şiir nedir

Şiir nedir sorusuna yüzlerce farklı cevap verilebilir. 

Şiir benim için ukdedir. Daha iyi ifade eden bir kelime bulamıyorum. 

Şiir konusunda uzman değilim. Uzmanlığa da inanıyor değilim ayrıca. 

Şiir yazmadan pekala yaşayabilirken şunu fark ettim ki şiirsiz yaşamak ağır çekimde can çekişmekten farksız. 

Bir çelimsiz şiir kitabına bakmak, beni benden alır götürür. İnce olur şiir kitapları, boşlukları çoktur, sonra o boşlukları başka boşluklarla doldurur yenileri. 

 “Bütün Şiirleri” kadar akıl almaz bir şiir okumadım şimdiye dek. Bambaşka zamanlarda bambaşka hayatlar tarafından ölüme gözdağı verilmiştir, üzerinde “bütün şiirleri” yazan kitaplarla. Beyhude ama, olsun işte, öyle! 

Her şiir eksiktir, gediktir. Güzelse şayet, güzelliği biraz da buradan gelir. 

Bu dünyada herkes şarkı söyler. İnsanların ancak küçük çoğunluğu kendi şarkısını söyler de gider. (Büyük çoğunluğu ise yiter de gider.) 

Son 6 yılda 18 şiirle kendi şarkıma sözler yazdım, bestesi ardından gelir, nasipse.

Şiiri tırnak içine alıyorum:  “https://mehmetalibasaran.com/siiri/

İki kelime arasına ne çok susmak, durmak, bakmak ve bilememek sığarsa, o kadar iddialıyım, hepsi bu işte.

Sense, ne olursa olsun, şiir oku, şiirsiz kalma sevgili okur. 

teskin

dokuz yıldır aynı yaştayım
hükmün açıklanmasını bekliyorum

akşamla hüznü cem ediyor virgül
benim kadar seferi

nerde kaldın diye sorulamaz bir şiire
uykuya dalmıştır

çember daralıyor, ben büyüyorum
babam ne ilkini beklerdi benden ne ikincisini

babam kadim bir geleneğin temsilcisi
devletin en ücra köşedeki şubesi
annem öyle değil
zaten anneler öyle böyle değildir
doğadan bir ninni ile ilahi

son olarak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim
teskin edilme hakkı tanınmıyor kavgada
yumruk sayılmıyor
mecaz anlama yer yok, yanlış anlama
geceden henüz döndüm, yorgunum

kader seçmeli dersler arasında yer almıyor
hayatsa devamlılık istiyor, rızası alınmalı

sözünü ettiğim direnişe soluğum yetmeyebilir
acele etmeli, kendimi ölüme yetiştirmeliyim

bu dünyadan geçme hali değil miydi yaşamak

Hani

Tüyap Kitap Fuarı’nda, kitaplar arasında mutlu mesut dolaşırken, Tübitak Yayınları’na da bir göz atayım demiştim. Bilime bakışımız uyuşmasa da çocuklar için güzel kitaplar basıyorlar, ilgi çekici çalışmaları var sonuçta.

Baktım, Doğa Kartları adıyla bir seri hazırlanmışlar. Hoşuma gitti, üç tanesini aldım.

Bestesi Toman Alpay’a, güftesi Nihat Aşar’a ait, Belkıs Özener’in semâî usûlünde ve hicaz makamında seslendirdiği “Nasıl Geçti Habersiz” adlı Türk Sanat Müziği klasiğinde meşhur bir dize vardır “hani”:

“Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım
Bâzan gözyaşı oldu, bâzan içli bir şarkı
Her ânını eksiksiz, dün gibi hatırlarım
Dudaklarımda tuzu, içimde durur aşkı

Hani o saçlarına taç yaptığım çiçekler
Hani o güzel gözlü ceylânların pınarı
Hani kuşlar, ağaçlar, binbir renkli çiçekler?
Nasıl yakalamıştım saçlarından bahârı?

Ben hâlâ o günleri anarsam yaşıyorum
Sanki mutluluğumuz geri gelecek gibi
Hâlâ güzelliğini kalbimde taşıyorum
Dalından koparılmış beyaz bir çiçek gibi”

Hani kuşlar, ağaçlar, binbir renkli çiçekler, diye merak ediyorsanız…

İşte Kuşlar!

“Bu rengarenk, bilgi dolu kartlarda sık rastlanan 30 kuş tanıtılıyor. Kuşları tanımlamanızı kolaylaştırmak için kartların ön yüzünde büyük resimler var. Arka yüzdeyse kuşlara ait bilgiler ve detaylı çizimler bulunuyor.”

İşte Ağaçlar!

“Bilgi dolu bu renkli kartlarda, çevremizde en sık karşılaştığımız 30 ağaç türü tanıtılıyor.”

İşte binbir renkli Çiçekler!

“Bilgi dolu bu renkli kartlarda, çevremizde en sık karşılaştığımız 30 çiçek tanıtılıyor.”

Kartlar bilhassa şehirde doğmuş büyümüş çocuklar için güzel bir armağan olabilir. Ben de kendime ve çocuklara hediye etmek için aldım. Size de tavsiye ederim. Öyle küçük de değil kartlar, eve avuca gelecek kadar büyükler. Kaliteli, akılda kalıcı bilgiler ihtiva eden, insanı doğaya sevk eden, ilgilerini dürten, yeni meraklar açan, özenli, sevimli şeyler yani.

Kuşlar demişken… Kartlarda tanıtılan kuşları anmadan önce, hayatımdaki kuşlardan bahsedeyim birkaç cümle ile.

Sabah namazına -bir daha yatmamak üzere- kalktığımda, önce pencereleri açarım, temiz hava alırım ve gün ağarmadan, şehrin seslerinin nerdeyse tamamen sustuğu o vakitlerde kuşların seslerini dinlerim. Umarım civarınızda 10 tanecik de olsa ağaç vardır. Bu mübarek hayvanların o vakitlerde yeni günün hazırlıkları içinde, cıvıltılarını, ötüşlerini dinlemelisiniz. İşte o zaman, görmediğiniz ama çok farklı türde kuşlar olduğunu, aslında her daim yakınlarınızda bir yerlerde olduğunu seslerinden anlayacaksınız. Gerçekten güzeller. (Neler söylediklerini, ne demeye getirdiklerini hiçbir zaman bilemeyeceğiz gibi geliyor bana.)

Yeni günü karşılamak için kuşlarla birlikte şükrünüzü eda edip hazırlıklarınızı yapıyorsanız, doğada, doğayla aynı takımda yer almaktasınız. Hayırlı olsun! Artık kuşları kafeste tutmaya, esir etmeye razı olmanız düşünülemez.

Kitap okumayı hiç sevmeyen, sevememiş talihsiz insanların da pekâlâ beğeneceği,  okuyabileceği bu kartlarda samimi bir anlatım var. Ansiklopedi gibi değil bir dost gibi konuşuyor kartlar sizinle. Mesela:

“Bir Guguk’u duyma ihtimaliniz görme ihtimalinizden çok daha fazladır. Yaz aylarında çıkardıkları ‘kuk-ku’ sesini dinleyin”

“Kuşça bir bilgi: Sığırcıklar diğer kuşları, hayvanları ve hatta telefon zili ve araba alarmı gibi sesleri taklit eder.”

Kartlarla tanıtılan Kuşlar:

Ağaçkakan, Kırlangıç, Çıtkuşu, Öter Ardıç, Kızılgerdan, Karatavuk, İspinoz, Saka, Büyük Baştankara, Mavi Baştankara, Uzun kuyruklu Baştankara, Serçe, Alakarga, Saksağan, Leş Kargası, Sığırcık, Gümüş Martı, Kumru, Deniz Papağanı, Gri Balıkçıl, Kuğu, Kanada Kazı, Yeşilbaş, Şahin, Sülün, Sakarmeke, Peçeli Baykuş, Alaca Baykuş, Tahtalı, Guguk

Dallarımıza konan kuşları düşünelim. Hayatlarımızdan uçup giden kuşları.

İster istemez, içinden tren geçen hikâyeler gibi, içinde kuşların havalandığı anılar geliyor hatırınıza.

Ayıptır söylemesi, ancak birkaç ay önce bir ağaçkakan görebilmiştim. Televizyonda ya da kitapta değil, üç metre önümdeki bir ağacın gövdesinde. Çıplak gözle. Doğanın içinde.

Size daha ayıp bir şey anlatayım, ibretliktir:

Evlendikten sonra taşındığımız ev, iki cephesi ile güneşe ve ağaçlara bakma şerefine nail, elhamdülillah. “Benim adım insanların hizasına yazılmıştır” diyor ya şair… Bizim de durduğumuz, baktığımız yer insanların, ağaçların hizası.

Bahar geldi, hemen penceremizin önündeki ağaç beyaz bir gelinlik gibi çiçek açtı. Bir Vişne Ağacı. Vişneler olgunlaştı, dallarda kıpkırmızı, bütün albenisi ile yoldan geçenleri cezp ediyor. Hemen bir adım önümüzde, doğanın çekiciği karşısında heyecanla ağaca, meyvelerine bakan, dallarına uzanıp birkaç tane de olsa vişne yemek isteyen onlarca, yüzlerce gencin, orta yaşlının muhabbetini, konuşmalarını işittim, pencerenin açık olması dolayısıyla. İstisnasız herkes şöyle tepkiler veriyordu:

–         Aaa kiraz, baksana ne güzel, gel yiyelim şundan biraz!

Korkarım bazı gençler vişneyi kirazdan, yedikten sonra dahi ayıramayacak kadar uzak kaldılar doğadan.

Kuşlar, Ağaçlar, Çiçekler denilince akıllara, dillerin ucuna onlarca şarkı, türkü, şiir, hikâye, anı gelmiyorsa yaşamadığımıza karinedir!

“Telli turnam, selam götür sevdiğimin diyarına / üzülmesin, ağlamasın, belki gelirim yarına.”

Kayın Ağacı söz konusu olduğunda Nazım’la birlikte ‘Karlı Kayın Ormanında’ yürümüyorsan ben sana ne diyeyim, Allah affetsin!

Yahut Salkım Söğüt dediğinde biri, dökülmeye başlamıyorsa ağzından şiiri:

“Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!”

Kartlarda tanıtılan çiçek ve ağaç adlarını asıllarını görmek, koklamak ama koparmamak, gerçek(lik)lerine sarılmak, çıkmak ama düşmemek üzere yazıyorum ve bu yazıyı Nihat Genç’in Edebiyat Dersleri kitabındaki “Ladin Ormanları”ndan bir bölümle noktalıyorum.

Çiçekler:

Zambak, Yüksük Otu, Yabani Orkide, Yaban Sümbülü, Yabani Çuha Çiçeği, Unutmabeni Çiçeği, Şakayık, Süsen Çiçeği, Sümbül, Safran Çiçeği, Papatya, Obrizya, Nergis, Menekşe, Peygamber Çiçeği, Lavanta, Lâle, Küpe Çiçeği, Karahindiba, Kardelen, İnci Çiçeği, Hercai Menekşe, Hanımeli, Gülhatmi, Gül, Gelincik, Düğün Çiçeği, Çuha Çiçeği, Ayçiçeği, Acıbakla

Ağaçlar: 

Kızılağaç, Kestane Ağacı, Kavak, Kayın, Ihlamur Ağacı, Göknar, Elma Ağacı, Dişbudak Ağacı, Çobanpüskülü, Akçaağaç, Çınar, At Kestanesi, Armut Ağacı, Alıç Ağacı, Üvez, Adi Huş, Şili Akasyası, Selvi, Sedir, Sarıçam, Saplı Meşe, Salkım Söğüt, Porsuk Ağacı, Mürver Ağacı, Melez Ağacı, Manolya Ağacı, Mabet Ağacı, Lâle Ağacı, Ladin, Kiraz Ağacı

“Karadeniz’in o taşkın, yerinde duramayan, dünya fatihi, hayat delisi çocukları, bu pervasız delikanlılar, en şiddetli duyguları, en karşı konulmaz arzuları, delirmiş bu koşturma zevkini şu sizin bozuk manyak milli eğitim okullarınızdan mı alıyor sanıyorsunuz… Bu insanları ateşlendiren, coşturan şey nedir? Bağımsız, coşkulu bir insan, bir yazar nasıl yetişir, sordum, soruşturdum, kitaplar okudum, uzmanlara danıştım. Akıl, mantık, bilgi, yetenek, belki, hepsinden birazcık. Ama işin doğrusu… İşin doğrusu. O kapkara ormanların derin ruhunda saklı. Ancak ve ancak ladinlerin çırasıyla nesilden nesile ruhları tutuşturan ve en sert rüzgarlara karşı tepelerde alevlenen ormanların gizli bir meşalesi var…

Uçurum başlarında kara ladinler! Tehlikeli bir gerilimle kara mızraklar gibi diklenirler bulutlara, göklere! O tehlikeli gerilim. O düştü, düşecek, umursamadan diklenişleridir, ladinlerin soylulukları! Varoluşumuz için oksijen arıyorsak, kartal ağzı gibi keskin uçurumların başında kara ladinler gibi yıkılmadan durmayı öğrenmemiz şart! Bıçak gibi keskin mermer tepelerinde geceyi tek başına dimdik yükselerek geçiren kapkara ladinler! Sabah olunca yalçın tepelerin kalbinde, kaya damarlarında masmavi dumanlara sarılıp bin bir zevkle sevişen kapkara ladinler! Kanımın ateşi oldu senin yüce heybetli o gerilimli alnındaki alevin! Bir kaya çatlağı toprağından bir büyük ülke kadar sevinçler bulmayı senden öğrendim. Kanımın ateşi oldu senin o bulutların arasında kaybolan umursamaz başın. Kanımın ateşi oldu senin o rütbe, nişan, çelenk, sarmaşık, çiçek kabul etmeyen, dimdik, soylu, kamçı gibi diklenişin. Soylu yükselişin hayatımın en büyük macerası oldu. Yolu düşüp, oralardan geçen yolcular hep sormuştur, bana. Bu mermer kayaların içinden bu sert ağaçlar nasıl büyür. Bıkmadan, coşkuyla anlatırım. Belki, parkta, bahçede, ovalık yerde, boynun bükük, eğri, çürük, yıkık ağaçlara rastlarsınız. Ama bu sert tepelerde, sulara, heyelanlara, fırtınalara karşı ayakta kalmanın tek yoludur, dimdik durmak. Ölünceye kadar, boynunu bükmeden eğilmeden, aşağıya bakmadan durmak. Alnımın ateşini, o soylu diklenişinden aldım. Pis yataklar, kirli çarşaflar içinde büyüyenler ne bilsin seni. Alnımın ateşini senin o çelik gövdenden aldım. Kalemime, mürekkebime dolup dolup boşalan bu ateşleri, ruhumu sabah akşam yakan bu alevleri senden aldım.”

Allah pervasızları sever

ilkin bahardır senin, ardın sıra har
bana öyle geliyor ki sevda her bir yanda defa

burası ilk kez buralarda olmaya asıl sonraya
erken kalkıp aldığım yolları hep yollarım sana
güzel sözü sadaka bil keskin gözü sadakta
saçlarını okşa fesleğenin ellerini kokla

her zaman önemlidir ilk intifada
örnek vermek gerekirse Allah pervasızları sever!

büyüyünce peygamberin kardeşleri olacağım
meleklerle kahvaltıya oturalım hele
terlesin dualarımız nefeslerde

ilkin seherdir senin, ardın sıra her
bana öyle geliyor ki sevda her bir yanda feda

final sahnesi

merhaba hoş geldi. büyük ihtimalle yaralı
îmâlâthânede ağır ihmalle. mağduren mağrur
trolle avlanılırken orda.
Allah şahit ki yanlız yazılıyor zahit
karnesi hep karine. bu dönemde tekbir getirmiş
Tahrir getirmiş. teşriki mesaisi anla
takriben tâkatsiz. yığılı kelimelerin yanına
yeri geldi diye dünya. kızının adı dua. vedduha

nebî

en son söylenmesi gerekeni en başta susmak
gariplerin fıkıh usulüdür ebet elinde sepet
şairsen gönderme yapma ölüme gönder kelimeleri
sonuçta bir yerden taşlamak gerek zalimleri
ibadet dediğin ileriye etkili parça tesirli
diyorum ki sözlerim ılımlı değil alımlı değil
buradan bir şey çıkmazsa demişti hocam
komşuya gidilir gece el verince
selamlar sabahlar erkam’ın evinde

semâ

hemhâl oluyorum ellerinle dua
üzerimde eskimiş zaman
kelimelerin mahmurluğu

resim müzik beden derslerine giriyorum
hepsinde öyletmen sen öylece ben

güneşi uyandırıyorum geceden seni alsın
güne de gece kadar uymalısın

çiçek açıyor işte tam mevsimi fiillerin
sonuna değin ufka değin

beni alabildiğine kendine ulaştır
esinle teninde ebrulaştır

neyin nefsi sensin nefesi
bense sesi örtünen seni