Cezaevi Ziyaretleri -21

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile dün yine Silivri 9 No’lu Cezaevi’ndeydik.

Gezi Davası’nın tutukluları Yiğit Aksakoğlu ve Osman Kavala ile ÇHD’li Avukatlar Davasından ceza almış Barkın Timtik ve Selçuk Kozağaçlı ile görüştük.

Kozağaçlı ve Kavala hakkında daha önce yazdığım için bu yazıda yeni tanıştığımız iki ismin “yeni” Türkiye hikâyesine odaklanacağım.

Yiğit Aksakoğlu, hilkat garibesi Türk Yargısının kurbanı, sayısız masum insandan sadece biri. 17 Kasım 2018’de tutuklandığında, kendisini, fantastik edebiyatın örneği sayılabilecek, adına “iddianame” denilen bir kurgunun içerisinde bulacağını kim bilebilirdi ki? Piyango’dan bir tutuklama çıktı! 

Yargılama veya tutuklama için gerekçe var mı? Yok. Delil toplamaya gerek yok ki. Yargı cephesinde hiçbir ilkeye, sabiteye yer yok. Pervasızlıkta zirveye çıkılmış vaziyette.  

İlgili hukukçular şu tespiti yapıyorlar, ki ben de aynen katılıyorum: Bu, Fetöcülerin yargısından da kötü bir yargı, adına yargı demek doğruysa. Fetöcüler su katılmamış bir kötülük sergilerken işi kılıfına uydurmak için sahte delil üretirlerdi. Birkaç yıldır artık buna da gerek yok. Delil’in D’si yokken insanlar tutuklanabiliyor, uzun süre esir kalabiliyorlar zulmün elinde.

Yiğit Aksakoğlu da o mağdurlardan biri. Profesyonel olarak sivil toplum çalışmaları yürütüyor. Sıfır –üç yaş arası çocuklar yararına ürettiği projeleri 2011 yılından beri Sultanbeyli, Beyoğlu, Maltepe, Sarıyer, Gaziantep ve İzmir Belediyesi tarafından uygulanıyor.  

42 yaşındaki Aksakoğlu basına ve oradan da “iddianame” denilen distopik metne yansıyan iddiaların o denli uzağında, alakasız biri ki gözaltına alındığında, “akşam spora yetişebilir miyim” diye düşünüyormuş. Dört aydan fazladır tek kişilik koğuşta ve hiçbir insan evladı ile görüştürülmüyor. Bunun adına “tecrit” deniyor! Tecrit işkencedir. İşkence insanlık suçudur. 

Yedi yaşındaki kızı Deniz, ilk günler, olayın şoku içinde, “Babam öldü mü? Sonsuza dek gelmeyecek mi?” diye soruyormuş. Küçük kızı, üç yaşındaki Leyla, cezaevinde babasını gördükten sonra sormuş: “Baba sen çok uzaklarda değilsin ki, neden eve gelmiyorsun?”

Yiğit’in çıkagelmesini bekleyen yakınları bu yazıyı okusalar, “bir avukat olarak bunları mı anlatıyorsun arkadaş” diye sorabilir, garipseyebilirler. 

Hukuka adeta düşman kesilmiş, hoyratlığın ve acımasızlığın adına “yargı” demiş, adalet denilen değeri hiçbir zaman sahiden amaç edinmemiş bir ülkede yaşıyoruz. Beni mazur görün, yedi yıldır cezaevlerinde dolaşıyorum, davalara bakıyorum, biraz yorgunum.  

Çocuklardan bahsedeyim dedim, sanıkların da insan olduğunu hatırlatmak istedim. Hatta önce insandır, annedir, babadır, evlattır sanıklar, mahpuslar. (Keşke idrak edebilseler, keşke hissedebilseler…)

Rabia Naz’ın küçük bir kız çocuğu, Şaban Vatan’ın bir baba olduğunu hissedebilseler, anlayabilseler keşke.  

İnsanı tanımayan, anlamayan; anne nedir, baba kime denir, bilmemiş, bir yetimle göz göze gelmemiş insanları hâkim, savcı, bilirkişi yapmamak gerektiği çok açık değil mi?

Kürsülerde sadece insanların, yani iyi insanların yer alacağı bir sisteme sahip olunamaz mı?  

Büyükada Davası nasıl şişirilmiş balondan ibaret bir davaysa, Gezi Davası da öyle bir dava bana kalırsa. Furkan Vakfı Davası hakeza, tümüyle hukuk dışı bir kurmaca…

Türkiye’deki siyasi davalarda asıl olan hukuksuzluk, hukuk istisnadır. Adalet değil siyasi menfaat mülkün temelidir. Güç dengeleriyle birlikte her dönem değişen o siyasi menfaat her türlü aracı meşru görür. Bakınız, Fetö ve “geleneksel” yargısı… Sürdürülebilir ve süründürülebilir yargı.

“Mahkeme” ÇHD’li avukatların davasına 20 Mart’ta, daha fazla tahammül edemeyip son vermiş, adeta ceza olup yağmıştı. Ardından, 39 Baro başkanlığı yayımladığı bildiri ile bu “rezalet” kararı sert bir biçimde eleştirmişti.

“Tarihe geçsin: Bırakınız adil yargılanmayı, bu bir yargılama bile değildir” cümlesi, o bildirinin sonuç kısmından…

O davada nasibine piyangodan 18 yıl 9 ay hapis cezası çıkmış Av. Barkın Timtik’le görüşürken bileklerindeki izler dikkatimi çekti. Yanmış mıydı, kesilmiş miydi? Sordum.

Güvenlik görevlileri plastik kelepçe ile, ters kelepçe denen yöntemle işkence etmişler. Aylar öncesinden izler vardı. Bilekleri kelepçe ile iyice sıkıp kişiyi saatlerce o halde bırakmak suretiyle gerçekleştirilen bir işkence…

2017’de bu kadın meslektaşımız Kadıköy ve Beşiktaş’ta gözaltına alındığında çok ciddi işkenceler görmüş. Erkek ve kadın polisler tarafından fena halde dövülmüş. Vücudu mosmor olmuş.

90’lar, bütün ekibi toplayıp gelmişti de bir tek işkence yoktu. O da geri dönmüş meğer! (Vay başımıza gelenlere.)

İşkenceye maruz kalanın kimliğine bakıp ona göre mi konuşacak veya susacağız? Elbette hayır. Biz mazluma kimliğini sormayacağız.

Allah ve melekleri şahittir, herkes bilsin ki biz zalimlerden beriyiz. Zalimler biz’dense biz onlardan değiliz. Bu dünyadan böyle geçmek için mücadele edecek, sonuna dek direneceğiz. Duamız budur.

Hak ve adalet bizim vatanımızdır. Evet, vatan sevgisini imandan biliriz.  

 

*Yiğit Aksakoğlu’nun Eşi Ünzile Aksakoğlu ile yapılmış bir röportaj:

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/22229/yigit-in-neden-tutuklu-oldugunu-anlayamiyorum

Askıda Beraat

Altı yıldır, ortalama iki üç ayda bir, tanımadığım insanlardan e-posta alırım. Askerlikle ilgili duygu, düşünce ve endişelerini paylaşır, bana soru sorarlar. Bugün de şöyle bir ileti ile güne başladım:

“Mehmet Ali Bey iyi günler, sizi uzun zamandır takip ediyorum ve ben de İslam’a dayalı esaslara bakarak askerliğin küfür ameli olduğunu biliyorum, vicdani retçi olmak bizim için daha mı iyi yoksa her seferinde kâğıt imzalayıp imtihanı def etmek mi lazım, bana bilgi verirseniz sevinirim.”

Arkadaşın, “kâğıt imzalamak” diye bahsettiği hususu askerlik sorunu olmayanlar bilemeyebilir, kısaca izah edeyim:

Askerlik yapmakla “yükümlü” olup bir sebeple bakaya veya yoklama kaçağı durumuna düşmüş kişilere GBT yoklaması neticesi “15 gün içinde en yakın askerlik şubesine başvuracağını beyan ettiği” bir tutanak imzalatılması işlemi. Bu işlemin ardından idari para cezası gelebilir.  

Zorunlu askerlik diye bir sorun olduğu, her yeni kuşağın bu sorunu kiriyle-pasıyla, olduğu gibi miras aldığı aşikâr.

Çok farklı gerekçelerle milyonlarca insan aynı kapıya çıktı, çıkıyor ve çıkacak: İnsanların inanmadıkları kurumların/değerlerin neferi olmaya zorlanması bir zulümdür. Zorla askere alınmak insan hakları ihlalidir.

Askerlik çocuk oyuncağı değil, içinde ölmenin ve öldürmenin olduğu, savaşa dayalı bir endüstridir. Bizim inancımıza göre haksız yere bir insanı öldürmek bütün bir insanlığı öldürmek gibidir. (Dikkat: haksız yere kimseyi öldürmemiş, lakin öldürenlere binlerce lira yardım yaparak “lojistik” destek vermiş olabilirsiniz!)  

Yirmili yaşların ortasında olduğunu tahmin ettiğim genç, “İslam’a dayalı esaslara bakarak” (İslami esaslarla alakasız bir orduda) “askerliğin küfür ameli olduğunu biliyorum” diyor.

Ben İslam âlimi değilim, hoca değilim. Bu soru bana soruluyor: kendimizi içinde bulunduğumuz bu müesses nizamda askerlik yapmak caiz midir, helal olur mu yoksa mekruh mudur?

Zorunlu değil de “bedelli” olsa sorunun cevabı değişir mi? Ne derece?

Ülkede binlerce cami var, binlerce imam ve ilahiyatçı çalışıyorken bu soru bir avukata soruluyor. Elbette benim bir cevabım ve kararım var, açık.

Sorunun bana sorumasını gayet tabii, anlıyorum lakin o binlerce, on binlerce kişiye sorulmamasını anlayamıyorum.

Müslümanlar ne zamandan beri sorunlarını “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek çözüyorlar, merak ediyorum. Kafayı kuma gömmek nasıl bir “fıkıh usulü”, merak ediyorum.

Sorulan, sorulamayan soruların bir hesabı olmayacak mı? Verilmeyen, verilemeyen cevapların bir anlamı olmalı.

Dün vicdani retçi yazar Ali Fikri Işık’ın avukatı olarak hâkim karşısına çıktım. Kendisi, bu ülkenin kanunlarında halen yeri olan “Halkı Askerlikten Soğutmak” (TCK m. 318) suçunu işlediği gerekçesiyle yargılanıyor.

Ali Fikri Işık hâkime şöyle bir soru sordu: “Ben insanları hangi askerlikten soğutmuşum: yıllarca ve son olarak 15 Temmuz 2016’da darbe yapmaya kalkan darbeci askerlikten mi yoksa bedelli askerlikten mi?”

Amfide ders anlatan ak saçlı bir profesör edasıyla sakin sakin ve de “derinlemesine” konuşan müvekkile katılmamak elde değildi! Biraz felsefeden sonra hukuk da serpiştirmek üzere savunma yaptım ben de:

“Müvekkilin sözleri İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 18 ve 19. Maddeleri,  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 9 ve 10. Maddeleri ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 25. Maddesince güvence altına alınan “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmedir.

Müvekkilin sözleri şiddete davetiye çıkartmamakta, toplum barışını bozmamaktadır. Kimse çoğunluğa uygun düşünmeye zorlanamaz. Farklı düşünmek ve bunu ifade etmek insan olmanın gereğidir. Müvekkilin sözlerinin yargılamaya konu edilmesi hukuka aykırıdır.”

Hâkim, dinledi, dinledi fakat beraat kararı veremedi. Ali Fikri Işık’ın geçmişini araştırmak istemiş olacak. “Hele şu seçimler geçsin, kimmiş bakalım bu Ali Fikri Işık?”

(Fetöcü olmasın? Kendisi değilse bile babası fetöcüdür belki de!? Bunu en iyi Süleyman Soylu bilir.)  

Yaşamaya devam eden hikâyeler

https://www.yenisafak.com/hayat/yasamaya-devam-eden-hikyeler-3446133

Hukukun kör noktasına düşmüş kişilerin adalet arayışlarını veya haksızlığa uğramışların hikayelerini en iyi bir hukukçu anlatabilirdi elbet. Bir kısmı kendisinin bizzat şahit olduğu bir kısmı ise sanık veya tanıklardan duyduğu olayları edebiyat süzgecinden geçirerek kağıda döken Mehmet Ali Başaran’ın Pınar Yayınları’ndan çıkan “Ceza Hikayeleri” geçtiğimiz aylarda raflardaki yerini aldı. Daha önce çocuklar için kaleme aldığı “Gazete Okuyan Tavuk, Nasrettin Hoca’nın Bisikleti ve Kuzularla Saklambaç” adlı üç kitabı bulunan Başaran aynı zamanda avukatlık mesleğini devam ettiriyor.

İNSANIN ADALETSİZLİK KARŞISINDAKİ ACIKLI ÖYKÜSÜ

Hikayeler, yazarın dimağından çıkıp, kelimelere dans ettirilerek kağıda düşürülmüş birer hayal ürünü değil. Adından da anlaşılacağı üzere ceza hikayeleri bunlar. Çeşitli televizyon programlarından veya Üçüncü Sayfa haberlerinden aşina olduğumuz benzer olayları ve döneminde ülke ve dünya gündemini meşgul etmiş adaletsizlikleri ilk ağızdan anlatıyor. Yazarın bu yaşananları kaleme alırken sorumluluk hissi taşıdığı çok belli. Ara ara bir ayet, hadis veya okkalı bir mısra ile metni tamamlıyor. Kitabı okurken bazen şaşkınlıktan nefesimiz kesiliyor bazen de anlatılanlar göğsümüze bir yumruk gibi oturuyor. Adeta trajedinin ortasında buluyoruz kendimizi. İnsanın adaletsizlik karşısındaki acıklı hayat öyküsü ile baş başa kalıyoruz.

Özellikle kitapta 28 Şubat’tan hemen önce gerçekleşen ve ülke gündeminde geniş yer bulan Kudüs gecesi hadisesini, Sivas olaylarından sonra yargılama sürecini, dünya kamuoyunun yakından tanıdığı Başörtüsü mağduru Nuray Canan’ı ve suçsuz yere yıllarca Guantanamo’da işkence görmüş Murat Kurnaz’ın yaşadıklarını hiç bilmediğimiz şekliyle okuyoruz.

BUZDAĞININ GÖRÜNMEYEN YÜZÜNÜ İŞARET EDİYOR

Bir hukukçunun gözünden anlatılan Ceza Hikayeleri sadece bir olay örgüsü sunmuyor. Yaşananların arka planını göstermeye çalışarak bize buzdağının görünmeyen yüzünü işaret ediyor. Nitekim kitabın teşekkür kısmında şu ifadeye rastlıyoruz: “Bu kitapta anlatılanların tümü yaşanmıştır. Hatta tekrar tekrar yaşanacaktır. İnsanlık ütopya ve distopya arasında salınıp dururken.” Kitap inceden bir adalet resmi ortaya koymuyor. Bunu parmağını okuyucunun gözüne sokarcasına yapıyor.

nezaket

Dün Ahmet ve Selim’le Silivri Cezaevi’ne ziyarette bulunduk. Av. Selçuk Kozağaçlı ile kısa bir görüşme gerçekleştirdik. Avrupa’dan yabancı misafirleri, meslektaşlar vardı, onları bekletmeyelim dedik.

Yanlış duymadıysam 12 gündür açlık grevindeydi. Halsizliğinden belli oluyordu. Kısa bir süre önce babası vefat etmişti. Yetkililer uzun saatler süren yolculuk boyunca (İstanbul- Konya- İstanbul) bileklerindeki kelepçeyi çözmeyerek, zaten haksız yere tutuklu bulunan bir hukukçuya ilaveten işkence etmenin zalimliğini sergilemişlerdi. Konya’da mezar başında çekilmiş bir fotoğrafı basına yansımıştı. Büyük bir zulmün küçük bir parçasıydı sadece o kare.

O şartlar altında, kutu kadar küçük görüşme odasında, hal hatırdan sonra dosyasından aşağıdaki kâğıdı çıkarttı. Aylar önce kendisine gönderdiğimi unuttuğum çocuk kitabımı okuyup notlar almış. Ayrıntılı olarak tahlil etmiş, eleştirilerini aktardı. “Vay be” demeden edemedim. Bana fazla böyle şeyler! Edebiyatın biraz, “çocuk” edebiyatının hepten küçümsendiği, arkadaşlara, kardeşlere hediye ettiğim kitapların çoğunlukla okunmadan bir kenara atıldığı bir ortamda şaşırmamak ne mümkün!

Bu nezakete ve derinliğe karşı saygı duruşunda bulunmak adına paylaşmak istedim. 

(Ben de Özge keşke daha çok çizseymiş dedim.)

Bir Garip Deneme

Bazı dönemlere ait simge fotoğraf ve görüntüler vardır. On yıldan, yirmi yıldan geriye o birkaç fotoğraf karesi veya görüntü kalır. Bunlar o yılları ve yaşananları tamı tanıma özetler ve hafızalara kaydeder.

Mesela 28 Şubat dönemine ait böyle bir karede kadın polisi, bir kadının başörtüsüne asılmış çekiyorken görürüz.

Aynı dine mensup, aynı ülkenin vatandaşı iki kadından biri devletin üniformasını kuşanmış halde diğerinin “şahsiyet”ine saldırırken çekilmiştir fotoğraf.

Kenan Evren döneminin bariz fotoğrafı mesela, “gözaltı ve işkence”dir.

Yıllar geçtikçe, önce hayal kırıklığına, ardından hukuksuzluğa evrilen, derken zulme ve basbayağı zorbalığa dönüşen AKP döneminden geriye hangi simgeler kalacağını hiç düşündünüz mü?

İlk 10’da yer alacak kareler arasında 15 Temmuz gecesine ait olanı herhalde başta gelir.

Roboski Katliamı’nın yürekleri dağlayan o karlı, battaniyeli fotoğrafını unutmak mümkün mü?

Failleri Ankara’nın derin dehlizlerinde kaybolmuş Hrant Dink cinayeti de, listede kendine yer bulacaktır sanırım.

Muhakkak bir şantiye fotoğrafı veya sözümona ‘Yeni Türkiye’nin beton ormanlarından bir kare.

Birikim Dergisi’nin 270. sayısının efsane kapağı da olabilir: “İnşaat Ya Resulullah”

Listeye girebilecek bir fotoğraf ile bir görüntü birkaç gün önce Konya ve Adana’dan geldi. Öyle zannediyorum ki hafızalardan kolay kolay silinmeyecek.

KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin Başkanı, muhalif avukat ve hukukçu Selçuk Kozağaçlı’yı, babasının mezarı başında bileğinden kelepçelenmiş vaziyette toprağa dokunurken gösteren bir fotoğraf…

Türkiye’deki “düşmanlığın” her türlü hukuk ilkesini ezip geçtiğinin, İnsan’ın insan oluşuna, acısına, onuruna, izzetine, örf-adet-gelenek ve göreneklere, insanın kutsalına, en temel hakkına saygı duyma gereğini dahi yerle bir ettiğini gösteren saygısızlığın fotoğrafı…

Kozağaçlı mahkeme için başka bir ülkeden ve üstelik savaş bölgelerinden güçlükle geçerek Türkiye’ye gelmiş ve “kaçma şüphesine binaen” tutuklanmış biri. Böyle birinin babasının cenazesinde, mezarı başında kaçma ihtimali yüzde bir bile olsa, kelepçe takmadan da güvenlik sağlanabilir herhalde. Mesele kaçma şüphesi veya güvenlik olsa…

Bu utanç fotoğrafını çeken kim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yakasına yapıştıran kim? Siz kimin itibarını sağlıyor, kimin itibarını sarsıyorsunuz?

Talimat verenlerin veya uygulayanların yüzleri hiç mi kızarmadı, merak ediyorum. “Yahu, ayıptır, bu kadar da olmaz” diyen bir iç ses de mi duymadılar?

Bu fotoğraf ne şimdi? Devletin güç gösterisi mi yoksa acziyet belgesi mi? Elbette ikincisi. Herkes kendine yakışanı yapar, öyle değil mi? Birilerinin içinin yağı eriyor gibi görünüyor. Esasen bu milleti utandırmaktan, seviyeyi iyice ama iyice düşürmekten başka bir şey yapmıyorlar.

Alparslan Kuytul’a Adana’da, evinin balkonunda konuşurken yapılan da ibretlikti. Devlet’i yöneten “ölümlülerin” zulmünün ve kibrinin seviye tespit sınavı gibiydi yaşananlar. Öte yandan zulme dilsiz, kör ve sağır kesilen kesimler için de yine acıklı bir performanstı sergilenen.

Allah için adil şahitler olma mesuliyetini Allah biz Müslümanlara değil de evcil hayvanlara mı yükledi acaba diye sormadan geçmeyelim.

Devlet, hiçbir surette şiddete başvurmamış, ısrarla ve sabırla yasalara bağlı kalan insanlara karşı tahrik edici tavrını polisler eliyle sürdürüyordu. Nihayet en yüksek seviyeye çıkarttı.

Kuytul’un evi sanki terör örgütüne ait bir hücreymiş de içerde teröristler varmış gibi polis otoları ve onlarca polisle üç gün boyunca abluka altına alındı.

Sebep?

İftiralardan müteşekkil bir iddianame ve hukuk dışı kararlarla bir yıl boyunca haksız biçimde tutuklu kalan bir hoca nihayet serbest kaldı da evine dönüyor diye.

Dahası?

Dahası, kendine gönül veren vatandaşlar onu karşılayacak, bir “geçmiş olsun, hoş geldin- hoş bulduk” merasimi yapılacak.  

Ne oldu?

Bolu’dan çıkıp Adana’ya gelene kadar asker ve polislerce sürdürülen takip ve taciz ve engellemelerden sonra evine varan, vakfı haksız yere kapatılan, vakıf mallarına el konulan başkan, balkondan misafirlerine, takipçilerine seslendi.

Devlet’in zorbalığının ve acziyetinin resmi işte o esnada çekildi. Alparslan Kuytul konuşurken sokağa yığılan polis otoları, hep birlikte siren sesleri çalarak hakkı söyleyen adamın sesini bastırmaya çalıştılar.

Yetkili memurlarda veya onlara talimat verenlerde kaybolan sadece hak hukuk bilinci değil. “Basiret” de kayıplara karışmış görünüyor çoktandır.

Alparslan Kuytul 3 gün boyunca avukatlarıyla savunma yaptıktan sonra tahliye olmuştu. Hakkı söylemeye, zulmü ve zulmedenleri eleştirmeye devam ettiği için derhal gözaltına alındı ve tutuklanıp geldiği yere, Bolu F Tipi Cezaevine gönderildi. Düğmeye basılması ve tutuklanması 24 saatten değil 12 saatten kısa sürdü.

Hak söz konusuyken kaplumbağa hızı, haksızlık söz konusuyken ışık hızı!

Bu arada eşi Semra Kuytul da yine, yeniden gözaltına alındı. Artık “eşidir” diye değil “sünnettir” diye haftada bir rutin olarak gözaltına alırlarsa şaşırmayız.  

Tüm bu garabetler seçkisinden geriye devletin “deneme” çalışması kaldı. Adana Emniyeti şöyle bir “deneme” yaptı:

“Acaba biz bir insanın evinin önüne polis otoları ve onlarca polis yığsak, uzun namlulu silahlarla gece gündüz nöbet tutan polisler olsa, mahalleliye eziyet etsek, çoluğu çocuğu korkutsak, ortamı gersek, üstelik bu “olay yeri” sahnesini üç günden fazla süre sahnelesek, siren sesleri ile ortalığı inletsek, itiş kakış yaşatsak, elde telsizlerle birileri yüksek sesle sağa sola talimatlar verse, gövde gösterisi yapsak, işgal topraklarında devriye geziyor edaları da eşlik etse, buradan bir “terör örgütü” algısı oluşturabilir miyiz?”

“Olur, A Haber’e ağızları sulandıracak bir malzeme olur!”

Boşa bir deneme. Milletin vergilerini böyle boş işlere, gereksiz mesailere harcıyorlar. Bu hukuka uygun mu, helal olur mu? Soran yok nasıl olsa.

Bosna’nın bilge lideri Aliya İzzetbegoviç “Düşmanlarımıza karşı tek bir borcumuz var: Adalet” demişti.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin düşman bellediği kişi ve kesimlere adalet borçlu olmadığını gördük, görüyoruz. Bu ülkede Hukuk’un halen daha içselleştirilmediğini, sadece “düşman” pataklamaya yarar bir sopa olarak kullanıldığını gördük, görüyoruz.

Kendini bu yolda kullandıranlara yazık oluyor. Hem bu dünyalarını hem de ahiretlerini ziyan ediyorlar. Yarın bu ülkenin evlatlarının yüzüne bakamayacaklar.     

İzzet ve şerefi doğru yerde aramak lazım… Devletler değil, mevkiler makamlar değil insanlar Allah’a hesap verecek.

Hak mücadele verenler kazanır, Allah şahittir, tarih onları yazar. Zulmedenler, zulme taşeronluk edenler ve bu kuru gürültüye eşik edenler elbette silinip giderler.

Ceza Hikayeleri

https://cihanuluc.com/ceza-hikayeleri/

Mehmet Ali Başaran’ın ‘Ceza Hikayeleri’ isimli kitabı geçtiğimiz Ekim ayında Pınar Yayınları vasıtasıyla okurla buluştu. Kendi başından geçen ve alanda çalışan hukukçuların şahit oldukları hikayeleri anlatan Mehmet Ali Başaran’ın bu kitabında, benzerlerinden farklı olarak edebi yönünün ağır bastığı görülüyor. Kitabın tamamı gerçek ve yaşanmış hayat hikayelerinden oluşuyor.

Yayın dünyasında çeşitli meslek gruplarının (Avukat, Psikolog, Psikiyatr, Polis vd.) tecrübelerini anlattıkları kitaplara rastlamak mümkün. Polislerin yazmış olduğu meslek hikayelerinden oluşan kitapları okuduğumda genelde hissettiğim şey; polis tutanağını okumaktan farksızdı. Genelde hikâyenin iskeleti ve olay örgüsü ne kadar çarpıcı olursa olsun; kurgusu olmayan, okuyucuyu öyküye hazırlamayan, yavan ve soğuk bir dille yazılmış metinlerdi. Bu okuduklarımda neyin eksik olduğunu o yıllarda anlamasam da şimdi geri dönüp baktığımda şunları fark ediyorum.

Metinlerin içinde duygu ve insan eksikti. Olay kahramanları sadece tek boyutuyla anlatılıyor, diğer yönlerinden bahsedilmiyordu. Bu da okura kartondan yapılmış maket kahramanları dinliyormuş hissi veriyordu. Örneğin; katil sadece katletmekten mi ibarettir? Hırsız, sadece hırsızlık mı yaparak yaşar? İyilerin sürekli iyi olduğu, kötülerinde sürekli kötü olduğu yapay bir dünyayı anlatıyor gibiydiler. Oysa hayat bolca gri noktaya sahiptir. İyilerin kötülük, kötülerin de iyilik yaptığı anlar vakidir.

İkinci olarak; anlatıcının mesleki ve kurumsal taassuba yenik düştüğü açıkça fark ediliyordu. Meslek mensuplarının işini yaparken daima mükemmele yakın davrandıklarını okuyor; hiç zaaf gösterdiklerine, ihmallerine, zayıf yönlerine ya da korkularına dair bir cümleye bile rastlayamıyorduk. Burada bahsedilen görevliler ‘Hazır, daima hazır!’ ve ‘Polis uyumaz, acıkmaz, susamaz, korkmaz’ türünden sloganlarla tecessüm etmiş robotik varlıklardı.

Üçüncü olarak ise; olay örgüsünün sanki ilahi bir kuralmışçasına doğrusal düzlemde ilerlemesiydi. Bunu yine tutanak yazma alışkanlığına bağlamak mümkün. Öyle ya bir polis tutanağında kurmaca yapmanız, zamanın olağan akışını ileri geri esnetmeniz ya da ‘flaşbekler’ yapmanız pek de mümkün değildir.

Dördüncü olarak; bu kitapların yazarlarının aslında pek de iyi okuyucu olmadıklarını düşündüren birtakım emareler göze çarpıyordu. Bunlar hikayelerin yavanlığından, yazım ve imla hatalarının çokluğundan anlaşılabiliyordu.

Tam da bu noktada Ceza Hikayelerine dönelim. Mehmet Ali Başaran, her şeyden önce iyi ve dikkatli bir okur. Aynı zamanda edebiyata karşılıksız bir sevgi besliyor, yazımızın başında belirttiğimiz gibi edebi yönünün ve türlere vakıf olmasının meyvelerini topluyor. Kimi hikayelerde anlatımını dizelerle destekliyor, kimi hikayelerde ‘nakavt’ edici sonu yine bir şiir dizesiyle yapıyor. Bazen de hikâyeyi bir soruyla sonlandırarak, asla bitmeyen bir öykü bırakıyor okuyucunun kucağına.

Hikayalerdeki karakterlere de değinmekte yarar var. Çünkü hikayelerin çoğu bu karakterler üzerinden ilerliyor. Bazı öykülerin kahramanlarını özellikle daha fazla tanımak istiyorsunuz. Ne yer, ne içerler, ne düşünür, ne hissederler, nasıl aşık olurlar? Siyah Hikaye isimli öyküde Ebubekir karakteri benim merak ettiklerimden bir tanesiydi.

Kelimelerin ya da yer adlarının etimolojik kökenlerine yapılan göndermeler de var kitapta. ‘Langa’ isimli öykünün hem girişi hem de bitirişi bu isme atıfta yapıyor. İçerik de anlatılan hikaye ile doğrudan uyumlu ‘dışarıda’ bırakılanların hikayesi.

Son olarak kitaptaki öykülerin toplamının bende uyandırdığı ilk his anlatılan hikayenin kahramanlarıyla hemhal olmak, empati yapmak oldu. ‘Langa’ isimli öyküyü okuyan birinin sokakta rastladığı bir fahişeye eskisi gibi davranmasına imkân kalmıyordu. Yargı sisteminin ilk aşamasında çeşitli görevler alan bir kolluk görevlisi olarak edindiğim ikinci ders ise ‘asla yargılama’ ilkesini yeniden hatırlamak oldu. Özellikle Bir Noktalama İşareti isimli öyküde bir isim yanlışlığından dolayı gözaltına alınıp, başka bir şehre götürülen ve gözaltı sürecinde bir dizi kötü muameleye maruz kalan mağdurun öyküsünü okuduktan sonra…

‘Okur, başına geleceklere hazırlıklı olmalı…’

Cihan Uluç

Kuzularla Saklambaç

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/kuzularla-saklambac-makale,180.html

Kuzularla Saklambaç Mehmet Ali Başaran’ın üçüncü çocuk hikâye kitabının adı. “Gazete Okuyan Tavuk’’ ve “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti’’inden sonra yayınlanan serinin son kitabı. 1983’te Trabzon’da doğan yazar, aslında bir Avukat. Kaleme aldığı her üç kitabı da esasen çocuk dünyasının içinden ya da üzerinde büyükler ile yapılan ciddi konuşmalar. Bir tür “Büyüklere Masallar” olarak ifade edebileceğimiz bu metinler, başta ahlak ve etik olmak üzere, insanı insan yapan diğer bütün değerleri, Alegorik bir form içinde herkesle tartışıyor.

Son kitabın “Mülteci Çocuklara” ithaf edilmiş olması, yazarın zihin dünyasına dair bize çok ciddi ipuçları veriyor. ‘’Ben bir koyun olsam sen de bir kuzu / meleye meleye getirek yazı’’ ön girişiyle başlayan kitap, temel olarak barış içinde bir arada yaşamanın, bütün büyük baharların, en büyük ve belirleyici müjdecisi ve tek nedeni olarak algılanmasına çaba gösteriyor.

Her üç kitap da, sorunsal olarak barış içinde bir arada yaşamanın en üst rafında adaleti işaret ediyor. Adaleti, etik ve ahlak değerler sistematiğiyle dolayımlayarak  adeta, küçük çocuk hikayelerini, felsefenin temel ilkelerine giriş düzeyine çıkarıyor. İyi ve Kötü kavramlarını, doğru ve yanlış yargıları, hikayelerin esas kahramanı olan ‘’Vuk Gıtgıt’’ ın tanıklığında, çok zekice kurgulanmış olay örgülerinde, yeniden canlandırarak, çocuk ve büyüklerin arasında var olan düşünsel mesafeleri ortadan kaldırıyor.

Söz gelimi “Hayvan Çetesi Mahkemede’’ üst başlığıyla anlatılan hikaye, çok şirin bir tabloyu hukuk gibi asık suratlı bir form içinde anlatarak mizahi zekanın parlak örneklerini sergileyebiliyor.

‘’Türkiye’yi şaşkına çeviren hayvan çetesi, hâkim karşısına çıkıyor. Bilindiği üzere, Leopar, Martı, Kanguru, ve Mirket’ten oluşan çete, İstanbul-Bursa seferini yapan feribotu kaçırmıştı. Polisin başarılı operasyonu sonucu yakayı ele veren çete üyeleri aynı gün tutuklanmıştı.’’

Leopar, Martı, Kanguru ve Mirket’ten oluşan bu topluluk, aslında beş kıta ve yer yüzünün bütün sahillerini temsil ediyor. Gezegenimizin insani ve ahlaki potansiyelini, bu sevimli kahramanların şahsında yeniden ve güzel bir dünya için masaya yatırıyor yazar. Zekice kurgulanmış olan hayvan kahramanlar, insan olmanın bütün pratiklerini, söylem ve eylemleriyle, yeni bir seviyede tartışırken, aynı zamanda salt mizahtan oluşan bir lezzeti de damaklarımıza usulca bırakmaktan geri kalmıyorlar. Akıl ve zeka mizah ile buluşunca, dünyanın ortasına kurulmuş bir şölen, çok keyifli bir ziyafet hücum ediyor zihinlerimizin kıvrımlarına.

Bu yazıda hikâyeleri tek tek anlatmayı düşünmüyorum. Bu doğru bir davranış olmaz. Hikayeler eksiksiz bir biçimde kitap sayfalarında yerli yerinde duruyor. Çok merak ettiyseniz gidip bir tanesini kitapçılardan satın alabilirsiniz. “Çıra Çocuk Yayınlarından” çıkan kitap, bütün kitapçılarda raflarda duruyor.

SSK’lı Postacı Güvercin ile tanışmak istiyorsanız, Dağbayır Çobanlık Hizmetleri firmasını ve Uzman Çoban Yardımcısı olan köpeği merak ettiyseniz, hepsi bir ağızdan “Otlatmak Bizim İşimiz” diye her yerde kartvizitlerini dağıtmakla meşguller!

Ben her üç kitabı da çok sevdim. Umarım siz de alır okur ve çok seversiniz.