Alparslan Kuytul Ziyareti

Dün yine Bolu F Tipi Cezaevi’ndeydik.

Adalet beklentileri boşa çıkmış “28 Şubat Mahpusları”nın yanı sıra 131 gündür tutuklu bulunan Alparslan Kuytul’la görüştük.

Furkan Vakfı Davası adı altında aydınlatılması gereken hadiseleri kamuoyu ile paylaşmak gerekli. Zira iki üç gazeteci ve birkaç internet sitesi hariç, neredeyse bütün basın yayın kuruluşları, bilerek ya da bilmeyerek, yalan-yanlış haberler yaptılar. Allah rızası üzerine inşa edilmiş İslami bir yapıyı çökertmek amacıyla saldıranlara katılmış oldular.

Hakikati inkâra şartlanmış olanların algı operasyonu ne yazık ki başarılı bir şekilde sürüyor. Müslümanlar aynı delikten bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha ısırılıyorlar.

Yalan rüzgârları esiyor, iftiralar gırla gidiyor. Bu toz duman içinde hakkın şahitliğini yapmanın ve Hukuku yardıma çağırmanın elzem olduğuna inanıyorum.

Yarınlarda, “Müslümanların Dreyfus Davası” olarak anılabilecek Furkan Vakfı Davası’na bir bakalım derim. Bugüne dek cereyan eden hadiselerin kısa bir özetini şöylece vereyim:

  1. 30 Ocak 2018’de, sabah 05.15’te evine baskın düzenlenen Furkan Vakfı başkanı Alparslan Kuytul gözaltına alındı.
  2. 2014 yılı itibariyle konferansları hukuka aykırı biçimde engellenen Adana merkezli Furkan Vakfı’na 2 Şubat 2018’de kayyım atandı.
  3. Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul 8 Şubat 2018’de tutuklandı ve Bolu F Tipi Cezaevine nakledildi.
  4. Ankara, Malatya ve Antep merkezli Furkan İlim Ve Hizmet Derneği 5 Şubat 2018 tarihinde faaliyetten men edildi. Bu dernekler ve 13 temsilcilik halen kapalı.
  5. Furkan Vakfı’na gönül vermiş insanlara ait 17 ev 5 Mart 2018 tarihinde mühürlendi. Halen mühürlü olan evlerin 15’i öğrenci, 2’si ise aile evi… İki aile, çoluk çocuk sokağa atıldı.
  6. Öğrenci evlerinden dolayı, “kaçak yurt faaliyeti yapıldığı” gerekçe gösterilerek Furkan Vakfı’na 240.000 TL para cezası kesildi.   
  7. Kayyım atanan Furkan Vakfı’nda bulunan, vakfa ve vakıf gönüllülerine ait toplamda 200.000 TL değerindeki dijital malzemeler 8 Mayıs 2018 tarihinde vakıf binasına giren hırsızlarca çalındı.
  8. Furkan Vakfı Başkanı ve dört arkadaşı 10 günlük gözaltının ardından 131 gündür tutuklu. Toplamda 43 kişi gözaltına alındı. Hâlihazırda 9 kişi farklı tarihlerden bu yana tutuklu bulunuyor.

Furkan Vakfı ve bağlılarına reva görülen muamelenin hukuki değil siyasi olduğu konusunda ilgili ve bilgili kişilerin şüphesi yok. Yasa dışı talimatlar uçuşuyor ortalıkta.

İlk 75 gün ağır bir tecrite mahkûm edilen, iradesi kırılıp teslim alınmaya çalışılan Alparslan Kuytul’a yapılanın tam adı “işkence”dir.

Alparslan Kuytul’un avukatı Adem Tural, “tek başına bir koğuşta tutuklu bulunan müvekkilinin yanına anlaşabileceği koğuş arkadaşları verilmesini ve diğer tutuklulara tanınan haklardan müvekkilinin de faydalanmasını” talep etti. Bolu İnfaz Hâkimliği bu talebi reddetti. Gerekçenin esası şu:

“Şüpheli Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma ( DAEŞ, PKK/KCK, FETÖ/PDY ve EL KAİDE) silahlı terör örgütlerine yardım ettiği iddiası ile tutuklanma istemi ile sulh ceza hâkimliğine sevk edildiği…”

Alparslan Kuytul’un birbiriyle alakası olmayan, dahası birbiriyle kanlı bıçaklı bu dört terör örgütüne birden mi üye olduğu, yoksa hangisine veya hangilerine üye olduğu veya yardım ettiği belirtilmiyor.

Elde delil namına herhangi bir şey olsa, dosyaya sunulur, büyük bir iştahla basına servis edilirdi muhakkak. Hukuka bağlılıktan bahsetmek mümkün olmadığından, delile filan da ihtiyaç duyulmuyor. (Böylesi bir pervasızlığın taşıdığı anlam ürkütücüdür.) 

Basını da yargısı gibi iftiralarla “ayartılan” bir ülke burası… Kötülüğün hızla sıradanlaştığı, hukuksuzluğun rutubet gibi yayıldığı bir vaktin dibine çöküyoruz. 

Alparslan Kuytul’u iki ay öncesine göre çok daha iyi gördük. İki aydır, haftada 3 saat için başka bir tutuklu ile bir araya gelmesine müsaade ediliyor. 

21 Mayıs 2018 tarihli yazısında Yıldıray Oğur, Alparslan Kuytul’un “suçu”nu ortaya koymuş: “Halkın Teveccühüne Yön Vermeye Çalışma Suçu.” (“Size öyle bir hadis söyleyeceğim ki daha önce kimse tarafından rivayet edilmemiş!”)

Şu ibretlik tutuklama gerekçesine bakıyorum da, Hukuk’un ne tadı var ne kokusu. İçi boş, plastik meyveler olur ya, işte o kadar doğal!

Sahi, sizce de buram buram “talimat” kokmuyor mu?

Ey Hukuk Fakültesi öğrencileri, ey hâkim adayları, savcı adayları, okuyun da ibret alın. (Ey zabıt kâtipleri, ey mübaşirler, sizler de ibret alın!)

“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin muasır medeniyetler ile teknoloji ve ekonomide yarışır hale gelmesi ve toplumsal hoşgörü ve saygı seviyesindeki toplumsal gelişmişlik düzeyinin her geçen gün artması, tesettür yasağının kaldırılması, dini hassasiyetlerinden dolayı giyim ve kuşamı, rengi, cinsiyeti, sakalı, görüşü, mezhebi ve benzeri ayrımlar nedeniyle milletin ve millet vekillerinin kınanmaya dahi uğramadığı günümüzde siyasete yön vermek amacıyla siyasi parti kurarak çeşitli yasal prosedürler ile kayıt alınmak yerine kayıt altına alınmaktan kaçınarak sosyal medya aracılığıyla halkın teveccühüne yön vermeye çalışmanın hayatın olağan akışı ile bağdaşır nitelikte olmadığı, saklanan amaçları aşikar ettiği, menfaat temini amacıyla hareket edildiğini ortaya koyduğu, şüpheli Alparslan Kuytul’un dini hissiyatları ve duyguları kullanmak suretiyle insanların teveccühünü kazanarak kendisine menfaat temin ettiği, bu yolla nüfusunu artırma çabasına girdiği, kısım şüpheli, gizli tanık ve bilgi sahibi beyanlarında bu hususların doğrulandığı, şüpheli Alparslan Kuytul’un tüm bu amaçlarla eleştirilemez ve sorgulanamaz bir şahsiyet olarak ortaya kendisini koyduğu, böylelikle bir kısım şüphelilerde dahil olmak üzere bir çok kişiyi dolandırdığı..”

Bugün bir anket yapılsa, halka sorulsa, “eleştirilemez ve sorgulanamaz bir şahsiyet olarak ortaya kendisini koyan” bir isim söyleyin, diye, sizce hangi isim birinci olur?

Tamam, çok da şey yapmayalım onu! Allah korusun, halkın teveccühüne yön vermeye çalışma suçu işlemiş oluruz, durduk yere.

“Hayatın olağan akışı ile bağdaşır nitelikte” olmasa da, bu yazıya artık nokta koyuyorum. 

Sessiz Sedasız ve Hukuksuz

Muhammed Ali Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşı, Uygur Türkü. 27 yaşında ve evli. Sahte pasaport ve ehliyet bulundurmaktan dolayı tutuklandı. Terörle ilişkilendirilerek hakkında dava açıldı.

İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek davanın ilk duruşması 22 Mayıs 2018 tarihinde yapılacaktı.

Mahkeme duruşmayı 30 Nisan 2018’de yaptı. Duruşmanın öne çekildiği Muhammed Ali’nin avukatına bildirilmedi. Avukat, kendisini şahsen tanıyan tercümanın haber vermesi üzerine apar topar duruşmaya katıldı. Şaşkındı. Bu, sıra dışı bir uygulamaydı.

Mahkeme Muhammed Ali’nin tutukluluk halinin devamına karar verdi. İkinci duruşmanın tarihini ise 22 Mayıs 2018 olarak belirledi.

Avukat 22 gün sonraya duruşma verildiği için tutukluluğa itiraz etme gereği duymadı.  

Mahkeme 7 Mayıs 2018 tarihinde dosyayı kendiliğinden ele aldı ve duruşma yapmadan, sessiz sedasız, Muhammed Ali’nin tahliyesine karar verdi.

Muhammed Ali 8 ay sonra serbest kalmıştı.

Aynı gün Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşı iki Uygur Türkü daha serbest kalacaktı.

Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang, terör örgütüne eleman kazandıran kişilere benzerlikleri sebebiyle 14 ay önce tutuklanmışlardı. Tek delil, otoyol kamerasından çekilmiş bir fotoğraftı.

Yargılama devam ederken Emniyet Genel Müdürlüğü’nün raporu geldi. Rapor, Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang’ın terör örgütüne eleman kazandıran kişilere benzemediğini ortaya koyuyordu. Buna rağmen mahkeme, tutuklu sanıkların tahliye taleplerini reddediyordu.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi 7 Mayıs 2018 tarihinde, avukatları bilgilendirmeksizin, kendiliğinden, dosya üzerinden verdiği kararla Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang’ı serbest bıraktı.

Farklı mahkemelerin aynı gün “olağanüstü” bir biçimde tahliye ettiği üç Uygur Türkü, Maltepe 3 Nolu L Tipi Cezaevi’nden İstanbul İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ne bağlı memurlarca teslim alındılar.

O tarihten bu yana kendilerinden haber alınamıyor.

Eşi, kayınpederi ve avukatı Ömer Yüzgül, Muhammed Ali’yi ilgili kurumlarda, karakollarda, hatta nezarethanelerde günlerce aradılar fakat bulamadılar.

Eşleri, akrabaları ve avukatları Mehmet Okatan, Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang’ı ilgili kurumlarda aradılar, sordular, savcılığa suç duyurusunda bulundular ve fakat sonuç alamadılar.

Zulümden kaçarak, eşleriyle ve çocuklarıyla Türkiye’ye sığınmış, devletin elindeki bu üç insanın hayatlarından endişe ediliyor, kaçırıldıkları veya öldürüldükleri düşünülüyordu.

Nihayet, olası ihtimallerin hepsinin veya en kötüsünün gerçekleştiği ortaya çıktı:

Muhammed Ali, Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang 8 Mayıs 2018 tarihinde Çin’e teslim edilmişlerdi. 

Ne için? Ne karşılığında?

Belli değil.

Hayattalar mı? Hayatta iseler, neredeler? Hangi hapishanede, ne tür işkenceler görmekteler? 

Belli değil.

Türkiye’ye sığınmış bu mülteci Türklerin Türkiye’deki yargılamaları ise devam ediyor. Muhammed Ali sahte belge düzenlemekten ötürü ceza alacaktı belki ama Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang suçsuzdular ve beraat edeceklerdi.

Üç kelime ile hayatları karanlığa gömüldü üç insanın: Sessiz sedasız ve hukuksuz.

Özgürlük İftarı

Dün Bolu Cezaevi’nin önündeydik.

Mazlumder’in organize ettiği “Özgürlük İftarı” öncesinde, pek çok sivil toplum kuruluşunun destek verdiği bir basın açıklaması düzenlendi.

Bizler cezaevinin dışındaydık, İslam’a düşman kesilmiş zalim yargının hukuk dışı kararları ile yirmi beş yıldır esaret altındaki Müslümanlarsa cezaevinin içindeydi.

Zalim duvarları aşsın, mazlum kulaklara ulaşsın diye olanca sesimizle haykırdık sloganlarımızı, özgürlük dualarımızı.

28 Şubat’ın hukuksuz yargı kararları neticesinde 600 kadar Müslüman farklı davalardan tutulup zindanlara atılmıştı. Uzun bir süre içerde unutuldular. Neyse ki onların hakları ve özgürlükleri için mücadele edenler de vardı. Seslerini duyurmak için didindiler ve ilgili cemaat ve çevrelerin de destekleriyle taleplerini güçlü bir şekilde ortaya koydular.

Neticede, kendi içlerinden çıkan bir parti iktidardaydı. Aynı hassasiyetleri dillendiriyor, Müslümanlardan devşirdiği güçle iktidarını sağlamlaştırıyordu.

Bu zulmün ortadan kaldırılması için hükümet yetkililerine müracaat edildi. Pek çok kesim, pek çok vesile ile, pek çok düzeyde irtibat kurdu. En alt kademeden en üst kademeye kadar Ak Parti, raporlarla, belgelerle, ibretlik hikâyelerle, mağdurlarla, mağdur yakınlarıyla sayısız kez uyarıldı. Dilinde tüy bitti insanların artık.

Her defasında “hak verildi” ve “bir düzenleme yapılacağı” söylendi. Hele şu kritik dönem, bu mühim süreç, önümüzdeki seçim, bu viraj, şu dönemeç bir geçilsin… diye diye 10 yıl geçti.

28 Şubat mağduriyeti üzerine iktidara gelip bu mağduriyetin “ekmeğini” sonuna kadar tıka basa yiyip bitiren bir iktidar, Müslümanları 10 yıldır oyalaya oyalaya işte bu noktaya getirdi: Sıfır noktasına. Büyük bir ayıp ve kazık bu! Tarih bunu bir kenara yazdı. Günahı vebali hükümetin boynuna. 

16 yıllık iktidarın ilk 6 yılında, “mazeretli” sayılır. Hak vermek gerek. Yeni gelmişti. Müesses nizam ve darbeciler enselerindeydi. Ayaklarını yere sağlam bir şekilde henüz basabilmiş değildi.

Ama son 10 yıl, tümüyle Müslümanları oyalama ve açık açık aldatma ile geçti. Asla samimi değildi.

Bu iktidar, zindandaki Müslümanların mağduriyetini gidermenin “rantı”nı bir türlü göremedi! Nasıl olsa onların ve gözü yaşlı yakınlarının iradeleri, oyları çantada keklikti.

Geçmiş olsun! Artık bu iş bitmiştir. Bir gelişme olursa bu konuda, çok ama çok şaşırırım. Hükümetin sözünde durmasını değil tahliye tarihlerini (2023’leri, 2025’leri…) veya ecellerini bekliyor mazlumlar. 

İstişarenin ve ortak aklın sesi Ak Parti öleli yıllar oluyor. Yerine, eski tip tek adamlığın AKP’si geldi ve o da tek başına iktidar değil şimdi. Yeni ortağı, eski Devlet’in ta kendisi. Eski ve “derin” geleneği genlerine işlemiş devletin ta kendisi. Müslümanlar ve Kürtler gelecekleriyle ilgili umutsuz olmak bir yana, ciddi ciddi endişeliler. 

Bu milleti, adaletin ve özgürlüğün bahçelerine çıkartsın diye iktidar yapılan AK Parti, geldiği noktada ülkeyi eski-döküntü devlet’in bahçesine, rantın ve zulmün betondan avlusuna, olağanüstü halin karanlığına hapsetti.

Özgürlük, anasının ak sütü gibi kendilerine helal olan mazlumları tahliye edecek hükümetin ortağı, mafya babasını ziyaret ediyor, ona af talep ediyor. 

Zulmedenler paşa paşa dışarda geziyor, zulmettikleri mazlumlar çeyrek asırdır içerde. “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa.”

Ben, AK Parti’ye de AKP’ye de hiç oy vermedim. Yine de, hakkım varsa -bu ülkede yaşayan bir insan, bir müslüman, bir vatandaş olarak- helal etmediğimin bilinmesini isterim. 

Bizi aldatan bizden değildir. 

Kuyucaklı Yusuf Neden Yargılandı?

Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf adlı romanı Türkçe yazılmış en iyi romanlardan biri, belki de birincisidir.

Ahmet Okyay’ın, “bir yetimin romanı” olarak tanıttığı Kuyucaklı Yusuf’un mahkemelik olduğunu biliyor muydunuz?

Yanık bir türkü tadındaki bu unutulmaz roman, yayınlandığı yıl, 14 Haziran 1937’de toplatılmış ve “halkı aile hayatından ve askerlikten soğuttuğu” gerekçesiyle mahkemeye verilmiş. Söz konusu davada Kuyucaklı Yusuf hakkında üç adet bilirkişi raporu tanzim edilmiş.

Filiz Ali’nin, babası Sabahattin Ali’ye ait bir sandıkta bulduğu belgelerden derlenen “Mahkemelerde” adlı kitapta bu bilirkişi raporlarına yer veriliyor.  

İlk rapor ünlü yazar Reşat Nuri Güntekin tarafından kaleme alınmış. Sansürün karşısında ve ifade özgürlüğünün yanında sağlam bir irade ortaya koyan, ders niteliği taşıyan raporuna şu cümlelerle başlıyor:

“Sabahattin Ali kanaatimce son neslin hikâyecilerinin en kuvvetlisidir. Ve Kuyucaklı Yusuf romanı memleketimiz ve edebiyatımızın yüzünü ağartacak kıymetli bir sanat eseridir.”

Reşat Nuri, “Maarif Vekâleti Müfettişi” sıfatıyla düzenlediği raporda, savcılık makamının iddialarına katılmadığını yalın ve ikna edici bir dille izah ediyor. Eser sahibinin eleştiri hakkının kısıtlanmasının sakınca doğuracağı ikazında bulunmayı da ihmal etmiyor:

“Mevzubahis tenkitler bugün el üstünde tutulan bazı Avrupa şaheserlerinde gördüğümüz –aynı mevzulara ait- tenkitler yanında son derece masum ve küçük kalır. Yalnız bir şahsın ve bir romanın değil, memleketimizde ilerlemesi lazım bir büyük ve faydalı sanatın da davasını gören Cumhuriyet Adliyesinden zaten zayıf olan Türk romanının cesaretini kıracak bir karar çıkmayacağını kuvvetle ümit ederim.”

Kuyucaklı Yusuf davasına dair ikinci bilirkişi raporu, Deniz Harp Akademisi’nden Münci Ülhan adlı bir kurmay binbaşı tarafından 1 Kasım 1937 tarihinde düzenlenmiş.

Bu ikinci rapor da –zayıf olmakla birlikte- Kuyucaklı Yusuf’ın yanında duran bir delil niteliğinde:

“Herhalde muharrir eski saltanat devrinin ve Umumi Harbin mağdurlarından, o kanlı felaket harbinin azaplarını çekmiş olan bir ailenin evladı veyahut o kötü günlerin ağlatıcı felaketleriyle ta çocukluğundan beri kulakları doldurulan biri olabilir.”

Kuyucaklı Yusuf hakkındaki üçüncü bilirkişi raporu ise İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne bağlı, Ziyaettin Fahri adlı bir felsefe doçentine ait.

“Bu romanın heyet-i umumiyesini bırakıp birkaç sayfasından muharririn içtimai ve siyasi kanaatlerini istidlale çalışmak gayrı ilmi bir harekettir” demek suretiyle Kuyucaklı Yusuf’un yanında duruyor rapor.

Türkçe Edebiyatın romantik kahramanı Kuyucaklı Yusuf’un yargılanması, hukuk ve edebiyatın kesiştiği noktada ilginç bir örnek teşkil ediyor.

Edebi eseler her zaman yargılayacak değil ya; bazen de yargılanırlar. (Yargılanmak şöyle dursun, kimileri toplatılıp meydanlarda yakılmışlardır da.) Tüm bu yargılamaların tanığı tarihtir ve hükmü okurlar verir.

Neyse ki Kuyucaklı Yusuf beraat etmiştir. O, davetkâr ilk cümlesiyle, iz bırakacak bir deneyim için her daim okurunu beklemektedir:

“1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.”

Cezaevi Ziyaretleri – 18

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevi’ndeydik bugün.  

Mehmet Altan, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Halis Bayancuk, Selçuk Kozağaçlı ve Ahmet Altan ile görüştük. Osman Kavala’yı da avukatı ile “çok acayip bir hal içinde” gördük.

Bu isimlere ilişkin tek tek ve kısa kısa değerlendirme yapmadan önce genel vaziyet ve gidişata ilişkin birkaç kelam etmem gerekiyor:

Türkiye’de yargı yok. Hukuk askıda. Dahası, başta anayasa olmak üzere kanunlar uygulanmıyor. Yargı, onu kontrolü altında tutan küçük bir azınlık hariç tüm kesimler açısından güvenilmez bir mekanizma. İstikrarlı bir biçimde zulüm üretmeye devam ederken son sürüm OHAL’le birlikte iyice şirazeden çıktı. Yargı cephesinde artık ne ilke kaldı, ne sabite. Kimin ne yaptığı belli değil. Kimse hiçbir şeyi öngöremiyor. Hukuk güvenliği söz konusu değil. 

Türkiye’de yargının ahvalini özetleyen bir gösterge olarak hâlihazırda önümüzde duran devasa Silivri Cezaevi Yerleşkesi, adeta bir yargısız infazlar kampı, hukuksuz kararlar mezarlığı. Binlerce insan haksız yere özgürlüğünden olmuş. Çok ağır esaretler yaşanıyor. Kimler ölüyor, kimler sakat kalıyor, kaç bin insan resmi evraklar arasında can çekişiyor, kaç bin insan soluksuz kalıyor, haksız yere evlatlarından kopartılan anneler-babalar, yetim kalan çocuklar…. Bunlar istatistik olarak bile değer taşımıyor, gündeme gelmiyor, getirilemiyor.

Türkiye’de artık daha fazla sürdürülemez görünen bu hukuksuzluk çağı ne zaman son bulur bilemem lakin acilen bir düzenleme ve onarıma gidilmesi gerektiği ortada. Yoksa toplum bu yargı’nın altında kalacak.

Görüştüğümüz isimlerden Mehmet Altan’ın içinde bulunduğu hal ibretlik. Kendi yargı macerasını “baştan aşağı bir rezalet” olarak tanımlıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kendisi lehine verdiği kararlara rağmen Mehmet Altan hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. 21 aydır hukuka aykırı bir biçimde hapiste tutulan gazetecinin suç işlediğine dair somut bir delil yok. Eski tarihli bazı gazete yazıları var, zorlaya zorlaya “delil” haline getirilen.

Mehmet Altan’ın dosyasına hukuk ulaştığında beraat edeceğine inanıyorum. Kendisine yüklü miktarda tazminat da ödenecektir.

Ali Bulaç’ı hasta, yorgun ve kırgın bir halde gördük. “Yeryüzünün lanetlileri”nden biri gibi muamele gördüğünü anlatıyor.

“Bana destek olanların yüzde doksanı sol ve laik kesimden” derken yaşadığı hayal kırıklığı gözlerinden okunuyor.

“Alparslan Kuytul bana sahip çıktı, Allah razı olsun” diyor.

Zaman Gazetesi’ndeki 6 yazısı dolayısıyla hakkında 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası talep ediliyor. Akıl alır gibi değil. 10-11 Mayıs’ta karar duruşması var.

Cezaevinde deizm ve ateizmle ilgili bir kitap yazıyor, günlük tutuyor. 67 yaşında olan, pek çok sağlık sorunu bulunan, hukuk ve insaf dışı bir ithamla tutuklu yargılanan Ali Bulaç asla bu muameleyi hak etmiyor. Bugün önemli mevkilerde bulunan arkadaşları, eski dostları, talebeleri ona yapılan zulmü seyrediyorlar ne yazık ki.

Ayrılırken, “Müslümanlardan dua bekliyorum” diyor.

Ahmet Turan Alkan hakkında da müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası isteniyor. “Delil” olarak da eski yazılarından 15 tanesi seçilmiş! Ekranlardaki halinden çok daha zayıf gördük kendisini. Cezaevinde “Sağ Yanım” adlı bir roman yazmış. Derin bir kararlılık ve vakarlı bir hüzün var yüzünde. Kısa sürdü görüşmemiz. Ayrılırken şöyle bir cümle kullandı, yazmam için:

“Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor.”

Ahmet Turan Alkan’ın da beraat edeceğine inanıyorum.

Halis Bayancuk, kamuoyunda Ebu Hanzala olarak biliniyor. 11 aydır tutuklu. Hakkında 10 dosya var.

Halis Bayancuk çok ağır bir tecrit altında yaşıyor. 24 saati tek başına bir hücrede geçirmek zorunda. Sadece haftanın bir günü bir saat için aynı dosyadan yargılanan bir kişi ile spor salonunda görüşebiliyor. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan herhangi bir suçludan bile daha ağır bir tecrit altında.

Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı. Altı aydır tutuklu. Halis Bayancuk haftada bir yalnızca bir saatliğine bir insanla görüşme hakkına sahipken, ona bu minicik hak da tanınmıyor. Lakin bir insan bu kadar mı hayat dolu, özgüvenli ve muhabbet sahibi olur! En uzun görüşmeyi kendisiyle gerçekleştirdik. Böyle bir meslektaşla tanışmak benim için çok kıymetli oldu. Derin bir bilgi ve birikim sahibi. Muhatabı ile aynı hizadan konuşan, son derece cana yakın bir insan.

Ahmet Altan’ın mahkemedeki savunmasına ilişkin bir yazı yazmış ve bir tahminde bulunmuştum 23 Haziran 2017 tarihinde*. Altan’ın basına da yansımış olan “yargılayanları yargılayan” savunması 15’den fazla dile çevrilmiş ve İtalya’da kitap olarak yayınlanmış. 

Tırnak içindeki mahkeme Ahmet Altan’a ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti. Kararı ciddiye almaz ve umursamaz görünüyor. Haklılığına olan yüzde yüz inancından alıyor gücünü. Uzak olmayan bir gelecekten umutlu ve beraat edeceğine inanıyor.

Türkiye’nin hapishaneleri yazar, çizer, şair, gazeteci dolu. Ahmet Altan da bir kitap yazmış içerde daha şimdiden. Edebi-felsefi bir deneme kitabı.

“Rutubet gibi yayılan bir şey oldu Türkiye’de: Hukuksuzluk” diyor.

Bir görüşmeden çıkıp diğeri için beklerken Osman Kavala’yı gördük. Avukatı ile görüşüyordu. İki adımlık görüşme odasında bir de gardiyan bulunuyordu. Yetmezmiş gibi tepede de bir kamera kayıttaydı.

Böyle bir manzaranın olduğu ülkede hukuk devleti masallarına, adalet bakanlığına ne gerek var Allah aşkına!

 

https://mehmetalibasaran.com/2017/06/23/yerin-dibine-batiriyorum/

Bir Adalet Bakanlığı olsa

Önce insan, sonra anne, sonra da 30 yaşında bir öğretmen olarak yaşadığı coğrafyadaki haksızlıklara karşı 2 yıl önce canlı yayında birkaç kelam ettiği için “terör örgütü propagandası” yapmakla suçlanıp 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Ayşe Çelik 6 aylık bebeği ile birlikte dün cezaevine girdi.

Türkiye’de “yargı”yı biraz olsun tanıyanlar için hiç de şaşırtıcı bir gelişme değil.

Bir kısım medyanın bu durumu ilk haber olarak servis ederken başka ve büyük bir kısım medyanın tümüyle kör-sağır-dilsiz kesilmesi ise tam bir Türkiye klasiği.

Türkiye’de bu geleneksel utançların yanı sıra, geleneksel bir komedi de sürüp gitmektedir. Şöyle ki; “yukarlardan” düğmeye basılır, bir söylem ortaya atılır ve aşağılarda mevki, makam, kıyı köşe sahibi pek çok “gönüllü” zat bu söylemi tekrarlar durur. Üstelik hatırı sayılır bir kısmı anladığından veya inandığından da değil, vazife gereği. 

“Yeni Türkiye” söylemi, böyleydi. Sakız gibi çiğnendi ve eskiyince bir kenara atıldı.

“İleri Demokrasi” de böyle bir furyaydı, o da öncekiler gibi geldi geçti.

Yeni bir Türkiye olduğuna, ardından ileri demokrasi aşamasına geçtiğimize ikna edilmeye çalışıldık uzunca bir süre, olmadı. Ordan, lastik gibi çektikçe uzayan bir OHAL rejimine geçtik. Âlemiz vallahi! İfratlardan ifrat, tefritlerden tefrit beğeniyoruz. Yoktur bizim gibisi.  

Ayşe Çelik’in başına gelenler çok geri demokrasilerde bile olacak iş değil.

Adalet diye bir arzu, talep zaten yok. Hukuk’u da çoktan geçtik! Bari diyorum, sistem, hak ve özgürlükler anlamında yetersiz dahi olsa kendi koyduğu yasalara uysa!

Kendi yasalarına uyan, kendi sözünde duran, dürüst bir yargılama mekanizması kurulabilse bu ülkede, ne güzel olur. Hele insana yaraşır, tatmin edici bir düzeyde hukuk olsa. Sonraki aşamada, Adalet’e yönelik bir düzenin inşasına girişme yetkinliğine sahip olabiliriz. Bir Adalet Bakanlığı kurulması gündeme gelir, bir Adalet Bakanı filan olur. Sayısız yasa fakültesi var bu ülkede, yavaş yavaş hukuk fakülteleri de kurulur hem!

Kabul ediyorum, bunlar ileri seviyeler, ileri hedefler; adım adım ilerlemek gerek. Ama hayal etmek parayla değil. İddialarımız olmalı. Ne diyorduk?

Altı aylık bebeği ile bir öğretmen şu aşağıdaki kısacık konuşmayı yaptığı için cezaevine girdi bu ülkede.

Bir sorun, bir zulüm varsa ve aydınlar susarsa, basın susarsa, hocalar, imamlar, kanaat önderleri, hukukçular susarsa, yazar-çizer-sanatçı tayfası susarsa, biri çıkar ve konuşur. Bu böyledir.

Hakkın ayaklar altına alındığı zaman ve zeminlere özgü bir sapmadır nasihati bozgunculuk olarak görmek.

“Türkiye’nin doğusunda, güneydoğusunda neler olup bittiğinin farkında mısınız? Burda doğmamış çocuklar, anneler, insanlar öldürülüyor. Sanatçı olarak, insan olarak bir şekilde siz de yaşananlara sessiz kalmamalısınız, dur demelisiniz.

Ben öğretmenim, öğrencilerini terk eden öğretmenlere seslenmek istiyorum: Bir daha oralara nasıl dönecekler? O güzel, mazlum, tertemiz yürekli çocukların gözlerinin içine nasıl bakacaklar?

Ben konuşamıyorum, gerçekten… Burda yaşananları, ekranlarda, medyada, her şey çok farklı aktarılıyor. Sessiz kalmayın, insan olarak, biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün, duyun artık, bize el verin. Yazık, insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın.

Bomba seslerinden, kurşun seslerinden… İnsanlar susuzlukla, açlıkla mücadele ediyor… Bebekler, çocuklar… Lütfen siz de duyarlı olun, sessiz kalmayın, rica ediyorum, lütfen.

Bir nebze de olsa sesimizi burdan duyurabildiysek, ne mutlu bize.”

Cezaevi Ziyaretleri – 17

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile Bolu F Tipi Cezaevi’ndeydik dün. 

Üzerine 28 Şubat’tan daha ağır bir zulüm sıçratılmış Alparslan Kuytul’u ziyaret ettik.

Alparslan Kuytul, başında olduğu Adana merkezli Furkan Vakfı’nda 90’lı yıllardan bu yana İslami eğitim faaliyetleri yürütüyordu. 2014 yılı itibariyle Türkiye’de ve yurt dışındaki konferansları engellendi. 2017 yılında konferans vermesi yasaklandı. 

Basın tarafından iftiralardan müteşekkil haberlerle yıllar içinde karalandıktan sonra nihayet o meşhur maşa (“yargı”) devreye sokuldu ve 30 Ocak 2018 sabahı saat 05.15’te evine düzenlenen baskınla Alparslan Kuytul “ele geçirildi!” 31 Ocak’ta Furkan Vakfı kapatıldı. 

Alparslan Kuytul 10 günlük gözaltı sürecinden sonra 8 Şubat’ta tutuklandı ve ertesi gün Bolu F Tipi Cezaevi’ne nakledildi.  

61 gündür tutuklu. Hakkında beş ayrı dosya var.

Dosya denilen “şeyler” basında pişirilen iftiraların tırnak içindeki savcılar tarafından iddianame şeklinde servis edilmesinden ibaret. Şüpheniz olmasın. 

28 Şubat sürecinde Nurettin Şirin’e, Hüda Kaya’ya yapılanlardan hiç de az değil maruz kaldığı zulüm.

Bugün aşağılanan Fetö’nün kumpas usulü aynen miras alınmış görünüyor. Konuyu hariçten gazel okuyanlara değil bağımsız hukukçulara sorarsanız bu hazin tespitin yüzde doksan dokuz doğru olduğunu görürsünüz. (Okuru yormak istemediğim için ayrıntılara girmiyorum. Merak edenler sağlıklı kanallardan bilgi edinebilirler.)

Alparslan Kuytul’a Bolu F Tipi Cezaevi idaresi de ayrıca zulmediyor. Tek başına bir hücrede kalan bu “özel” tutukluya kütüphaneye çıkma hakkı, spora çıkma hakkı, başka herhangi bir tutsakla avluya çıkma hakkı tanınmıyor. Kendisine televizyon da verilmiyor.

İki avukatı ile aynı anda görüşmesine müsaade edilmedi. Bu da bir hukuksuzluk lakin bir hukukçu olarak en aşağılayıcı bulduğum muamele avukat görüşme odasına gardiyan sokmaktır. Özel avukatları ile görüşürken bunu da yapmışlar.

Savunma hakkına öyle ağır bir saldırıdır ki bu, insan sormadan edemiyor: Avukatlara bu düşmanlık neden? Savunma Hakkı’na bu saldırı niye yapılıyor? Sizin hiç avukata ihtiyacınız olmayacak mı beyler?

(Gün gelir, ayaklar altına aldığınız o HAKLAR’ın ayaklarına kapanmak zorunda kalabilirsiniz diye size nasihat eden bir büyüğünüz yok mu? Hiç düşünmez misiniz? Hiç ibret almaz mısınız?)

Adana’dan Bolu’ya nakledilmesi de ayrıca bir zulüm. Eşi, çocukları, ziyaretçileri kendisini görmeye rahatça gelemesin diye tasarlanmış bayağı bir işkence.

Zaten Bolu F Tipi Cezaevi’nin müdürü mahkûmların haklarını kısabildiği kadar kısmaya çalışan, tam bir “düşman ceza hukuku” uzmanı mübarek! Son iki yıldır ne zaman ziyarete gitsem solcu mahkûmların attığı sloganları işitiyorum.

Bolu F Tipi Cezaevinin müdürü tüm mahkûmlara elden geldiğince düşmanlık eden, kimse tarafından sevilmeyen baskıcı biri olmakla birlikte Müslümanlara bilhassa nefret besleyen birisi. 

(“Hadi ya, öyle miymiş” diyen varsa Milletvekili Ravza Kavakçı’ya, gazeteci yazar Yakup Köse’ye veya Bahadır Kurbanoğlu’na yahut Mazlumder İstanbul Şubesi’ne sorabilir.)

Alparslan Kuytul’la iki saat sohbet ettik. Bize Bolu F Tipi zindanındaki tek güzel hatırasını anlattı.

“Dışardan bir berber geldi. Bana “selamun aleyküm” dedi.

– 54 gündür buradayım, kimse bana selam vermedi, dedim.

Berber şaşırmış:

– Nasıl yani, size kimse selam vermedi mi burda?

– Veren oldu ama sizin gibi tebessüm eden olmadı.

Berber elini uzatmış. Tokalaşmışlar.

– Bunu ilk defa yapan siz oldunuz!”

Boğazı düğümlendi ve daha fazla konuşamadı. Başımızı önümüze eğdik ve gözyaşlarımıza mani olduk.

Gencecik gardiyanlar, kendilerine “memur bey” diyen babaları yaşındaki hocaya, “Alparslan” diye sesleniyorlarmış.

 İlgililer bilebilir lakin yalnızca düşenler idrak edebilir: Dirilerin kabridir zindan.

Orada neyi kaybettiğimizin resmi, bir berberde bulunuyor.

Biz ne ara bu kadar vahşileştik?