Beyhude Girizgâh

Av. Ahmet Kılıç’a…

 

Her zamanki gibi kendimi tanıttım. Ne amaçla geldiğimi belirttim. Lakin her zamanki gibi memnuniyetle karşılanmış değildim. Bambaşka bir hikâyeye misafir olduğumu işte o an hissettim. Yine de, açık söyleyeyim, bu kadarını beklemiyordum.

Ankara F Tipi Cezaevinde, avukat görüşme odasındayız. Bir mahkûm, bir de ben, bir masada karşılıklı oturmaktayız. Küçücük, kutu kadar bir oda…

Cezaevlerindeki siyasi tutsakları ziyaret ettiğimizi, ne düşündüğümüzü, ne amaçladığımızı özetleyen her zamanki girizgâhımı yaptım. 

Bu girizgâh sonrası her zaman olumlu karşılanırız. Bu defa, hayret, anlamazlık ve soru işareti ile karşılandım:

“Niye gelmiştim ki şimdi ben, kimdim?”

İsimler karışmıştı ve karşımdaki siyasi bir tutsak değildi. Dolayısıyla ağır bir suçtan mahkûm olmalıydı ki F Tipi Cezaevinde bulunsun.

Mahkûmlara, neden içerde olduklarını, hangi suçtan ceza aldıklarını sormayız. Onlar anlatırsa pekâlâ dinleriz.

Orada buluşma sebebimiz havada kalınca, ikimiz de, ama daha çok ben, tedirginlikle basıyoruz sözcüklerin üzerine.

Görüşmeyi nihayete erdirip hayırlısıyla ayrılmayı düşünüyorum. “Kusura bakma, ben yanlış geldim, adli mahkûmlarla işimiz olmaz ya da en azından önceliğimiz değil” diyemiyorum.

Dinlemede kalıyorum. O anlatmaya doğru ilerliyor, yavaş yavaş bir yerlere geliyor.

Hava, Nazım’ın resmettiği gibi, kurşun gibi ağır… Bakmakların yerini konuşmakları alıyor iyiden iyiye… Kötü bir şeyler olmuş, dipsiz bir kuyudan çıkamayan biri var karşımda. İfade gücü zayıf, anlatımlar paramparça, bölük pörçük olaylar çıkageliyor, bir şeyler söyleyecek, dili varmıyor…

Eski bir komando. Kocaman bir adam, öküzle güreşse hemencecik yere serer. Saçlarını kazıtmış, Amerikan filmlerindeki psikopat mahkûmları andırıyor.

Doğu’da PKK ile dağlarda ölümüne savaşmış. Bilmem kaç tane “leşi” varmış! Korkusuz bir askermiş. Bir tür savaş makinesi.

Ne kadar düzgün ve örnek bir hayatı olduğunu, aldığı başarı belgelerini anlatıyor.

Eee?

Soramıyorum. Deli gibi merak ediyorum ama sadece susup dinliyorum. Konuşuyor yarım yamalak, ordan burdan…  Getirmeye çalıştığı yere bir türlü gelmeyen netameli laflar.

“Ben niye karımı boğayım ki” dedi!

İrkildim. Bir an soluğumun kesildiğini hissettim.

“Hâkim bey, dedim, bir sebep bulamıyorum, karımı seviyorum, hiçbir sorumun da yok, böyle bir şey nasıl olur?”

Karısını gece uyurken telle boğmuş! Hiçbir şey hatırlamadığını söylüyor. Akli dengesi yerinde… Adli Tıp da aynı fikirde olduğu için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası almış.

Yarım saattir bu adamı dinliyorum, iki sandalye bir masalık odada. Adli Tıpla aynı düşüncedeyim. Gayrısını düşünmek bile istemiyorum! Allah’a şükür karşımda bir deli yok.

Olay nasıl olmuş, neden, anlamaya çalışıyorum. Dayanamadım, bir soru sordum: “Çocuklarınız var mıydı?”

Sorum üzerine, çocuğuna getirdi sözü. Yine o karanlık gece…

“Bir baktım ki yerde kan izleri var. Nasıl oldu, hiç bilmiyorum!”

Her şeyi birinci tekil şahıs olarak anlatıyor, gayet tutarlı, yer yer fazlasıyla ayrıntılı; ne zaman ki ölme/öldürme bahsi geliyor, “öyle olmuş”, “şöyle olmuş”…

Kendisiyle aynı yatakta uyuyan karısını telle boğduğu gece küçük çocuğunu da öldürmüş!

Onun tarzıyla söyleyecek olursak; “bir de bakmışlar ki çocuk ölmüş!”

Karısını telle boğarak, küçük çocuğunu yerleri kan götürecek şekilde öldürdüğünü, gerim gerim gerilim dolu bir ortam ve anlatım içinde anladım.

İçim ne halde, siz düşünün artık. Aşırıya kaçacak bir tepki vermeden, “Allah selamet versin abi” duası ile ufak ufak ayrılmak istiyorum odadan.

Gece ıssız bir yerde köpekler etrafını sarar, korkarsın, kaçmak istersin ama kaçmamalısındır, kaçarsan ayvayı yedin demektir, öyle bir haldeyim.

“Başka çocuk var mıydı abi sizde?” diye sormak istiyorum, sormaya korkuyorum. Duymaya korkuyorum. 

Neyse ki, akrabalarından kimse inanmıyormuş karısını ve çocuğunu onun öldürdüğüne! Oh, yüreğim ferahladı. Ben de hiç inanmıyordum zaten!

“Eh, ben kalkayım artık” faslına geçmek için vakit tamamdır diye düşünürken, kafamı bir kaldırdım şöyle… Bir anlık bir şey gördüm: tüylerim diken diken oldu, Allah’ım Allah’ım!

İnsan, karşısında konuşan kişinin yüzüne sürekli bakmaz, aşık veya manyak değilse. Konuşma sırasında suskunluk olur, kısa kısa da olsa…

Öyle bir anda, kafamı yerden kaldırdım ve mahkûma baktım. Yüzünü duvara dönmüş, kendi kendine gülümsüyordu. Bir anlık ama nasıl bir gülümseme? Köylerde olur, şirin sempatik deliler, öylelerininki değil. Şizofren gibi yahut çok daha ötesi ama her halükarda müthiş derecede ürküntü verici…

Dondum kaldım. Artık konuşmayı da, dinlemeyi de bıraktım. Kaderime razıyım, her şeyi oluruna bıraktım. İçimden dua ediyorum, şurdan çıkayım bir an önce.

Her şey çok normalmiş gibi, okulun kantininde arkadaşla muhabbet ediyormuşum gibi rol yaparken, bir kez daha o acayip ürkütücü gülmesini yakaladım. Yine bana bakmazken… Gördüm, gördüğümü görüyor ve ben görmemişim gibi davranıyorum. En azından çabam o yönde. Yüzüm o sıra ne halde, inanın, tahmin dahi edemiyorum. 

Ben hayatımda böyle bir mimik görmedim. Sebebini bilemiyorum fakat hayra alamet olmadı kesin. 

Bir süre daha arabanın boşta gitmesi gibi kalakaldım orda. Ne dedi, ne anlattı hiç hatırlamıyorum. Aklımda olan tek şey gardiyanlarla buluşmaktı. Kapıları açacak ve onu da beni de ayrı ayrı kapılardan çıkartacak gardiyanlarla buluşmak…

Ve geldi, en sevindirici gardiyan gelmesi!

Bu hikâyenin etkisinden bir hafta kurtulamadım. O bakışları bir ömür unutamayacağım.

Siyasi tutsakların listesinde yanlışa sebep olan o arkadaşın da Allah iyiliğini versin diyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s