Rıdvan Kaya İle Röportaj

Eskimez yanları ortada, yalın ve net bir konuşma. Tarih Mayıs 2008, yer Türkiye.

 

 

Hikayenizin başında, sizi islami mücadeleye sevk eden nedenler neydi? ‘Herkes gibi müslüman’ olmanıza engel ne?

Dindar bir aile ortamında yetiştim. Çocukluğumdan itibaren İslami fikirlere zaten açıktım. Bu yüzden İslami kimliğimin bir anlamda doğal çevre(m) ortamında geliştiğini söyleyebilirim. Bununla birlikte geleneksel bir dindarlık ve klasik düşünce kalıpları yerine sorgulayan, eleştiren ve Kur’anî temelde dini ve kimliğimi yeniden tanımlamaya yönelik bir eğilim içine girmem büyük ölçüde 70’li yılların sonundan itibaren tüm Ortadoğu’da yükselen İslami hareketlerin Türkiye coğrafyasına da yansıyan izdüşümleri sayesinde olmuştur. Bilhassa lise öğrenimim sırasında gerek üst sınıflardaki abi konumundaki insanların, gerekse de öğretmenlerimiz arasında kişiliği ve birikimiyle öne çıkan kişilerin bu sürece katkısı büyüktü.

Yaşadığımız ülkedeki haksızlıklar; yetiştiğimiz ailelerimizin de çok net biçimde hissettiği şekilde dindar insanların devlet tarafından sürekli aşağılanması ve ikinci sınıf muamelesine tabi tutulması; resmi ideolojik doğrultuda verilmeye çalışılan eğitim kalıplarının despotik ve dayatmacı niteliği ve aynı dönemde bilhassa İran’da gerçekleşen devrim başta olmak üzere tüm Ortadoğu’da yükselen İslami hareketler gibi etkenler sorgulayıcı bir perspektif meydana getirdi. Tüm bu sürecin hayatı ve olayları daha sorumlu bir tarzda algılama ve buna uygun tavır geliştirme noktasında uyarıcı etki yaptığını söyleyebilirim. Sahip olduğumuz bilgi sıradan bir Müslümanlık iddiasıyla yetinmeme ve İslami kimliğimizi hayatımızın bütününde bir kılavuz, bir rehber şeklinde algılama anlayışını besledi.

Düşüncelerinizden ötürü baskı, kovuşturma ya da hapis gördünüz mü?

Evet! Kimliğimi gizlemeksizin, örtmeksizin “devrimci Müslüman” olarak tanımlayan bir kişi olarak baskı ve zulüm görmemek zaten mümkün olamazdı. En temelde sisteme ilişkin tutumunu İslami temelde “muhalif” bir kimlikle ifade eden herkesin yaşayabileceği, yaşaması kaçınılmaz olan bir durumdu bu. Bu ülkede yaşayan ve bilinçli bir İslami çaba içersinde olan herkesin, hatta İslami bir kimliği olmaksızın adaletten yana tavır alan herkesin çeşitli boyutlarda yaşadıklarının bir kısmını ben de yaşadım.

Elbette düzenin genel söyleminde öne çıkarttığı bir saptırma öğesi olarak, karşılaştığımız yaptırımların düşüncelerimizden ya da kimliğimizden ötürü değil de, şu veya bu kanuna muhalefet, devlet otoritesine karşı gelmek, halkı düşmanlığa sevketmek gibi kılıflarla sunulduğunu da hatırlatmak isterim. Bildiğiniz gibi sistem düşünce suçu, siyasi suç gibi kategorileri baştan reddettiğinden bu tür olguları farklı kavramlarla örtme ve muhaliflerini susturma, sindirme gayretlerini yasa maddeleri arasında meşrulaştırma siyaseti izlemektedir.

TC’ye karşı nasıl bir his besliyorsunuz? Bunu şunun için soruyorum: resmi ideolojiye karşı çok sert ifadeler yer alıyor kitaplarınızda. Demenize göre, kocaman yalanlar içinde ömür sürüyoruz. Ne oluyor?

TC sistemini en genelde zulüm temelinde tesis edilmiş bir sistem olarak tanımlıyorum. Bu da doğal olarak kendimi muhalif bir zeminde konumlandırma sonucunu doğuruyor. Sistemin üç temel karakteristiğinin her dönem için belirleyici olduğunu düşünüyorum: İdeolojik açıdan İslam karşıtlığı; halka karşı otoriteryan bir baskıcılık; uluslar arası güç dengeleri açısından ise işbirlikçilik. Bu temel vasıflarıyla tanıdığım ve tanımladığım sisteme karşı bir Müslüman olarak nasıl bir his besleyebileceğim ortadadır!

Türkiye’de sistemin islam karşıtı olduğunu söylüyorsunuz. Oysa 70 milyon müslüman. Devlet milletine karşı mı?

Öncelikle kendisine “Müslüman” diyen herkesin “Müslüman” olduğuna inanmıyorum. Hayatının merkezine İslam’ı koymayan, İslam’a uygun bir hayat tarzını sürdürmeyen ya da en azından sürdürme çabasına, gayretine, gerekliliğine inanmayan insanların sadece Müslüman anne-babalardan doğdukları için Müslüman sayılabileceklerine inanmıyorum. Bununla birlikte elbette meşruiyet ve muhataplık açısından Türkiye toplumunun çok büyük bir ekseriyetle Müslüman olduğunu söylemesinin çok önemli bir yeri olduğunu da kabul ediyorum.

Devletin ne yapmak istediğine gelince, özetle devlet zulmetmekte! Neden, çünkü bir türlü toplumu istediği yönde dönüştürme; ulusal, laik, batıcı doğrultuda yeni bir kimlikle halkı yeniden inşa etme; dini sosyal yapıdan tasfiye edip, vicdanlara hapsetme hedefine ulaşamaması devleti daha da hırçınlaştırıyor, saldırganlaştırıyor. Bu açıdan devletin halkı temsil etmediği, gücünü ve meşruluğunu halktan almadığı çok açıktır. Sorunun belki de özünde “devletin milleti” anlayışı yatmaktadır. Devlet halka göre biçimlenmek, yönelmek yerine halkı biçimlendirmeyi kendisi için temel şiar kılınca ortaya bugünkü manzara çıkmaktadır.

Kesintisiz Darbe Düzeni adlı kitabınızda ‘laik haçlı seferi’ diye bir tabir kullanıyorsunuz; bununla tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Bununla tarihsel bir paralellik kurmayı amaçlamıştım. TC sisteminin kurulduğu günden bugüne dek otoriter seçkinci yönetici kadroların halkın İslami kimlik ve taleplerine karşı sürdürdükleri baskı ve tasfiye politikalarının özü itibariyle Batı’da İslam’a karşı tarihsel tutumlarla örtüştüğünü vurguluyorum. Ortaçağda Haçlı seferleri şeklinde ortaya çıkan bu tutum, 19. ve 20. yüzyıllarda sömürgecilik şekline bürünmüştü. Ortak paydayı ise İslam’a karşı duyulan nefret ve Müslümanların sindirilmesi, köleleştirilmesi teşkil etmekteydi. Türkiye’de Kemalist ulusal projeyle yapılmak istenen şeyin bundan farklı olmadığını düşünüyorum.

Askeri müdahaleler: 60, 71, 80, 97, 2007… bu böyle sürüp gider mi?

Evet, askeri müdahalelere zemin teşkil eden “yoldan çıkma ve kandırılma potansiyeli taşıyan halkı gerektiğinde sopayla hizaya getirme” anlayışı var olduğu müddetçe sürer gider.

Türkiye’de darbeciliğin yasal ve yapısal açıdan destekleyici zeminleri bulunmaktadır. Bunlar tasfiye edilmediği müddetçe birileri hep bu tür hukuksuzluklara eğilim duyacaktır. Ama bundan daha önemlisi ise siyasal düzeyde resmi ideolojik yönlendirmelerle temellendirilen ve gücünü de büyük ölçüde toplumun tepkisizliğinden alan seçkinci anlayışın ürettiği dayatmacılıktır.

Sorunu aşmak için sistemde hem yasal hem de yapısal temelde güçlü bir reorganizasyona gidilmeli ama bundan da evvel siyaset anlayışı köklü bir değişime, dönüşüme uğratılmalıdır. “Değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilmez yasa” saçmalığıyla birlikte, asker-sivil bürokratik çevrelerde bir hayli yaygın olan “halk için neyin doğru olduğunu biz biliriz” mantığının yanlışlığı açıkça ortaya konulmalıdır.

Türkiye’de demokrasiyi, askerin gölgesinde icra edilen siyaset oyunu olarak tanımlıyorsunuz. Bu ülkede hukukun varlığına da zerre inancınız yok! Peki anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri ile korunan nedir size göre?

Hukukun hiçbir biçimde işlevsel olmadığını, hiçbir etki doğurmadığını söylemek zor. Söylemek istediğim şey Türkiye’nin anayasasında iddia edildiği üzere bir hukuk devleti olarak tanımlanamayacağıdır. Neden, çünkü bu ülkede hukuk herkes için her durumda eşit ve öngörülebilir sonuçlar doğurmaktan uzak. Egemenler için ayrı, sıradan insanlar için ayrı, muhalifler için apayrı bir hukuk uygulaması ile karşılaşmak kimseye şaşırtıcı gelmiyor. Hukukun üstünde asılı duran bir resmi ideoloji kılıcı mevcut ve bu olgu hukuku belli dönemlerde egemenlerin iktidarlarını uzatmak için başvurdukları konjonktürel bir araca dönüştürüyor.

Anayasa en temelde asker-sivil bürokratik iktidar anlayışını ve bu anlayışın muhafızlığını üstlenmiş iktidar aygıtını korumaya, onu süreklileştirmeye kilitlenmiş halde. Halkın talepleri, arzuları ancak bu koruma mantığıyla uyum taşıdığı ölçüde, ona uygun formüle edildiği oranda anlam ifade ediyor. Aksi halde egemenler nezdinde hiçbir değer ifade etmiyor. Egemenliğin millete ait olduğu iddiasına rağmen pratikte halkın iradesi ve talepleri ancak bürokratik vesayet iktidarının onayı ölçüsünde bir sonuç doğurmakta.

Ilımlı islam diye bir proje var mı gerçekten? Yoksa saman altından su mu yürütülüyor yine?

Ben Türkiye’ye yönelik olarak uluslar arası güçlerin desteğiyle yürütülen “ılımlı İslam” diye bir proje olduğunu düşünmüyorum. Ilımlı İslam tartışması daha ziyade Ortadoğu’da radikal, devrimci İslami hareketlere karşı Batı yanlısı, statükocu sözde İslamcı parti ve anlayışların tercih edilmesi anlamında bir yaklaşımdır. Türkiye’de ise temel çatışma, rekabet İslamcı hareketler arasında değil, Kemalist devletçi statükocular ile halkın taleplerini bir biçimde toplumsal, siyasal yapıya yansıtmaya çalışan siyasi partiler arasında yaşanmaktadır. Böylesi bir kutuplaşmada Kemalist zihniyet ve kadrolara karşı Batı’nın “ılımlı İslam” adı altında bir projeyi uygulamaya koyması ya da desteklemesi manasızdır.

Peki, nereden çıkıyor bu “ılımlı İslam” konusu?

Bu söylemin statüko güçlerinin son zamanlarda bir hayli yoğunlaşan paranoya hallerinin etkisiyle abartıldığını ve despotizme kılıf olarak kullanıldığını düşünüyorum.

Türkiye Devleti’nin emperyalizmle olan sınavı bu tarihe dek nasıl geçti? Nasıl bir tablo var önümüzde?

Türkiye’de uzun yıllarca bir propaganda yapılmıştır: Türkiye’nin kurtuluş mücadelesinin ve bağımsızlığının esir halklara örneklik yaptığı iddia edilmiştir. Oysa gerçek farklıdır. Türkiye 3. dünya ülkelerine, esir haklara karşı hep Batı’nın yanında olmuş, batı çıkarlarını savunan ülke konumunda bulunmuştur.

Türkiye devleti kuruluş felsefesinin de öne çıkarttığı şekliyle emperyalizmle sorunu olan değil, bilakis onun desteğiyle var olmuş bir devlettir. Bunu kurulduğu tarihten itibaren başlayıp bugünlere dek uzanan Ortadoğu halklarına karşı yaklaşımından çıkartmak mümkündür. Bilhassa Ortadoğu’da bağımsızlık hareketlerinin gelişimine karşı adeta Batı’nın “koçbaşı” rolüne soyunan bir ülkedir Türkiye. Aynı şekilde Filistin’in işgaline karşı tutumu ve bugüne dek İsrail ile her alanda sürdürdüğü yüksek düzeyli işbirliği bölgede Türkiye’nin konumunu net biçimde ortaya koymaktadır. Bu noktada İncirlik’in konumu gözden uzak tutulmamalıdır.

‘Bu ülkede düzen çürümektedir.’ Islah nasıl gerçekleşir, reçetenizde ne yazıyor?

Bir kere acilen yapılması gereken şeyler olmalıdır. Başörtüsü özelinde simgeselleşen ilkel yasaklardan Kürt kimliğinin ifade edilmesini sınırlayan engellere, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri önüne çıkartılan barikatlara kadar geniş bir temizlik operasyonuna acilen ihtiyaç vardır. İnsanların inançlarını, kimliklerini yasaklayan; bunlardan dolayı zulüm doğuran anlayışın ürünü uygulamalar vakit kaybetmeksizin sonlandırılmalıdır. Bu en azından nefes almayı sağlayacak, insanların sinikliğe, ikiyüzlülüğe itilmesinin bir nebze önüne geçecektir. Bununla birlikte ben düzenin çürümüşlüğü sorununu sadece birtakım görünür çelişkilerin, dayatmaların sonlandırılması ile çözülemeyeceğini sistemin tepeden tırnağa değişmesi gerektiğine inanıyorum. Bunun yolunun da öncelikle toplumsal yapıda köklü bir zihniyet değişiminden geçtiğini, bir zihniyet inkılabına ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum.

Vicdani ret konusunda düşünceniz nedir? Bildiğiniz gibi, geçenlerde ilk kez bir müslüman böyle bir tercihte bulundu.

İnsanları inanmadıkları işlere zorlamak, bunu sağlamak için baskı, hapis, ceza ve benzeri müeyyidelerle korkutmak temel bir insan hakkı ihlalidir. Genelde silaha ve savaşa karşıtlık yaklaşımına dayanan “vicdani ret” Türkiye’de de bir hak olarak kabul edilmelidir.

Üstelik gerek Avrupa ülkelerinden, gerekse de dünyanın pek çok ülkesinden farklı olarak askerliğin tam bir militarist kuşatma ve ideolojik indoktrinasyon faaliyetine dönüştüğü Türkiye’de vicdani ret uygulaması daha büyük bir gereksinim özelliği taşımaktadır.

Türkiye dışarıdan nasıl görünüyor; bilhassa Doğu’dan, islam ülkelerinden?

Türkiye İslam coğrafyasında siyasi ve coğrafik konumu nedeniyle ciddiye alınan; tarihsel mirası nedeniyle de toplum anlamında sempati duyulan bir ülke. Öte yandan gelişen meydanın da katkısıyla İslam dünyası Türkiye’de laik azınlığın halka dayatmada bulunduğunu görüyor. Bununla birlikte dura kalka yürütülmeye çalışılan siyaset treninin er ya da geç menziline varacağı ve darbecilerin, dayatmacıların politikalarının boşa çıkacağı umudu da korunuyor. Burada Türkiye’nin iç yapısal zaaflarını görmekle birlikte, İslam dünyasının geniş bir bölümünde Türkiye kadar dahi bir siyasi rekabet ortamının bulunmayışı ve açık diktatörlük olgusunun yaygınlığı her şeye rağmen Türkiye’deki gelişmeleri umutla izleme sonucunu doğuruyor. İslam dünyasının genelinde Türkiye toplumu zorla Batı’ya doğru yola çıkartılan ve İslami köklerinden kopartılmak istenen bir ülkede direnerek asli kimliğini korumayı başaran bir halk olarak algılanmakta.

Tabuları yıkan ifadelerinizden biri de camilerle ilgili: ‘camiler düzenin dinsel uyuşturucu merkezi kılınmaya çalışılıyor’ ise, Diyanet ne işe yarıyor?

Laik devlet anlayışı ve pratiği maalesef camileri ruhsuz birer devlet dairesine, soğuk beton yığınlarına dönüştürmüş gibi. Bu noktada Diyanet teşkilatı eliyle dindar insanlar devletçi bir zihniyet doğrultusunda sürekli bir eğitime ve denetime tabi tutulmaktalar. Cumhuriyetin ilk yıllarında çok daha belirgin olan bu durum süreç içinde çok büyük bir değişim geçirmeksizin bugünlere gelmiştir. Mamafih toplumsal yapının bütününde statükoya karşı ortaya konan direnç camileri ve Diyanet’i de etkilemiş ve bunun neticesi olarak kısmi düzeyde de olsa camilerin o bildik katı devletçi görünümü yerini biraz daha doğal, biraz daha sıcak bir ortama bırakmıştır. Yani kadrosuyla ve teşkilatıyla Diyanet yönünü ister istemez devletten biraz daha halka doğru çevirmeye mecbur kalmıştır. Bunun olumlu bir süreç olduğunu ve gelişerek devam edeceğini düşünüyorum.

Türkiye’de gerçekten müslüman olmak ne gibi bedeller ödemeyi gerektiriyor?

Baskıcı rejimlerin ve küresel kapitalist-emperyalist sistemin hakim olduğu bir ortamda gerek Türkiye’de gerekse de dünyanın farklı coğrafyalarında Müslüman olmak dönüştürme, entegre etme, içselleştirme projelerine karşı bir direnç odağı olmayı temsil ediyor. Dolayısıyla da bu direnç çizgisine tabi olan herkesin çeşitli düzeylerde bedellerle, sıkıntılar ve kötü muamelelerle karşılaşması kaçınılmaz oluyor. Bu noktada egemenlerin “ezeriz, yakarız” türünden tüm tehditlerine karşın, Müslüman olmanın, insan olmanın, haktan ve adaletten yana tavır almanın onurunu taşıyan herkesin hayatın farklı alanlarında ve anlarında farklı zorluklarla, zulümlerle karşılaşmaya hazır olması gerektiği açıktır. Bilmemiz gereken şey sözün yetersizliğidir. Söz ancak bilince, bilinç ise tavra dönüşmekle anlam kazanır. Aksi yöndeki tüm propagandalara karşı direnmenin mümkün ve de gerekli olduğu anlayışı şiarımız olmalıdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s