Adliyede Sanık Öldürmek

Çivisi çıkmış dünyanın cin çarpmışa dönen ülkesinde yaşıyoruz. Burası Türkiye.

Devletin bir savcısı öldürüldüğünde ayağa kalkıyoruz. Haklıyız, kalkalım. Bu hiç adil değil.

Peki ya devletin savcısı öldürdüğünde, devletin polisi öldürdüğünde, devletin hâkimi öldürdüğünde neden ayağa kalkmıyoruz?

Üstelik “polis-savcı-hâkim” üçlüsü öyle bir kişiyi veya birkaç kişiyi değil binlerce kişiyi öldürüyor.

Çoğu zaman bir anda değil uzun yıllar içinde öldürüyor. Bir kere değil, bin kere öldürüyor. Ağır ağır, tane tane, hücre hücre, lime lime öldürüyor.

Teşbihte hata yok. Deyim yerinde: öldürüyor!

İsteyen tırnak içine alabilir bu ölmek fiilini, öldürmek fiilini. Kendi bilir.

Bir karar veriyor, devlet içinde birileri karar veriyor ve polis harekete geçiyor. Alıyor. Günlerce, haftalarca işkence ediyor. Öldürüyor. Yahut öldürmekten beter ediyor.

Savcı “iddianame” hazırlıyor. “Örgüt” diyor. “Üyesi” diyor, “yöneticisi” diyor. “Çete” diyor. “Terörist” diyor. İdam diyor. Müebbet istiyor. Ağırlaştırılmış müebbet istiyor.

Hâkim, hukuka değil, kanunlara bile değil işkence altında alınan ifadelere dayanıyor. İstihbarat notlarına dayanıyor. Dosyaya girmeyen bilgilere dayanıyor. Önyargılarına dayanıyor. Olmayan örgütleri kuruyor! Kurduğu örgütlere terör örgütü adını koyuyor! Örgüte üye kaydı yapıyor, yönetici tayin ediyor!

İnsanlar her zaman bir anda ölmez. Bazen 20 yılda ölür. Bazen 30 yılda.

Öldürülenler her zaman toprağa verilmez. Bazen kör kuyulara verilir, bazen beton kutulara.

Ölüler her zaman tabutlara konmaz. Bazen de hücrelere konur.

İnsanlar her zaman tabancayla öldürmezler. Bazen fezlekeyle öldürürler, bazen tutanakla, bazen iddianameyle.

İnsanlar bazen “gereği düşünülerek” öldürülür, bazen gereği düşünülmeden.

İnsanlar bazen resmen öldürülür, bazen kayıt dışı.

Ne var ki ölen devletin savcısı, hâkimi, polisi olunca ayağa kalkıyoruz. Ama devletin sade vatandaşı olduğunda, hele ötekisi olduğunda, hele hele “düşman gördüğü” bir gariban olduğunda kılımızı kıpırdatmıyoruz çoğu zaman.

Çoğu zaman değil kulağımız, ruhumuz duymuyor…

Evet, soru bu: Peki ya savcıların, hâkimlerin, polislerin müştereken veya müteselsilen öldürdükleri? Öldürülen yüzlerce, binlerce insan? Onlar için kim ayağa kalkacak? Allah için, hak için, adalet için, hukuk için kim “hesabı alabilir miyiz” diye soracak?

Evet, öldürülen ancak henüz canı bedeninden ayrılmamış kurbanlardan bahsediyorum.

15 yıldır, 20 yıldır, 25 yıldır zindanlarda olanlardan bahsediyorum. Unutulanlardan…

Modern işkencehanelerde, 3 kişilik veya 1 kişilik f tipi hücrelerde, idam cezası kaldırıldığı için bir anda öldürülmeyip ölümü zamana yayılmış, ağırdan alınmış, müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış insanlardan bahsediyorum.

Adaleti geçtik, hukuk yok, mevcut eksik gedik kanunlar bile ayaklar altına alınarak yapıldı ne yapıldıysa. Bu insanlara nasıl kıydılar, öğrenince isyan ediyorsunuz!

Çoğu tamamen masum, uzun yıllalardır zindanlarda, 500’den fazla Müslüman siyasi tutsaktan bahsediyorum.

Üç aşağı beş yukarı aynı düşmanlaştırmanın sonucu hukukun değil kin ve nefretin biçtiği pek çok başka hayat da var elbette. Kendine Kürt diyen, Solcu diyen insanlara ait hayatlar.

Zulüm aynı. Haklının gücü yok tek başına, güçlünün hakkı var!

Ortak özellikleri bu ülkenin 90’lı yıllarından kalmaları… 90’lar bir olgu oldu, 2000’lere sarktı.

ülkenin neredeyse en karanlık, en hukuksuz, en zalim yıllarından kalma “mahkûm”lardan bahsediyorum.

Düşünen insanlara düşen, sadece gösterilen yerlere değil, bilhassa gösterilmeyen yerlere bakmaktır. Bakmak cesaretini göstermektir ki “uyanmanın bedeli serapları fedadır.”

Sivas Olayı’nda 33 kişiyi kim öldürdü, yakarak ve kurşunlayarak? Peki ya Sivas Davası’nda 33 kişiyi işkence seanslarından sonra zindanlara tıkmak suretiyle “öldürenler” kimlerdi? Bu masumlar halen zindanlarda. Taş yağacak başımıza!

Uğur Mumcu’yu öldürenlerin, onu öldürdüğü iddiası ile zindanlarda 23 yıldır, ağır ağır öldürülmekte olan kurbanlar olmadığı kesin değil mi?

Ağırlaştırılmış müebbet hapis ölmek değilse, ölmekten beter değilse onun kadar bir şeydir herhalde.

Silahsız terör öğütlerini kimler uydurdu? Salih Mirzabeyoğlu’nu, Yakup Köse’yi, Adem Kozu’yu, Rüştü Aytufan’ı “kasten öldürmeye” kastedenler kimlerdi?

Diri diri betonlara gömülen bu masum “mahkûmları” hangi karar sahipleri öldürdüler, halen daha öldürmekteler?

Mahkûmları tamamen veya kısmen öldürenler kimler?

Mahkûmların eşlerini, çocuklarını, kızlarını, kardeşlerini, ana babalarını kısmen veya tamamen öldürenler kimler?

Bunlar konuşulmuyor. Ama konuşulacak. Elbet bir gün konuşulacak. Hiç değilse hesap gününde…

Ne demek istediğimi bir de gözü yaşlı insanlardan okuyun.

Dikkatinizi çekerim. Geçmişte kalmış bir hikâye değil. Her yanı paramparça, bir yanı içeride bir yanı dışarıda yüzlerce hayat var, yaşanmakta bu ülkede, öyle veya böyle.

Bir Müslüman olarak bakmanıza gerek yok, insan olarak okumak yeter de artar bile. Empati yapmaya çalışmaya da gerek yok. Yaşananlar o kadar yakıcı ki, sadece fotoğraflar bile çok şey söylüyor.

Siyasi davalardan dolayı hukuksal linçe maruz kalıp zindanlara atılmış –sadece- Müslüman (İslamcı da denebilir, anlaşılması için) sayısı 500’den fazladır.

Gariban sanıkların (akrabalarının) “öldürülmeleri” haber değeri taşımıyorsa, vebal değeri de mi taşımıyor?

Bu nevrotik ve narkotik uykudan, artık daha fazla vakit kaybetmeden uyanmalı değil miyiz?

http://hurseda.net/Guncel/123679-Yeter-Artik-PKK-Gibi-Ayaklanmamiz-mi-Lazim.html

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s