Belli ve Bedelli

Türkiye’de askerlik sorunu milyonlarca insanın başını ağrıtmaya devam ederken nihayet yeni “bedelli mevsimi” de geldi çattı.

Ne alaka, diye sormayın. Son bedelli askerlik kampanyasının üzerinden 3 yıl geçti neredeyse.

Hatırlanacağı üzere Cumhuriyet tarihinin 30.000 TL’lik dördüncü bedelli kampanyası 2011 yılında uygulanmış, sonuncusu ise 18.000 TL’lik bedelle 2014 yılında hayata geçmişti.

Bu iş için örgütlenmiş kişiler -dernek ve platformlar- sosyal medya üzerinden seslerini duyuruyor, siyasetçilere ve bürokratlara baskıyı arttırıyorlar.

Bedelli Askerlik Derneği var. Bedelli Askerlik Platformu var.

Bu platformun internet sitesine baktığınızda; yayınladıkları videoları izlediğinizde, platform başkanının demeçlerini dinlediğinizde ve bedelli askerlik talep edenlerin tezlerine kulak verdiğinizde üzülmemeniz elde değil.

Bir haksızlığa karşı çıkmak için iyi niyetin yeterli olmadığı, ilave olarak, “herkes için adalet” diyebilecek bir yaklaşım gerektiği gerçeği kendini derhal gösteriyor.

Bedelli askerlik, adil olmayan, geçici bir çözüm. Bu çok açık.

Hükümetler, askerlik denilen dayatma ve angaryayı ortadan kaldırmıyorlar. Sorunu, hak temelli olarak değil, siyasi ve ekonomik rant temelli olarak “çözüyorlar”. Kalıcı olarak değil geçici olarak. Herkes için değil parası olanlar için.

Bedelli askerlik talepleri, yurttaşların eşitliğini ve adalet ilkesini gözetmediği sürece eksik ve aksak kalmaya, hazin bir ‘olmamış’lığa mahkûmdur.

Bu, kendine müslümanlıktır. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, altta kalanın canı çıksın, mantığının yansımasıdır.

Bedelli Askerlik Platformu, internet sitesinde temel amaçlarını açıkladığı metinde “profesyonel orduya geçisin önemi”ne vurgu yapıyor.

Zorunlu askerliğin kaldırılması gerektiğini açıkça ifade etmeleri gerekmez mi? Hiç değilse vicdani reddi bir hak olarak tanımaları gerekmez mi?

Sadece maddi gücü yerinde olan bir kısım insan için geçici bir çözüme razı geleceklerine, herkes için adil bir çözümde sebat etmeleri gerekmez mi?

Sorun yanlış yerde tartışılıp haksız bir şekilde çözülmeye çalışılıyor. Her “bedelli mevsimi” aldandı bu millet. Bu defa aldanmayalım. Çarık çürük, sözde bir çözüme tav olmayalım.

Bedelli askerlik değil zorunlu askerlik tartışılmalı ve kaldırılmalı.

Amerika, İngiltere, Hollanda, İtalya, Polonya, Fransa, İspanya, Portekiz gibi pek çok ülkede askerlik zorunlu değil, profesyonel.

Kışlalara er yığmakla, doldur boşalt’la bir ordunun güçlü olacağına kimse inanmıyor herhalde. Adı geçen ülkelerin bu işleri bilmediğini mi iddia edeceğiz?

Ama Türkiye’de mesele başka…

En meşru hak talepleri baskılanırken, mağduriyetlerden gelir elde edilme yoluna gidiliyor. Bedelli askerlik, bu.

Bu adaletsiz çark döndürülürken haktan ve hukuktan konuşması gereken ağızlara “vatanseverlik-vatan hainliği” tartışmaları çalınıyor.

Cahiller bu sakızı çiğneye dursun, o toz duman arasında zulüm devam ediyor.

Altta kalanın canı çıkarken üstte kalan, yeni bedelli mevsimini kolluyor. Bir fırsat çıksa da yırtsak, diye.

Böyle bir ortamda neyi konuşacağız: Adaleti mi yoksa Kalkınmayı mı?

Bedeli Zindanda Ödenen Sözler

17 yıldır cezaevinde bulunan Necdet Yüksel ile 2014 yılında yayınlanan ilk kitabı Bedeli Zindanda Ödenen Sözler üzerine konuştuk. Kitabın yanı sıra, dışarıya hayli kapalı bir alan olan cezaevinde ortalama bir gününün nasıl geçtiğini, dışardaki hayata dair nelerin özlemini çektiğini sordum. 90’lı yıllardan bu yana cezaevinde kalan pek çok Müslüman siyasi tutsakla aynı kaderi paylaşıyor: Varlığının yanıbaşında “unutulmuşluğu” taşıyor. Kendisiyle yapılmış ilk röportajı ilginize sunuyorum. 

http://www.dunyabizim.com/soylesi/26928/necdet-yuksel-ile-bedeli-zindanda-odenen-sozleri-konustuk

Bedeli Zindanda Ödenen Sözler’in muhataplarınıza yazdığınız cevabi mektuplar içinden çıktığını belirtiyorsunuz Önsöz’de. Bunu biraz açar mısınız? Kitap, siz kimlerle ne sıklıkla mektuplaşırken olgunlaştı?

Bedeli Zindanda Ödenen Sözler’in temeli aslında 2000 yılında cezaevine girişimle atıldı.

Ben, 17 yıllık cezaevi hayatımın ilk günlerinden bugüne ve şimdi de, çok geniş yelpazeli bir yazışma ağı içindeyim. Başta kendi eşime, kızıma, kardeşlerime, akrabalarıma, akabinde de cezaevindeki kardeşlerime uzun metrajlı mektuplar yazmaktayım.

İlahi kulluk ahdimin hakkını vermede elimdeki fırsatları doğru kullanmadıkça, kendime de, sosyal iletişimde bulunduğumuz muhataplarıma da faydamın dokunmayacağının bilincindeyim. Mademki Rabbim beni böylesi bir yerde, vakitte, şartta sınamakta, öyleyse bunlar bana, İslam’ı doğru anlayıp anlatmada, birer emanettirler düşüncesine bağlı hareket ediyorum.

Acılarımı, neşelerimi ilahi vahiy mikroskobu altında tetkiklerden geçirdikçe, ortaya yeni anlam katmanları, dolayısıyla da meyveler çıkıyor. Binlerce sayfayı çoktan aşan mektuplarımda da hep bu yeni tespitlerimi açmaya koyuldum. Bir zaman sonra da yoğunca yazdığım mektuplarımı süzgeçten geçirerek, ileride daha kalıcı bir eserin döşemesi olabilecek yerleri kayıt altına aldım.

Yıllar süren böylesi bir ele, seç ve bütünlükleri yerine oturt yöntemi nitekim ortaya, Rabbimizin inayetiyle, “Bedeli Zindanda Ödenen Sözler” isimli ilk kitabımı çıkardı elhamdülillah.

“Yazmak şuurlu bir ruh halinde kalemin rehberliğinden yararlanarak insanın kendisini derinlemesine kazması ve kazanmasıdır” diyorsunuz. Yaşamak ile yazmak arasındaki ilişki, hapsedilen insan için ilave anlamlar ihtiva ediyor olsa gerek. Yanılıyor muyum? 

Cezaevinin insan üzerinde oluşturduğu mekânsal basınçtan ahirete hazırlık namına güzel bir formda yararlanmak gerekir. “Dört duvar arasındayım” söylemini melankolikliği arttırıcı yönde dillendirenler kısa bir sürede erozyona uğrayarak pasifleşmekte ve ardından da hayata yük olmaktalar.

Ben, yaralarımın yüreğimi, aleyhime olabilecek şekilde ele geçirmesini engelledikçe ufkumun açıldığını nice hadiseler aracılığıyla belirledim. Şeytansa, bütün insanlık için en büyük düşman ve de açıklarımızı arayıp bulmanın peşinde. Yazmak bu manada, benim imanımı hep gözden geçirmeme, var olan kusurlarımı tespite, iletişim kurduğum insanların bana, benim de onlara, Allah’a dönüp hesap vericiler olduğumuzu hatırlatmamıza vesile olmakta.

Cezaevinde ortalama bir gününüz nasıl geçiyor?

Cezamın statüsü gereği tek kişilik odalarda kalmaktayım. Dolayısıyla daha rahat hareket edebilmekteyim.

Güne, gece 03:30-04:00 arası başlamaktayım. O vakitte uyanmanın rahmet dolu esintisinden payıma düşenleri almaya cehd edip akabinde de kahvaltımı yapmaktayım.

Sabahları 10:00-12:00 saatleri arasında koşmaktayım. Koşu faaliyetimin devamındaysa, Kuran’ı Kerim’le alakalı okuma ve ezberlerimi icra etmekteyim.

Avlu kapılarımız 13:45 ila 18:00 saatleri arasında açık kaldığı süre boyunca da, bitişik odalarda kalan kardeşlerimizle sohbet ediyor, yaz mevsiminde birlikte antrenman yapıyor, çay ikramları etrafında buluşuyor ve ilgili vakti iç-dış gelişmelere/dünyamıza-ahiretimize dair paylaşımlarda bulunuyoruz.

Avlu kapısının kapatılmasının ardındansa, akşam yemeğimi yiyip, tekrar, okuma listemde yer alan kitaplara yöneliyorum. Yoğunluklu devam eden yazışmalarım nedeniyle günümü, gece 23:30 civarında tamamlıyorum.

Dışarıdaki hayata dair en çok nelerin özlemini duyuyorsunuz?

En çok özlediğim, öncelikle başkalarının benim yanımda olmaksızın ve anahtarları, tanımadığım, bana külliyen yabancı kimselerin elinde bulunduğu kilitli kapıların var olmadığı bir ortamda özgürce dolaşıp, istediğim kişilerle sınırsız, süresiz konuşabilmek.

Diğer bir özlediğim husussa, ailemle özellikle annemle babamla baş başa güzel bir birlikteliği teneffüstür.

Araba kullanmak, yüzmek ve tekvando antrenmanlarımı salonda kalabalık bir platformda yapmak da özlemlerim arasında.

Sizlere çalışmalarınızda üstün/bereketli başarılar diliyor ve ilginize mukabil çok teşekkür ediyorum.

 

*Kitaba ulaşmak isteyenler Mekân Kitabevi’ne müracaat edebilirler.

Yayına Hazırlayan: Yusuf Şanlı.

(Atatürk Bulvarı 88/1 Kızılay / Ankara _ 0312 418 64 88)

Asker Doğmayanlar

Türkçe’de “Asker Doğmayanlar” adıyla yayınlanmış iki kitap bulunuyor.

Biri, İrlandalı yazar John Boyne’ye ait “Asker Doğmayanlar” adlı roman. Diğeri ise Pınar Öğünç’ün vicdani retçilerle görüşmelerine yer verdiği “Asker Doğmayanlar” adlı anlatı.   

Bu iki kitabın birlikte okunması, savaş ve askerlik meselelerine sağlıklı bakılabilmesi adına önemli bir katkı sunabilir. Kitapları birlikte ele alışımın sebebi isim benzerliği değil, türlerinin başarılı örnekleri olmaları.

Türkiyeli ortalama bir vatandaş için bu kitaplar ezber bozar niteliği haiz, sarsıcı eserlerdir kanımca.

Malum, biz okullarda, camilerde, kışlalarda, ekranlarda, kitaplarda ve dahi hayatın dört bir yanında dürüst millet, adil millet, çalışkan millet, âlim millet olarak filan değil “asker millet” olarak, “gaza getirme usulü” ile eğitimden geçirildik. Her Türk asker doğar, propagandalarıyla, sorgulamaksızın itaat etmeye güdümlü olarak büyütüldük.

Kafalarımız düzene uygun olarak yoğun bir militarizmle şekillendirildi. Düşünme ve muhakeme etme yetilerimize karşı sistematik bir saldırı gerçekleşti. Endişe etmeye gerek var zira saldırı sona ermedi. Yeni imaj ve ambalajlarla abluka devam ediyor. Dolayısıyladır ki askerlik, savaş ve kışla gibi konularda sağlıklı düşünme yeteneğimizi devreye sokmamız ciddi bir çaba ile silkelenmeyi, donanımlı bir arınma ile öze dönmeyi gerektiriyor.

Birbiri ardına okunmasında yarar gördüğüm söz konusu kitaplar işte bu amaca hizmet ediyor. İnsanları farklı açılardan bakmaya teşvik ediyor. Esasen tercih yapmaya değil sadece sorgulamaya davet ediyor. Sokrates’e atfedilen sözle ifade edecek olursak: Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.

“Asker Doğmayanlar” adlı roman, yaşını büyük göstererek 1. Dünya Savaşı’na katılan bir gencin gözünden savaşı, askerliği ve paramparça olmuş hayatları anlatıyor.

Tristan, sorunlu bir kişiliğe sahip. Aynı bölükte, zorla askere alınmış ve fakat savaş karşıtı bir vicdani retçi de yer alıyor. Tristan’ın yakın olduğu tek arkadaşı da daha sonra yaşananlar sonucu savaşmayı reddediyor.

Korkaklığın, hainliğin, cesaretin tartışıldığı, savaşın iliklere kadar yaşandığı, okuru daha ilk sayfadan sarıp sarmalayan bu roman tahmin edilmesi çok güç, son derece çarpıcı bir sonla bitiyor.

Yanlış tercihlerin ne denli feci akıbetlere gebe olabileceği can yakıcı biçimde gözler önüne seriliyor.

“Tristan’ın hikâyesinde geriye vicdanın en cevapsız sorusu kalacak: Savaşan mı yoksa savaşmayı reddeden mi? Kimdir daha cesur olan?”

Romanları 42 dile çevrilmiş, ustalık kıvamında kaleme sahip bir yazarla karşı karşıyayız.

Pınar Öğünç’e ait “Asker Doğmayanlar” kitabında ise farklı nedenlere zorunlu askerliği reddeden 14 vicdani retçi ile yapılan görüşmeler yer alıyor.

Kitaba önsöz ile katkı sağlayan Ayşe Gül Altınay, dikkat çekici bir alıntı yaparak, Tolstoy’un 1905 yılında konuyla ilgili kaleme aldığı satırları aktarıyor:

“Avrupa’daki iktidar odakları zorunlu askerlik hizmetini hiç itirazsız kabul ettiler; oysa ki kölelikti bu, hem de eski dönemlerdeki kölelik koşullarıyla kıyas kabul etmez bir yozlaşma ve irade kaybı söz konusuydu.”

Kitap, kesişen noktaları belirli 14 bambaşka hayat hikâyesi seriyor okurun önüne. Bu isimlerden beni en çok etkileyen, dünya görüşmelerimiz çok farklı olmakla birlikte bende büyük bir saygı uyandıran isim Tayfun Gönül oldu.

Tayfun Gönül 2012 yılında 54 yaşındayken vefat etmiş bir doktor. Kendisi Türkiye’nin ilk vicdani retçisi…

1989 yılında Sokak dergisi vasıtasıyla bir manifesto ile vicdani reddini duyurdu. O tarihte yaptığı çıkış deli cesareti, tam bir çılgınlık! Tespitleri ve duruşu ile sağlam bir irade ortaya koymuş. 1990 yılında aynı dergide yer alan söyleşi kitaba dâhil edilmiş, olduğu gibi.  

Merak edilen sorulara cevap verirken, bir ara arkadaşı aynen şu soruyu soruyor:

“Ne kadar ciddi konuşuyorsun Tayfun, kampanya nedeniyle mi?”

Çok samimi konuştuğunu düşünürken bu kısmı beni güldürdü. Nasıl bir ortamları varsa artık… Konu böylesine ağırken şu muhabbete bak!  

Soruya şöyle yanıt veriyor:

“Biraz öyle… Çünkü sözünü duyurabilmek için biraz molla olup tumturaklı laflar etmen gerekiyor.”

Söyleşinin son sorusuna verdiği yanıtın son kısmı ise her okuduğumda içimi burkar benim.

“Kimlerden destek umuyorsun” sorusuna yanıt verirken; kadın hareketinden, Kürt hareketinden bahsettikten sonra, sosyalistlerin kendisini destekleyebilecek kadar “özgürlükçü” olup olmadıklarını merak ettiğini söylüyor. Nihayet, şöyle bitiriyor:

“Ayrıca, Müslümanların tutumlarını da merak ediyorum. Bana öyle geliyor ki inançlarında samimilerse, bu lâdini devlette askerlik yapmak onlara da ters geliyor olmalı.”

Müslümanların, inançlarında samimi olup olmadıkları sorusuna yanıtı okurlara bırakmak en iyisi…  

Ne var ki şunu belirtmeden edemeyeceğim Gönül; bugün artık pek çok şey Müslümanlara ters gelmiyor.  

“Öze Dönüş” diye diye geldiğimiz noktada bugün artık “tersine” göç alıyoruz!

Bir 27 yıl daha bekleyelim bakalım. Bakalım hangi “ayartma” ile yitip gider bu mahallenin birikimi.

Ya da “imtihan” diyelim ve bu yazıyı da biraz böyle “yuvarlayarak” bitirelim.

Türkiye ve Çürüme

Türkiye’de ciddiye alınacak, değer (para) verip satın alınacak bir gazete yok. Uzun süredir yok. Nedenleri üzerinde konuşmak gerekiyor.

Gazetecileri zindanlara atılan ülkenin gazetelerinde köşe yazarı kovma geleneği ise halen sürmekte. Yazık.    

Star Gazetesi Lütfü Oflaz gibi bir vicdan kalemini daha geçenlerde kovmuş ve ulusal “broşür” olmaktan öte bir anlam ifade edemeyeceğini bir kez daha ilan etmişti.  

Son olarak, Hürriyet Gazetesi Akif Beki’yi, Cumhuriyet Gazetesi ise Nuray Mert’i “tahammül edilemez” bularak, bir “güzel” kovdu. Rahatlamışlardır. Artık sorun kalmamış olsa gerek!

Basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede ifade özgürlüğü hayatta olmaz. Olsa olsa bitkisel hayatta olur.

Yargısı arızalı ülkede, zindanlara doluşturulan insanların tek tip kıyafet giymesi isteniyor. Tıpkı, basını özgür olmayan ülkede, gazetelerin daima tek tip yazar istemesi gibi.

Sağdan sola, soldan sağa ve üstten aşağıya, değişen bir şey yok.

Patronlar, gazete olarak adlandırılan sayfaların köşelerine, bağlı oldukları renkte sabit yazarlar monte ediyorlar. Yazarların monte edildikleri renkte kalmaları bekleniyor. Zira, savunacakları cephe belli, saldıracakları cephe bellidir.

Bu ülkede pek çok şeyin teki makbuldür: Tek tip devlet adamı, tek tip hükümet mensubu, tek tip muhalif, tek tip kıyafet, tek tip yazar, tek tip akademisyen, tek tip sendikacı…

Tam da bu yüzden, “kader mahkûmu” havasındaki bu ülke tekleyip duruyor. Tekleyip duruyor. İki adım ileri, bir adım geri. Bir adım ileri, iki adım geri.

Debriyaj ve patinaj… Şantaj, montaj ve sabotaj… Böyleyiz biz. İşte böylesi “yerli ve milli” bir geleneğin temsilcileriyiz.

Kendimizi yineliyor ve yeni diye bir güzel allayıp pulluyoruz. Yalandan kim ölmüş!

Cumhuriyet Gazetesi’nin, tahammül edemeyip kovduğu Nuray Mert, “28 Şubat’ta da aynı şeylerle karşılaştım. Yıllar geçiyor, ama Türkiye’de hiçbir şey değişmiyor. Anlayış açısından iktidara muhalefet eden gelenek de en az onlar kadar tahammülsüzler ve onlardan farksızlar” demiş Medyascope’ta.

Belediyelere bakın; rüşvet, yolsuzluk, işgüzarlık gırla giderken o parti bu parti ayırımı var mı? Hayır yok. Sadece istisnalar var.

Rüşvet çarkları var. O çarklara katılmayan ahlaklı, dürüst azınlık var. Çok daha az insan, o çarklara çomak sokabiliyorlar. Yoz düzen yer yer tıkansa da, su gibi yolunu buluyor, öyle gelmiş öyle gidiyor.

Türkiye, derin ahlak kriziyle can çekişiyor. 15 Temmuz sonrası ağırlığı iyice hissedilen baskı ve korku iklimi sorunların giderilmesine değil sıkıştırılmasına yol açıyor. Bu sıkışma bir patlamaya yol açmayacak mı?

Allah’tan kitaptan bahsedip duranlar İlahi Adaleti unutuyorlar.

Yolsuzluğu, hırsızlığı, rüşveti, yalanı, talanı ve haramı bol bu ülkede nefes almaya çalışan insanları ilave bir güçlük daha bekliyor: Akıllarıyla alay edildiğini görmek.

Coğrafya kadermiş. Bu keder!

Uzun bir süredir, ne yapsam olmuyor, kendimi bu ülkeye ait hissedemiyorum. Samimiyetle söylüyorum: iyi niyetliyim. Deniyorum ama olmuyor.

Sorun bende mi?

bir roman denemesi.

2003 yılının yazı. 20 yaşındayım. Üniversite tatile girmiş. Ben memlekete dönmeyi hiç düşünmüyorum. Çok önemli bir işim var çünkü. Hiç rahatsız edilmeden çalışabileceğim bir ortama ihtiyacım var. Roman yazacağım.

Romanımın ilk cümlesi ile bir sırt çantasına sığan eşyalarımı aldım, Körfez’e gittim. Kocaeli Üniversitesi’nde okuyan arkadaşımın öğrenci evine yerleştim. Belki koca bir yaz yeterli gelmeyecek romanı bitirmeme, ama olsun, kitap büyük oranda ortaya çıkacak. Büyülü bir ilk cümle bana göz kırpıyor, içim kıpır kıpır, gerisi gelecek. Barajın kapakları açılacak.

Okumak tarafından vurulduk, kitaplara âşık olduk. Edebiyat soluğumuzu kesiyor, hayretler içindeyiz. Sevdamız davaya, davamız kavgaya karışmış. Damarlarımızdaki kan fokurduyor. Deli doluyuz. Dahası var mı? Varsa, ona da talibiz.

Kapılar, kapılar, kapılar önümüzde; resuller, nebiler, yazarlar, şairler,  evliyalar, devrimciler, dervişler, deliler. Tarih sataşıyor, coğrafya elini uzatıyor, sanatın müziği kulağımıza geliyor.

Yollara bakıyoruz, illa ki yollara, içimize ve dışımıza. Gözümüz uzaklarda. Ufuklar dualarımızda.

Okuyoruz, yürüyüş yapıyoruz, öğrenci işi kahvaltılar, daldığımız yerden okumaya devam etmek niyetiyle yatıyoruz, uykuyu kısa kesip kalkıyoruz ve yine, yeniden, kitaplar. Ben ilave bir gayeyi taşıyorum, yazmaya çalışıyorum. Masamda, ucuzundan saman kâğıtlar, yarım kilo kadar varlar. O büyülü cümlenin ardı gelecek ve doldurulacaklar. Yaşam öykümün izinden gideceğim. Radyom bir iki frekanstan yayın yapacak, inancım tam.

Günler böyle geçip gidiyor, birbirini zahiren tekrar ederek. Öğrenciliğin dibindeyiz. Halimizden memnun mesut, kaderimize teslimiyet göstere göstere, önümüzde açılan uçsuz bucaksız zamanda yol alıyoruz, el yordamıyla. Amatörlüğü kep diye başımıza takmışız. Güneşli günler, kaygımız yok.

Körfez’deyiz. Kelimenin ilk anlamıyla; (isim, coğrafya) ‘karanın içine sokulmuş deniz parçası’ndayız. Dahası (sıfat) ‘kuytu, işlek olmayan’ bir yerdeyiz.

Gece yine geç yattık. Ben sabah ezanı ile uyandım. Namazı kılmak, camide kılmak istiyorum. Güne çok bereketli başlamak var. Arkadaşım bana eşlik etse iyi olacak.

Odasına gittim, uyanması için seslendim. Oralı olmadı, dürttüm:

– Sinan, Sinan kalk o’lum, sabah namazına gidelim.

– Ya uhhsmmmm!

– Uyan, sabah oldu, kalk, namaza haydi.

– Yaa manyak mısın, git başımdan.

Değil yataktan kalkmak, gözlerini bile tam açmadı.

Ben evden çıktım. Cami yakın sayılmaz. Hava aydınlanmamış. Yabancısı olduğum ıssız sokaklarda ilerliyorum. Derken, bir araba, olanca sessizliği ve hareketsizliği yırta yırta hızla geldi. Ani, acı bir frenle tam yanımda zınk diye durdu. Beyaz bir taksi… İki yandan iki adam, kapılar açıldı aynı anda. Hızla çıktılar, karşıma dikildiler.

Ben olduğum yerde dondum kaldım, ne olduğunu anlamaya çalışırken, biri konuştu:

– Ne arıyorsun bu saatte burda?

– Camiye gidiyorum.

Böyle bir cevabı, en azından benim gibi genç birinden hiç beklemiyordu sanırım. Biraz şaşırdığını fark ettim.

Adam, elini kalbimin üzerine koydu. Döndü, arkadaşına baktı. Döndü, bana baktı:

– Atla arabaya!

Aynı şaşkınlık, merak ve korku dolu dakikanın içindeyim. Hiç itiraz etmeden arabaya atladım. Belli ki adamların acelesi var. Kısa bir süre sonra mesele ortaya çıktı.

Adamlar sivil polis. İhbar var. Beyaz tişörtlü bir hırsızın peşindeler. Şu işe bakın ki ben de beyaz giymişim. O güzel türküdeki uyarıyı dikkate almamış, beyaz giymiştim ve polisler de beni tanımışlardı. Ne var ki türküde “seni yolcu sanırlar” diyordu. Meslek hastalığı olsa gerek, polisler beni hırsız sanmışlardı. Koştum mu, kaçtım mı anlamak için kalp atışlarımı dinlemişlerdi. Ya çok profesyoneldim ya da aradıkları kişi değildim. Emin olamadıkları için arabaya bindirildim.

Polis çılgın gibi kullanıyor arabayı. Süratle sokaklara girip çıkıyoruz. Evler bitişik nizam değil bahçeli. Kaybedecek bir dakikamız yok gibi. Her bulduğumuz boşluğa giriyoruz. Bazılarına kafamızı soktuktan sonra geri geri geliyor, artistlik manevralar yapıyoruz. Etrafta hareket halinde –mümkünse beyaz giyen- bir genç arıyoruz.

On dakika önce evde uyuyorken şimdi iki sivil polisle arabalı aksiyon sahnesini paylaşıyorum. Adamların polis olmama ihtimallerini ise düşünmek dahi istemiyorum.

Arabanın ani manevralarıyla arka koltukta bir sağa bir sola savrulurken sert bir frenle duruyoruz.

“Gördüm, şurda, şurda!” diyor polislerden biri.

İkisi de tereddütsüz, arabadan iniyor ve kaçan şahsın peşinden koşmaya başlıyorlar. Birini belindeki silahı çekerken görüyorum. Bir apartmanın arkasına geçtikten sonra gözden kayboluyorlar.

Ortalık yere gürültü içinde, saçma sapan park edilmiş, ön kapıları açık beyaz bir reno’nun arka koltuğunda tek başıma otururken, “ne işim var ya şimdi benim burda” diye soruyorum kendime.

Bazı evlerin balkonlarından bu yana bakıyor insanlar. Gün aydınlanmak üzere… Sabah namazı da gitti. Tercih etmediğim, tümüyle maruz kaldığım bir durumun içinde belirtisiz bir nesneyim. Kaç dakika olmuş!

Çıkıp eve gitmeyi aklımdan geçirirken arabaya doğru gelen bir adam görüyorum. Araba ve arabadaki varlığım saçma da olsa, sonuçta iki polis onu bana emanet edip de gitmişler. Neticede devlet malı… Biraz meraktan biraz da bu tuhaf sorumluluk duygusundan ötürü gitmekten vazgeçtim.

Adam ürkekçe sokuluyor arabanın yanına. “Hayırdır, ne var” edasıyla arabadan çıkıyorum. Hırsızların ne yönden gelip ne yöne kaçtıklarını eliyle gösteriyor bana. “Anlaşıldı” deyip adamı yolluyorum.

Kısa bir süre sonra polisler geri dönüyorlar. Hırsızı yakalayamamışlar. Beni de yol üstünde bir yerde bırakıyorlar.

Eve gidiyor, masamın başına geçiyorum. Arkadaşım halen uyuyor. Bense, kaç gün olmuş, romanımın ilk cümlesinden öteye geçebilmiş değilim.

Aradan geçen 14 yılda şiirler, kısa öyküler, çocuk kitapları yazmış olsam da bir roman yazmış değilim. Dahası, yazmaya teşebbüs edemedim bile.  

Şairin dediği gibi oldu:

“Çocukluk, aşk, yokluk ve ölümden
dört kitaba heves ettim
ve ölümden başladım hiç istemeden
hevesimi de aldım dersimi de aldım.”

Belki ölümden değil ama çocukluktan başladım. Yine de dersimi aldım.

“Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim.”

Merak edenler için ekleyeyim: Romanımın ilk cümlesini hatırlamıyorum. Unuttum gitti. Ne var ki yeniden başlamak için harika bir ilk cümleye her zaman sahibim. İnanan herkesin sahip olduğu gibi:

Bismillahirrahmanirrahim.

Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum

Cezaevi Ziyaretleri (16)

Türkiye’de yargının karakteri hiç değişmedi. Bu ülkede yargı hakkın, hukukun ve adaletin değil gücü elinde bulunduranların hizmetindedir her daim. İstisnalar kaideyi bozmuyor.

Dün Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevini ziyaret ettik. 28 Şubat’ın hukuktan nasipsiz, kanunlardan bağımsız –sözde- yargı kararları ile feci halde mağdur edilmiş mahkûmlarla görüştük.

Ben Cihat Özbolat ile görüşüyorken avukat arkadaşım da cam duvarla ayrılmış yan odada Bülent Düğenci ile görüşüyordu.

Haksız yere atıldıkları zindanda Cihat Özbolat 22 yılı, Bülent Düğenci ise 24 yılı geride bırakmış.

Adamlar yıllardır, sayısız vesile ile kamuoyuna ve yetkililere uğradıkları zulmü anlatmaya çalışıyorlar. Sonuçta, değişen bir şey yok, ne yazık ki.

İnternette bu iki ismi arattığınızda, arşa ulaşmış adalet talepleriyle karşılaşabilirsiniz.

1 Mart 1997 tarihli, dönemin Sabah Gazetesi’ndeki haberde kaderin cilvesi bir ayrıntı gizli.

“Yasadışı İslami terör örgütü İBDA/C’ye üye 7 sanık, İstanbul 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) yargılandı.

Dünkü duruşmaya katılan Cihat Özpolat, Bünyamin Eser, Mustafa Ayyıldız, Halil Kantarcı ve Aydın Alkan suçlamaları kabul etmediler. Son sözleri sorulan sanıklar, ifadelerinin işkence altında alındığını belirttiler ve beraatlerini istediler.”

Evet, 15 Temmuz gecesi darbeye direnirken şeref yoksunu ellerden çıkan iki kurşunla canını veren; 1, 3 ve 9 yaşındaki çocuklarını ümmete emanet eden Halil Kantarcı…

Cihat Özbolat’ın dava arkadaşı Halil Kantarcı…

Cihat Özbolat nerdeyse, Halil Kantarcı da ordaydı. Cihat da Halil gibi zindandan çıkabilseydi, o sıcak-uzun gece de, pek muhtemeldir ki sokağa çıkacaktı.

Biri darbecilerin kurşunları ile can verdi, diğeri ise hukuksuz, kumpas işi mahkeme kararlarıyla 22 yıl zindanlarda esir edildi. Böyle giderse 8 yıl daha esir.

Halil Kantarcı’ya yüreği dayanmayanların buna yüreği dayanıyor, her nasılsa!

Türkiye’de yargının karakteri hiç değişmedi dedik ya…

Daha geçen gün, bir sosyal medya paylaşımı yüzünden “terör örgütü propagandası yapmak” suçu ile hapse atılan bir Müslüman’la görüştüm. Zafer işareti yapan ihtiyar bir adamın fotoğrafını kendi hesabında paylaştığı için hapiste.

Ona hapis cezası veren (vermek zorunda kalan mı demeli yoksa!) hâkim, şu “efsane” cümle ile hükmü gerekçelendirmiş:

“Her ne kadar fotoğrafta terör örgütü propagandasına ilişkin bir yazı, afiş bulunmasa da fotoğraftaki şahsın fotoğrafta görünmeyen elinde silah olduğu süphesinden dolayı…”  

Efsane ki ne efsane!

Yine –esir olduğu yerde başına kötü bir şey gelmesinden endişe duyduğum için- adını vermeyeceğim bir mahkûm ile OHAL’den sonra sevk edildiği bir cezaevinde görüşmedeyim… Bana, utana sıkıla, 90’lı yıllarda cezaevine girerken yemediği dayağı orda yediğini anlattı.

Sebep? Bir sebep yok.

Osmanlı ocaklarından devşirilen gardiyanlarmış. Ona, kendilerince “hoş geldin” demişler.

Sadece ona mı? Onun gibi gelen herkese.

Sakın yanlış anlamayın: bu ülkede işkence filan yok! Olağanüstü halden sonra insan hakları ihlallerinde ciddi bir artış da yok. Şüpheniz olmasın, masumiyet karinesi her zamankinden daha çok korunuyor. Suçlu olsun olmasın, hiçbir fetöcüye de işkence yapılmış değildir.

Birilerine karşı olan düşmanlığımız bizi adaletsizliğe sevk etmiyor, asla!

Ajanların sağda solda cirit attığı böyle bir zamanda, sizi kandırmalarına izin vermeyin.

Ahmet Şat İle Röportaj

90’lı yıllardan bu yana cezaevlerinde pek çok Müslüman siyasi tutsak bulunuyor. Onlardan biri de Ahmet Şat. 25 yıldır bulunduğu cezaevini ilim ve irfan yurduna dönüştürdüğü, eseriyle ortada. Düşün Yayıncılık etiketini taşıyan “Vahiy Öğretisi Ve İslam” adlı eseri Mart ayında okurlarla buluştu. Cezaevindeki Yazarlar Serisinin 3. Röportajında kendisine kitaba ve hayata dair temel sorular sordum. 

http://www.dunyabizim.com/soylesi/26754/cezaevi-soylesileri-3-ahmet-sat-ile-roportaj

İslami düşünce ve yaşayışa dair pek çok meselenin ele alındığı, 615 sayfalık, kapsamlı bir kitap sundunuz okura. Cezaevi koşulları içinde bulunduğunuz hesaba katılınca, “kitabın ardında nasıl bir gaye ve gayret yatmakta” sorusu, ister istemez önem kazanıyor.

F tiplerinin açılıp bizim de Bolu F tipine sürgün edildiğimiz (2002) dönemde tam bir tecrit hayatı yaşıyorduk. Bu tecridi en azından zihin dünyamızda kırmak için düzenli yazı yazmaya başladım. Ele aldığım konular daha ziyade İslam geleneğinde tartışma konusu olan ve bugün de geleneğin etkisi ile hareket edildiği için sorun yaratmaya devam eden konuları kapsamaktadır.

Eser uzun bir zaman diliminde oluştu. Elbette bunda cezaevinin şartları, uygulanan yasaklar ve kaynaklara ulaşmadaki problemler belli oranda etkili oldu. Tabi bu sıkıntıların olumlu faydaları olduğu zamanlar da oluyor. O da özgür bir insanın eldeki kaynaklarla çok kolay temin edebileceği bir bilgiyi içerde biz, uzun bir zaman diliminde ve bir düşünce girdabına girerek ulaşmaya çalışıyoruz. Nakilde bulunmak yerine düşünce üretmek, bir yandan zihinsel tembelliğimizin kırılmasına diğer yandan vicdanımızın onay verebileceği sonuçlara varmamıza vesile olabiliyor.

Eseri yazmadaki gayeye gelince, bugün yaşadığımız en önemli problem, vahyi öğretinin oluşturduğu “dini algımız”daki problemlerdir. Ve bu problemin doğal sonucu olarak yaşanan her alandaki ahlaki çöküntüdür. Bu problemin en önemli nedenlerinde biri de dinimizin temeli olan vahyin nasıl bir öğreti olduğu, hayatımıza nasıl ve neden müdahil olması hususunda yaşadığımız sorunlarıdır. Bu amaçla din algımızın doğru bir zemine oturtulması için bilgi kaynaklarımızın ve kültürel alt yapımızın sorgulanma ihtiyacı kendini dayatmaktadır. Amacım, bu sorgulama sürecine bir oranda katkı sağlamaktır, diyebilirim.

Vahiy öğretisine sıhhatli bir yaklaşım için olmazsa olmaz niteliğine sahip gördüğünüz ilkeler nelerdir?

Somut ilkeler ortaya koymak yerine şöyle bir perspektifle sorunuza yanıt vermeye çalışmak daha doğru olacağı kanaatindeyim. Vahyi öğretiye karşı sıhhatli bir bakış açısı için öncelikle sıhhatli bir din algısına sahip olmamız gerekiyor. Diğer yandan sıhhatli bir din algısı için de yine vahyi öğretinin sağlıklı bir şekilde anlaşılmış olması gerekiyor. Görüldüğü üzere bunlar iç içe girmiş ve bir birbirine bağımlı iki konuyu teşkil etmektedir. Bu sebeple din algımızın temelini oluşturan Allah, insan ve evren (eşya/kainat) tasavvurlarımızı vahyin ortaya koyduğu şekliyle oluşturmamız zorunludur. Bunun için de insanın muhatabı olan varlıklara karşı (Allah-insan-evren) hukuksal ilişkisini varoluşsal (ontolojik) olarak yeniden tanımlamamız icap ediyor. Böylece bütün konusu bu muhataplarla olan ilişkilerini düzenleyen Kur’an ayetlerini daha iyi anlamış olacağız. Bunun içi asli kaynaklarımız ışığında doğru bilgiye ve bu bilginin ürünü olan doğru eyleme ihtiyaç duymaktayız.

Doğru bilgi ve doğru eylem arasında mekik dokuyarak, ulaştığımız her doğru bilginin son olmadığını ve bunun ötesinde daha doğru bir bilginin olabileceği rezervini de koruyarak, hakikat arayışımızı son nefesimize kadar sürdürmeliyiz.

Diğer yandan, vahyi öğretinin doğru anlaşılması için insana yeryüzü için verilmiş egemenlik statüsünün (halife) ne anlama geldiği ve insanın irade sınırlarının doğru anlaşılması da büyük önem taşımaktadır. Böylece muhatap olduğumuz her vahyi buyruğu bu egemenlik sınırları içinde anlamamız ve yorumlamamız mümkün olacaktır.

Müslümanların bugün içinde bulundukları süreci “vahiy öğretisine karşı yabancılaşma” olarak tanımlıyorsunuz. ‘Bir diğer sorun, geleneğin akıl fonksiyonları üzerine kurduğu ambargolardır’ diyorsunuz. Gelenekle hesaplaşma veya helalleşme sorunu varlığını olduğu gibi koruyor. Bu sorunun üstesinden gelmeyi nasıl başarabiliriz?

Batı toplumunda dine karşı yabancılaşma, seküler bir hayat tarzı ile birlikte modernizmi doğurmuştur. İslam geleneğinde vahyi öğretiye karşı yabancılaşma ise Kur’an’dan uzak ve hurafelerle dolu eklektik bir dini inanış ve yaşamı önümüze koymuştur. Muhammed İkbal, yaşadığı dönemi “İslam dininin mezarlığı” şeklinde tasvir etmektedir. Bu sebeple bu eklektik dinin veya bu mezarlığın İslam olmadığını bilmekle işe koyulmalıyız

Peygamberimizin rıhletinden sonra özelliklede tedvin asrıyla birlikte hadisin otoritesinin aklın otoritesine tercih edilmesine yönelik bir yaklaşım görüyoruz. Bu sürecin bir uzantısı olarak bir mitolojiye dönüşen içtihat kapısının kapanması ile aklın fonksiyonları devre dışı bırakılmıştır. Bu süreçte yeni düşünce üretmek yerine nakillerle veya kıyas yoluyla mevcut sorunlar çözülmeye çalışıldı. Bu durum İslam geleneğinde ortaya konan düşüncelerin sürekli birbirini tekrarlamasına yol açmıştır. Tabi bu da yeni sorunları tetiklemesi ve bir kısırdöngünün yaşanması anlamına geliyor.

Ortada kimin tarafından kapatıldığı bilinmeyen bir kapı durmaktadır. Oysa ilk dönem Müslümanların hikmet odaklı içtihatlarda bulunduklarını biliyoruz. İçtihat; Kur’an ve peygamberin otoritesi ışığında hikmetle hareket etmek ve çözüm sunmaktır. Bu açıdan Kur’an tüm zamanların kitabı iken, hikmet ise zamanın Kur’an ruhuyla hareket etmektir. Ve bu da ancak, kaynağı Kur’an ve peygamber olan “İslami bir akıl”la olur. Bu nedenle mutlak olarak tekrardan aklın otoritesini tahkim etmek gerekiyor.  

Diğer yandan, bugün yaşadığımız ahlaki yozlaşmamızın temelini, tevhitten sapma olarak görüyorum. Bunun için Allah’ı hayatımıza dâhil etmeliyiz. Yine, din algımızın temeli olan Allah, insan ve evren tasavvurlarımızı yeniden inşa etmeli, Kur’an ve peygamberi aracısız olarak bilgi kaynaklarımıza dönüştürmeliyiz. En önemlisi de Kur’an’da, peygamberin “Rabbim! Kavmin bu Kur’an’ı terk edilmiş halde bıraktı”(25/30) şikayetinin muhatapları olduğumuzu da hiç unutmamalıyız. 

Cezaevindeki yazarlara sorduğum soruyu size de sormak istiyorum. Dışarıdaki hayata dair en çok nelerin özlemini duyuyorsunuz?

Özlemini çektiğimiz şeyleri sıralamak galiba uzun bir liste oluşturacaktır. Ama kısaca özgürlüğe dair her şey diyebilirim. Yaşadığınız esaret nedeniyle mahrum bırakıldığınız her şeyin özlemini çekiyorsunuz. Öncelikle aileniz ve sevdiklerinize karşı duyduğunuz özlem ve hasret hem hayallerinizin hem de dualarınızın başını süslemekte… Sonra önünüzde bir duvar olmadan sınırsız bir şekilde yürümek ve koşmak… Birde ağaçlar, çiçekler, hayvanlar, dağlar ve deniz…  Anlayacağınız hayata dair her şeyin özlemini çekiyorsunuz… 

 

Ahmet Şat, Vahih Öğretisi ve İslam, Düşün Yayıncılık