Mehmet Baransu İle Röportaj

Gazeteci Mehmet Baransu ile mesleğini, Türkiye Basınını ve gündemi konuştuk. Özgür Açılım’ın bu ay sonu okurla buluşacak Hasat adlı Yıllığı için gerçekleştirdiğimiz röportajın tamamını istifadenize sunuyoruz.

*

“Bunlar gazetecilik yapmadılar. Bunlar bir makyaj yaptılar. Bir şeyi inceliyormuş gibi yapıp aslında büyük fotoğrafın görünmesini engellediler. Derin devletin devam etmesini sağladılar.”

“Yeni bir medya var. Yeni ama etkisiz bir medya var. Yeni ama itibarı olmayan medya var. Yeni ama ahlakı olmayan bir medya var.”

“Yazarsanız, köşe yazıları yazıyorsanız ve fakat Başbakan’ı eleştiremiyorsanız Allah öteki tarafta size bunun hesabını sorar! Benim bildiğim Allah’sa sorar.”

“Hırsızlık o kadar büyük bir noktaya gelmiş ki, iktidar da o kadar bu işin içerisinde ki, geminin bir süre sonra battığını göreceksiniz. Bu gemiyi de hırsızlıklar batıracak.”

“Bu devran dönerse, ki dönecek, o zaman çok şey ortaya çıkacak. Başbakan sık sık Hz. Ömer adaletinden bahsediyor. O halde Onun gibi davranacaksın. Kim hırsızlık yapmışsa cezasını çekecek.”

“Yeni bir anayasadan ümitli değilim. Ak Parti’nin çok istediğine inanmıyorum. Çünkü bu anayasa işlerine geliyor. Hesap vermiyorlar kimseye.”

“Ben Ak Parti’nin 2023’ü görebileceğini zannetmiyorum. Çok basit, gidin muhafazakâr kesimi gezin. Bakın nerdeler, ne oldular, hangi noktadalar!”

“Allah ömür verirse 10 sene sonra bir kitap yazacağım. Herkes anlayacak neyin ne olduğunu. Çocuklarımla, kendimle ilgili tehditleri yazacağım. Haber kaynaklarımı açıklayacağım.”

*

Mehmet Ali Başaran:

Türkiye gibi bir yerde gazetecilik gibi bir meslek, epey sıkıntılı olmalı. Çok yorulduğunuzu da biliyoruz. Başka bir iş yapıyor olsaydım keşke, dediğiniz oluyor mu?

Mehmet Baransu:

Keşke başka bir iş yapsaydım dediğim olmuyor ama bir süre ara vermek istiyorum. Şöyle geriye doğru dönüp baktığımda, sadece Taraf maceram değil, ondan öncesinde de büyük bir savaş verdim. 1997-2001 arasında da inanılmaz bir şekilde, yolsuzluklarla ilgili haber yaptım. Yine, Türkiye’nin en çok konuştuğu operasyonlar olmadan, aylar öncesinde haber yapmış, yazmıştım. Sadettin Tantan o zaman İçişleri Bakanıydı. Bufalo, Balina, Burçak gibi adlarla bir sürü operasyonlar oldu. Bütün gazetelerde manşetti. Türkiye’de yer yerinden oynadı. O dönemde de aynen böyle büyük bir savaşın içerisine girmiştim.

Şimdi Taraf macerama baktığım zaman şunu görüyorum: bu ülkede hiçbir gazeteciye nasip olmayan haberleri yaptım. Bunu kendimi övme anlamında söylemiyorum. Bütün gazetecileri toplayın, onların hepsinin yapamayacağı şeyi yaptım ve bunu tek başıma yaptım. Bir gazetecinin yüz yıllık hayatına sığdıramayacağı şeyleri yazdım. Sadece büyük operasyonlar değil. Askeriye, o alandaki sıkıntılar, bunlara dair haberler ve riskleri… Yoruldum!

Şunun için yoruldum: çok kavgalar var, taraflar var, savaşlar var ve bu tüm bu tarafların iftiralarına maruz kalıyorsunuz; tehditlerine maruz kalıyorsunuz. Hayatınız risk altında. Bu ister istemez sizi yoruyor. Bir de utanmadan bu insanlar ailenize saldırı yapıyorsa, ailenizi de tehdit etmeye başlıyorlarsa işte orada yorgunluk bir kat daha artıyor.

Yeni mi bu tehditler?

Çok sayıda var; şimdi ve öncesinde. Bazen “bunun için mi!” diye düşünüyorsunuz. İki şey beni fazlasıyla üzdü. Birincisi: şike sürecinde yazdıklarımdan dolayı daha öncesinde beni destekleyen insanların bir takım, bir forma veya başka bir şey uğruna hakareti bırakın küfre varan hatta onun ötesinde iftiraya varan şeyler yazmaları. Bu beni yıprattı ve üzdü. İkincisi: hatalarından dolayı Başbakan’a yaptığım eleştiriler üzerine Ak Partililerin yapmış olduğu iftiralar… CIA ajanı oldum, Mossad ajanı oldum, şucu oldum bucu oldum, her şey oldum!

Başörtülü kızların bana küfretmesi çok zoruma gitti. Sosyal medyada ve birçok yerde var. Hem Fenerbahçe’yle ilgili olsun hem Başbakan’la ilgili olsun, tek bir şey

söylüyorum onlara, Başbakan da dâhil buna. Bana bu iftiraları atanlar kimlerse, hepsine şunu söylüyorum: Allah’tan tek bir duam var; kıyamet günü bu insanları benim karşıma %50 sevap ve %50 günahla çıkarması ve sadece benim hakkıma kalmaları. Allah kul hakkını bize bırakıyor. Hiçbirini affetmeyeceğim. Umarım o şekilde gelirler ve benim hakkımı aldıkları için cehenneme giderler.

Şimdi biri bana diyebilir ki bu ne öfkedir, ne kindir… Yaşadıklarımı ben biliyorum! Bir başörtülü bayan küfretmeden önce biraz Kuran-ı Kerim okuyacak. Başörtüsü takıyorlar ama namaz kılmıyorlar. Ak Partililer ama namaz kılmıyorlar. Dindarım diyorlar ama namaz kılmıyorlar. Küfür ve iftiraya gelince çok rahat hareket edebiliyorlar.

Bakın, insanlar küfre girdiklerinin farkında değiller. “Benim için önce Fenerbahçe gelir, sonra her şey!..” diyorlar. Bu bir küfürdür. Dinden çıkmadır. Bunları görünce üzülüyorum. Bana yapılmış olan bir hakaret için değil. “Yahu ben bu insanlar için mi mücadele verdim” diyorum.

Eğer bu insanlar için mücadele verdimse, hayatımı ortaya attımsa, çocuklarımın hayatını ortaya attımsa, ailemin hayatını ortaya attımsa, yazıklar olsun! Keşke yapmasaydım, diyorum. Umarım ben yanılırım.

Bu mücadeleyi şahsi bir şan, şöhret, para için yapmadım. Benim bu şöhretimi isteyen biri varsa, vermeye hazırım. Hayatının tehlikede olduğu, korumalarla gezdiği, bu kadar iftiraya maruz kaldığı şan ün neyse artık, ben hemen vermeye hazırım. Bu benim istemediğim bir şeydi.

Gazeteciliğe gelelim. İyi bir gazeteci sizce nasıl olmalıdır?

Bir kere vicdanlı olacaksınız. Ahlaklı olacaksınız. Korkmayacaksınız. Hiçbir yere bağımlı olmayacaksınız. Türkiye’de böyle bir şey yok. Konuyu iyi araştırıp derinlemesine incelemeniz gerekiyor.

Bakıyorum; televizyonlarda konuşan insanlar gazetelerin spotunu bile okumamışlar. Ben hiçbir televizyon programına hazırlanarak çıkmıyorum çünkü biliyorum ki karşımdakilerin hepsi cahil. Okumayan insanlar. Okumaları gerekiyor, cesaretli olmaları gerekiyor, fikri takip gerekiyor. Başından sonuna kadar bir olayı takip etmek gerekiyor. O zaman iyi gazetecilik olur.

Bir de ben, “gazetecilik şansı” diye bir şeyin varlığına inanıyorum. Eğer siz araştırmanızı iyi yaparsanız, takip ederseniz, sizin önünüze o gazetecilik şansı denen olaylar çıkıyor. Kısa veya uzun vadede çıkıyor; önemli değil, bir yerde çıkıyor. Bazen hiç tahmin etmediğiniz bir haber size gelebiliyor. O kadar mücadele ediyorsunuz, o kadar araştırıyorsunuz, o kadar konunun üzerine eğiliyorsunuz ki, Allah bir yerde karşılığını veriyor.

İnsanlarla diyalogunuz iyi olmalı. Ben 15-20 yıldır tanıdığım insanlarla haber için halen daha görüşürüm, onlara danışırım. Telefon rehberim kalındır. “Telefon rehberiniz ne kadar kalınsa o kadar iyi gazetecisiniz” derler. Aynen öyle. Telefon defteriniz kalın olacak ama insanlarla iletişiminiz de o oranda iyi olacak.

Bunu şu açıdan sordum; “benden önce yapılan işlerin gazetecilik olmadığını insanlar görmüştür” gibi iddialı ifadeleriniz var…

Ben foyalarını ortaya çıkardım. Uğur Dündar olsun, diğerleri olsun… Bunlar gazetecilik yapmadılar. Bunlar bir makyaj yaptılar. Bir şeyi inceliyormuş gibi yapıp aslında büyük fotoğrafın görünmesini engellediler. Derin devletin devam etmesini sağladılar. Hırsız iş adamlarının bu ülkeyi soymasına göz yumdular. Patronlarını, patronlarının ortaklarını korudular. Bunu para için yaptılar.

Ben gazetecilik mezunuyum, bunların hepsini okudum. Basın tarihini iyi bilirim, Bâb-ı Âli’yi bilirim. Simit yiyen, çay içen gazeteci, şarap içmeye başladı ve köşesinde şarap reklâmları yapmaya başladı. İster istemez halktan koptular. İster istemez patronun çıkarlarını korumaya çalıştılar. Çünkü elde ettiği makamı, parayı ve bütün kazançlarını kaybetmemek için –çok affedersiniz- aşağılıkça işler yaptılar. Nedeni bu.

“Yandaş Medya” diye bir tabir var. Alper Görmüş buna “Paralel Merkez Medya” diyor. Son on yıla baktığımızda “ben de varım” diyerek ortaya çıkan bu medyayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben yandaş demek istemiyorum. Zaman zaman yazılarımda kullansam da biraz kızgınlıktan oluyor. Sakin kafayla düşündüğüm zaman çok da doğru bir kelime değil. Ama yeni bir medya var. Yeni ama etkisiz bir medya var. Yeni ama itibarı olmayan medya var. Yeni ama ahlakı olmayan bir medya var.

Muhafazakâr medyayı mı kastediyorsunuz?

Aynen. Yeni ama ahlakı yok. Yeni ama gazetecilik namusu yok. Bu anlamda bence hiçbir etkileri yok. Eğer etkilerinin olduğunu zannediyorlarsa yanılıyorlar. Kimse kusura bakmasın isim de vereceğim: Star Gazete’sinin hiçbir etkisi yok bu ülkede!

Zaman Gazetesi’nin var mı?

Zaman Gazetesi’nin bence var. Zaman Gazetesi’ni biraz daha farklı bir yere koyuyorum çünkü bir cemaati temsil ediyor. Cemaati temsil ettiği için ister istemez bir anlamda gücü, etkisi var.

Yenişafak Gazetesi’ni nasıl buluyorsunuz?

Yenişafak kafası çok karışık bir gazete. İki arada bir derede kalmış. Hükümeti eleştirmiyor. Ona çok dikkat ediyor. Sadece birkaç kez patronlarının bazı

bakanlıklarla ve hükümetle kişisel kavgalarından dolayı manşetlerinde birkaç eleştiri yaptılar. Havalimanıyla ilgili, Havaş’la ilgili olanlar bunlardandır.

Mesela Sabah Gazetesi öyle bir gazete oldu ki… Merkez medyanın bir dönem en etkili gazetesi MİT’in kontrolüne geçti. Yüzbaşıya general muamelesi yapan birisi, Genel Yayın Yönetmeni Sabah’ın.

Akit Gazetesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Akit’i tamamen farklı bir yere koyuyorum, Akit Gazetesi çok eleştiriliyor ama ben o kadar eleştirmiyorum. Akit Gazetesi’nin iyi-kötü, doğru-yanlış bir çizgisi var. Sivri dili var, zaman zaman hedef gösteriyor ama Akit çizgisini hiç bozmadı. Benim gördüğüm; yıllardır aynı çizgisini devam ettiriyor. Akit’in şimdi yaptığı, eleştirilen manşetlerine bakın, on yıl önce aynılarını attığını görürsünüz. Aynı haberi, aynı yaklaşımı, aynı sertliği görürsünüz. O anlamda bence en dürüst gazetelerden biri Akit Gazetesi’dir. En dik duran gazetelerden biri.

En azından omurgalı, diyorsunuz…

Evet, omurgalı en azından. Sabah Gazetesi’ni nereye koyacaksınız, Star Gazetesi’ni, Yenişafak’ı nereye koyacaksınız? Kafalar tamamen karışık.

Bugün Gazetesi sizce nasıl?

Bugün Gazetesi de farklı bir yerde. Şöyle ki; yarı cemaat, yarı hükümet, yarı piyasa-popüler olma amaçlı bir gazete ama Bugün Gazetesi’nde okuduğum çok önemli köşe yazarları var. Gülay Hanım olsun, Ahmet Taşgetiren olsun… Adem Yavuz Arslan’ı severim, benim eski mesai arkadaşımdır. Ankara’dan çok iyi kulisler yazar. Gültekin Avcı var, son bir yılda çok iyi analizler yapan birisi. Bugün Gazetesi benim köşe yazarları için baktığım gazetelerden birisi daha çok.

İslami camiada insanlar “Hâlâ Taraf mı okuyorsun!” gibi bir söylemi, itirazı sıklıkla dillendirir oldular son dönemde..

Bence bütün gazeteler okunmalı. Okumaktan zarar gelmez. Ama gazetecilik yapıyorsanız, bir duruşunuz olmalı. Ben bugün bir yazı yazdım. 10-15 gündür herkes dinleme’lerden, şikayetçi! Bu ülkede Başbakan çıkıyor “dinleniyorum, rahatsız oluyorum” diyor. Ben de dönüp diyorum ki: “Bu ülkenin Başbakanı’sın, anayasaya göre sen de ben de eşitiz. Sen kendi dinlenmenden rahatsız oluyorsun, ben ise dinlenmeyi belgeledim. Sen daha dinleme cihazının kim tarafından konulduğunu bulamıyorsun, ben beni ve Taraf Gazetesi’ni dinleyenleri belgeledim. Belgeleri savcıya verdim. Savcı soruşturma açtı. Yargılanmaları için sana yazı gönderdi, izin istedi. Sen ise izin vermedin. Ondan sonra da oturup Hz. Ömer adaletinden bahsediyorsun!”

Medyaya bakıyorum; bir tane kalem yok, bir tane yazı yazacak adam yok. Yazarsanız, köşe yazıları yazıyorsanız ve fakat Başbakan’ı eleştiremiyorsanız Allah öteki tarafta size bunun hesabını sorar! Benim bildiğim Allah’sa sorar! Onlar başka bir Allah’a inanıyorlarsa, bilmiyorum. Benim bildiğim Kuran-ı Kerim’se sorar! Peygamber Efendimiz zamanındaki olaylara baktığımda, bunun hesabı sorulur. Televizyon programını, koltuğu, köşe’yi kaybetmekten korktuğunuz için iktidar mensubuna hatalarını söyleyemiyorsanız, yazı yazamıyorsanız o kaleminizi kırın daha iyi.

Başbakana hitaben, “Usta, gemin su almaya başladı” başlıklı bir yazı yazmıştınız. Geminin şu andaki durumu nedir?

Gemi halen daha su alıyor. Fazlasıyla su almaya başladı. Benim onu yazdığım dönemde Uludere yoktu, “Özel Yetkili Mahkemeler Yasası” daha değişmemişti, “Şike” bu kadar rezil bir duruma gelmemişti, Sayıştay bu kadar kötü bir durumda değildi.

Hükümet, “alternatifimiz yok” şımarıklığı içerisinde. Bir gün inşallah Başbakan olursam -bunu çok istiyorum, beş yıl başbakanlık yapıp kenara çekilmeyi çok istiyorum- bu ülkenin Bakanlarının yarıdan fazlası Yüce Divan’da yargılanır. Belediye başkanlarının ve siyasetçilerin birçoğu için, parti gözetmeksizin, cezaevi inşa etmek istiyorum, yaptıkları hırsızlıklar için.

Hırsızlık o kadar büyük bir noktaya gelmiş ki, iktidar da o kadar bu işin içerisinde ki, geminin bir süre sonra battığını göreceksiniz. Bu gemiyi de hırsızlıklar batıracak. Şimdi “alternatif yok” diye şımarıyor olabilirler; bu seçimde geminin ne kadar yalpaladığını, rotadan çıktığını görecekler.

Ben Ak Parti’nin 2023’ü görebileceğini zannetmiyorum. Çok basit, gidin muhafazakâr kesimi gezin. Bakın nerdeler, ne oldular, hangi noktadalar!

Ak Parti’yi daha önceki hükümetlerden ayıran fark git gide ortadan kalkıyor mu diyorsunuz?

Bu ülke Ak Parti’ye neden tek başına iktidar verdi? ANAP’ın hırsızlıklarından bıkmışlardı, DYP’nin hırsızlıklarında bıkmışlardı, DSP’nin beceriksizliğinden bıkmışlardı, CHP zaten iktidar olamıyor.

Ak Parti şu anda ANAPlaşıyor, DYPleşiyor. O yolda hızlı adımlarla gitmeye başladı. Nerede Hilmi Güler? Başbakan açıklasın, neden bakan yapmadığını? Kürşat Tüzmen’i niye bakan yapmadı, bunları açıklasın! Unakıtan’a ne oldu da gönderdi? Osman Pepe nerede? Kendi özel kalem müdürü Hikmet Bulduk vardı, o nerede? Organizer firmasına ne yaptılar? Reklamcısı Arter ne yapıyor?..

Bunların ortaya çıkmayacağını zannediyorlarsa yanılıyorlar. Binali Yıldırım’ın akrabaları ne yaptılar İstanbul’da? Bir sürü şey sayabilirim ben size böyle, fazlasıyla… Bu kadar kötü medyayla bunların ortaya çıkmayacağını sanıyorlar. Kendilerine yakın, kendilerinden korkan bir medya; Aydın Doğan’ın, NTV’nin, Doğuş Grubu’nun ve diğerlerinin olduğu medya… Yandaş gördükleri bir medya var.

Cemaat’i baskı altına alıp Zaman, Bugün gibi gazetelerde bir şeylerin çıkmasını engelleme çabası var. Geriye bir tek Taraf Gazetesi kalıyor. Başka bir gazete de yok, gördüğüm kadarıyla. Sözcü ve Aydınlık gazetelerinin bir itibarı yok. O kadar fazla yalan haber yaptılar ki, onlara itibar yok.

Bu devran dönerse, ki dönecek, o zaman çok şey ortaya çıkacak. Başbakan sık sık Hz. Ömer adaletinden bahsediyor. O halde Onun gibi davranacaksın. Kim hırsızlık yapmışsa cezasını çekecek. Kim yolsuzluk yapmışsa cezasını çekecek. Böylece toplum sizin liderliğinize inanacak.

“Yüzde Elli oyumuz var”, bununla övünüyorlar. Bunu size ben verdim ama ben size inancımı kaybetmeye başladım ve kaybettim. Benim ailem de kaybetti. Toplum da yavaş yavaş kaybediyor. Bir sene önce bunlar bu kadar konuşulmuyordu, yoktu. Ama bir senedir konuşuluyor. Ak Parti, yaptıkları, hırsızları koruması, şikecileri koruması, kendi hırsızlıkları ortaya çıkmasın diye Özel Yetkili Mahkemeleri kaldırması… Birçok şey var.

Yeni bir anayasa yapılması durumunda…

Ben yeni bir anayasadan ümitli değilim. Ak Parti’nin çok istediğine inanmıyorum. Çünkü bu anayasa işlerine geliyor. Hesap vermiyorlar kimseye.

‘Ankara’nın derin dehlizleri’nde olup bitenler aydınlatılabilir mi?

Elbette. Ben 28 Şubat Sürecinde bile umudumu hiç kaybetmedim. Dünyada tek başınıza kalsanız dahi umudunuzu kaybetmeyeceksiniz ve mücadele edeceksiniz. Yoksa, Ankara’nın dehlizleri ne ki!

Ben Allah’a inanıyorum; işimi en iyi şekilde yaptıktan sonra, öteki tarafa gittiğimde Allah bana sorduğunda, “Rabbim, ben şunu şunu yaptım” diyeceğim. “Bir şeyi değiştirmek benim elimde değil. O benim kudretimde değil, o senin kudretinde!”

O yüzden Ankara’nın derin dehlizleri tabii ki aydınlatılacak, aydınlatılmak zorunda. Hesap vermeleri gerekiyor. Bu ne zaman, nasıl olur onu bilmem, bilemem. Şunu biliyorum: ben sonuna kadar mücadele edeceğim bununla bir gazeteci olarak, bir vatandaş olarak. Bunu herkesin yapması gerekiyor.

28 Şubat sürecinin sona erdiğini söylüyorlar. Sizce sona ermiş midir?

Bence tam olarak değil. Kısmen evet, düzelmeler oldu. Ama atılması gereken çok, çok adım var. Katsayı idi, İmam Hatipler idi, daha yeni yeni bir takım şeyler düzelmeye başlıyor.

Mecliste bir tane bile başörtülü vekil yok. Bütün kamu kurumlarında başörtülü olarak görev alınabilmeli. Bunlar olmadığı müddetçe 28 Şubat Sürecinin bittiğine inanmıyorum. İşin daha kötü tarafı Ak Parti “28 Şubatlaşıyor” artık. Başbakan çıkıp canlı yayında “28 Şubat operasyonları dalga dalga ülkeyi boğuyor” diyebildi. Kendisi, 28 Şubat’ın mağduru olduğunu da söylüyor. Kimse kusura bakmasın 28 Şubat sürecinde mağdur olmadı Tayyip Bey. Bu ülkenin gerçek mağdurları var.

Kim onlar?

Doktor olacakken ev hanımı olanlar. Başını açmayıp okula gidemeyen insanlar. Ailesinden uzakta eğitim almak zorunda kalan insanlar. Devlet kurumlarından, Ordu’dan atılan insanlar. Pazarda gözleme, limon satan insanlar. Bu süreçte atıldıktan sonra iş bulamayıp intihar eden insanlar var. Kim, hangi toplum sahip çıktı? Hiç kimse sahip çıkmadı. O yüzden 28 Şubat bitmiş diye bir şey yok. Onlar için yapılacak ne yapılacaksa.

Ak Parti ve Başbakan Kasımpaşa’dan Nişantaşı’na taşındılar. Maalesef. Tayyip Bey’in Kasımpaşa’ya geri dönmesi gerekiyor!

PR (Halkla İlişkiler) çalışmaları mı yapılıyor?

Evet, çok iyi bir PR çalışması var. Ben yazı yazdım, yalanlayamadılar. Ortadoğu’da paralı askerler alkışladı onları. Açıklasınlar kaç para verdiklerini o askerlere, alkışlamaları için. Ben yazdım, yalandır diyemediler. Diyemezler. Tayyip Bey iyi bir lider ama maalesef çizgi değiştirmeye başladı. Ben bunu söyleyince diyorlar ki: “Tayyip Bey iyi biri ama çevresi…”. Bir lider çevresini göremiyorsa, kusura bakmasın!

Tayyip Bey ile özel olarak görüştünüz mü hiç?

Hayır, hiç görüşmedim. Çok iyi anlaşacağımızı düşünüyorum. Ben Tayyip Bey’in samimiyetine gerçekten inanıyorum. Ama samimi olması O’nun yaptığı hataları görmeme mani değil. Görür ve söylerim. Bunu kendim için değil bu ülke için söylerim. Kendisi için, partisi için söylerim.

Türkiye’de Müslüman olarak sizi ilk rahatsız eden şey nedir?

Benim rahatsız olduğum şey şu: gerçekten samimiyet yok, göstermelik yapılıyor her şey. Bu ülkede Başbakan’ın suratına fotoğraf fırlatıp tokat attığı bir adam, ismini de yazın, Akif Beki, akıl veriyor! İnsan bir döner arkasına bakar ona göre akıl verirler. Bu ülkede ahlaksızlar ahlak dersi vermeye başladı. Ülkenin en önemli sorunu bu. Ayırım yapmaksızın her kesimde var bu hastalık.

Para için, makam için, mevki için farklı bir kimliğe bürünüyoruz. Samimiyet yok, mücadele yok, inanmışlık yok. Müslümanlar neden bu kadar eziliyor çünkü Müslümanlar inanmış değiller. Laf ebeliğiyle olmuyor. Laf ebeliğiyle herkes Müslüman, herkes cihat yapıyor. Ama icraata geldiği zaman, yok!

Ben zorunlu eğitim ve zorunlu askerliğe geleceğim. Ne düşünüyorsunuz böyle bir eğitim ve askerlik için?

Zorunlu ama çok alternatif alan olmalı. Meslek olabilir, Kuran olabilir, Güzel Sanatlar olabilir başka bir şey olabilir. Tek tip eğitim var, bizdeki sorun bu. İlkokul bir’de ben başladım Atatürkçülük dersine, lisede aynı, üniversitede aynı Atatürkçülük dersi, İnkılap Tarihi dersi. Bizim kültür seviyemiz çok yüksek değil. Bu ülkeyi yöneten bakanları bakın, kaçının kültür seviyesi yüksek? Liderlerin yaptığı ağız dalaşlarına, hakaretlere bakın.

Devletin bunu bir ideolojik araç olarak kullanmasını eleştiriyoruz.

Şu andaki zorunlu eğitimin savunulacak bir tarafı yok. Tek tip bir eğitim var, merkezden belirlenen bir sistematik var. Tek tip hutbe var bu ülkede, böyle bir şey olabilir mi! Ben Cuma namazlarında hutbe dinlemek istemiyorum, mecbur olmasam dinlemek istemiyorum.

Diyanet’i nasıl görüyorsunuz bu anlamda?

Eskisine göre daha iyi. Mehmet Nuri Yılmaz gibi birinden kurtuldu en azından. Ama yine de bu ülkenin en kötü kurumudur Diyanet.

Hangi anlamda?

Kaç bin cami var bilmiyorum. Her imam üç kişiyi, her müezzin üç kişiyi eğitseydi bu ülkenin sorunu kalmazdı.

Askerde işkence gördünüz mü?

İşkence gördüm. Detaylarına girmeyeyim ama fizikî ve psikolojik işkence gördüm.

Bu sizin herhangi bir “Mehmetçik” olmanızdan dolayı mı, yoksa özellikle Mehmet Baransu olmasından dolayı mıydı?

Mehmet Baransu olduğum için. Çünkü ben o dönem Dağlıca’yı yazmıştım, İlker Başbuğ’u yazmıştım, Paksüt – Başbuğ görüşmesini yazmıştım, o dönemden sonra askere gitmiştim.

Sadece size özgü değil, askerde devasa bir hak ihlali var esasında.

O ayrı bir şey ama benimki daha özeldi. Bu yazdığım haberlerden dolayı. Bu ülkenin bir gün tarihi yazıldığı zaman Taraf Gazetesi’nin yaptığı şeyler yazıldığı zaman bu da yazılacak. Taraf Gazetesi onları da kırdı. Birçok şeyi psikolojik olarak kırdı. Mecburi askerliğin bir an önce kalkması gerekiyor, hükümet neyi bekliyor ben anlamıyorum. Ve hesap sorabilecek bir yapıda geliştirsinler yeni askerliği ki geçmişte yaşadığımız sıkıntıların aynılarını profesyonel ordu’da da yaşamayalım

Kur’an’ı okuduğunuzda sizi en çok ne etkiliyor?

Ben Yasin’i okumayı çok severim. Son 6 aydır da Necm Suresi’ni dinliyorum. Kâbe’nin yeni bir imamı var, Onu dinliyorum. Yakında da Kuran-ı Kerim’in mealine başlayacağım, yeni aldım.

Kimin meali?

Suat Yıldırım’ın. Elmalılı Hamdi Yazır’ınki de evimde, ara ara ona bakıyorum.

Özel hayatınızı değil ama kamuoyunu ilgilendiren bir sırrınızı bizimle paylaşır mısınız?

Şunu söyleyebilirim: Allah ömür verirse 10 sene sonra bir kitap yazacağım. Herkes anlayacak neyin ne olduğunu. Beni, nasıl mücadele ettiğimi, hangi tehditleri aldığımı, bütün haberlerimin perde arkasını yazacağım.

Neden şimdi değil de 10 sene sonra?

Görevde bazı insanlar. Çocuklarımla, kendimle ilgili tehditleri yazacağım. Haber kaynaklarımı açıklayacağım. 10 sene sonra…

Korumalarla dolaşıyor olmak nasıl bir duygu?

Kötü bir şey, çok kötü bir şey. Yanınızda devamlı bir adam var. Millete çok kolay geliyor, rahat geliyor ama değil. Ben bazı şeylere kader planında bakıyorum. Allah bana böyle bir görev biçti, yapacak bir şey yok. Şikâyet edecek değilim.

Ara verecek misiniz gazeteciliğe?

Çok istiyorum. Ama zor. Bir sene hiçbir iş yapmak istemiyorum. Bir sene bir yere çekilip çocuklarımla birlikte oynamak ve kitap okumak istiyorum.

Teşekkür ediyoruz röportaj için.

Rica ederim

 

Bunu bize öğretmediler.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kendine iki düşman belirlemişti. Biri Müslümanlar diğeri Kürtler. Kur’an’ı açıkça yasaklamaya, camileri kapatmaya, İstiklal Mahkemeleri’nde çokça Kur’an talebesini/ âlimi asmaya kadar varan göstergeleri Tek Parti Diktatörlüğü döneminde bariz görülür. İslam’a gönülden (saptan değil kökten) bağlı olanlara karşı asimilasyonu aratmayacak ciddi bir baskı ve zulüm süregeldi bugünlere dek.

Diğer düşman Kürtleri ise asimile etmek için türlü türlü işkenceler yaptı bu ceberut devlet. Ama elhamdülillah başaramadı. Kürt dili, Kürt kültürü Allah’ın ayetlerinden bir ayet olarak – bir zenginlik olarak- yaşıyor. Bu ülkede İslami algı millileştirme ile malul de olsa hâkimdir, ayaktadır. Millet karakterine yabancılaştırılmış ancak özünden kopmamış, kopartılamamıştır.

O çok katı yasaklar ciddi bir hafifleme yaşasa da Cumhuriyet 90 sene sonra da yasakçı bir zihniyete ve pratiğe teslim olmuş vaziyetini sürdürmektedir. Her bir yasak milyonlarca kul hakkı yemek anlamına geliyor. Malûm, Allah kul hakkını affetmiyor. Durum bu kadar vahim, zulüm bu kadar ağırken yasakçıların, yasakçılığın değirmenine el ile veya dil ile veya oy ile su taşımanın vebaline ne demeli! Böylesi bir vebalin altından nasıl kalkılır? Dahası, kalkmak mümkün mü?

Ama tuttuğu parti, tuttuğu takım, koynunda yattığı ideoloji kişinin putu olmaya görsün…  Apaçık gerçeğe sırt çevirir de, beyan edilmiş hakikati es geçer de sarılır putuna. Putları yıkmak kolay değildir. Yürek ister.

Yer ile yeksan olsa da düşüncelerin hakikat ile ayağa kalkabileceğine güvenmelisin. Allah yenilmezdir. Allah’a dayanıp güvendikten sonra nedir seni mahcup eden!

Kimse görmek istemeyen kadar kör olamaz, gerçekten. Görmek ve anlamak istemeyene ne Allah ne de kulu bir fayda sağlar.

Feci bir yanılsama, dehşet verici seri ve serseri bir yalanla yaşını başını alıyor bu ülkenin evlatları. Ne yazık ki aklını başına alamıyor çünkü o aklı kullanmaya fırsat bulamıyor.

Hakikat ile temas insanın aklını başına getirir.

Resmi tarih değil, gerçekler…

Resmi –diyaneti- din değil Allah’ın dini –Kur’an ve muhakkak anlamı!..

Çakma- çeyrek aydınlar değil Peygamberler, yüreğinde ufuk, insanlık, hakikat bulunan şahsiyetler,

Cihanşümul karakterler… İdrakini bürüyen kabuğu çatlatmanın ıstırabını duyan söz ve eylemi bütünlemiş alimler, sanatçılar, adanmışlar..

Ne çare!.. Şairin dediği gibi:  “bunu bize öğretmediler.”

Sivil olmayı, bağımsız olmayı, itaatsiz olmayı, özgürce düşünceye dalmayı, kendin olmayı, kendine yol açmayı, kendini oldurmayı, var oluşunu adımlamayı bize öğretmediler.

(bunu anarşizm saydılar, buna ‘küfürdür’ dediler.)

Oysa buna ihtiyacımız vardı, buna muhtaçtık fazlasıyla; “bunu bize öğretmediler.”

Neyi kaybettiğimizi bilemediğimiz için yüzde kaça varan indirimlerle kaç taksite satıldığımızı bilemiyoruz! Bizi satanı biz de satarız diyen bir taraftarın o basit gerçekliğini hayata geçiremiyoruz.

Çünkü bizi satana taptığımızı bize öğretmediler.

“Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz
Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz
İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler
Bunu bana öğretmediniz
Kardeşim İbrahim bana mermer putları
Nasıl devireceğimi öğretmişti
Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
Ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini Nasıl sileceğimi öğretmediniz”

(Sezai Karakoç)

Bir Başörtülü Avukatın Anıları (2)

Aybüke Ekici anlatıyor:

Olay Yeri: İstanbul İdare Mahkemesi duruşma salonu

Kişiler: üç kişilik mahkeme heyeti (kadın başkan ve iki erkek üye), bir adet davacı bir adet davacı vekili, seyirciler (ki biri Mehmet Ali kardeşimdi, Allah ondan razı olsun) ve bendeniz, kurum vekili.

Duruşma salonuna cüppe ve başörtümle girdim. Meraklı bakışlar vardı birkaç.. Sonra sıram geldi ve yerime geçtim. İsimler sorulurken üye hakim, Başkan’a fısıldayarak -ki dudak okuma kabiliyetine ve ince bir duyma yeteneğine rabbim sayesinde sahibim- “Ee.. başörtülü giriyor duruşmaya” dedi.

Başkan da ona, elini de havada sallayarak “olsun” dedi ve duruşma başladı.

Davacı vekili savunmasına başladı, konuştu, konuştu.

Sonra söz bana geldi, ayağa kalktım, konuşmama başlamadan Başkan:

– Duruşmaya başörtülü gelmişsiniz, BU SEFERLİK BÖYLE GİRİN, AMA SONRAKİ DURUŞMALARA BÖYLE ALMAYACAĞIM, dedi.

cevap verdim:

– Tartışmaya bile gerek yok, kanuni hiçbir yasak yok, bunu benden iyi siz biliyorsunuz!

– Zaten tartışmayacağım, sadece bu seferlik böyle olacak, bir dahaki duruşmalara böyle gelemezsiniz.

– Bu sefer değil her zaman böyle olacak!

– O zaman biz de duruşmaya almayız!

– Böyle bir şeye hakkınız yok, anayasal bir haktır bu ve hiçbir yasak yok, dedim. Benim avukatlığım konusunda bir tartışma yok ki!  Kurumu temsilim’de de bir sorun yok.

– O zaman ben de takdir hakkımı kullanırım, sizi duruşmaya almam, dedi. Şimdilik savunmanızı yapın, tartışmaya gerek yok!

Kalbimin atışı, sinir ve heyecandan tamı tamına  hatırlamasam da bu konuşmalar geçti.  Ben de okulu temsilen orada bulunduğum için savunmamı yaptım. Daha fazla uzatmadan..

Böyle bir tartışmayla da olsa HAKKIM OLDUĞU ÜZERE BAŞÖRTÜLÜ OLARAK DURUŞMAYI TAMAMLADIM! ELHAMDÜLİLLAH.

Çıkışta bir bayan avukat gelerek elimi sıktı. Cesaretinizden dolayı tebrik ederim, dedi.

Tam bu sırada  davacı vekili geldi ve “SİZ MESLEK KURALLARINA AYKIRI DAVRANIYORSUNUZ ” diyerek haklı olduğunu ispata çabalarken M.Ali’ hak ve hukukla ilgili gerekçeleri ortaya koyuyordu. Bayan avukat da “özgürlük”ten bahsetmeye başlayınca “yasakçı avukat” arkasına bakmadan uzaklaştı.

Bundan böyle Rabbimin izniyle hangi mahkemede olursa olsun başörtüsünü çıkarmadan duruşmalara girmek istiyorum. Benim gibi olan Müslümanların da aynı direnişi göstermeleri halinde yasaklar hayat alanı bulamaz ve yok olup giderler, biterler inşallah. Bu zulüm de sona erer. Erecek İNŞALLAH!

Mehmet Ali Başaran anlatıyor:

Hayat bir tür oyun gibi.

İnsan ne kadar büyüse de, oyun gibi.

Çocukken küçük oyuncaklarımız var büyüyünce –sözde- büyük..

Orta okulda münazaralara katılıyoruz, sonra büyüyüp duruşmalara veya TV programlarına..

Lisede okul başkanı olmak için yarışıyoruz, büyüyünce belediye başkanı…

Hepimiz her gün bir yerlerde rol alıyoruz.

Bugün de defalarca kez olduğu gibi duruşma salonundaydık.

Sahneye Aybüke kardeşimiz çıktı ve fakat bu defa farklı bir oyun ortaya koydu!

Farkı şuradaydı: Müslümanlar olarak haklı davamızda “savunma hakkımızı” dahi kullanamıyorduk. Yenilgiyi baştan kabul etmiş bir şekilde, açıkça kendimize zulmetmiş olarak duruşmalara giriyor ve çıkıyorduk. Ne yazık ki.. Kimilerine göre bu “zaruret” kapsamında “Allah’ın affedeceği bir şey”di. Kimilerine göre de belki öyleydi ama artık bu saatten sonra değil!.. Bu kadar açık ayetlerden sonra artık bizler de bir biraz bedel ödemeliydik –gerekirse.

Ben seyirciler arasındaydım, seyrettim.

Aybüke’yi tebrik ediyorum. Temsil ettiği değerleri gayet iyi temsil etti.

Salona 20 dakika kadar önce geldik ve az olan seyirciler arasına gayet normal olarak –çekingenlik göstermeksizin, kendinden emin- oturduk. Mahkeme heyeti bizi gördü. Ön yargıların bir anda depreşmesine mani olacak bir mesafede ve halde, belirli bir süre geçti. Herkes için alışma süresi. (salonda bir “öteki” var zira!)

Aybüke’ye yadırgar bakışlar atan bayan bir avukat gördüm.

Seslenilince yerini aldı kardeşimiz. En başta, elhamdülillah dedik, hiç sorun yok.

Davacı tarafın avukatı iyi bir savunma yaptı. Sıra Aybüke’ye gelmişti. Kalktı, tam savunmasına başlayacaktı ki Hakim Hanım’ın uyarıları geldi. Kardeşimiz gayet yumuşak biçimde ama ciddi bir direnç gösterdi. Psikolojik üstünlük o sırada her şeye rağmen Hakim’de değil Aybüke’de idi. Zira buraya kadar “bu halde” gelmesi ve kendinden emin olarak hak ile, hukuk ile, mevzuat ile kendini savunması, “kolay lokma olmadığını” gösteriyordu. Hakim ısrarla, deyim yerindeyse, “bu defalık affettim, bir daha görmeyeyim” dedikçe Aybüke “ bundan böyle her defasında olması gerektiği gibi olacak; böyle!” demekten geri durmadı. Bir hakkın normal olarak kullanılmasını lütuf olarak kabul etmedi.

Konuşmasına böyle bir “çatışma” sonrası başlar başlamaz, beni de sinirlendiren bir fırsatçılık yaptı davacı taraf avukatı.

Aybüke’nin başörtülü olmasından bir menfaat elde etmek bayağılığına yeltenerek, Hakime;

“Nasıl bir zihniyetleri olduğunu görüyorsunuz!” dedi.

Bu söz üzerine ortam biraz gerildi. Hakim’in sağında oturan üye davacı taraf avukatına hitaben, “ Onu sen burada sorgulayamazsın” benzeri şık bir cevap verdi. Soldaki üye ise ne yazı ki yasakçı bir yaklaşımla oyuna dahil olmuştu.

Duruşma salonundan çıkışta yaşlı “fırsatçı avukat”a haktan, hukuktan, anayasadan, uluslar arası hukuktan, AHİS’ten bahsediyorduk ki – daha esas yasaya: İnançlarımızın gereği’ne- gelmeden, uzaklaştı. “Ama Meslek Kuralları..” diyordu.

Bir bayan avukat o sırada gayet heyecanlı bir halde Aybüke’nin elini sıkıyordu, ikinci defa:

“Tebrik ediyorum, böyle yürekli insanlarla bu yasaklar kalkar” benzeri sözler söylüyordu.

Eminim İstanbul İdare Mahkemesi Hakimleri iki hafta bu olayı konuşur. (biraz da memuriyetin gereği:)

Kimilerine göre kıyamet alametidir bu!

Kimilerine normalleşme hareketi!

Bizce Türkiye adına bir ayıbın daha gecikmeli de olsa sona ermesidir.

Temennimiz budur.

Rabbinin adıyla oku!

Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur diye bir kitap var. Buradan başlayalım. Bu kitabın ilk iki cümlesinden: “Okulda insanlar imal edilir. İnsan yapma olayına eğitim denir.”

İnsanların eylemlerini kontrol etmek istiyorsan, düşüncelerini kontrol edeceksin. Düşüncelerine hükmedeceksin. Egemenler bu kuralı iyi bilir ve işletir.

Bugün Müslümanlara Allah’ın ayetlerinden bahsettiğinizde pekâlâ “amennâ” tavrıyla karşılanmanız gerekirken afallama, olmazlanma ve türlü türlü yuhalanmalarla karşı karşıya kalmanıza ne demeli!

Şöyle diyebiliriz: Vahyedilmiş bir dine değil imal edilmiş bir dine iman ediliyor. Oysa biz biliyoruz ki İslam’a ne kadar benzer görünürse görünsün, islam’dan başka bir din kabul görmeyecek Allah katında.

Ali Şeriati’nin “dine karşı din” diyerek kavramsallaştırdığı, İslam’a karşı Düzen denilen illet tarafından imal edilmiş bir din’den bahsediyoruz.

İslam’ı Müslümanların elinden alamayanların, alamayacak olanların tek çıkar yolu buydu zaten. İslam’dan bozma, ekleme ve çıkartmalarla malul bir din ve bu dine iman edecek “Müslümanlar”  imal etmek. Birilerinin laf söyletmediği “Devlet Baba”nın rahle-i tedrisinden geçilerek öğreniliyor bu din. Okul dediğimiz de zorunlu eğitimi ve askerliği ile bildiğimiz okullar ve kışlalar. Ancak dahası var: kitle iletişim araçları ve yasalar.

İnsanları bu dine değil Allah’ın dinine uymaya çağırıyoruz. İşte bu çağrı boğulmak isteniyor. Bu çağrıyı boğmak isteyenler için üzülüyor, endişeleniyoruz. Zira bilmiyorlar. Neye karşı çıktıklarını bilmiyorlar. Hakkın değil batılın değirmenine su taşıdıklarını bilmiyorlar.

Allah’ın insanlara gönderdiği, tahrifattan tümüyle uzak, geçerli tek kaynak- kitap olan Kur’an’a inandıklarını söylüyorlar ama Kur’an’ı okumuyorlar. 114 sure ve 6000’den fazla ayet ile ne buyuruyor Allah, bakmıyorlar. Baksalar da bölük pörçük bakıyorlar, bütünlüklü olarak ele almıyorlar. Baksalar da anlayamayacaklarını düşünüyorlar. (bakmadıkları için böyle düşünüyorlar.)

Allah’ı layıkıyla takdir edemiyorlar. Peygamberlerden sadece Hz Muhammed’i(sav) –bizim- diye biliyorlar ama O’nu da doğru düzgün tanımıyorlar. Sünnetten anladıkları erkeklerin sünnet olması ve yemekteyken tabağı sünnetlemek.

İki kapak arasında muazzam bir nimet olarak okunmayı, anlaşılmayı, özümsenmeyi, hayata rengini vermeyi bekleyen Koskoca Kur’an’ı garip, yetim, sahipsiz bırakıyorlar!

Okumuyorlar. Besmele ile anladıkları dilde mealini okumaya koyulsalar, anlayacaklar. Ağızları açık kalacak. Mahcup olacaklar. Yürekleri önce daralacak, ama sonra genişleyecek. Allah’u ekber diyecekler. Neler varmış, neler oluyormuş, ben nerelerdeymişim, bu olanlar ne, ne yapıyoruz burada, burası neresi, şu insanlar kim, nasıl olur.. diyecekler!

Onlar bilmiyorlar ey okuyucu. Aldırma onlara. Onlar cehaletin verdiği cesaretle acizliklerini unutuyorlar. İnsan unutur ey okuyucu.

Minik bir seçki yaptım, gel birlikte okuyalım. Bitimsiz bir kitabın sayfalarında dolaşalım. Çiçek bahçesinde dolaşan çiçek kokar!

 

Yaratan Rabbinin adıyla oku!

Alak Suresi 1. Ayet (Suat Yıldırım Meali)

 

Düşün öğüt ve uyarılarla dolu olan bu Kuran’ı!

Sâd Suresi 1. Ayet (Muhammed Esed Meali)

 

Ey insanlar, Resul size, Rabbi’nizden hakkı (gerçeği) getirdi. Kendi yararınıza olarak ona inanın. Eğer inkâr ederseniz, bilin ki göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

Nisâ Suresi 170. Ayet (Elmalılı Hamdi Yazır Meali)

 

Biz Kur’an’dan öğüt alınabilsin diye onu kolay anlaşılır kıldık. Yok mu öğüt alan? 

Kamer Suresi 17. Ayet (Fizilal-il Kuran Meali)

 

Rabbinizin affına mazhar olmak ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyanlar için hazırlanmış gökler ile yer kadar geniş bir cennete ulaşmak için birbirinizle yarışın.

Âli İmran Suresi 133. Ayet (Muhammed Esed Meali)

 

Allah’a davet eden, doğruları yapan ve “Ben Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?

Fussilet Suresi 33. Ayet (Şaban Piriş Meali)

 

Allah, size emanet edilen şeyleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verecek olursanız adâletle hüküm vermenizi emrediyor. Allah size ne de güzel öğüt veriyor; zira Allah akıl sır ermez bir biçimde her şeyi işiten, her şeyi görendir.

Nisâ Suresi 58. Ayet (Mustafa İslamoğlu Meali)

 

Asıl şeref, Allah’a, O’nun Elçisi’ne ve inananlara aittir ama ikiyüzlüler bunun farkında değiller.

Münâfikûn Suresi 8. Ayet (Muhammed Esed Meali)

 

De ki: ‘Benim namazım, ibadetlerim, yaşamam ve ölümüm hep alemlerin Rabbi olan Allah içindir.’

En’âm Suresi 162. Ayet (Ahmet Varol Meali)

 

 

Ey insanlar, bir örnek veriliyor, onu dinleyin! Sizin Allah’tan başka yalvardığınız şeyler birleşseler bile bir sinek dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu ondan kurtaramazlar. İsteyen de aciz, istenen de..

Hacc Suresi 73. Ayet (Şaban Piriş Meali)

Bir Başörtülü Avukatın Anıları

Başörtülü olması bir bayan avukatın mesleğinin ve başarılarının önüne geçiyorsa durup düşünmekte fayda var. Zira bir anormallik var. Fatma Benli’den, ‘bir avukatın anıları’nı dinledim. Geride kalan ve kalmayan günlerin acısı diner mi dinmez mi, karar veremedim. Bugün Türkiye İnsan Hakları Kurulu üyesi olan Benli’nin, içinde kendisi gibi milyonlarca insanın hikayesini barındıran sözlerine kulak verin, kararı siz verin.

Mehmet Ali Başaran

Bu ülkede başörtülü bir avukat olarak nasıl bir tecrübeyi yaşadınız, yaşamaktasınız?

Başörtülü avukat olmak demek, fiiliyatta duruşmalara girememek ve mesleğinizi gerektiği şekilde yapmak için başkasından yardım almak zorunda olmak demek. Bunun hukuken olduğu kadar mantıken de anlamsız olduğu ortada. Benimle aynı statüde olan kişilerinin, mesleğimi ne şekilde icra edeceğime karar verme hakkını kendilerinde görmelerinin altında yatan “benimle aynı şekilde duruşmaya girmek için bana benzemek zorundasın çünkü normal! olan benim” düşüncesinin neden olduğu kibre ilişkin söylenecek çok fazla şey var aslında.

Sadece düşüncelerinizi değil, duygularınızı da merak ediyoruz.

Mahkemelerde “yok sayılmanın” verdiği incinme duygusundan bahsedebiliriz. Bu durum benim açımdan daha da ciddi bir çelişki oluşturuyor zira Rabbim nasip etti; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitme, Birlemiş Milletler CEDAW komite üyeleri önünde hatta Harvard’da konuşma yapma imkanım oldu. Kendi ülkemde ise en basit bir nafaka davasının duruşmasına bile giremiyorum. Her bir duruşma için başka bir avukata dava dosyamı teslim etmek zorundayım. Bu sadece maddi anlamda zarar vermiyor; psikolojik anlamda çok ağır bir durum. Beni duruşmaya alsalar muhtemelen bütün davaların duruşmalarına giremem ama “girmemeyi tercih etmenin” değil girememenin verdiği durum onur kırıcı. Bu sadece benim gibi mesleğini yaparken engellenenlerin değil, bu haksızlığı fark bile etmeyenlerin ve fark etse de kaldırmak için çaba gösteremeyenlerin hep beraber yaşadığı bir ayıptır.

Bu aynı zamanda bir “ayrımcılık” değil mi?

Kesinlikle. Böylesi keskin bir ayrımcılığın halen avukatlar arasında devam ediyor olması ciddi bir ironidir aynı zamanda. Çünkü hakkı ihlal edilen kişilerin müracaat edebileceği yer, hukuki mekanizmalar; hak müdafaa edebilecek kişiler ise avukatlardır. Başkalarının haklarını savunmaya çalışan avukatların, kendi çalışma haklarını savunamaz hale getirilip bizatihi kendi meslektaşları tarafından engellenmesi, durumu daha da vahimleştiriyor.
Bakın Amerika, İngiltere, Hollanda, Danimarka, Yunanistan dahil pek çok ülkede başörtülü avukatlar duruşmalara giriyorlar. Türkiye’de ise bir kadına başka bir avukatın ya da bağlı bulunduğu meslek örgütünün müdahalesi normal görülüyor. Bu durum, yani kimin hangi mesleği yapacağına başkaların karar vermesi Alman Avukatlar Birliğinin 1922 yılında “kadınların bünyesi hakimliğe ve avukatlığa uygun değildir. Yargılamaya karışmaları adaletin zararına olur” kararını hatırlatıyor. Çünkü dün kadınlar avukat olamaz diye seçkinci grubun çağdaşları, bu gün başörtülü kadınlar avukat olamaz diyorlar. Üstelik gerekçe gösterilen, “hakimlerin, avukatların başlarının örtülü olup olmamasına göre farklı karar vere(bile)ceği” iddiası çok saçma. Bu mantığa göre hakim kararını, yasal mevzuata göre değil de, duruşmadaki davacı, davalı ve tanıkların başlarının örtülü olup olmamasına göre vermekte! Söz konusu mantıksız açıklamaya alıştıkları için yapılanın hak ihlali olduğunu farkında bile değiller. Bu nedenle, bu kadar saçma bir bakış açısının daha fazla sürdürülebileceğine inanmıyorum. İnsanların, kendisinden farklı olan herkesi kabul etmesi gerektiğini anlayacağına dair inancım sürüyor.

Mesleğinizi İstanbul’da icra ediyorsunuz. İstanbul Barosu’nun sizi temsil ettiğine şahitlik ediyor musunuz?

İstanbul Barosu maalesef sadece beni değil pek çok avukatı temsil edemiyor. Edebiliyor olsaydı bugün avukatlar en basit talepleri için bile mahkeme kalemlerinde ötelenmez, duruşmalarda müvekkilleri önünde azarlanmaz ve bir duruşma için oturabilecekleri doğru dürüst bir yer bile olmayan duruşma salonları önünde saatlerce duruşma beklemezlerdi. Avukat olarak bir saygınlığımız olurdu. Ayrıca, sürekli değişen yasalarla ilgili Baro’nun yazılı bir görüşü olurdu. Baro temsilcileri madde madde, yasaların ne şekilde olması gerektiğine ilişkin görüş sunarlardı ve bunu o derece profesyonel hale getirirlerdi ki onların görüşü alınmadan yasa taslağının yeterince görüşüldüğü sonucuna varılamazdı.
Geçtiğimiz senelerde meslek lisesi mezunlarına eşit puan verilmesini öngören katsayı değişikliğinin iptali için Danıştay’a dava açan İstanbul Barosu’nun, örneğin Yükseköğretim Kurulu Yasa Tasarısı ile ilgili değişiklik teklifi hazırladığını duymadık. Eleştirmek için de yerine başka bir teklif getirmelisiniz. Elbet bunun için emek sarf etmek gerek. Bu emek çok gerekli görülmediği için olsa gerek, İstanbul Barosu’nun kendimizle, yani Avukatlık Yasa Taslağı ile ilgili bir çalışmasını bile duymadım. Barolar Birliğinin çalışması bile, stajın iki seneye çıkartılması, avukatlık sınavı ve birkaç konu dışında mevcut olan yasada sadece kelime değişiklikleri yapılması yönünde aslında.
Bu derece maddi gücü olan, bu derece yetişmiş insan kaynağına sahip baroların, hukukun üstünlüğü ile ilgili çalışmalarının bu kadar eksik kalması akıl almaz bir durum. Son Baro seçimlerinde, avukatların aidatları ile yedi milyon liraya alınan bir çay bahçesinde, halka günde kaç bin çay, kaç yüz dondurmalı fıstık tatlısı satıldığı anlatılıyorsa, bu Baro benim temsiliyet anlayışımla hiç bir şekilde bağdaşmıyor.

Bu durumda Barolara alternatifler düşünülemez mi?

Alternatif baro tartışmalarını gündeme getirmeli. Baroların seçim sisteminin değiştirilmesi gerekiyor. Tekelci meslek kuruluşlarının yapısına son verilmeli. Amerika’dakine benzer, aynı ilde birden fazla baronun varlığına izin verilmesinin tartışmaya açılması gerekiyor. Bir ilde tek bir baro olmasını zorunlu kılan hiçbir sebep yok aslında. Tekelleşme verilen hizmetin kalitesini düşürdüğü gibi mesleki problemlerin çözülmesinden ziyade siyasi ve ideolojik bir yapıya neden olmaktadır. Farklı sivil toplum kuruluşları meslek odalarının yapılanmasının değiştirilmesi gerektiğini ifade eden araştırmalar ortaya koydu. Meslek kuruluşlarının kendi mesleki alanlarında “tek” olmaları, alternatif meslek kuruluşlarının kurulmasını engelleniyor.

İnsanları tek bir zihniyete mâhkum eden bir tarafı var..

Bu, çoğulcu demokrasinin gerekleriyle de bağdaşmamaktadır. Demokrasilerde bir örgüte üye olmak veya olmamak ya da üye olunan bir örgütten çıkmak bir hak iken ben, beni duruşmalar almayan, yönetim kurulu seçimlerinde broşürlerde başörtülü fotoğrafım yer aldı diye bana disiplin soruşturması açan bir baroya aidat ödemek zorundayım! Bunun değiştirilmesi gerekiyor. Sonuçta avukatları kanunla tek bir meslek kuruluşuna üye olmaya zorlamak, örgütlenme hürriyetine aykırı.
Artık meslek kuruluşlarında tekelciliğin ortadan kaldırılmalı ve benzer görüş, düşünce, tespit ve çözümde anlaşabilen meslektaşların ayrı bir birlik kurabilmeli. Alternatif örgütlenmelere imkan tanınması ile bireyler, üyesi olmaktan hoşnut olmadıkları meslek kuruluşundan “çıkış hakkı”nı alarak kendi fikirlerine en uygun veya en “tarafsız” olduğunu düşündükleri meslek kuruluşuna üye olabilme fırsatına kavuşacaklardır. Bu aynı zamanda üyelerine en iyi hizmeti teminle daha fazla sayıda üyeyi kazanma doğrultusunda meslek kuruluşları arasında rekabetin de doğmasına neden olacaktır.

28 Şubat Süreci’ni en başından bu yana idrak ettiniz. Sizce 28 Şubat geride kaldı mı?

28 Şubat çok fazla mağduru olan bir süreç. 28 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan kararların çok büyük bir kısmı bir müddet sonra sona erse de, başörtüsü ile ilgili karar istisnalar dışında kesintisiz olarak on iki sene devam etti. Yüz binlerce başörtülü kadını az veya çok ama olumsuz etkiledi. 2010 yılı Anayasa değişikliğinin referandumla kabul edilmesi sonrası mağdurlar azaldı ve başörtüsü yasağı en azından yükseköğretim kurumlarında kaldırıldı. Ancak bu durum 28 Şubat’ın etkilerinin tamamen ortadan kaldırıldığı anlamına gelmiyor. Çalışma hayatında halen pek çok ayrımcılık var. Bugün üniversitede eğitim görenler yarın çalışma hayatına atıldıklarında devlet memuru olmayacaklar. Ya kendilerini idare! eden kişi ve kurumların yanında her an soruşturma tehdidi altıda çalışacaklar ya da özel sektörde hak ettikleri değerin yarı fiyatına tekliflerle karşılaşacaklar. Çalışma hayatı daha hayati olduğu için karar mekanizmalarında başörtülü kadınların yer almamasının neden olduğu ayrımcılıktan bahsetmiyorum bile.

Üniversitelerde konuşma metinlerimizi başkalarına vermek zorunda kaldığımız günler geride kaldı. Ne zaman ki duruşma dosyalarını başkalarına teslim ettiğimiz zamanlar da geride kalır; ancak o zaman -en azından avukatlar için- 28 Şubat sona erdi diyebiliriz.

Türkiye’ye bir anayasa armağan etme yetkiniz olsa, olmazsa olmazlarınız neler olurdu?

Bireyi önceleyen, insan olma onurunu güvence altına alan, bireylerin haklarını kullanırken başkalarının haklarını kullanmaya saygı gösterme yükümlülüğü getiren, ayrımcılığı özel olarak yasaklayan, hukukun üstünlüğünü tesis eden, çeşitliliği esas alan, tek tipçiliği değil çoğulculuğu önemseyen, farklılıkları zenginlik olarak değerlendiren, keyfiliği en aza indiren, devletin her bireye karşı eşit mesafede bulunduğu bir anayasa olurdu muhtemelen.

Çıkmaz Sokakta.

“CHP sadece 1970’lerde çok kısa bir dönem halkla özdeşleşti. 1993’ten sonra ise büsbütün halka karşı bir pozisyon aldı.”

“Atatürk resimli bayraklar, kalpak, 1930’ların sloganları, Cumhuriyet treni, Cumhuriyet balosu, garda smokinli adamlar, gece elbiseli kadınlar… Bu bir folklor! Cumhuriyet hareketi, tamamen nostaljik ve folklorik bir hadise olarak cereyan ediyor artık.”

“Bugün CHP sadece kendi asr-ı saadetine, 1930’lu yıllara dönmek istiyor. Çünkü 1930’lu yılları altın çağ olarak düşünüyor ve o topluma dönemi tek doğru olarak empoze ediyor.”

“CHP şu anda gitgide bir dernek hâline gelen bir siyasi parti. Toplumun büyük kesimiyle alakası olmayan, çok homojen,antidemokratik, vurdumduymaz ve folklorik bir parti CHP.”

“Kısacası CHP, 1993’ten itibaren halka karşı büsbütün bir pozisyon aldı. 1997’de 28 Şubat darbesinin en önemli destekçisi oldu. 2007’de 27 Nisan muhtırasına inanılmaz destek verdi.”

“İslam’ın, İslami sembollerin ve başörtüsünün katiyen kamusal ve toplumsal alanda görünmesini istemiyorlar. Memurların Cuma’ya gitmediği, orucun, namazın, hacca gitmenin gizli tutulduğu, İslam’ın görünmez bir biçimde özel hayatta icra ve idrak edildiği 30’lardaki gibi çok katı bir laiklik anlayışının hâkim olduğu bir Türkiye istiyorlar.”

“CHP’nin kitlesi, devlet ne diyorsa aşağı yukarı onu söyleyen kesimdir.”

Kısa bir yazı için bu kadar alıntıya yer vermemin nedenini açıklayacağım. Uzun yıllardır içimi burkan nedeni.. Bir arkadaşımın hikayesini.. Her hatırladığımda bir ah ederim.

Neşe Düzel, Türkiye’nin önde gelen sosyal ve siyaset bilimcilerinden Kadir Has Üniversitesi Rektör Yardımcısı Hasan Bülent Kahraman ile tarzı olduğu üzere yine kaliteli bir konuşma gerçekleştirmiş. Bir tam sayfa CHP analizi. Buraya aktardığım cümlelerse özetin özeti.

CHP’yi biliyoruz. “Çağ dışı” bir parti. Yeni’lendiğine dair bir söylem tutturdu ancak aynı tas aynı hamam. Bu millet ile kati bir kan uyuşmazlığı içinde doğan, öyle gelmiş öyle gidecek, her fani gibi yok olup gidecek bir parti. Darbelere “lojistik” destek sağlamış, milyonlarca vatandaşımızın işkence ve zulüm altında inlemesine ciddi katkılar sağlamış bir parti. Katliam, kan ve gözyaşına dayanan bir tarihe yaslanıyor. (Dersim katliamı bunlardan sadece biri) Hülasa; devasa bir günah ve vebal altında, dehşet verici haksızlık ve hukuksuzluklara imza atmış bir kurumsallığın adıdır CHP.

Devlet’i biliyoruz. Modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti böyle “derinliklere” (derindevletlere, Jitemlere, Ergenekonlara…) sahip de Avrupa Devletleri, Amerika B. Devletleri değil mi? Misliyle fazlası, belki yüz katı. Devletler böyledir. Böyle olmak zorunda değillerdir ama en azından içinde yaşadığımız zamanda böyledirler. Bunu görmemek için kör olmak lazım veya tarihi orta bir öğrencisi seviyesinde ‘resmi’ okumak lazım. (ona okumak denirse elbet)

2002 yılında İstanbul’a geldim üniversite okumaya. Benden üç yıl sonra bir arkadaşım geldi, aynı yerden, aynı benim gibi. Hayat işte, herkesin önüne farklı kapılar mı açıyor dersin, imtihan mı dersin; arkadaşım başka ama bambaşka bir yoldan yürümeye karar verdi. Gitti, şu yukarda vesikalık fotoğrafı görünen, devletin hizmetçisi CHP’ye üye oldu. Kaç yıldır da o çatı altında, fazlasıyla mesai harcıyor, emek veriyor, didiniyor. Niyeti halis, amacı millete hizmet, yüreğinin temizliğinden şüphem yok. Dürüst, delikanlı. Parlak bir zekası, sağlam bir karakteri var. İyi güzel de, öyle bir misyonu, kimliği ve kurumsallığı olan bir yapının, çatının –vebalden çatır çatır çatlayan bir çatının- altında hangi millete, nasıl hizmet edeceksin?

Kararını öğrendiğimde şaşırdım. Sonra, bir araya gelişlerimizde yasak bölge gibi, girmedik bu konuya. Kendisi saygıya değerdi ama kararı değil. Sonra sonra, aramamaya, arayıp sormalarımı yanıtsız bırakmaya başladı. Öyle ‘koptuk’.

Söz konusu parti ile ilgili bir şeyler duyduğumda, okuduğumda aklıma geliyor ara ara, üzülüyorum. Ben bir partiye üye olmuş veya oy vermiş değilim. Kimseye partisel mücadeleyi yasak edecek de değilim! Ne var ki, ciddi anlamda merak içindeyim: millete hizmet ile CHP nasıl yan yana gelir? Yoksa o karanlık tarihin ardından partisi tövbe etti de benim mi haberim yok? Cahilliğimi bağışlasın. Son bir soru: Allah’tan korkan biri CHP gibi bir partiye hizmet etmeye başladı diyelim, hemen ardından partiden ihraç edilmiyorsa, halen Allah’tan korktuğu var sayılabilir mi?

Hayat testlerdeki gibi değildir. Bazen bir yanlış çok ama çok doğruyu götürür.

Fatiha suresini her namazda okumamızın çok ama çok anlamı olmalı.

Allah anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.

Hayat Haklı Çıksın!

Vebaliyle yüzleşmek zorunda kalmamak için tercihimizi yaşamdan yana kullanıyoruz! Türkiye’nin dört bir yanındaki cezaevlerinde 12 Eylül’de 65 mahkûm tarafından başlatılan süresiz ve dönüşümsüz açlık grevi bugün 683 mahkûmun desteğiyle devam ediyor. En son 2000 yılında bir katliamla son bulan Türkiye’nin açlık grevi tecrübesi, devletin politik alanı daraltan tavırları sebebiyle bugün yeniden açlık grevleriyle sınanıyor.

Açlık grevinin 3. haftasından itibaren geri dönülmez hasarlar görülmeye başlandı. Eyleme ilk başlayanların grevin 52. gününde olduğu ve eyleme bazı cezaevlerinde çocukların da katıldığı düşünüldüğünde durumun vehameti katbekat artıyor. Biz aşağıda imzası bulunanlar, bir tek insan canının binlerce umudun kaderi olduğunu düşünerek, mahkûmlarla şartlar konusunda müzakerelerin gerçekleştirilmesini ve bu müzakerelerin ivedilikle sonuçlandırılıp, ölümler başlamadan açlık grevlerine son verilmesinin sağlanmasını talep ediyoruz. Hükümet, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in açlık grevindeki mahkûmlarla görüşmesi vasıtasıyla attığı ilk adımın devamını getirmeli ve açlık grevlerinin sonlandırılması için nihai adımı, sorun ve taleplerde taraf olan tüm muhataplarıyla birlikte atmalıdır.

On binlerce kurban verdiğimiz sorunların ölümlerle çözüleceğine inanmıyoruz; bu konuda sorumluluk taşıyan tüm tarafları “hayata saygı duymaya” ve bir an önce uzlaşmaya davet ediyoruz.

Abdulhamit Kırmızı / Abdullah Başaran / Abdurrahim Ay / Ahmet Faruk Ünsal / Ahmet Büke / Atasoy Müftüoğlu / Ayça Örer / Ayhan Bilgen / Ayhan Geverî / Berat Açıl / Beytullah Emrah Önce / Bülent Özkam / Cafer Solgun / Cengiz Algan / Cemile Bayraktar / Cevdet Salman / Cihan Aktaş / Emek ve Adalet Platformu / Emine Uçak Erdoğan / Emre Berber / Fahrettin Altun / Fatih Ketancı / Fatma Bostan Ünsal / Ferhat Kentel / Ferhat Taşkın / Gazi Giray Günaydın / Gökhan Yavuz Demir / Görkem Evci / Gülsüm Kavuncu Eryılmaz / Hamdi Akyol / Haşim Savaş / Hayriye Ünal / Hidayet Şefkatli Tuksal / Hür-Beyan Hareketi / Irvin Cemil Schick / İbrahim Çolak / İhsan Aslan / Leyla İpekçi / Makbul Adımlar / Markar Esayan / Mehmet Ali Başaran / Mehmet Bekaroğlu / Mehmet Can Çağlayan / Mehmet Efe / M. Fatih Kutan / Mehtap Toruntay / Melih Kayar / Mesut Yeğen / Muhammed Nur Anbarlı / Mustafa Güvenç / Mustafa Özgün / Neşe Kutlutaş / Nurcan Aktay / Ömer Faruk Gergerlioğlu / Özgür Açılım Platformu / Recep Karagöz / Reha Ruhavioğlu / Rober Koptaş / Sema Kuruahmet / Serdar Bülent Yılmaz / Sümeyye Nur Kavuncu / Şahin Gürçay / Şerife Gül Arıman / Ümit Aktaş / Ümit Kıvanç / Üstün Bol / Yasin Şafak / Yavuz Selim Güneş / Yıldız Ramazanoğlu / Yüksel Serdar Oğuz / Zeynep Arkan