“Komşi Değil Ağbi”

Gökhan Türkoğlu, Muhammet Celep, Hakan Göktürk, Veli Gürbüz… Hepimiz Avrupa Hukuk Bürosu çıkışlı avukatlar olmanın ayrıcalığını yaşıyoruz.

250 metrekare, çift daire, geniş mi geniş ve niyeyse her daim tabelasız bu büroda üstad Önder Gümüş’ün yanında meslek hayatımıza başladık. Piyasa avukatlığından çok başka bir şey olan “Müslüman Hukukçu”luğun nadir tesislerinden biriydi bizim için.

Şimdi her birimiz ayrı yerlerde kendi tarzımızla rızkımızın peşindeyiz. Bu dünyadan sadece “zengin” veya “ünlü” bir adam olarak geçmenin hiçbir anlam ifade etmediğini gayet iyi biliyoruz. Bu üç günlük dünyadan, inandıklarının şahidi, Allah’ın halis kulları olarak geçebilmenin derdindeyiz.

Bunun için hem içimize hem dışımıza doğru, bu dünyayı ve öbür dünyayı doğru-dürüst okuyabilmek adına seyahatler gerçekleştiriyoruz.

Geçenlerde Gökhan kardeşim yine bir “yurt dışı” seyahatinden dönmüştü. (Evliya Çelebi olma yolunda usul usul ilerliyor.)

Dedim: “yaz da okuyalım gezip gördüklerini!”

Çok iyi dilekçeler yazsa da bu tür yazılar için eli kaleme giden biri değildi. Yaz dedim ama açıkçası yazacağına ihtimal vermiyordum. Beni şaşırttı. Hoş bir sürpriz oldu.

Kendisini yazmaya Gökhan’dan 10 kat daha fazla teşvik ettiğim son kişi olan Ahmet Kılıç’a beş yılda bir (rakamla 1) yazı yazdırmak için göbeğim çatlamıştı. (Bakınız “Ahmet Kılıç’a Armağan 1 ve 2”/ Yazı esasen bir yazı da, okur çok sansın diye iki’ye bölünmüş!)

Yazması için Gökhan’a hiç ısrar etmemiştim zira Ahmet, ısrarlarım sonucu yazdığı zımba gibi bir yazıyla, yazı hayatını zirvede bırakmıştı! İlk ve son. Tek atış. Merhaba ve elveda! Gökhan öyle olsun istemiyordum.

Çok gezen ve okuyan biri olarak bu sayfadaki tek fotoğraf kısmına onun için Piri Reis’in dünyaca ünlü haritasını astım.

Gerisi ona kalıyor artık. Dünyaca ünlü bir Müslüman olarak tarihi işler başarmak… Ahmet Kılıç da böyle şeyler yapabilir sonuçta.

 

Gökhan Türkoğlu yazdı:

 

 “Neden mehmetalibasaran.com?

Türkiye’nin en çok satan gazeteleri ortalama 600.000 civarı tiraj yapıyor. Çıkan haberlerin etkisini, yayınlanan yazıların okunurluğunu ölçebilen yok. Diğer yandan yayınların içeriklerine okuyucunun etki edip edemediği, doğru olup olmadığı, okuyucunun görüşlerine tercüman olup olamadığı tam bir muamma. Peki artık bunların bir önemi kaldı mı?

Bir blog, bir facebook veya twitter hesabı milyonlarca kişiye ulaşıp, herkesin şahsi medya imparatorluğunu kurmasına imkân veriyor. Takipçiler ise bu medya imparatorluklarından hangisini tercih edeceğini ayrı ayrı seçerek, günün manşetlerini tercih ettiği kişilerin atması iradesinde bulunabiliyor.

Bu ortamda hiçbir yazar editörünü ikna etmek zorunda değil, köşe kaybetme derdinde değil, maaşım düşer mi tasası ise aklın ucu ve kenarından geçmez, sayfa sekreteri ile tartışma riskiniz yok.

Bizim medya imparatorluklarıyla ve bireysel bencilliklerle işimiz olmadığı için öne çıkaracağımız konu şu; bu hesapların yazarları okuyucularına, okuyucuları yazarlarına doğrudan dokunabiliyor. Bu doğrudan olma hali bizi daha dost kılıyor.

Bu nedenle medya ve imparatorluk derdinde olmayan, okuyucuları ile yazarının dost olduğu, yazarının ben misal okuyucularını “şunu yazsana” diyerek teşvik ettiği, mehmetalibasaran.com’a dertsiz ve tasasız bu gezi yazısını yayınlanmasının tek şartını gerçekleştirdiği için pek müteşekkirim.”

 

Komşi Değil Ağbi

 

Karayolu ile yurt dışına yaptığım gezilerde telli duvaklı ve silahlı sınırları görünceye kadar “yabancı” diyarlara gittiğim hissi uyanmaz bende. Yunanistan için hazırlıklar tamam. Gideceğimiz ülkenin İstanbul’dan en uzak noktası, Türkiye toprakları içindeki gidilebilecek en uzak noktadan en az beş yüz kilometre daha yakın. İnsanlar için dünya gerçekten çok küçük. Yurttaş olanlara ise ta ki sınırlara kadar!

Dünyanın hemen her yerinde ulus-devlet eğitimi gören her bir fert, her şeyden önce batı Avrupa merkezli bir entelektüel bilgi bakiyesi ile donatılır. Keşifler, ilerlemeler, gelişmeler ve yıkılışları Batı Avrupa merkezli okumak zorunda bırakılır. Kendi tarihleri ve özellikleri ise yine ya bu merkeze bir uyum ya da karşıtlık göstermek zorunda olarak yazılmıştır. Yurttaşlar için insanlık ne acı!

Yakın çağ ömrümde ilk hedefim batı Avrupa dışı ancak Batı Avrupa’ya yakın ülkeleri görmek. Sömürgeleştirilmedikleri halde batılı oldurulanların diyarları, entegrasyon halkları… Batı Avrupa’ya gitmeye korkuyorum. Bu korkunun sebebi insanoğlunun budalaca karşılaştırma yapma – üstün görme hevesine ve modern çağda yaşayan her kimsenin doğru dürüst kurtulamadığı determinist tarih anlayışına teslim olma çekincemden geliyor. Diğer yandan ise modern eğitimin tedrisatını aldığım ve yeterince bir zirvenin övgüsüyle dinlediğim için; Batı Avrupa’ya gittiğimde hep bildiğim bir yeri görecek hissinde olmam ve bu durumun beni çok heveslendirmemesi. Birileri sanki hep oraya gitmemizi istiyor da, sağımızı solumuzu tanımaktan bizleri alıkoyuyor.

Öncelikle modernleşme merkezi dışında kalmış, batı Avrupa’ya yakın ülkeleri görmek ve tanımak istiyorum. Onların tarihlerine ilgi duyuyorum. Türkiye’nin modernleşme süreci ile Rusya’nın modernleşme sürecini, Balkanların modernleşme sürecini, Ortadoğu’nun modernleşme sürecini benzer ve ortak, din ve kültür ayrımı yapmaksızın benzerliğe ve ortaklığa mahkûm görüyorum.

Birbirleriyle çok bağlantısız görünmelerine rağmen Balkanların kavrulması ile Kürt-Türk savaşının, Müslüman Boşnakların Ortodoks-Sosyalist Sırp-Hırvatlarla savaşı ile Iraktaki mezhep kavgalarının, Batum’un kaderi ile Musul ve Dedeağaç’ın kaderi bir. Bu kader acı olsa da niye bir uyanışa neden olmasın? Batıda tek bir ışık yok, ancak her şeye rağmen bu ülkelerin halklarında bir tan yeri ağarması huzurunu hissediyorum. Bu nedenle Yunanistandayız. Gürcistan, Irak ve diğer Balkan ülkelerinden sonra puzzle’ın bir parçasını daha yerleştirmeye çalışacağım.

Tekirdağ, Malkara, Keşan ve İpsala (Yunanistan için Kipi) sınır kapısı üzerinden Dedeağaç’a (Alexandroupoli) varıyoruz. Artık Batı Trakya’dayız ve Yunanistan’ın Ege ile Akdeniz arasında bir el gibi uzanan kara parçasına dönüş noktası olan Selanik’e kadar “kasap havası” çok sevilecek.

İlk durağımız olan Dedeağaç’ı nedense hep Müslüman ağırlıklı bir şehir olarak hayal etmişken umduğumuzu bulamıyoruz. Merkezi küçük olan bu kasabanın sahilinde az bir vakit geçirip, hemen Dedeağaç’ı takip eden Makri Köy’de yemek yiyoruz. Bakırköy’ün isminin aslen Makriköy olduğunu anımsıyor ve sohbet ediyoruz. Ne de olsa artık Dedeağaç’ın ismi de ‘Alexandroupoli’ diyerek geçiştirmeli mi bu meseleyi?

Marmara sahilinden yüz-yüzeli kilometre sonra hemencecik Ege sahillerinde olmak çok ayrı bir duygu. Kostis Türkçe bilen İstanbullu bir Rum. Bizi karşılıyor ve güler yüzle servis yapıyor. Harbiyeliymiş. Halen İstanbul’da oturacak bir evi varmış. Bizi gördüğüne seviniyor, gözünde bir ışık var.

Günlerin kısa olması bir an önce Kavala’ya ulaşma ve orayı gündüz gözüyle görme isteğimizi artırıyor. Bunun için Gümilcine (Komotini) ve İskeçe’yi (Xanthi) görme planımızı dönüşe bırakarak Kavala’ya varıyoruz. Kavala, doğal limana sahip şirin bir sahil şehri. Osmanlı modernleşmesinin öncüsü, Mısır Hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın memleketinde; Gümilcine ve İskeçe’ye uğramadığımız için Müslüman mimarisini ilk kez gözlemleme şansımız oluyor. Tabii ki minaresi olan tek bir cami göremiyoruz. Bütün camiiler kilise olarak kullanılıyor. Şehrin tarihi kısmı, aynı Amasra’da olduğu gibi, ancak daha büyükçe bir yarım ada içinde bulunan kale kısmından oluşuyor.

Kavala’da ilk gözümüze çarpan, şehrin kale içi kısmına su sağlayan, dev su kemeri. Su kemerinin ismi Kavala’da da “Kemer”. Kemerburgaz’da bulunan Bizans dönemi kemerlerinden farklı olarak üç katlı, yani üç göz katı üzerine oturtularak daha yüksekçe yapılmış. Ancak yine onun gibi Bizans döneminde inşa edilip, Osmanlı döneminde kullanılmaya devam edilmiş.

Kavala limanına doğru ilerlerken Aziz Nicolas Kilisesi bize göz kırpıyor. Bütün dış düzenlemelere rağmen bir cami esintisi hissettirmekten alıkoyamayan bir yapı var karşımızda. Kitabesinden anılıyoruz ki, aslen 1500’lü yıllarda Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı Pargalı İbrahim Paşa tarafından yaptırılan cami, daha sonra kiliseye çevrilmiş. Cuma günü olmasına rağmen bir ayin var. İçerisi oldukça kalabalık. Ayinin her Cuma mı yapıldığını, yoksa o günün bizdeki kandil günleri gibi özel bir gün olup olmadığını bilmiyoruz. Aracımıza bindiğimizde radyolarda din saati tarzı ilahi ve duaların olması, Yunan halkı ne kadar da dindarmış algısı oluşturuyor.

Yunanistan da gözlemlediğimiz ilk kilisede diğer Ortodoks balkan ülkelerinden farklı olarak gördüğüm şeyler; yerlerde halı olması, ayini yöneten ve ilahi söyleyen papazların izleyenlerin görebileceği yerde bulunması, kilisede aynı Katolik kiliselerde olduğu gibi ahşap oturakların bulunması. Okumalarımı Slav Ortodoksluğundan Rum Ortodoksluğana doğru genişletmem gerektiğini anlıyorum. Aramızda, halıların cami olduğu dönemden kalıp kalmadığını tartışıyoruz ve yeni oldukları kanaatine varıyoruz. Papazın ilahisini derin derin dinliyorum. Anadolu’da okunan mevlit kasidelerinin ritminden çok da farklı olmayışı beni şaşırtıyor. Diğer Ortodoks Balkan ülkelerindeki zilli müzik ritimleri Anadolu ritimlerinden çok farklı gelmişken, Ortodoks papazların ilahilerinin benzerliği hayli ilginç geliyor.

Kavala Limanına indiğimizde ilk gözümüze çarpan şey; limana bakan, kale içi yüksekliğinde, Kavalalı Mehmet Ali Paşanın yaptırdığı, gayet büyükçe kubbeli imarethanelerde görülecek şekilde asılmış, kanlı Kıbrıs adası haritası. Mavi zemin üzerine beyaz Kıbrıs adasının Türk Cumhuriyeti kısmından kanlar aktığını gösteren haritanın sağ alt köşesinde “Remember Cyprus” (“Kıbrıs’ı Hatırla”) yazıyor. Yunanistan Cumhuriyeti’nin, ziyaret ettiğim ilk şehrinde, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetlerinde askerlik yapmış bir Türk-Müslüman olmakla birlikte gördüğümüz bu ilk tepki beni gülümsetiyor. Acaba diyorum; ilahi bir usul olmaksızın yapılan savaşlar sonucu doğan düşmanlıklar, ne zaman sona erecek? Trabzon Rumlarını, Van Ermenilerini veya Mardin Süryanilerini savaş ile egemenliği altına alıp, en az dört yüz yıl kendisine dost kalmasını sağlayan barış usul ve davranışı tekrar canlandırılabilir mi ve nasıl? Benim aklıma yediremediğim soru şu: Kan kusmuş ve kan görmüş bir devletin kırk yıl sonra dahi kanı halkına hatırlatmak adına tabelalar koymasını, hangi meşruiyet kaidesi açıklayabilir? Neden pişman olmuyoruz acaba!

Kavala’yı çok seviyoruz. Hemen sahilde, her yerde adı Türkçe yazan Kavala Kurabiyesini tatmak üzere şirin bir pastaneye oturuyoruz. Hepimizde bir çay-kahve eksikliği var. Neyse ki Yunanistan’ın genelinde poşet şeklinde de sunulsa Türk çayı bulunuyor. Ayrıca Grek Kahvesi olarak anılan, Türk Kahvesinin az kavrulmuş ve seyreltilmiş büyükçe sunumundan ibaret kahveyi yudumlayabiliyorsunuz. Kavala Kurabiyesi bizim un kurabiyesinin biraz sıkıca yuvarlak şekillendirilmiş, iç kısmının ortasında bir adet bademi bulunan ve şeker pudrası içinde sunulan hali. Gayet lezzetli olan kurabiyeler bizi mutlu ediyor.

Kavala’da akşam olurken Kavalalı Mehmet Ali Paşa imarethanesinin arkasından Kaleiçi gezimize başlıyoruz. İmarethanenenin hemen arkasındaki, Ege-Osmanlı mimarisini yansıtan taş ve ahşap evler çok hoş. Özellikle taş girişi dâhil üç katlı, sokağın hemen başında, yanından zeytin ağacı çıkmış huzur dolu bir evin önünden, fotoğraf çekmeden geçemedim.

Kavala’nın sıcaklığının resmi… Bir berber müşterisini traş ediyor. Bu berber ve müşterisi sanki asırlardır aynı yerde huşu içinde berberlik ve müşterilik yapıyor. Her sabah berber önce dükkânını süpürüyor, cama sıkıca yapışmış sarmaşığın yapraklarını sevgiyle silip, dükkânın önündeki iskemlede sabah kahvesini içer içmez, müşterisi geliyor. Sabah muhabbetinin ardından birlikte dükkâna girip, berber berberlik müşteri ise müşterilik yapıyor. Bir esnaf dükkânı sadakat, sıcaklık ve düzeni ancak bu kadar temsil eder. Esnaflar hayata doğrudan dokunacak kadar sıcak, sayıları az kalmış sadık ve saygın zanaatkârlardır.

Kaleiçi dar sokaklar ve çoğunlukla eski taş evlerden oluşan bir mahalle. Bütün Ege mahalleleri gibi balkonlarından sarkan sardunyalar bize selam veriyor. Sokaklarında gezerken eski model bir Vespa ile karşılaşıyorum. Arkamdan yetişen bir köpekçikten korktuğum kadar o da benden korkuyor.  Birbirimize yüksek sesli tepki gösterip heyecanla ayrılıyoruz.

Mahallenin merkezinde ise ibadete açık olmadığı anlaşılan ancak içinde sandalyeler bulunan şirin Halil Paşa Camii bizi karşılıyor. Artık hava karardı. Hava karadığında insan daha çok hayal kurar. Kavala bana daha yakın geliyor. Sessiz sokaklardan, yokuşlardan birbiriyle sohbet edip konuşurken durup, susunca yürüyen dedelerin; içten içe salavat getirerek bismillah diye kapıyı çeken bol soluklu ninelerin diyarındaymışım gibi gelir. Halil Paşa Camii bize küs müdür acaba? Küçük Ayasofya bize küs müdür acaba? Çok merak ediyorum.

Acaba 1800’lü yıllarda bu topraklarda kimse kimseyi yenmeden, kimse kimseye yenilmeden insanlar geleceğe dair ne düşünüyordu? Kavala’daki Halil Paşa Camiinde ve İstanbul’da Aya Triada’da edilen dualar nelerdi? Tanrı korkusuyla kalbi titreyen abidler, insanlığın iyiliği, huzur ve sükûnu için dua ettiklerinde insanlığın gelecek yüz elli yılda dökeceği kanları hissediyor muydu, bilinmez.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s