Bir Başörtülü Avukatın Anıları

Başörtülü olması bir bayan avukatın mesleğinin ve başarılarının önüne geçiyorsa durup düşünmekte fayda var. Zira bir anormallik var. Fatma Benli’den, ‘bir avukatın anıları’nı dinledim. Geride kalan ve kalmayan günlerin acısı diner mi dinmez mi, karar veremedim. Bugün Türkiye İnsan Hakları Kurulu üyesi olan Benli’nin, içinde kendisi gibi milyonlarca insanın hikayesini barındıran sözlerine kulak verin, kararı siz verin.

Mehmet Ali Başaran

Bu ülkede başörtülü bir avukat olarak nasıl bir tecrübeyi yaşadınız, yaşamaktasınız?

Başörtülü avukat olmak demek, fiiliyatta duruşmalara girememek ve mesleğinizi gerektiği şekilde yapmak için başkasından yardım almak zorunda olmak demek. Bunun hukuken olduğu kadar mantıken de anlamsız olduğu ortada. Benimle aynı statüde olan kişilerinin, mesleğimi ne şekilde icra edeceğime karar verme hakkını kendilerinde görmelerinin altında yatan “benimle aynı şekilde duruşmaya girmek için bana benzemek zorundasın çünkü normal! olan benim” düşüncesinin neden olduğu kibre ilişkin söylenecek çok fazla şey var aslında.

Sadece düşüncelerinizi değil, duygularınızı da merak ediyoruz.

Mahkemelerde “yok sayılmanın” verdiği incinme duygusundan bahsedebiliriz. Bu durum benim açımdan daha da ciddi bir çelişki oluşturuyor zira Rabbim nasip etti; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitme, Birlemiş Milletler CEDAW komite üyeleri önünde hatta Harvard’da konuşma yapma imkanım oldu. Kendi ülkemde ise en basit bir nafaka davasının duruşmasına bile giremiyorum. Her bir duruşma için başka bir avukata dava dosyamı teslim etmek zorundayım. Bu sadece maddi anlamda zarar vermiyor; psikolojik anlamda çok ağır bir durum. Beni duruşmaya alsalar muhtemelen bütün davaların duruşmalarına giremem ama “girmemeyi tercih etmenin” değil girememenin verdiği durum onur kırıcı. Bu sadece benim gibi mesleğini yaparken engellenenlerin değil, bu haksızlığı fark bile etmeyenlerin ve fark etse de kaldırmak için çaba gösteremeyenlerin hep beraber yaşadığı bir ayıptır.

Bu aynı zamanda bir “ayrımcılık” değil mi?

Kesinlikle. Böylesi keskin bir ayrımcılığın halen avukatlar arasında devam ediyor olması ciddi bir ironidir aynı zamanda. Çünkü hakkı ihlal edilen kişilerin müracaat edebileceği yer, hukuki mekanizmalar; hak müdafaa edebilecek kişiler ise avukatlardır. Başkalarının haklarını savunmaya çalışan avukatların, kendi çalışma haklarını savunamaz hale getirilip bizatihi kendi meslektaşları tarafından engellenmesi, durumu daha da vahimleştiriyor.
Bakın Amerika, İngiltere, Hollanda, Danimarka, Yunanistan dahil pek çok ülkede başörtülü avukatlar duruşmalara giriyorlar. Türkiye’de ise bir kadına başka bir avukatın ya da bağlı bulunduğu meslek örgütünün müdahalesi normal görülüyor. Bu durum, yani kimin hangi mesleği yapacağına başkaların karar vermesi Alman Avukatlar Birliğinin 1922 yılında “kadınların bünyesi hakimliğe ve avukatlığa uygun değildir. Yargılamaya karışmaları adaletin zararına olur” kararını hatırlatıyor. Çünkü dün kadınlar avukat olamaz diye seçkinci grubun çağdaşları, bu gün başörtülü kadınlar avukat olamaz diyorlar. Üstelik gerekçe gösterilen, “hakimlerin, avukatların başlarının örtülü olup olmamasına göre farklı karar vere(bile)ceği” iddiası çok saçma. Bu mantığa göre hakim kararını, yasal mevzuata göre değil de, duruşmadaki davacı, davalı ve tanıkların başlarının örtülü olup olmamasına göre vermekte! Söz konusu mantıksız açıklamaya alıştıkları için yapılanın hak ihlali olduğunu farkında bile değiller. Bu nedenle, bu kadar saçma bir bakış açısının daha fazla sürdürülebileceğine inanmıyorum. İnsanların, kendisinden farklı olan herkesi kabul etmesi gerektiğini anlayacağına dair inancım sürüyor.

Mesleğinizi İstanbul’da icra ediyorsunuz. İstanbul Barosu’nun sizi temsil ettiğine şahitlik ediyor musunuz?

İstanbul Barosu maalesef sadece beni değil pek çok avukatı temsil edemiyor. Edebiliyor olsaydı bugün avukatlar en basit talepleri için bile mahkeme kalemlerinde ötelenmez, duruşmalarda müvekkilleri önünde azarlanmaz ve bir duruşma için oturabilecekleri doğru dürüst bir yer bile olmayan duruşma salonları önünde saatlerce duruşma beklemezlerdi. Avukat olarak bir saygınlığımız olurdu. Ayrıca, sürekli değişen yasalarla ilgili Baro’nun yazılı bir görüşü olurdu. Baro temsilcileri madde madde, yasaların ne şekilde olması gerektiğine ilişkin görüş sunarlardı ve bunu o derece profesyonel hale getirirlerdi ki onların görüşü alınmadan yasa taslağının yeterince görüşüldüğü sonucuna varılamazdı.
Geçtiğimiz senelerde meslek lisesi mezunlarına eşit puan verilmesini öngören katsayı değişikliğinin iptali için Danıştay’a dava açan İstanbul Barosu’nun, örneğin Yükseköğretim Kurulu Yasa Tasarısı ile ilgili değişiklik teklifi hazırladığını duymadık. Eleştirmek için de yerine başka bir teklif getirmelisiniz. Elbet bunun için emek sarf etmek gerek. Bu emek çok gerekli görülmediği için olsa gerek, İstanbul Barosu’nun kendimizle, yani Avukatlık Yasa Taslağı ile ilgili bir çalışmasını bile duymadım. Barolar Birliğinin çalışması bile, stajın iki seneye çıkartılması, avukatlık sınavı ve birkaç konu dışında mevcut olan yasada sadece kelime değişiklikleri yapılması yönünde aslında.
Bu derece maddi gücü olan, bu derece yetişmiş insan kaynağına sahip baroların, hukukun üstünlüğü ile ilgili çalışmalarının bu kadar eksik kalması akıl almaz bir durum. Son Baro seçimlerinde, avukatların aidatları ile yedi milyon liraya alınan bir çay bahçesinde, halka günde kaç bin çay, kaç yüz dondurmalı fıstık tatlısı satıldığı anlatılıyorsa, bu Baro benim temsiliyet anlayışımla hiç bir şekilde bağdaşmıyor.

Bu durumda Barolara alternatifler düşünülemez mi?

Alternatif baro tartışmalarını gündeme getirmeli. Baroların seçim sisteminin değiştirilmesi gerekiyor. Tekelci meslek kuruluşlarının yapısına son verilmeli. Amerika’dakine benzer, aynı ilde birden fazla baronun varlığına izin verilmesinin tartışmaya açılması gerekiyor. Bir ilde tek bir baro olmasını zorunlu kılan hiçbir sebep yok aslında. Tekelleşme verilen hizmetin kalitesini düşürdüğü gibi mesleki problemlerin çözülmesinden ziyade siyasi ve ideolojik bir yapıya neden olmaktadır. Farklı sivil toplum kuruluşları meslek odalarının yapılanmasının değiştirilmesi gerektiğini ifade eden araştırmalar ortaya koydu. Meslek kuruluşlarının kendi mesleki alanlarında “tek” olmaları, alternatif meslek kuruluşlarının kurulmasını engelleniyor.

İnsanları tek bir zihniyete mâhkum eden bir tarafı var..

Bu, çoğulcu demokrasinin gerekleriyle de bağdaşmamaktadır. Demokrasilerde bir örgüte üye olmak veya olmamak ya da üye olunan bir örgütten çıkmak bir hak iken ben, beni duruşmalar almayan, yönetim kurulu seçimlerinde broşürlerde başörtülü fotoğrafım yer aldı diye bana disiplin soruşturması açan bir baroya aidat ödemek zorundayım! Bunun değiştirilmesi gerekiyor. Sonuçta avukatları kanunla tek bir meslek kuruluşuna üye olmaya zorlamak, örgütlenme hürriyetine aykırı.
Artık meslek kuruluşlarında tekelciliğin ortadan kaldırılmalı ve benzer görüş, düşünce, tespit ve çözümde anlaşabilen meslektaşların ayrı bir birlik kurabilmeli. Alternatif örgütlenmelere imkan tanınması ile bireyler, üyesi olmaktan hoşnut olmadıkları meslek kuruluşundan “çıkış hakkı”nı alarak kendi fikirlerine en uygun veya en “tarafsız” olduğunu düşündükleri meslek kuruluşuna üye olabilme fırsatına kavuşacaklardır. Bu aynı zamanda üyelerine en iyi hizmeti teminle daha fazla sayıda üyeyi kazanma doğrultusunda meslek kuruluşları arasında rekabetin de doğmasına neden olacaktır.

28 Şubat Süreci’ni en başından bu yana idrak ettiniz. Sizce 28 Şubat geride kaldı mı?

28 Şubat çok fazla mağduru olan bir süreç. 28 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan kararların çok büyük bir kısmı bir müddet sonra sona erse de, başörtüsü ile ilgili karar istisnalar dışında kesintisiz olarak on iki sene devam etti. Yüz binlerce başörtülü kadını az veya çok ama olumsuz etkiledi. 2010 yılı Anayasa değişikliğinin referandumla kabul edilmesi sonrası mağdurlar azaldı ve başörtüsü yasağı en azından yükseköğretim kurumlarında kaldırıldı. Ancak bu durum 28 Şubat’ın etkilerinin tamamen ortadan kaldırıldığı anlamına gelmiyor. Çalışma hayatında halen pek çok ayrımcılık var. Bugün üniversitede eğitim görenler yarın çalışma hayatına atıldıklarında devlet memuru olmayacaklar. Ya kendilerini idare! eden kişi ve kurumların yanında her an soruşturma tehdidi altıda çalışacaklar ya da özel sektörde hak ettikleri değerin yarı fiyatına tekliflerle karşılaşacaklar. Çalışma hayatı daha hayati olduğu için karar mekanizmalarında başörtülü kadınların yer almamasının neden olduğu ayrımcılıktan bahsetmiyorum bile.

Üniversitelerde konuşma metinlerimizi başkalarına vermek zorunda kaldığımız günler geride kaldı. Ne zaman ki duruşma dosyalarını başkalarına teslim ettiğimiz zamanlar da geride kalır; ancak o zaman -en azından avukatlar için- 28 Şubat sona erdi diyebiliriz.

Türkiye’ye bir anayasa armağan etme yetkiniz olsa, olmazsa olmazlarınız neler olurdu?

Bireyi önceleyen, insan olma onurunu güvence altına alan, bireylerin haklarını kullanırken başkalarının haklarını kullanmaya saygı gösterme yükümlülüğü getiren, ayrımcılığı özel olarak yasaklayan, hukukun üstünlüğünü tesis eden, çeşitliliği esas alan, tek tipçiliği değil çoğulculuğu önemseyen, farklılıkları zenginlik olarak değerlendiren, keyfiliği en aza indiren, devletin her bireye karşı eşit mesafede bulunduğu bir anayasa olurdu muhtemelen.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s