Bu.

Bir yaşındaki oğlumu eşimle birlikte memlekete göndermiştim. Ben iş güç dolayısıyla İstanbul’da kalmıştım.

Döndüğünde eşim, anlatıyor:

“Dükkânda oturuyoruz… Futbol oynadığın takımdaki hocan geldi. Çocuğu görünce, söz senden açıldı. Senin nasıl biri olduğuna dair bir anısını anlattı. Minik takımda oynuyormuşsun… Maçta bir şeye kızdın mı oyunu bırakırmışsın. Daha da oynamazmışsın. Hazırlık maçıymış, resmi maçmış, kimin umurunda!

Bunun üzerine babam da seninle ilgili bir anısını anlattı. Lisede bir gün müdürün okula çağırmış onu. Hayırdır, bir sorun mu var, diye merakla gitmiş. Meğer sen önemli bir sınavda öğretmenini protesto etmiş, boş kâğıt vermişsin, ortalık biraz karışmış!”

Ben “öğrenci” oluyorum ve benimle ilgili muhabbet bir nevi öğretmenler odasında geçiyor. Zira Akçaabat Sebatspor’un minik takımında bizi çalıştıran kişi de, babam da, eşim de öğretmen. (Annem de öğretmendir bu arada.)

Bense halen bir öğrenciyim. Yazarlık bitmek tükenmek bilmez bir öğrenciliktir çünkü.

İşin tuhafı, halen küsünce oyunu bırakan, kızınca boş kâğıt veren o öğrenciyim.

Savaşın kasıp kavurduğu coğrafyalardan kaçarken sahillerimize vuran bebek cesetlerine bakıyorum… Yetim, yoksul, gariban çocuklara, Halepli Ümran’ın gözlerine bakıyorum…

Malını da mülkünü de, şanını da şöhretini de, hazzını da refahını da sevmiyorum bu dünyanın, oynamıyorum!

Dünya aşırı derecede adaletsiz ve her yandan görülüyor, işitiliyor, üzerimize çullanıyor zulüm.

Bunca güzel konuşan, iyi şeylere inanan, milyarlarca insan, dünyanın devasa kötülüğünü ortadan kaldıramıyor, bir nebze olsun azaltamıyoruz.

Her Allah’ın günü barış, kardeşlik, demokrasi, özerklik, bağımsızlık, devrim veya İslam kelimelerini terörlerine, katliamlarına malzeme yapan sapık zihniyetler, taşeron cinayet şebekeleri, bedenleri, yürekleri, aileleri, umutları, iyi niyetleri öldürüyor ve yaralıyor bu ülkede. Riyakârlık kimlik olmuş, alçaklık diz boyu. Bizse kınaya kınaya bir hal olduk, kınanacak haldeyiz.

Böyle bir dünyanın, vebal yağmurlarıyla ıslanan bir coğrafyasında yaşadığımızdan ötürü, diyorum, oynamıyorum!

Çalar saat gibi bencilliğe, hazza, konfora ayarlı böyle bir dünyayı sevmiyorum. Protesto ediyorum!

Öte yandan, inanmanın bedelini ödemiyor da ödüyormuş gibi yaparken yakalıyorum kendimi. Canım bir hayli sıkılıyor.

Bu yüzden şairin dediğine getiriyorum sözü: “Uyanmanın bedeli serapları fedadır!”

Bu yüzden ben de “yorgun, üzgün ve kızgın olmanın bereketine inandım.”

Diyorum bu: Gidiyorum bu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s