köle ticaretiydi bu. 3000 dolar Pakistan’da çok iyi bir paraydı. Sakallı Müslüman bir Alman’ın Pakistan camilerinde, cemaat arasında ne işi vardı?

Murat Kurnaz Amerikalılar tarafından sorgulandı. Müslüman olduğu için aşağılanıyor, hayatında ilk kez dayak yiyordu. Pakistan’daki eziyet nispeten kısa sürdü. Prangaya vurulup zincirlendikten sonra paket gibi bağlanıp askeri bir uçakla Afganistan’ın Kandahar şehrine götürüldü. Artık Amerikan devletine ait gizli bir hapishanedeydi. Burası cezaevinden ziyade işkence merkezi olarak faaliyet yürütüyordu. Murat Kurnaz gibi satın alınan yüzlerce Müslüman bu tesiste çok ağır işkencelerden geçirildi. Tutsaklara tehdit, hakaret ve kaba dayağın yanı sıra “Waterboarding” denilen suda boğma, vücuda elektrik verme, askıda bırakma gibi insanlık dışı muamelelere bulunuluyordu.

“Almanlar Yahudilere neler yaptı ise aynısını biz size yapacağız!” 

Amerika, bilinen işkence merkezleri içinde en meşhuru olacak Guantanamo’ya ilk tutuklu naklini 11 Ocak 2002’de gerçekleştirdi. O zamanki başkan yardımcısı Dick Cheney’ye göre gelecekte orada “kötülerin en kötüleri” gözaltında tutulacaktı.

Guantanamo Kampı, Küba topraklarında bulunan, statüsü tartışmalı bir Amerikan askeri üssü. Amerika, uluslararası denetime kapalı bu alanda, “yasadışı savaşçı” olarak tanımladığı insanlara Amerikan hukuku dâhil hiçbir hukuka bağlı kalmaksızın sistematik olarak işkence uygulamaya halen devam ediyor.

28 Ocak 2002’de çeşitli medya organları Murat Kurnaz’ın Afganistan’daki bir Amerikan hapishanesinde bulunduğunu kamuoyuna açıkladı. 1952 yılından bu yana yayın yapan, Avrupa’nın en büyük, dünyanınsa üçüncü büyük tirajlı gazetesi Bild onu “Bremenli Taliban” diye yaftalayarak kamuoyuna tanıttı.  

2 Şubat 2002’de Amerikan askerleri Murat Kurnaz’ı Guantanamo’ya naklettiler. İlk olarak X-Ray kampında kaldı. Burada kesintisiz bir baskı ve işkence altındaydı. Tıpkı diğer tutsaklar gibi. Kendisini sorgulamaya gelen işkencecilerden birinin göğsünde adı yazılıydı: Gail Halford.

Neden burada olduğunu biliyor musun?” diye sordu, gördüğü işkencelerden ötürü ayakta duracak mecali kalmayan Murat Kurnaz’a. Cevabı kendisi verdi: “Almanlar Yahudilere neler yaptı biliyor musun? İşte, aynısını biz size yapacağız.

Tutsaklar 1.80 metre eninde, 2 metre boyunda, yüksekliği ise 2 metre kadar olan kafeslere konuldular. Hücre denemeyecek kadar dar bu alanlar toplamda dört metrekareden daha küçüktü.

Amerikalılar, terörist olduklarını düşündükleri, ispat veya yargılama gereği duymadan hapsettikleri Müslümanlara, deyim yerindeyse, köpek muamelesi yapıyordu. Hatta daha beter bir muamele…

Almanya’da bir yasa vardır: Köpekler kafeste tutulacaksa kafesin en az altı metrekare büyüklüğünde olması gerekir. Köpeğim olduğundan, bu yasayı biliyordum.”

“Bize akıllarına gelen her şeyi yapabiliyorlardı”

28 Nisan 2002’de Murat Kurnaz 300 tutukluyla birlikte Kamp X-Ray’den yeni yapılan Kamp Delta’ya nakledildi. Bu yeni yerde şartlar daha kötüydü. İçine tıkıldıkları kafeslerde hareket alanı 1 metreye 1.10 metreydi. Demir tellerden ve tavandan başka bir şey görünmüyordu. Demirden bir konteynırın içine kapatılmıştı. İçeriye sadece dış pencereden hava giriyordu. Konteynır bloğunun içi dayanılmayacak kadar sıcak ve yapış yapıştı.

Tutsaklar aylarca, 3 günde bir, sadece 15 dakikalığına avluya çıkartılıyorlardı. Avlu ise demir tellerle çevrili beş metrekare bir alandan ibaretti. Burada herhangi başka biriyle konuşmak kesinlikle yasaktı. İlerleyen aylarda, ilave cezalandırmaya tabi tutulmayanların durumlarında iyileşme söz konusu oluyordu: 2 günde bir 15 dakika, derken günde 15 dakika avluya çıkma hakkı! Bir-iki yıl sonra, yeteri kadar terbiye edildiklerine kanaat getirilirse, her gün yarım saat veya bir saat avluya çıkma hakkı tanınıyordu.

Guantanamo kampında gardiyanlar tutsakları bilhassa aşağılayıp tahrik ederek onların tepki göstermelerini sağlarlar ki daha ağır cezalar uygulamak için bahane elde edebilsinler. Bu, gayet bilinçli ve planlı biçimde uygulanan bir stratejidir. Kur’an’a saygısızlık yapmaları, namaz esnasında Amerikan ulusal marşı çalmaları, tutsakları herkesin gözünün önünde dövmeleri, yemeklerini talimatlara uygun vermemeleri, çırılçıplak bırakılan tutsakların herkesin içinde kadın askerlerin cinsel tacizlerine maruz kalmaları, duş alma haklarını engellemeleri önce çıkan tahriklerden bazılarıdır. Bu haksızlıklar karşısında durumu protesto edenler, özel zırhlı gardiyanlarca dövülür, sonra da hücre cezalarına çarptırılırlar.

Bize akıllarına gelen her şeyi yapabiliyorlardı. Bu, ölüme kadar işkence anlamına geliyordu. Nitekim öldürene kadar işkence ettikleri insanlar da oldu. Kimisinin bacağını, parmaklarını kestiler.”

Tutsaklar, uzun süreli ve geniş katılımlı açlık grevleri yaparak direnmeye çalışırlar. Kimileri yıllarca hiçbir şey yemez, bunun üzerine zorla serum verilerek beslenmeleri sağlanır. En kalabalık olduğu dönemde Guantanamo kampında 850-900 kadar tutsak olduğu belirtilmektedir.

“Hayatımın Beş Yılı” adlı kitabı sinemaya da uyarlandı

ABD ve Almanya gizli servisleri Murat Kurnaz’ın El Kaide ya da Taliban’la hiçbir ilgisinin bulunmadığı ve herhangi bir terör tehlikesi teşkil etmediği sonucuna 2002 yılında vardılar. Amerika Murat Kurnaz’ı serbest bırakıp Almanya’ya göndermeyi teklif ettiyse de Alman hükümeti bu teklife yanaşmadı. Zira Murat Kurnaz sadece bir Alman değildi. Türk asıllıydı ve her şeyden öte Müslümandı. Üstelik inancının göstergesi olarak uzun sakalları da vardı.

Murat Kurnaz Guantanamo’da ağır işkenceler altında hayatta kalma mücadelesini sürdürüyordu:

Özgürlüğümü almışlardı, gençliğimin bir bölümünü almışlardı, zamanımı, belki de hayatımın en önemli zamanını almışlardı. Ailemi almışlardı, pasaportumu ve bütün haklarımı, güneşi ve uykumu almışlar ve beni bir buzdolabına ya da fırına tıkmışlardı. Yemek yemeden yaşayabilsek, yemeğimizi de alacaklardı. Bize ancak hayatta kalabileceğimiz kadarını veriyorlardı. Elimde kalan tek şey, soluduğum havaydı. En azından bu pas ve jeneratör kokulu havayı benden alamazlar diye düşünüyordum. Hataymış.

Ailesi, Murat Kurnaz’ın serbest kalması için seslerini duyurmaya çabalıyor, yıllardır didiniyordu. 13 Ocak 2006 tarihinde Almanya’nın yeni başbakanı Angela Merkel, Beyaz Saray’ı ilk ziyaretinde Amerikan Başkanı George Bush’tan Murat Kurnaz’ın serbest kalmasını istedi. Nihayet 24 Ağustos 2006 yılında Murat Kurnaz serbest bırakıldı. Almanya’ya döndü, ailesine, hayatına, özgürlüğüne kavuştu. 2007 yılında yazdığı “Hayatımın Beş Yılı” adlı kitabı 2013 yılında “Beş Yıl Yaşam” adıyla sinemaya uyarlandı.

Sadece bir Müslümandı

Murat Kurnaz halen faaliyette olan işkence kampı Guantanamo’nun kapatılması için uğraş vermeye devam ediyor. Dahası, dünyanın değişik yerlerinde insanların işkence gördüğü pek çok “gizli tutuklu kampları” bulunduğu konusunda uyarıyor.

Guantanamo, onlar arasında ünlü olanlardan biri sadece. Ben de insanlara orada neler olup bittiğini anlatıyorum. Yaşananların unutulmaması için bu, yapabileceğim en küçük şey.”

Murat Kurnaz, gösterildiği gibi “Bremenli Taliban” değildi, sadece bir Müslümandı.

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Heinrich Böll 1974 yılında yayımlanan kitabı “Katherina Blum’un Çiğnenen Onuru”nda aynı hikâyeyi anlatmıştı:

Tüm kişisel değerleri ayaklar altına alınan, hem yakın çevresi hem de tüm toplum karşısında savunmasız bırakılan Katherina Blum’un tek suçu bir anarşistin sevgilisi olmaktır.”

OHAL Belgeseli ve Raporu

20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL boyunca yaşanan hak ihlallerinin, onu yaşayan, ona tanıklık eden mağdurların ağzından, sosyal, siyasi, toplumsal, psikolojik sonuçlarıyla anlatan kısa OHAL Belgeseli…

Hukuk’un büyük oranda askıya alındığı, “Yargının Çöküş Çağı”na dair kıymetli bir rapor. Mazlumder İstanbul Şubesi tarafından hazırlanan “OHAL RAPORU”

https://drive.google.com/file/d/15jN4mapDYa4xy50EncP2boJ6lqLhBw25/view

itiraz ettiniz mi?

28 Şubat yaklaşıyor.

Sağcısı, muhafazakârı, milliyetçisi bol, koca bir “İslami camia” 20 yıl önceye gidecek ve zulümleri yâd edecek.

İşte bu bana hiç samimi gelmeyecek.

Türkiye’nin bugün, 28 Şubat şartlarından daha ağır bir baskı ve hukuksuzluk ortamı içine hapsolduğunu görmezden gelenlerin “o günleri” anmaları benim için hiçbir anlam ifade etmeyecek.

O günleri gerçekten ananlar, bu günleri iyi anlarlar.

“Olmakta olan”ı idrak edemeyenlerin, zulümleri tevil üstüne teville kamufle edenlerin, “olan”dan hakkıyla ders çıkarttıkları söylenemez.

Derdi sadece “başörtüsüne özgürlük” olanlar kenara çekilip yakın tarihte nostalji yapabilirler. Sözüm onlara değil. Sözüm, 28 Şubat günlerinde “herkes için adalet, başörtüye özgürlük” diyenlere.

Adalet değil de kalkınmaksa derdiniz, sözüm size de değil. Üzerinize alınmayın. Siz, kurduğunuz “rantiye ve şantiye medeniyetiyle” övünün, bu dünyanın bir de öbür dünyası yokmuş gibi ömür sürün.  

Ben, Allah’ın Adaleti emrettiğine iman etmiş olanlar için yazıyorum. Gereksiz yere bana kızmayın. Bana, sevimsiz, gıcık, marjinal bir adammışım gibi bakmayın, parmak sallamayın.

100 binden fazla insan bu ülkede “yargısız infazla”, “suçu ispat edilene kadar herkes suçsuzdur” temel hukuk ilkesi çiğnenerek işinden oldu. İtiraz ettiniz mi?

50 binden fazla insan tutuklanıp hapse konuldu. Bu ülkede “tutuklama” en son çare olarak görülen bir tedbir değil, düşmanları sopalamak için kullanılıyor. Haksız tutukluluklara itiraz ettiniz mi?

Türkiye’de yargı üst düzey bir siyasallaşmayla malûl. Mağduriyetler, insan hakları ihlalleri fazlasıyla arttı. İtiraz ettiniz mi?

OHAL bir gereklilik olmaktan çıktı, bir buçuk yıl geçti, keyfiyete dönüştü. Normal, olağan bir hale geçilmemesine itiraz ettiniz mi?

“The Cemaat”e sempati beslesin veya beslemesin, terörle-fetöyle-darbeyle alakası olmayan gazetecilere bir, iki hatta üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları isteniyor, dahası birkaçına cezalar verildi bile. Bu akıl almaz, vicdanlara sığmaz, haddi fazlasıyla aşmış iddianamelere ve cezalara itiraz ettiniz mi?

Sev veya sevme, Alparslan Kuytul’a, Taner Kılıç’a, Ömer Faruk Gergerlioğlu’na yapılan yargı zulmüne, onların şahsında bulundukları çevrelere “iyice bi’ gözdağı” verilmesine itiraz ettiniz mi?

Şiddeti açıkça reddeden Hizb-ut Tahrir’in, her türlü izan ve insaf bir kenara bırakılarak Yargıtay’ca “terör örgütü” ilan edilmesine, mensuplarının “terör örgütü üyesi” olarak etiketlenip hapse atılmasına itiraz ettiniz mi?

İfade Özgürlüğünün soluğunun kesildiği, kutuplaşmayla birlikte linç kültürünün beslendiği, trol ordularının hücuma geçtiği, ülkede son 3-5 yıldır iyice ağırlığı hissedilen baskıcı-boğucu, sağlıksız atmosfere itiraz ettiniz mi?

Etmediyseniz, 28 Şubat’ı anmış olacaksınız belki ama anlamış olmayacaksınız.

Yine de, bu hususta asıl mesele 28 Şubat veya 28 Şubat’lar değil. Asıl mesele Allah’a inanan Müslümanlar olarak bizi bekleyen o ciddi tehlike!  

Beni endişelendiren, uyarmaya ve itiraz etmeye iten sebep bu. Yoksa “sempatik” olmayı inanın ki ben de becerebilirim. Yerli ve milli alkışlar almayı, “gururla yerli” tavırlar takınmayı, sevgi gösterileri içinde kaybolmayı… Attığı golden sonra asker selamı veren Emmanuel Adebayor kadar aklım kesiyor. (Yolumu bulurum yani, yol yol olsa!)

Asıl meseleye geleyim, asıl tehlikeye…

Allah Hud Suresi 113. Ayette Müslümanları şöyle uyarıyor:

“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka yardımcılarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.”

Mehmet Ziya Gümüş İle Röportaj

http://www.dunyabizim.com/soylesi/27916/sizin-her-gun-ulastiginiz-allahin-bircok-nimeti-bizim-ozlediklerimiz-arasinda

Türkiye’deki Müslüman siyasi tutsaklar cezaevlerinde yaşadıklarını yazmaya genel olarak pek yanaşmıyorlar. Zulme, haksızlıklara, sıkıntılara Allah için katlanan insanlar, ciddi tecrübelerden teşekkül eden hatıralarını paylaştıklarında “sızlanıyor, şikâyet ediyor veya nefsini işin içine katıyor” gibi algılanmaktan çekiniyorlar. Oysa ki 28 Şubat günlerinden bu yana –halen- yüzlerce siyasi Müslümanın zindanlarda bulunuyor olması bize cezaevleri denen imtihan için birikimli olunması gerektiği dersini veriyor.

20 yıldır cezaevinde bulunan yazar Mehmet Ziya Gümüş, “Bir Tebessüm Bir Tefekkür” adlı iki kitapla cezaevi gibi “suratsız” bir dünyayı mizahi bir dille anlatıyor. İbret dolu ve fıkra gibi olayları birbiri ardına okurken kitabın hızla akıp gittiğini fark edeceksiniz. Kendisiyle hem kitabı hem de cezaevi hayatı üzerine kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Cezaevi merkezli hatıralara; yaşanmış, trajik veya komik, fıkra gibi olaylara yer verdiğiniz “Bir Tebessüm Bir Tefekkür” adlı, birbirinin devamı olan iki kitabın arkasında kaç yıl, kaç cezaevi, kaç mahkûm var? Bu kitaplar nasıl ortaya çıktı? 

Yaklaşık 20 yıldır cezaevindeyim. Bu yılların altısını Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde geçirdim. D Tipi’nin fiziki yapısı nedeniyle birkaç koğuş birbirimizi görebiliyorduk. Hemen hemen her gün ikindi namazından sonra okul ve dosya arkadaşlarımın bulunduğu bir koğuşa gider, orada sohbet ederdik. Tam bir “kıraathane” havası… O sohbetlerde her şeyi konuşur, değerlendirirdik. Hatıralarımızı anlatıyor, unutulmaya yüz tutmuş anılarımızı canlandırıyorduk.

Bir gün laf arasında “bu hatıralarımız ziyan oluyor, ölüyorlar, bunların yazılması gerekir. Andre Gide şöyle der: ‘Hatıra yazmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır.’ Keşke bu hatıralarımızı korusak, yazsak” dedim. Bunun üzerine, arkadaşlardan biri, “senin kalem ve kâğıtla aran iyidir, sen yaz, eminim güzel bir çalışma çıkar ortaya” dedi.

Sevdiğim ve saydığım bu abimin salık vermesiyle yazmaya karar verdim. Kitaplarımın arkasında 26 yıl ve binlerce mahkûm vardır. 15 cezaevinde cereyan eden hatıralardır.

Gardiyanlar, bulunduğunuz cezaevinin idarecileri böyle bir kitabı nasıl karşıladılar? Anlattığınız, biraz da onların hikâyesi sonuçta. Eleştiriler, yorumlar nasıl?

Birinci kitap çok güzel karşılandı. İkinci kitabım ise hiç beklemediğim şekilde tepkiyle karşılandı. Sorunuza yeterli cevap veremeyeceğim. Benim ortamım yeterince yazma imkânı vermiyor. Kolay bir süreçten geçmiyoruz anlayacağınız. Bu sorunuzun cevabı ikinci kitabın önsözünde bulunmaktadır.

Kitaplarda yer almamış, yeni bir hatıranız varsa anlatmaya değer, okurlarla paylaşır mısınız? 

20 yıl öncesine, teknolojinin henüz bu kadar gelişmediği günlere ait bir hatıra anlatayım.

O gün cezaevi idaresi mahkûmlara kivi vermişti. İnanılması güç ama kimse bu meyveyi tanımaz. Koğuşta, okumuş, gün gören, bilen iki kişi de vardır. Onlar da kiviyi tanımazlar. Nasıl yenildiğine ilişkin görüşler serdedilir. Sonuç olarak kabuklarının soyularak yenildiğini kimse söylemez. Bizimkiler kivileri kabuklarıyla beraber yerler.

Bu hatıranın içinde bulunan bir kardeş bir gün bana başka bir kivi hatırasını anlattı. Bu sefer başka bir cezaevi… Cezaevi idaresi yine kivi verir. Kardeşlerimize komşu bir koğuş kiviyi patates sanır. Normalde mahkûmlara çiğ bir şey verilmez. Kendilerine çiğ patates verilmesine bir anlam veremezler. Patates sandıkları kivileri çay semaverine koymuşlar, kaynatmışlar da kaynatmışlar. Kivilerin anasını ağlatmışlar.

Kimse kusurumuza bakmasın, aramızda 26 yıldır cezaevinde olup cep telefonuna dokunmayanlarımız var. Dünyamız biraz farklıdır. Bir garip hayattır bizimkisi.

Dışarıdaki hayata dair en çok nelerin özlemini duyuyorsunuz?

Bu soruyu 20 yılını cezaevinde geçirmiş birine sormak ne derece doğrudur, bilmiyorum. Her ne kadar özlem ve hasret iç içe geçmiş yakın anlamlı kavramlar olsa da aralarında ince bir fark olduğunu düşünüyorum.

İnsanın bedeninde saça siyahlık veren bir madde varmış. O madde tükenince saç ağarmaya başlıyor, beyazlıyormuş. Bir asrın dörtte birine varan esaret hayatı da beynimizde özlemi besleyen hatları, damarları tıkamış, köreltmiş.

Özlemde daha önce görülen bir şeyi tekrar görme arzusu var. Hasrette ise daha önce görülmemiş bir şeyi görme arzusu var. Biraz açayım… Cezaevine girdiğimde oğlum bir yaşındaydı. Şimdi 21 yaşında. Onunla hiç bir sofrada oturup yemek yememişim. Onunla oturup bir yemek yeme arzum, hasretim var.

En büyüğü 25 yaşında olan 21 yeğenim var. Küçük iki tanesi hariç diğerlerini henüz görememişim. Onlarla bir sohbet etme hasretim var. Cezaevine girdiğimde kardeşlerim küçük çocuklardı. Şimdiyse evliler. Onları aileleriyle evime davet etme hasretim var. Bütün aile bireylerini bir arada görme hasretim var.

İşte bunları yazarken özlem duygularımın depreştiğini hissediyorum. Şimdi sorunuzu cevaplayabilecek durumdayım.

Bir camide cuma namazı kılmayı, dışarının Ramazan ayı havasını, ailem ile sahura kalkmayı, bayramda kapımıza gelecek çocuklara şeker vermeyi, mezarlık ziyareti gerçekleştirmeyi, yıldızlara, aya yeterince bakmayı…

Her gün ulaştığınız ve farkında olmadığınız Allah’ın birçok nimeti bizim için özlemdir.

Cezayirli Ömer

İzmir’den Yunanistan’a geçmek üzere geceleyin küçük bir bota bindiler. Cezayirli, Suriyeli, Filistinli, Afganistanlı, Pakistanlı 20 kişi kadardılar.

Altı saat süren bir yolculuktan sonra Sakız Adası’na çıkmak üzereyken Yunan Sahil Güvenlik polisleri tarafından durduruldular. Yunan polisleri mültecileri gemilerine aldılar ve Sakız Adası’nda bir kampa götürdüler.

Cezayirliler ve Filistinliler hariç diğer mültecileri iki gün içinde serbest bıraktılar. Nedense Cezayirli ve Filistinli mültecilere çok kötü davranıyorlardı. Onları demir sopalarla dövüyorlardı.

Yirmi günün ardından, adadan alınıp ana karaya, İskeçe’ye götürüldüler. Yemek olarak çoğu zaman domuz eti veriyorlardı. “Biz Müslümanız, domuz eti yiyemeyiz” diye itiraz ettiklerinde, “bundan başka yemek yok” cevabını alıyorlardı.

Namaz için ezan okuduklarında, “havlamayın” diyerek tepki gösteriyordu polisler.

Beş aylık hapis hayatından sonra, 12 kişi toplanıp “hakkımızı istiyoruz” diyerek yetkilileri protesto ettiler. Bunun üzerine kampın damına çıkartıldılar. Dışardan 15 kişilik, koyu lacivert üniformalı özel bir askeri birlik geldi ve protesto edenleri dövdü.

Cezayirli Ömer bu 12 kişi içinde yer alıyordu ve kendisine saldıran askerler tarafından ayağı kırılmıştı.

Yunan yetkililer mültecileri çatıda iki gün boyunca tuttular ve bu süre zarfında helikopterlerle çok defa ıslattılar. Ardından grubu farklı yerlerdeki kamplara dağıttılar.

Cezayirli Ömer’i eskiden hastane morgu olarak kullanılan, hiç günışığı almayan, yeraltında bir odaya kapattılar. Çok soğuktu. Üşüyordu. Günde bir öğün soğuk yemek veriliyordu. İki ay boyunca duş alma ve traş olma imkânı bulamadı.

Türkiye ile Yunanistan arasında siyasi sorunlar olduğu için Türkiye’ye iade edilemiyordu. İki ayın ardından Drama kampına götürüldü. O kampta da üç ay kaldı. Ardından Karvali’de bodrum katta bir hapishaneye götürdüler. Orada da üç ay kaldı.

Duvara her gün bir çizik atıyordu. En yoğun işkenceyi Karvali’de görmüştü. Kendisine yapılan muameleye itiraz edince bu defa Feres karakoluna götürüldü. Burası Türkiye sınırına yakın bir kasabaydı.

Görevli polis, “burada fazla kalmazsın. İsmin okunduğunda eşyalarını toplayıp yanımıza gelirsin” diyerek uyması gereken kuralları açıkladı. Karakolda toplam 25 mülteci vardı. Aynı akşam seslendiler Cezayirli Ömer’e. Üç çantası, üç bin Euro da parası vardı. Görevli:

“100 metre ilerde, dört yol ağzında bir durak var, otobüs gelince bilet alıp gideceksin, geç kalırsan, otobüsü kaçırırsan sokakta kalırsın, beş dakikan var!” dedi ve tam çıkarken sırtına bir tekme vurup onu itekledi.

Cezayirli Ömer, 10 ay sonra serbest kaldığı için seviniyordu ki polisin tavrı dolayısıyla çok kötü bir duyguya kapıldı. Çaresiz, denilen yere gitti. Herhangi bir durak göremedi. Akşam karanlığı yeni çökmüştü. Sağda ve solda park etmiş iki araç vardı. Arabalara yaklaşınca, kapıları açıldı. Endişelendi. Kaçacak gibi oldu. Arabadan çıkan adamlar, İngilizce olarak, “biz polisiz, korkma!” dediler.

Çantaları indirip ellerini havaya kaldırdı. Cebinden, karakolda verilen evrakı çıkardı. “Yasa dışı bir durumum yok, yeni çıktım” dedi. Polisin biri, “bu evrak sahte olabilir, karakola gitmeliyiz” dedi. Arabaya binmesini istediler.

Cezayirli Ömer, polislerden şüphelendi ve arabaya binmek istemedi. Karşı çıkmaya yeltendiği anda demir sopayla vurmaya başladılar. Yere yıkıp tekmelediler. Ağzına gelen tekmelerden ötürü iki dışı kırıldı. Plastik kelepçe ile ellerini ve ayaklarını bağladılar. Kango türü bir arabaya koydular. Arabanın arka koltukları çıkartılmış, camları siyah jelatinle kaplanmıştı. Çantalarını diğer arabaya attılar.

Araba ormanlık bir alana girdi. Asfalt olmayan yolda, farlarını söndürdükten sonra bir süre daha devam etti. Yol yaklaşık 20 dakika sürdü. Nehir kenarı gibi bir yerde durdular.

Cezayirli Ömer, elleri ve ayakları bağlı olduğundan, orada kendisini öldüreceklerinden endişe ediyordu. Adamlardan biri kapıyı açtı ve “sesini çıkartırsan seni öldürürüz” dedi. Başını “tamam” anlamında salladı. Ardından, bir çuval gibi çıkarttılar onu arabadan. Yedi kişiydiler. Diğer araba da, citroen xsara, arkadaydı. Adamlardan biri “diz çök” dedi, Yunanca.

Cezayirli Ömer, adamın ne dediğini anlamadığı için hiç istifini bozmadı. Bunun üzerine demirle ayağına vurdular. O acıyla bağırdı. Bu defa daha çok daha çok vurmaya başladılar. İki kişi demirle ayaklarına, iki kişi de sırtına vuruyordu. Bir başkası bıçakla gözünün tam üzerine vurdu. Sonra iki yandan karnına…

Hareketsiz bir halde yere yığılıp kaldı. İki kişi koluna girdiler. Kelepçelerini kestiler. Elbiselerini çıkartıp çırılçıplak bıraktılar. Biraz sürükledikten sonra da Meriç Nehri’ne attılar.

Cezayirli Ömer baygın bir haldeydi. Ayakta durmakta zorlanıyor, kusuyordu. Nehrin karşısına zar zor geçebildi. Türkiye tarafına.

Bir kadın veya aile rast gelebilir düşüncesiyle mahrem yerlerini örttü yapraklarla. Gün doğmak üzereydi. Bir yol kenarına vardı. Çıplak olduğu için kendini gizliyordu. Askeri bir araç görünce fırlayıp yola atıldı. Askerlere,

“Ben Cezayirli, Müslüman, Yunanistan’da bana işkence yaptılar” dedi.

Askerler ne dediğini anlayamadılar. Bir süre sonra, Arapça anlayan bir asker bulundu. Perişan halde buldukları yaralıyı askeri bir tesise götürdüler. Elbise ve yemek verdiler. Herhangi bir şey yiyebilecek durumda değildi. Ambulansla hastaneye götürüldü.

Ayağı enfeksiyon kapmıştı. Doktor, biraz daha geciksen, ayağını kesmek zorunda kalırdık, dedi. Tedavinin ardından Edirne Geri Gönderme Merkezi’ne götürüldü. Orada 27 gün kaldı.

4 Temmuz 2017 gecesi öldü veya ölsün diye nehre atılan Cezayirli Ömer 5 Temmuz 2017’de Türkiye’deydi.

Ağır işkencelerden geçtiği için psikolojisi bozuktu. İlaç kullanıyor, destek alıyordu. Sağ gözünde görme bozukluğu vardı. Ayağına platin takılmıştı. Sara krizlerini andıran baygınlıklar geçiriyordu.

Kendisi gibi dört kişinin daha başına benzer olaylar geldiğini, ameliyat olduklarını hastanede öğrendi.

Cezayirli Ömer başından geçenleri avukatına tüm ayrıntılarıyla anlattı. Fotoğrafları ve sağlık raporları da dosyasındaydı. Yunanistan’da uğradığı insanlık dışı muameleden ötürü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaat edecekti. Ne var ki ilk görüşmeden sonra kendisinden bir daha haber alınamadı.

Bir mülteciye yaraşır şekilde “yarım kalan” başvurudan geriye işte bu hikâye kaldı. “Akdeniz’de batan mülteci teknesi” haberlerinde geçen, ismi rakamlarda mahfuz kişilerden daha şanslıydı Cezayirli Ömer.

Mıydı?

En azından hayattaydı.

Mı?

Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum