Savcı

Silahlı bir kuyumcu soygunu.

Kendilerini tanınmayacak hale sokarak güpegündüz kuyumcuya giriyorlar, işyeri sahibini tezgâhın arkasına yatırıp paketliyorlar, altınları hızlıca toplayıp olay yerinden uzaklaşıyorlar.

Olayın bu kısmı kamera kayıtlarında gayet açık biçimde görülüyor.

Bu soygunu işledikleri iddiası ile yargılanan iki kişiden birinin avukatlığını üstlendim, İstanbul Barosu tarafından görevlendirilen zorunlu müdafi olarak.

Suç ağır. Nitelikli Yağma. 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Sanıklar tutuksuz yargılanıyor.

Neyse ki 3-4 duruşma sonra manzara ortaya çıktı.

Emniyet’ten rapor geldi: olay yerindeki parmak izleri sanıklara ait değil.

Bilirkişi’den rapor geldi: görüntü kayıtlarına bakıldığında olayı gerçekleştirenlerin sanıklar olduğunu söylemek mümkün değil.

Zaten altınlar da ortada yok.

Netice itibariyle dosyada herhangi bir delil yok.

Hâkimler titiz davranıyor ve incelenmemiş bir nokta kalmasın diye her ihtimali düşünüyorlar. Bundan dolayı 11 duruşma; yaklaşık iki yıl geçmiş.

Artık karar verilmeli ve sanıklar beraat etmeli.

Sanıklar bütün duruşmalara geliyorlar. Kaçmadıklarını suçsuzluklarına bir delil olarak sunmak için!

Sanıklar için böylesi bir yargılanma, maddi ve manevi külfeti olan, yıpratıcı bir süreç. Bir an önce bu iş bitsin istiyorlar. Kendilerini, ağır bir iftiraya maruz kalmış ve mağdur hissediyorlar.

11. duruşmaya katılamadım. Yeni bir savcı gelmiş ve artık karar aşamasındaki dosya için mütalaa vermiş.

Kamu adına hareket eden savcının görüşü hâkimler üzerinde yabana atılmayacak bir etkiye sahiptir.

Yeni savcı, sanıkların üzerlerine atılı suçu işlediklerinin anlaşıldığını açıklayarak en ağır şekilde cezalandırılmaları talep etmiş. Bununla da kalmayıp, sanıkların tutuksuz yargılanmalarına şaşırarak, tutuklanmaları gerektiğini hâkimlere ima etmek ile ifade etmek arası bir biçimde söylemiş!

Savcıların kürsüde hâkimlerle yan yana oturuyor olmaları adalet duygusunu zedeler. Orada bir nevi ahbap çavuş ilişkisi kurmaları, “devlet memuru” olarak sabahtan akşama birlikte takılıyor olmaları yargılamanın sıhhati açısından peşinen bir sıkıntı teşkil eder. Karar verilmek üzere bütün salon boşaltılırken, karar verecek hâkimlerin yanında savcının da bulunuyor olmasıysa adil yargılanma hakkının ihlalidir, kaba bir hukuksuzluktur. Savcı hâkimlere haddinden fazla yakındır, hâkimler savcının etkisine, olması gerekenden fazla açıktır.  Bu durum savunmaya atılan bir kazıktır. Yargılananlar ve avukatları ne yazık ki halen bu eşitsizliği yaşamaktadırlar.

12. ve son duruşma. Artık karar verilecek.

Duruşma salonunun önündeyiz. Bekliyoruz. İki sanık, iki müdafi…

Savcı en üst hadden cezalandırılmalarını talep edince sanıkları bir korku almış. Sıkıntılı halleri yüzlerine gözlerine yansıyor. Bir gerginler ki sormayın.

Suç işlemediklerine kesin olarak inansalar da Türkiye’de Yargıya inanmıyorlar. Meşhur ifadesiyle, Adalete güvenmiyorlar! Korkuyorlar.

Meslektaşım, sanıklar duruşmaya girmese mi, diyerek endişesini ifade etti. Birlikte değerlendirdik. En kötü senaryoya kendimizi hazırlamaya bakıyoruz.

Ben kararı sanıklara bıraktım. 11 duruşma katıldıklarını, şimdi katılmazlarsa, bunun hâkimleri ne gibi düşüncelere sevk edebileceğinden bahsettim.

Beraatten başka bir sonuç beklemiyorum ama Türkiye’de hukuk olduğuna inandığım filan da yok. Malum, Türkiye’de Yargı, güven duyulabilecek seviyenin çok altında.

Mübaşir adlarımızı seslenirken, içinden, “şu savcıya biraz yükleneceğim!” diyordum.

Avukatlardan esas hakkında savunmaları, sanıklardan son sözleri soruluyor…

Söz sırası bende… Ayağa kalktığımda, kâğıda bağlı kalmadan konuşmayı, klasik vıdı vıdılar yapmaktansa, kendi tarzımda, içimden geldiği gibi, haksız yere sınırlandırılmadan savunma yapmayı seviyorum. Amerikan filmlerindeki gibi olamayacağının da farkındayım. Burası Türkiye ve hâkimlerin müthiş bir iş yükü var, binlerce dosya bekliyor, vakit dar. Zaten ortada bir jüri de yok!

Hâkime dönerek;

Son duruşmaya katılamadığımı, savcının mütalaasını görünce dosya numarasına bir daha baktığımı, acaba aynı dosyadan mı bahsediyoruz diye bir an tereddüt ettiğimi, aynı dosya olduğunu anlayınca çok şaşırdığımı, dosyada herhangi bir somut delil olmadığını, savcının neye göre cezalandırma talep ettiğini anlamanın imkânı olmadığını, savcıların böyle özensiz iş yapmaya haklarının olmadığını, hukuk fakültesi 1. sınıfta öğrendiğimiz en temel ilkeleri ele aldığımızda burada cezalandırmada bulunulamayacağını, hepimizin işimizi ciddiye almamız gerektiğini dile getirdim.

Dahası, hal diliyle de, “ Böyle savcılık mı olur arkadaş! Ayıptır yahu!” demiş oldum ki, mahkeme salonunda soğuk bir rüzgâr estiğini kendimi konuşmaya kaptırmış olduğum halde hissettim.

Sanıklar beraat etti.

Çıkışta meslektaşım, şaşkın şaşkın, “sen ne yaptın” der gibi yüzüme bakıyordu.

Ne oldu, dedim.

Savcının çok üzerine gittin, dedi.

Müvekkilim de, son derece mühim bir şey söylüyormuş gibi beni uyardı:

“Adam Şike Davası’nın, Balyoz Davası’nın savcısı!..”

(Hay Allah, bak sen şu işe, ne yapacağız şimdi!)

Hangi davanın savcısı olduğu umurumda değil, dedim.

Karşımda işini kötü yapan bir devlet memurundan başkası yok.

Dosyayı doğru dürüst incelemeden sanıkların ağır bir suçtan cezalandırılmaları gerektiğine kanaat getirmiş, ne adına ne talep ettiğini umursamaz görünen, sorumsuz davranmış birinden lafımı esirgemem veya çekinmem mi bekleniyor.

Ya da böyle bir insana saygı mı duyacağım?

İnsanlara, saygıyı hak edip etmediğine bakmadan “saygı duyma” hastalığından ölüp gideceğiz.

Bizden her şeye saygı duymamız bekleniyor. Saygı duymak çağdaşlık göstergesi oldu.

Bir kişiye saygı duymamak demek, o kişiye kötü söz söylemek, yan gözle bakmak, hakaret veya alay etmek demek değildir.

Biz, öldükten sonra hesaba çekileceğine inanan insanlarız.

Duyduğumuz saygıdan da, gösterdiğimiz sevgiden de hesap vereceğiz.

Nasıl ki ekranlarda nefislerini cilalayan –ego patlangacı- edepsiz insanlara sevgimizi veya ilgimizi yönetmekle kendimize zulmetmiş oluyorsak, aynı şekilde; hakka riayet etmeyen, kul hakkı yiyen veya yolsuzlukla, çalıp çırparak köşeyi dönenlere, semirip sefa sürenlere, faizle, tefecilikle, rüşvetle belirli mevki ve makamlara erenlere saygı duymakla da kendimize yazık ederiz.

Müslüman, saygısını da sevgisini de ilgisini de çarçur edemez.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s