itiraz ettiniz mi?

28 Şubat yaklaşıyor.

Sağcısı, muhafazakârı, milliyetçisi bol, koca bir “İslami camia” 20 yıl önceye gidecek ve zulümleri yâd edecek.

İşte bu bana hiç samimi gelmeyecek.

Türkiye’nin bugün, 28 Şubat şartlarından daha ağır bir baskı ve hukuksuzluk ortamı içine hapsolduğunu görmezden gelenlerin “o günleri” anmaları benim için hiçbir anlam ifade etmeyecek.

O günleri gerçekten ananlar, bu günleri iyi anlarlar.

“Olmakta olan”ı idrak edemeyenlerin, zulümleri tevil üstüne teville kamufle edenlerin, “olan”dan hakkıyla ders çıkarttıkları söylenemez.

Derdi sadece “başörtüsüne özgürlük” olanlar kenara çekilip yakın tarihte nostalji yapabilirler. Sözüm onlara değil. Sözüm, 28 Şubat günlerinde “herkes için adalet, başörtüye özgürlük” diyenlere.

Adalet değil de kalkınmaksa derdiniz, sözüm size de değil. Üzerinize alınmayın. Siz, kurduğunuz “rantiye veya şantiye medeniyetiyle” övünün, bu dünyanın bir de öbür dünyası yokmuş gibi ömür sürün.  

Ben, Allah’ın Adaleti emrettiğine iman etmiş olanlar için yazıyorum. Gereksiz yere bana kızmayın. Bana, sevimsiz, gıcık, marjinal bir adammışım gibi bakmayın, parmak sallamayın.

100 binden fazla insan bu ülkede “yargısız infazla”, “suçu ispat edilene kadar herkes suçsuzdur” temel hukuk ilkesi çiğnenerek işinden oldu. İtiraz ettiniz mi?

50 binden fazla insan tutuklanıp hapse konuldu. Bu ülkede “tutuklama” en son çare olarak görülen bir tedbir değil, düşmanları sopalamak için kullanılıyor. Haksız tutukluluklara itiraz ettiniz mi?

Türkiye’de yargı üst düzey bir siyasallaşmayla malûl. Mağduriyetler, insan hakları ihlalleri fazlasıyla arttı. İtiraz ettiniz mi?

OHAL bir gereklilik olmaktan çıktı, bir buçuk yıl geçti, keyfiyete dönüştü. Normal, olağan bir hale geçilmemesine itiraz ettiniz mi?

“The Cemaat”e sempati beslesin veya beslemesin, terörle-fetöyle-darbeyle alakası olmayan gazetecilere bir, iki hatta üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları isteniyor, dahası birkaçına cezalar verildi bile. Bu akıl almaz, vicdanlara sığmaz, haddi fazlasıyla aşmış iddianamelere ve cezalara itiraz ettiniz mi?

Sev veya sevme, Alparslan Kuytul’a, Taner Kılıç’a, Ömer Faruk Gergerlioğlu’na yapılan yargı zulmüne, onların şahsında bulundukları çevrelere “iyice bi’ gözdağı” verilmesine itiraz ettiniz mi?

Şiddeti açıkça reddeden Hizb-ut Tahrir’in, her türlü izan ve insaf bir kenara bırakılarak Yargıtay’ca “terör örgütü” ilan edilmesine, mensuplarının “terör örgütü üyesi” olarak etiketlenip hapse atılmasına itiraz ettiniz mi?

İfade Özgürlüğünün soluğunun kesildiği, kutuplaşmayla birlikte linç kültürünün beslendiği, trol ordularının hücuma geçtiği, ülkede son 3-5 yıldır iyice ağırlığı hissedilen baskıcı-boğucu, sağlıksız atmosfere itiraz ettiniz mi?

Etmediyseniz, 28 Şubat’ı anmış olacaksınız belki ama anlamış olmayacaksınız.

Yine de, bu hususta asıl mesele 28 Şubat veya 28 Şubat’lar değil. Asıl mesele Allah’a inanan Müslümanlar olarak bizi bekleyen o ciddi tehlike!  

Beni endişelendiren, uyarmaya ve itiraz etmeye iten sebep bu. Yoksa “sempatik” olmayı inanın ki ben de becerebilirim. Yerli ve milli alkışlar almayı, “gururla yerli” tavırlar takınmayı, sevgi gösterileri içinde kaybolmayı… Attığı golden sonra asker selamı veren Emmanuel Adebayor kadar aklım kesiyor. (Yolumu bulurum yani, yol yol olsa!)

Asıl meseleye geleyim, asıl tehlikeye…

Allah Hud Suresi 113. Ayette Müslümanları şöyle uyarıyor:

“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka yardımcılarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.”

Mehmet Ziya Gümüş İle Röportaj

http://www.dunyabizim.com/soylesi/27916/sizin-her-gun-ulastiginiz-allahin-bircok-nimeti-bizim-ozlediklerimiz-arasinda

Türkiye’deki Müslüman siyasi tutsaklar cezaevlerinde yaşadıklarını yazmaya genel olarak pek yanaşmıyorlar. Zulme, haksızlıklara, sıkıntılara Allah için katlanan insanlar, ciddi tecrübelerden teşekkül eden hatıralarını paylaştıklarında “sızlanıyor, şikâyet ediyor veya nefsini işin içine katıyor” gibi algılanmaktan çekiniyorlar. Oysa ki 28 Şubat günlerinden bu yana –halen- yüzlerce siyasi Müslümanın zindanlarda bulunuyor olması bize cezaevleri denen imtihan için birikimli olunması gerektiği dersini veriyor.

20 yıldır cezaevinde bulunan yazar Mehmet Ziya Gümüş, “Bir Tebessüm Bir Tefekkür” adlı iki kitapla cezaevi gibi “suratsız” bir dünyayı mizahi bir dille anlatıyor. İbret dolu ve fıkra gibi olayları birbiri ardına okurken kitabın hızla akıp gittiğini fark edeceksiniz. Kendisiyle hem kitabı hem de cezaevi hayatı üzerine kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Cezaevi merkezli hatıralara; yaşanmış, trajik veya komik, fıkra gibi olaylara yer verdiğiniz “Bir Tebessüm Bir Tefekkür” adlı, birbirinin devamı olan iki kitabın arkasında kaç yıl, kaç cezaevi, kaç mahkûm var? Bu kitaplar nasıl ortaya çıktı? 

Yaklaşık 20 yıldır cezaevindeyim. Bu yılların altısını Diyarbakır D Tipi Cezaevi’nde geçirdim. D Tipi’nin fiziki yapısı nedeniyle birkaç koğuş birbirimizi görebiliyorduk. Hemen hemen her gün ikindi namazından sonra okul ve dosya arkadaşlarımın bulunduğu bir koğuşa gider, orada sohbet ederdik. Tam bir “kıraathane” havası… O sohbetlerde her şeyi konuşur, değerlendirirdik. Hatıralarımızı anlatıyor, unutulmaya yüz tutmuş anılarımızı canlandırıyorduk.

Bir gün laf arasında “bu hatıralarımız ziyan oluyor, ölüyorlar, bunların yazılması gerekir. Andre Gide şöyle der: ‘Hatıra yazmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır.’ Keşke bu hatıralarımızı korusak, yazsak” dedim. Bunun üzerine, arkadaşlardan biri, “senin kalem ve kâğıtla aran iyidir, sen yaz, eminim güzel bir çalışma çıkar ortaya” dedi.

Sevdiğim ve saydığım bu abimin salık vermesiyle yazmaya karar verdim. Kitaplarımın arkasında 26 yıl ve binlerce mahkûm vardır. 15 cezaevinde cereyan eden hatıralardır.

Gardiyanlar, bulunduğunuz cezaevinin idarecileri böyle bir kitabı nasıl karşıladılar? Anlattığınız, biraz da onların hikâyesi sonuçta. Eleştiriler, yorumlar nasıl?

Birinci kitap çok güzel karşılandı. İkinci kitabım ise hiç beklemediğim şekilde tepkiyle karşılandı. Sorunuza yeterli cevap veremeyeceğim. Benim ortamım yeterince yazma imkânı vermiyor. Kolay bir süreçten geçmiyoruz anlayacağınız. Bu sorunuzun cevabı ikinci kitabın önsözünde bulunmaktadır.

Kitaplarda yer almamış, yeni bir hatıranız varsa anlatmaya değer, okurlarla paylaşır mısınız? 

20 yıl öncesine, teknolojinin henüz bu kadar gelişmediği günlere ait bir hatıra anlatayım.

O gün cezaevi idaresi mahkûmlara kivi vermişti. İnanılması güç ama kimse bu meyveyi tanımaz. Koğuşta, okumuş, gün gören, bilen iki kişi de vardır. Onlar da kiviyi tanımazlar. Nasıl yenildiğine ilişkin görüşler serdedilir. Sonuç olarak kabuklarının soyularak yenildiğini kimse söylemez. Bizimkiler kivileri kabuklarıyla beraber yerler.

Bu hatıranın içinde bulunan bir kardeş bir gün bana başka bir kivi hatırasını anlattı. Bu sefer başka bir cezaevi… Cezaevi idaresi yine kivi verir. Kardeşlerimize komşu bir koğuş kiviyi patates sanır. Normalde mahkûmlara çiğ bir şey verilmez. Kendilerine çiğ patates verilmesine bir anlam veremezler. Patates sandıkları kivileri çay semaverine koymuşlar, kaynatmışlar da kaynatmışlar. Kivilerin anasını ağlatmışlar.

Kimse kusurumuza bakmasın, aramızda 26 yıldır cezaevinde olup cep telefonuna dokunmayanlarımız var. Dünyamız biraz farklıdır. Bir garip hayattır bizimkisi.

Dışarıdaki hayata dair en çok nelerin özlemini duyuyorsunuz?

Bu soruyu 20 yılını cezaevinde geçirmiş birine sormak ne derece doğrudur, bilmiyorum. Her ne kadar özlem ve hasret iç içe geçmiş yakın anlamlı kavramlar olsa da aralarında ince bir fark olduğunu düşünüyorum.

İnsanın bedeninde saça siyahlık veren bir madde varmış. O madde tükenince saç ağarmaya başlıyor, beyazlıyormuş. Bir asrın dörtte birine varan esaret hayatı da beynimizde özlemi besleyen hatları, damarları tıkamış, köreltmiş.

Özlemde daha önce görülen bir şeyi tekrar görme arzusu var. Hasrette ise daha önce görülmemiş bir şeyi görme arzusu var. Biraz açayım… Cezaevine girdiğimde oğlum bir yaşındaydı. Şimdi 21 yaşında. Onunla hiç bir sofrada oturup yemek yememişim. Onunla oturup bir yemek yeme arzum, hasretim var.

En büyüğü 25 yaşında olan 21 yeğenim var. Küçük iki tanesi hariç diğerlerini henüz görememişim. Onlarla bir sohbet etme hasretim var. Cezaevine girdiğimde kardeşlerim küçük çocuklardı. Şimdiyse evliler. Onları aileleriyle evime davet etme hasretim var. Bütün aile bireylerini bir arada görme hasretim var.

İşte bunları yazarken özlem duygularımın depreştiğini hissediyorum. Şimdi sorunuzu cevaplayabilecek durumdayım.

Bir camide cuma namazı kılmayı, dışarının Ramazan ayı havasını, ailem ile sahura kalkmayı, bayramda kapımıza gelecek çocuklara şeker vermeyi, mezarlık ziyareti gerçekleştirmeyi, yıldızlara, aya yeterince bakmayı…

Her gün ulaştığınız ve farkında olmadığınız Allah’ın birçok nimeti bizim için özlemdir.

Cezayirli Ömer

İzmir’den Yunanistan’a geçmek üzere geceleyin küçük bir bota bindiler. Cezayirli, Suriyeli, Filistinli, Afganistanlı, Pakistanlı 20 kişi kadardılar.

Altı saat süren bir yolculuktan sonra Sakız Adası’na çıkmak üzereyken Yunan Sahil Güvenlik polisleri tarafından durduruldular. Yunan polisleri mültecileri gemilerine aldılar ve Sakız Adası’nda bir kampa götürdüler.

Cezayirliler ve Filistinliler hariç diğer mültecileri iki gün içinde serbest bıraktılar. Nedense Cezayirli ve Filistinli mültecilere çok kötü davranıyorlardı. Onları demir sopalarla dövüyorlardı.

Yirmi günün ardından, adadan alınıp ana karaya, İskeçe’ye götürüldüler. Yemek olarak çoğu zaman domuz eti veriyorlardı. “Biz Müslümanız, domuz eti yiyemeyiz” diye itiraz ettiklerinde, “bundan başka yemek yok” cevabını alıyorlardı.

Namaz için ezan okuduklarında, “havlamayın” diyerek tepki gösteriyordu polisler.

Beş aylık hapis hayatından sonra, 12 kişi toplanıp “hakkımızı istiyoruz” diyerek yetkilileri protesto ettiler. Bunun üzerine kampın damına çıkartıldılar. Dışardan 15 kişilik, koyu lacivert üniformalı özel bir askeri birlik geldi ve protesto edenleri dövdü.

Cezayirli Ömer bu 12 kişi içinde yer alıyordu ve kendisine saldıran askerler tarafından ayağı kırılmıştı.

Yunan yetkililer mültecileri çatıda iki gün boyunca tuttular ve bu süre zarfında helikopterlerle çok defa ıslattılar. Ardından grubu farklı yerlerdeki kamplara dağıttılar.

Cezayirli Ömer’i eskiden hastane morgu olarak kullanılan, hiç günışığı almayan, yeraltında bir odaya kapattılar. Çok soğuktu. Üşüyordu. Günde bir öğün soğuk yemek veriliyordu. İki ay boyunca duş alma ve traş olma imkânı bulamadı.

Türkiye ile Yunanistan arasında siyasi sorunlar olduğu için Türkiye’ye iade edilemiyordu. İki ayın ardından Drama kampına götürüldü. O kampta da üç ay kaldı. Ardından Karvali’de bodrum katta bir hapishaneye götürdüler. Orada da üç ay kaldı.

Duvara her gün bir çizik atıyordu. En yoğun işkenceyi Karvali’de görmüştü. Kendisine yapılan muameleye itiraz edince bu defa Feres karakoluna götürüldü. Burası Türkiye sınırına yakın bir kasabaydı.

Görevli polis, “burada fazla kalmazsın. İsmin okunduğunda eşyalarını toplayıp yanımıza gelirsin” diyerek uyması gereken kuralları açıkladı. Karakolda toplam 25 mülteci vardı. Aynı akşam seslendiler Cezayirli Ömer’e. Üç çantası, üç bin Euro da parası vardı. Görevli:

“100 metre ilerde, dört yol ağzında bir durak var, otobüs gelince bilet alıp gideceksin, geç kalırsan, otobüsü kaçırırsan sokakta kalırsın, beş dakikan var!” dedi ve tam çıkarken sırtına bir tekme vurup onu itekledi.

Cezayirli Ömer, 10 ay sonra serbest kaldığı için seviniyordu ki polisin tavrı dolayısıyla çok kötü bir duyguya kapıldı. Çaresiz, denilen yere gitti. Herhangi bir durak göremedi. Akşam karanlığı yeni çökmüştü. Sağda ve solda park etmiş iki araç vardı. Arabalara yaklaşınca, kapıları açıldı. Endişelendi. Kaçacak gibi oldu. Arabadan çıkan adamlar, İngilizce olarak, “biz polisiz, korkma!” dediler.

Çantaları indirip ellerini havaya kaldırdı. Cebinden, karakolda verilen evrakı çıkardı. “Yasa dışı bir durumum yok, yeni çıktım” dedi. Polisin biri, “bu evrak sahte olabilir, karakola gitmeliyiz” dedi. Arabaya binmesini istediler.

Cezayirli Ömer, polislerden şüphelendi ve arabaya binmek istemedi. Karşı çıkmaya yeltendiği anda demir sopayla vurmaya başladılar. Yere yıkıp tekmelediler. Ağzına gelen tekmelerden ötürü iki dışı kırıldı. Plastik kelepçe ile ellerini ve ayaklarını bağladılar. Kango türü bir arabaya koydular. Arabanın arka koltukları çıkartılmış, camları siyah jelatinle kaplanmıştı. Çantalarını diğer arabaya attılar.

Araba ormanlık bir alana girdi. Asfalt olmayan yolda, farlarını söndürdükten sonra bir süre daha devam etti. Yol yaklaşık 20 dakika sürdü. Nehir kenarı gibi bir yerde durdular.

Cezayirli Ömer, elleri ve ayakları bağlı olduğundan, orada kendisini öldüreceklerinden endişe ediyordu. Adamlardan biri kapıyı açtı ve “sesini çıkartırsan seni öldürürüz” dedi. Başını “tamam” anlamında salladı. Ardından, bir çuval gibi çıkarttılar onu arabadan. Yedi kişiydiler. Diğer araba da, citroen xsara, arkadaydı. Adamlardan biri “diz çök” dedi, Yunanca.

Cezayirli Ömer, adamın ne dediğini anlamadığı için hiç istifini bozmadı. Bunun üzerine demirle ayağına vurdular. O acıyla bağırdı. Bu defa daha çok daha çok vurmaya başladılar. İki kişi demirle ayaklarına, iki kişi de sırtına vuruyordu. Bir başkası bıçakla gözünün tam üzerine vurdu. Sonra iki yandan karnına…

Hareketsiz bir halde yere yığılıp kaldı. İki kişi koluna girdiler. Kelepçelerini kestiler. Elbiselerini çıkartıp çırılçıplak bıraktılar. Biraz sürükledikten sonra da Meriç Nehri’ne attılar.

Cezayirli Ömer baygın bir haldeydi. Ayakta durmakta zorlanıyor, kusuyordu. Nehrin karşısına zar zor geçebildi. Türkiye tarafına.

Bir kadın veya aile rast gelebilir düşüncesiyle mahrem yerlerini örttü yapraklarla. Gün doğmak üzereydi. Bir yol kenarına vardı. Çıplak olduğu için kendini gizliyordu. Askeri bir araç görünce fırlayıp yola atıldı. Askerlere,

“Ben Cezayirli, Müslüman, Yunanistan’da bana işkence yaptılar” dedi.

Askerler ne dediğini anlayamadılar. Bir süre sonra, Arapça anlayan bir asker bulundu. Perişan halde buldukları yaralıyı askeri bir tesise götürdüler. Elbise ve yemek verdiler. Herhangi bir şey yiyebilecek durumda değildi. Ambulansla hastaneye götürüldü.

Ayağı enfeksiyon kapmıştı. Doktor, biraz daha geciksen, ayağını kesmek zorunda kalırdık, dedi. Tedavinin ardından Edirne Geri Gönderme Merkezi’ne götürüldü. Orada 27 gün kaldı.

4 Temmuz 2017 gecesi öldü veya ölsün diye nehre atılan Cezayirli Ömer 5 Temmuz 2017’de Türkiye’deydi.

Ağır işkencelerden geçtiği için psikolojisi bozuktu. İlaç kullanıyor, destek alıyordu. Sağ gözünde görme bozukluğu vardı. Ayağına platin takılmıştı. Sara krizlerini andıran baygınlıklar geçiriyordu.

Kendisi gibi dört kişinin daha başına benzer olaylar geldiğini, ameliyat olduklarını hastanede öğrendi.

Cezayirli Ömer başından geçenleri avukatına tüm ayrıntılarıyla anlattı. Fotoğrafları ve sağlık raporları da dosyasındaydı. Yunanistan’da uğradığı insanlık dışı muameleden ötürü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaat edecekti. Ne var ki ilk görüşmeden sonra kendisinden bir daha haber alınamadı.

Bir mülteciye yaraşır şekilde “yarım kalan” başvurudan geriye işte bu hikâye kaldı. “Akdeniz’de batan mülteci teknesi” haberlerinde geçen, ismi rakamlarda mahfuz kişilerden daha şanslıydı Cezayirli Ömer.

Mıydı?

En azından hayattaydı.

Mı?

Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum

İftira Hukuku

Türkiye’nin dört bir yanı Hukuk Fakülteleri ile dolu. Bu fakültelerde Medeni Hukuk, Borçlar Hukuku, Ceza Hukuku gibi temel dersler okutuluyor.

Bana soracak olursanız, bu derslerin yanı sıra bir ders daha okutulmalı: İftira Hukuku.

Şaka değil. Böyle bir derse ihtiyaç var zira yargı içinde hukukun temel ilkeleri değil de sadece iftiralara dayalı olarak o kadar çok karar veriliyor, o kadar çok insan mağdur ediliyor ki, bu gelenek adeta ekolleşmiş. Hal böyle iken okullarda ders olarak okutulması komik bir öneri sayılmaz.     

Türk Hukuk Tarihi bir yönüyle iftiralar tarihidir. İftiralarla hüküm vermek, söz konusu mesele siyasi bir yön taşıyorsa, deyim yerindeyse, sünnettir.

Son parti iftiralardan ötürü haksızlığa uğrayan iki kişiden bahsedelim.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkan Taner Kılıç 8 aydır tutuklu. Dün akşamüzeri serbest bırakıldı. Henüz ailesine kavuşmadan, gece yarısı, tekrar tutuklandı.

Taner Kılıç’ın suçlu olduğuna dair iftiradan başka bir delil yoktu! Kendisinin Bylock kullanıcısı olduğu iddia (ve iftira) ediliyordu.

Emniyet 8 aydır bu duruma dair bir rapor sun(a)madı Mahkemeye. Buna mukabil Taner Kılıç’ın avukatları, biri uluslararası bir dijital güvenlik şirketinden alınma, üçü halihazırda İstanbul Adliyesi Bilirkişi Listesinde kayıtlı bilirkişilerce hazırlanmış toplam dört rapor sundular Mahkeme’ye.

Taner Kılıç’ın Bylock kullandığına ilişkin herhangi bir rapor yokken kullanmadığına ilişkin dört rapor var. Suçlu olduğu ispat edilemiyor fakat suçsuz olduğunun ispatı da yeterli gelmiyor!

Sekiz ay sonra, tam da “ceza hukuku” devreye girmişken, iki saate kalmadan galebe çalan hukuktan bahsediyorum, ders olarak okutulması gerekli.

Geçen gün Furkan Vakfı’na operasyon düzenlendi ve yöneticileri ile başkanı gözaltına alındı. Ardından vakıf kapatıldı.

Hangi hukuka göre? Suç ne? Hani delil?

İlla bir delile gerek duyuluyorsa, alın size delil: 28 Şubat günlerinde Müslümanları linç eden mantık ve usulle hazırlanmış, haber görünümlü “media” saldırıları. Namı diğer, linç notları!  

Hükümetin dümen suyuna gitmeyen tarikat veya cemaat veya stk var mı?

Varsa onlara ancak bir hak tanınıyor artık: Susma hakkı!

Öyle zannediyorum ki bu ülkedeki vicdan sahibi pek çok kişi benim gibi düşünüyordur. Vakıf Başkanı Alparslan Kuytul’un söylemlerine az-çok veya hiç katılmıyorsunuzdur ve fakat iktidara muhalif olduğu için tutuklandığını düşünüyorsunuzdur.

Peki, bir Müslüman kimden gelen habere inanmalı?

Hadi, Furkan Vakfı’ndaki Müslümanlardan gelen habere inanmadınız diyelim. Polis fezlekelerine mi, Türk yargısına mı, Türk basınına mı inanıyorsunuz?

Kurban olduktan sonra, hangi kara propagandanın kurbanı olduğunuzun önemi kalıyor mu?

Sorunlar çok. Soruları da çoğaltabiliriz.

Türbanlı Avukat

Edebiyat ve Hukuk alanlarının kesişme noktalarında yer alan kitapları bilhassa okumaya gayret ediyorum.

Avukat Ömer Dedeoğlu’nun, ikinci baskısı 2006 yılında yayımlanmış “Ağır Cezalık Anılar” adlı kitabı elimin altında. Kitap dava hikâyelerinden oluşuyor. Anlatımı güzel. Okunmasında fayda var.

Kitabı bu minval üzere tanıtırım diye düşünüyordum ki son yazı dikkatimi çekti:  “Karar 2: Türbanlı Avukat”

Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu’nda 18 yıl görev yapmaktan kıvanç duyduğunu belirten yazar, “bazılarının düşündükleri gibi TBB Yönetim ve Disiplin Kurulu’nda siyasi görüşler hiçbir zaman etkili olmamıştır. Kararlar, Avukatlık Yasası ile meslek kurallarına uygun verilir” dedikten sonra Disiplin Kurulu’nun aldığı kararların “yansızlığını” kanıtlamak amacıyla iki karara kitabının sonunda yer veriyor. O kararların ikincisi, “türbanlı avukat”lar hakkında.

Kararı içeren yazı şöyle başlıyor:

“Bayan avukatların türban takmaları Avukatlık Yasası ile Meslek Kurallarına aykırı olmasına karşın, bazı illerde türbanla avukatlık yapılıyordu. Yasa gereği türban takmaya devam edenlere, her şikâyette bir üst ceza verildiği halde bunu tekrarlayanlar vardı. Bu durum meslekten çıkarmaya kadar varabiliyordu.”

Bu girişin ardından, türbanlı avukatlarla ilgili kararları hangi gerekçelere dayandırdıklarını açıklıyor.

“Türkiye Cumhuriyetinin temelini Atatürk devrimleri oluşturur. Atatürk devrimlerinin özü ise laiklik ilkesidir.”

“Akıl ve aydınlanma çağına açılmayı amaçlayan laiklik devrimi ile dinsel hukuk kaldırılmış, yerine akılcı, yani laik hukuk konulmuştur.”

“Kamu hizmeti gören ve bağlı bulunduğu kamu kurumu niteliğindeki Baronun denetimi altında bulunan bir avukat, görev sırasında başını türban veya başörtüsü ile örtmek suretiyle dinsel inançlarını bu yoldan kamu alanına yansıtamaz.”

“Şikayetli avukat, Meslek Kurallarının 20. Maddesi hükmünün yalnız mahkemelerdeki kıyafetle sınırlı olduğunu savunmakta ise de, avukatlık, vekil edeni sadece mahkemelerde temsilden ibaret değildir. Avukat mahkeme kalemlerinde, adliye koridorlarında, keşifte, icra dairelerinde ve bürosunda da görev başındadır. Bu nedenle Meslek Kurallarının 20. maddesindeki yükümlülüklerin, avukatın görevi nedeniyle bulunduğu tüm yerler için geçerli olduğunun bilinmesi gerekir.”

Türkiye Barolar Birliği’nin zihniyetine göre bir kadın avukat başı örtülü olarak Mahkeme Salonu’na, Adliye’ye giremeyeceği gibi kendi işyeri olan bürosuna dahi giremez. Başörtüsü “mesleğe yaraşır kılık” sayılamayacağı için başörtülü kadın avukat meslekle ilgili bir işe, bir yere de gidemez. Giderse Atatürk devrimlerinin özü laiklik ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti temelinden sarsılacaktır!

Neyse ki haktan ve hukuk’tan nasibini almamış bu yasakçı zihniyet 90 yıl sonra yenilgiye uğradı. Başörtülü olmak, avukat olmaya da hâkim olmaya da bakan olmaya da engel değil bugün.

Acaba yazarımız, “çağdaşlık” ve “laiklik”ten yontulmuş putunun devrildiğini görmüş müdür diye merak edip bakınca, 2014 yılında vefat ettiği haberine rastladım.

Şaşırdım, çünkü cenaze namazı kılınmıştı. Bu ne yaman çelişki böyle, diye düşündüm.

Sen, Müslümanlık gereği başını örten avukatlara, “dinsel inançlarını bu yoldan kamu alanına yansıtıyorlar” gerekçesiyle 18 yıl boyunca disiplin cezaları ver, ardından cenaze namazın kılınsın!

Şimdi sen, devletin imamının ardına koca bir cemaati toplayarak, “dinsel inançlarını” kamu alanına, güpegündüz yansıtmış olmadın mı?

Hani, “dinsel hukuk kaldırılmış” idi? Dinsel değil de “akılcı, laik” bir şekilde toprağa verilmeli değil miydi bedenin?

Tutarlılık adına soruyorum. Belki de öyle istemiştin ama isteğine uyulmadı. Günahını almayayım.

Kudüs Bütün Müslümanların Kutsalıdır

”Kudüs’te Müslümanların razı gelebileceği asgari şart; işgalin sona ermesi, işgalcilerin yöreyi terk etmeleri ve yörede İslam egemenliğinin yeniden tesis edilmesidir.” Prof. Dr. Şinasi Gündüz, 100 yıldır ağır bir işgali yaşayan kutsal beldemiz Kudüs hakkında her Müslümanın bilmesi gereken asgari hususlar hakkında Mehmet Ali Başaran’ın sorularını cevapladı. 

http://www.dunyabizim.com/soylesi/27719/sinasi-gunduz-kudus-butun-muslumanlarin-kutsalidir-haremidir

Toprakları ve kutsalları işgal altında olan İslam coğrafyasında yaşayan biz Müslümanlar için direnmek farzdır. Direnmeyi namaza benzetirsek, bilinçlenmek de tıpkı abdest almak gibi bir önşarttır.

100 yıldır ağır bir işgali yaşayan kutsal beldemiz Kudüs hakkında her Müslümanın bilmesi gereken asgari hususları, konunun uzmanına sordum. Kur’an’ı AnlamakKüresel Sorunlar Ve DinPavlus, Hrıstiyanlık, Misyonerlik gibi kitaplarla pek çok ilmi esere imza atmış İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi anabilim dalı başkanı Prof. Dr. Şinasi Gündüz cevapladı.

Kudüs olarak bilinen beldede tarih boyunca hangi kavim ve devletler hüküm sürmüştür, kısaca açıklar mısınız?

Kudüs’ün bilinen tarihi MÖ 4000’lere kadar uzanır. Tarihin farklı dönemlerinde şehre egemen olan siyasal ve kültürel yapılardan hareketle Ursalimmu, Uraşlam, Ariel ve Aelia/İlya gibi çeşitli isimler verilen Kudüs, binlerce yıl Kenanilerin bir yerleşim merkezi olmuştur. Yaklaşık olarak MÖ 1000 yılı civarında Yebusluların şehri olan bu kent Hz. Davud tarafından fethedilmiş ve böylelikle MÖ 6. yy. başlarında Babillilerce yıkılışına kadar İsrailoğulları egemenliğinde kalmıştır.

Sonraki dönemlerde şehir üzerinde Babil, İran (Pers), Yunan ve Roma egemenlikleri söz konusu olmuş; Romalılar 2. yy.’da şehre imparator Hadrian’dan hareketle Aelia Capitolina adını vermişler ve bu isim İslam egemenliği dönemine kadar sürmüştür. MS 636’da Hz. Ömer döneminde şehir İslam egemenliğine girmiş ve şehre kutsallığından ötürü Kudüs (Kudsü Şerif) adı verilmiştir. 1099-1187 arasındaki kısa süreli Haçlı egemenliği hariç, 1917 yılına kadar Kudüs’teki İslam egemenliği devam etmiştir. Bu arada Kudüs 1517-1917 arasında tam 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştır.

1917 yılında şehri işgal eden İngilizler, bu tarihte Siyonist localara verdikleri ve Belfour Deklarasyonu olarak adlandırılan söz çerçevesinde dünyanın dört bir tarafından Yahudilerin Filistin’e ve tabi ki Kudüs’e göç edip yerleştirilmeleri politikasını yürürlüğe koymuş ve 1948’de resmen kabul edilen işgalci İsrail’in kuruluşunu hazırlamışlardır. Bu tarihten günümüze kadar ise şehir siyonist İsrail işgali altındadır.

Kudüs’ün Hristiyanlık, Yahudilik ve İslamiyet açısından taşıdığı önem nedir?

Kudüs her üç dinsel gelenek için de önemli bir şehirdir. Hıristiyanlık açısından Kudüs, gerek Hıristiyanlarca yeryüzünde bedenleşen “tanrı oğlu” ve “ilahi kelam” olarak kabul edilen İsa Mesih’in yaşamında bu şehrin ve civarının oynadığı önemli rol, gerekse gelecek dönem beklentileri açısından önem arzetmektedir.

Hıristiyanlığa göre Beytüllahim’de doğan İsa Mesih, Kudüs’ü ve Kudüs’teki mabedi faaliyetlerine üs edinmiştir. İncillerde kendisiyle ilgili olarak “bir peygamberin Kudüs’ün dışında ölmesi düşünülemez” demiştir (Luka 13:33-34).

Yine İsa Mesih bu bölgede suçlanmış, yargılanmış, ölüme mahkûm edilmiş ve Kudüs surlarının hemen dışındaki Golgota’da çarmıha gerilerek öldürülmüştür.

Hıristiyan geleneği İsa Mesih’in çarmıha gerildiğine, gömüldüğüne ve sonra mezarından dirilerek göğe yükseldiğine inanılan bu yerde en kutsal kiliselerinden birini, “Kıyame Kilisesi”ni inşa etmiştir. Hıristiyan geleneğinde Kudüs gelecek dönem beklentileri açısından da oldukça önemlidir. İsa Mesih’in ikinci defa yeryüzüne gelmesi öncesi Yahudilerce Kudüs’te tapınağın yeniden inşa edileceğine ve Yahudilerle diğer uluslar arasında büyük bir savaşın çıkacağına, sonrasında iyilerle kötüler arasında Armegeddon savaşının yaşanacağına inanılır. Bütün bunlar olmadan İsa Mesih yeryüzüne inmeyecektir. Dolayısıyla bütün bu beklentilerde Kudüs kilit öneme sahip bir merkez olarak düşünülür ve bu nedenle de başta Amerikan evangelik kiliseleri olmak üzere Siyonist Hıristiyanlar İsrail’i ve Kudüs’e yönelik İsrail politikalarını güçlü şekilde desteklemektedirler.

Yine Hıristiyanlar bu gelecek dönem beklentisi çerçevesinde İsa Mesih’in ikinci kez gelişi döneminde Tanrı’nın ikametgâhı olan “göksel Kudüs”ün bir gelin gibi Tanrı katından yeryüzüne ineceğine de inanırlar.

Yahudilik açısından Kudüs, tanrı tarafından İsrailoğulları’na, dolayısıyla Yahudilere vaadedilen “Eretz İsrael”in (Arzı Mev’ud’un) merkezidir; Kral Davud tarafından kurulan İsrail krallığının başkentidir. Kudüs Davud şehridir. Bu şehir yeryüzünde kutsiyetin merkezi olarak kabul edilir. Kral Süleyman tarafından MÖ 10. yy’da inşa edilen kutsal mabed (Bet Amikdaş) bu şehirdedir. Yine tanrının manevi ikametgâhını temsil eden Ahit Sandığı da bu mabed, dolayısıyla mabedin yer aldığı bu şehir içindedir.

Her ne kadar Kudüs şehri MÖ 6. yy’dan itibaren İsrailoğulları egemenliğinden çıkmışsa da bu şehir Yahudilerin ebedi başkenti olarak kabul edilir. Yahudiliğe göre Kudüs gelecek dönem açısından da oldukça önemlidir. Bir iman esası olarak geleceği beklenen Mesih’in Yahudileri yeniden Arzı Mev’ud’a döndüreceğine, Kudüs’ü yeniden başkent yapacağına ve Kudüs’te mabedi tekrar inşa edeceğine inanılır.

İslam açısından baktığımızda, öncelikle Kudüs bin yılı aşkın bir süredir İslam diyarı olmuş bir şehirdir. Peygamberler şehridir; zira Hz. Davud ve Hz. Süleyman’dan Hz. Zekeriyya’ya, Hz. Yahya’ya ve Hz. İsa’ya kadar birçok İslam peygamberi bu şehirde yaşamış ve burada şirke karşı tevhid mücadelesi vermiştir.

Yine Kudüs Müslümanların ilk kıblesidir. Hicri 2. yılda kıble olarak Mescid-i Haram yönünün belirlenmesine (Bakara 144) kadar Hz. Peygamber (sav) ve mü’minler namazlarında Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya yönelmişlerdir.

Kudüs aynı zamanda Hz. Peygamber’in İsra ve Mirac mucizelerinin gerçekleştiği mekândır. İsra suresinde, 1. ayeti kerimede ifade edilen ve “çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa” ifadesi Kudüs’ü kastetmektedir.

Mescid-i Aksa, Kudüs’te Hz. Süleyman tarafından inşa edilen, MÖ 586’ya kadar ayakta kalan, bu tarihte yıkılışından yaklaşık 60 yıl sonra ikinci defa inşa edilen ve MS 66-70’e kadar ayakta kalan mabettir. İsra olayı Kudüs’teki bu mabede ve çevresine yönelik Hz. Peygamber’in yaşadığı mucizevi bir tecrübedir.

MS 636’da Hz. Ömer döneminde Kudüs fethedildiğinde Hz. Ömer, Mescid-i Aksa’nın bulunduğu mekân üzerinde namaz kıldırmış ve ilerleyen dönemde namaz kılınan bu mekân üzerinde bugün Kubbetussahra ve Aksa Mescidi olarak adlandırılan yapılar inşa edilmiştir.

Hz. Peygamber (sav), Mescid-i Aksa’yı, Mescid-i Haram ve Mescidu’n-Nebi ile birlikte özel olarak ziyaret amacıyla seyahat düzenlenecek üç mescid arasında zikretmiştir; buralarda kılınacak namazın diğer yerlerde kılınan namazlardan sevap bakımından daha makbul olduğunun altını çizmiştir. Bu bağlamda Kudüs, Harem-i Şerif’tir; yani tıpkı Mekke ve Medine bölgeleri gibi kutsal bir alandır, Harem bölgesidir.

Dünyanın herhangi bir yerinde bir İslam diyarına yapılan taciz, bütün Müslümanlara yapılmış demektir. İslam diyarı içinde özellikle Harem bölgesine yapılan bir taciz, saldırı ve işgal ise daha da önemlidir; her Müslümanın bu tacize, saldırıya ve işgale karşı direniş ve tavır göstermesi farzdır. Bu nedenle Kudüs ve etrafındaki Siyonist işgale karşı mücadele yalnızca yerel halkların ya da çerçevenin değil, bütün Müslümanların görevidir. Zira Kudüs, bütün Müslümanların kutsalıdır, haremidir; ona yönelik taciz ve tecavüz bütün Müslümanlara karşı yapılan bir taciz ve tecavüzdür.

100 yıldır dünyanın gözleri önünde devam eden Filistin işgalinin, işgalciler adına başarısı ve başarısızlığı hakkında neler söylenebilir?

Filistin işgalinin işgalciler adına başarısı, yaklaşık 100 yıldır burada oluşturdukları fiili durumdur. Bu 100 yıllık süreçte dünya genelindeki Müslümanların ve özellikle de yöre Müslüman halklarının gerekli mücadeleyi ve tepkiyi sergilememiş olmaları, tam tersine başta yöredeki kukla yönetimler olmak üzere yöre toplumlarının bir müstemleke zihniyetiyle Batı’ya ve Batı zihniyetine eklemlenme konusunda adeta birbiriyle yarışır hale gelmeleri işgalciler adına ciddi bir başarıdır.

Bununla birlikte işgalciler adına en büyük başarısızlık yöredeki sömürge valisi kılıklı Batı yanlısı yönetimlere rağmen Filistin’e ve Kudüs’e yönelik İslami bilincin Müslüman kamuoyunda hâlâ canlılığını sürdürüyor olmasıdır. Bu durum eninde sonunda işgalci zorbaların ve onları destekleyen güçlerin kaybedeceği bir geleceği hazırlayacaktır. Bunun için öncelikle başta Kudüs ve Mescid-i Aksa olmak üzere İslami değerlerimizi sahiplenmek ve bu konuda İslam dünyasındaki fiili yönetimlerin gündelik ayak oyunlarından ve politik atraksiyonlarından bağımsız olarak işgal atındaki tüm İslam topraklarının yeniden özgürleştirilmesine, ayaklar altına alınan kutsallarımıza sahip çıkılmasına yönelik tutumlar ve tavırlar geliştirmek gerekir.

Aynı şekilde bu çerçevede bugün Filistin ve Kudüs özelinde cari olan işgal durumunun yalnızca Siyonist İsrail’den kaynaklanmadığı ve bunun ardında başta İngiltere ve ABD olmak üzere İslam düşmanı hegemonik güçler ve bunların yerli işbirlikçileri olduğunu, dolayısıyla verilecek mücadelenin bütün bu güçlere, bunların zihniyetine ve İslam dünyasındaki destekçilerine karşı olması gerektiğini hatırdan çıkarmamak gerekir.

Siyonizmin işgali altındaki Kudüs’ü bekleyen tehlikeler nelerdir?

En belirgin tehlike, işgalciler ve işbirlikçileri tarafından önerilen ve gerçekte fiili durumun Müslümanlarca kabulünü, İslam’ın kutsallarının iğfal edilmesini ve Müslümanlarının elinden alınmasını amaçlayan sözde çözüm tekliflerinin bölge halkları tarafından kabullenilmesidir.

Filistin’de büyük bir zulme maruz kalan Müslümanların razı gelebilecekleri çözümün asgari şartları nelerdir?

Müslümanların razı gelebileceği asgari şart; işgalin sona ermesi, işgalcilerin yöreyi terk etmeleri ve yörede İslam egemenliğinin yeniden tesis edilmesidir.