Ramazan Günlüğü 03

Tek başına, evde iftar.

Geleneksel öğrenci yemeğimiz kahvaltı.

Bende hep bir çocuk öğünü izlenimi uyandırmıştır. Rengarenktir ya. Çok severim. Tatlı bir tarafı vardır muhakkak. Reçel veya pekmez veya bal veya çikolata.

Ama akşam yemeği öyle mi? Bana rutini, sıkıcı misafirlikleri, ağır muhabbetleri hatırlatıyor. Memur yemeği diyebilirim.

Kahvaltıdan sonra sokağa çıkmak var. Akşam yemeğinden sonra yatmak..

Mustafa Kutlu’dan beş kitap okudum, tadı damağımda kaldı. Bulsam, bütün kitaplarını okuyacağım.

Kütüphanemde Refik Halit Karay’ın Sürgün adlı romanı ile karşılaştım. İlk sayfadan itibaren okurun elinden tutan, kaliteli bir kitap. Sanırım beğeneceğim ve ardından Memleket Hikâyeleri’ni elime alacağım.

İkinci el kitaplarda farklı bir hava oluyor. Daha önce başkalarının kaldığı bir boş evde konaklıyorsun birkaç gün. Acaba kim/ler kaldı? Yaşıyorlar mı?

Olay yeri inceleme ekibi gibi geldiğinde, olay olmuştur, sen (veya senler) ardından incelemelerde bulunursun o yerde. İlk veya ikinci elden bir kitabı okuma eylemi böyle de anlaşılabilir mi?

Batman M Tipi Cezaevinde kalan yazar ve ressam Abdülselam Durmaz’dan bir resim aldım. Çok değerli bir hediye. Kitap ve Terazi’den oluşan orijinal bir kompozisyon. Allah razı olsun. Hemen açtık ve büromuza astık.

Avrupa Hukuk Bürosu’nun Üstad Önder Gümüş ve Stajyer kardeşimiz Muhammed Celep ile paylaştığımız odasına ben Doğu Avrupa Hukuk Bürosu adını koydum. (tebessüm ile iki nokta üst üste) 7 avukatın kullandığı 250 m2 çift daire bol çiçekli üst geçit manzaralı aşırı merkezi ve pozitif enerji doposu Aynur Ablalı büromuzun bize özel kısmında “hal ve gidişat”  epey bir farklı. Bunlar benim çok hoşuma giden farklar.

Bugün cezaevinden armağan tabloyu astığımız duvarın tam karşısında hat yazılı hoş bir tablo duruyor.

Bu tablonun da güzel bir hikâyesi var:

Yaklaşık üç sene boyunca o tabloda ne yazdığını bilemedik. Kaç kişi merak etti, okumaya koyuldu ise yarım, hatta çeyrek kaldı. Düşünün, 18 yılını hat sanatına vermiş, ünlü olsa olur –ama bilhassa böyle şeylerden kaçınan- hattat dostum Ahmet Kılıç dahi okuyamadı.

Üç yıldır yanı başımda sır gibi duran tablo karşısına büyük bir okuma aşkı ile geçenler gözlerini kısarak ve dudaklarını büzerek “- Yaa!..” diyorlar!

Ben de içimden, “Hadi ya!..” diyorum, hepsi bu mu?

Kaç teşebbüs sonuçsuz kaldı böyle.

Suçu hattatta aramaya kadar varmıştım.

“Mübarek şunu biraz okunaklı yazsana!”

Artık şunu biri okusun yoksa asliye hukuk mahkemesine başvuracağım ve tablonun bilirkişi’ye gönderilmesini talep edeceğim.

Böyle ‘semih biten tarzı’ hukuki esprilere bağlayıp tabloyu unutulmaya terk ediyordum ki bir ziyaretçi geldi.

Üstad Önder Gümüş’ün babası. İmam.

Büroda yalnızız, biraz muhabbetten sonra kendi haline daldı, abdest alayım, seccadeyi serdimdi derken gözü tabloya aldı.

Ben bilgisayar başında günün bilmem kaçıncı e-postasını yazıyorum..

Amca tablonun karşısına geçti, topu penaltı noktasına diktikten sonra kaleye bakan futbolcu gibi baktı.

Ben de bekliyorum artık, gol olsun diye.

(şu maçı alalım artık arkadaş!)

–      Amca, dedim, ne yazıyor, okuyabiliyor musun?

Amca, eski toprak, zerre bozmadı dinginliğini. Eline aldığı bir gazetenin manşetini okur gibi rahatça okudu:

–      Ya Fettah, ya Selam!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s