Cezaevi Ziyaretleri –15

Devlet Olağanüstü Hal’in hakkını veriyor doğrusu!

Dışarıda da rüzgârı esen 28 Şubat Zihniyeti, içerde fırtınalar estiriyor.

Üzüntü ve endişe içinde bu tespit ve gözlemlerimi kaleme alıyorum. Alıyorum da ne oluyor?

Sesimizin duyulmaması için kayıtsızlıklardan oluşan barikatlar yığılıyor önümüze.

Zulüm kuşatmayı genişletiyor, korku dağları bekliyor.

Son ziyaretimizin ardından belirtmiştim:

“Cezaevlerinde getirilen yeni, ilave kısıtlamalar örgüt, yapı, ideoloji, din ayırt etmeksizin tüm mahkûmların soluğunu kesiyor.”

Dahası var. Ardı arkası kesilmiyor. Yasak üstüne yasak getiriliyor.

Cezaevlerini, insanların diri diri gömüldükleri beton mezarlıklar haline getirmeyi hedefliyor olmaları gerek. Bu adımların başka bir anlamı ve yönü yok.

Yasak yağmurunun bahanesi FETÖ, mağduru ise tüm mahkûmlar. Bahane değişiyor, zulüm sürüyor, kıyamet yaklaşıyor.

Yasaklar olağanüstü halin kaldırılması ile kalkmayacak. Peki, FETÖ davaları sona erdikten sonra, en az 3-5 yıl sonra, kalkacak mı? Bu konuda da iyimser değilim. 5 yılın ardından gelecek yıllar içinde gevşeme umabiliriz.

Gelelim, yasakların en sonuncusuna…

Tekirdağ 2 Nolu F Tipi’nde konuşulmuştu, Bandırma T Tipi Cezaevi’nde uygulandığını bizzat görmüştüm. Az önce Bolu F Tipi Cezaevinden gelen mektup da aynı yasaktan bahsediyor.

Artık mahkûmlara kitap, dergi, gazete vs. göndermek yasak!

2017 yılının ilk çeyreğine ait bir yasak bu.

Kısa bir süre önce, kitaplarla ilgili başka bir yasak daha gelmişti. Her mahkûm artık koğuşunda en fazla 5 kitap bulundurabilecekti. Fazlası, (fazlalık!) depoya atılacaktı.

Peki mahkûmlar kitap almak isterlerse, ne yapacaklar?

Kitabın adını Cezaevi İdaresine bildirecekler. İdare gelen kitap taleplerini toplayacak. Bunları toplu halde il veya ilçedeki bir kitapçıya ulaştıracak. Kitapçıda kitaplar varsa, getirilecek. Yoksa, kim uğraşacak? Niye uğraşacak?  Ne kadar uğraşacak? Bir kitabı almak kaç ay sürecek?

Tam bir “işi yokuşa vurma”, insanları yıldırma politikası.

Darbe dönemi yasakları bunlar. Yasakçılar durmayacaklar, yola devam edecekler.

Ben şimdiden söyleyeyim, sırada ne tür yasaklar olabilir. Geriye ne kaldı, hak namına?

Cezaevindeki insanlarla mektuplaşmayı tümüyle yasaklayabilirler.

Mahkûmların dışarıdaki insanlarla iletişimini -bir iki istisna hali hariç- tümüyle kesebilirler.

Hak yok, hukuk yok, oy kaygısı yok, Allah korkusu yok!

Kim tutar sizi!

yazar dediğin

Geçen hafta Kağıthane Kız A. İHL 5. Sınıf öğrencileriyle bir araya geldim. Kitaplarım, Okumak Ve Yazmak üzerine yine eğlenceli bir sohbet gerçekleştirdik.

Daha önce gittiğim okullarda da aynı algıyla karşılaşmıştım. Artık şaşırmıyorum. Çocuklara göre; yazar yaşlı biridir, hoca gibidir ve en ilginci de şu: ünlü biridir!

Ben ve benim gibi pek çok yazar kafalarındaki şablona uymayınca şaşırıp kalıyorlar. Hani, öğretmenleri orda olup, takdim etmese, hayatta inanmayacaklar.

Buradan şu sonuca uzanmak yanlış olmaz: Çocukları ve gençleri gerçeklerle yüzleştirmek lazım!

Yazarlar “artist” değil. Kaldı ki işini iyi yapan bir öğretmen kadar önemli veya kıymetli de olmayabilirler pekala.

İyi yetiştirilmiş bir öğrenci kalıcı bir eserdir. Peki, basılı eserlerin yüzde kaçı niteliklidir ve kalıcı olacak? Emin olun, çoğu değil.

kagithane-iho

kagithane-ihoo

*Bir de imza meselesi var. İmza çok önemli! Olmazsa olmaz. “Ne gerek var” desen, gönül koyarlar. Kitaplarını evde unutanlar, bir kağıt parçasına imza attırmak istiyorlar. (Boş kağıda imza atıyoruz, ciddi risk:) Günahı vebali star havalarında, ünlü edalarında takılan yazarların boynuna! Helal para kazanıp evine ekmek götüren kişiden daha değerlisi yok. Kimse böyle bir marangozdan, ayakkabıcıdan, mübaşirden imza istemiyor.

Postacı

Çalıştığımız yer bir avukatlık bürosu olduğu için postacı kapımızı sıklıkla çalar. Her gelişinde merak ederiz, kime ne getirdi, haberler nedir, mahkemeden olumlu bir karar gelmiştir inşallah diye bekleriz, kasabın önüne dizilmiş kediler gibi.

Haberler, acı-tatlı, değişse de postacının gelişi başlı başına güzel bir haberdir zira kendisi işini gayet iyi yapan, saygı ve sevgi dolu zarif bir insan. Yıllar içinde birbirimize de alıştık. Bazen bizi yerimizde bulamayınca, gün içinde bir daha uğrar, yine yoksak, telefonla arar. İşleri kolaylaştıran bir insan.

Bugün yine geldi ancak bir mektup veya tebligat getirmiş değildi. İş icabı değil vedalaşmak amacıyla gelmişti. Görev yeri değişmiş, İstanbul’dan ayrılıyormuş. Kendisi adına sevinsek de kendimiz adına üzüldük.

Nezaket ve zarafet, dikkat çekici özellikler. Ne yazık ki insanlarımıza –genel olarak- bencillikle sarmaş dolaş bir hoyratlık hâkim. Bu yüzden, kıymetli bir insan daha uzaklara gitti diye üzüldüm.

Hayatın kıyısında köşesinde kalmış, kendi dünyasında yaşayan, adı sanı bilinmeyen böyle pek çok saygıdeğer insan var, farkında mısınız?

Bizim bir sucumuz var mesela. O kadar nazik ve edepli bir adam ki, suyumuzu değiştirip, daha kaliteli bir firmadan su alalım dedik uzun bir süreden sonra, olmadı. Denemedik değil. Denedik ama olmadı. Yeni suyumuz daha kaliteli ise de, suyu getirenlerde özen yok, suratlar beş karış, bir şey söylesen tersleyeceklermiş gibi bakıyorlar. Tekrar eski suya ve asıl önemlisi sucuya döndük.

Dikkat ediyorum, sucumuz evin kapısında, damacana alıp parayı verme sırasında, o kısacık sürede evin içine bakmayacak şekilde konum alıyor. Bakışlarını önüne eğiyor. İnsanların kendilerini teşhir etmek için evlerinin perdelerini kapatmayacak kadar modern sapkınlıklara tevessül ettikleri, mahremiyete zulmettikleri bir çağda, bu ne güzel bir incelik.

Yine, bir ayakkabıcım var, o kadar güzel bir insan ki… Bana, Behiç Ak’ın -herkese tavsiye ettiğim harika kitabı- Güneşi Bile Tamir Eden Adam’ı hatırlatıyor. Yenisini almaya gitmeden önce ayakkabılarımı çok defa götürürüm ona. En son, artık yenisini almam gerektiğini söyler ve öyle giderim. 

Hayatın içindeki “küçük” hikâyelere ve insanlara kıymet veririm. Kendini göstermek için yırtınan, imajlarla, makyajlarla şekilden şekile giren insanlara itibar etmem. “Ekranlardan” riya aktığını unutmamak gerek.

Bu yazıyı da postacımızı, sucumuzu ve ayakkabıcımızı selamlamak adına kaleme alıyorum. 

Şarkı da çocuklar ve çocukluğumuz için gelsin…

Salim Kıyak’ın Suçu Ne?

M. Salim Kıyak, müftülükte memur olarak çalışıyordu.

2 Ağustos’ta görevinden uzaklaştırıldı.

5 Ağustos’ta gözaltına alındı.

6 Ağustos’ta tutuklandı.

Gerekçe ise çok bilindik: FETÖ/PDY mensubu olmak.

Gerekçe böyle olmakla birlikte gerçek ne?

Salim Kıyak’ın söz konusu örgüt ile alakası yok. O kadar ki, bir süre için saflığının, iyi niyetinin kurbanı olarak o derin ve çirkef yapı tarafından “aldatılmış” bile değil.

Salim Kıyak iktidara da, söz konusu münafıklık abidesi yapıya da mesafeli bir muhalif…

Kimliği, kişiliği, eylemleri ve yaşamı ile açık ve şeffaf bir şekilde sivil toplum kuruluşları içinde düşünce ve pratikler ortaya koyan bir Müslüman…

Hal böyle ise Salim Kıyak neden 23 gündür hiç hazzetmediği ve dahi eleştirdiği bir yapının mensubu olduğu gerekçesiyle Sivas E Tipi Cezaevinde tutuklu?

Cevabı gayet yalın izah edelim: Birileri iftira atıyor, başkaları da yargı mekanizmasını kötüye kullanarak, hukuk’u hiçe sayarak, zulmediyor.

(Bu durum size de biraz tanıdık gelmedi mi? “Düşmanına benzemek” gibi değil mi neticesi?)  

Diyeceksiniz ki nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

Eminim çünkü ben aynı filmi daha önce en az iki kez gördüm.

Müftülükte çalışan bir müvekkilim vardı, Salim Kıyak ile aynı muhalif sendikaya bağlı idi (ne yandaş ne FETÖ’cü) ve görevinden uzaklaştırılmıştı. Neyse ki o vakitler ülkede OHAL yoktu. Dava açtık, mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi ve müvekkilim işine geri döndü.

Ayak kaydırmanın, iftira ve çamur atmanın, fitne ve fesat çıkarmanın bu ülkenin memurları arasında yaygın bir “hobi” olduğunu bilmeyen var mı?

Bu filmi ikinci kez gördüğümde OHAL vardı, Şahin Gürçay da Salim Kıyak gibi “istihbarat elemanı” olmayan, MİT’te veya Emniyet Müdürlüğünde çalışmayan birilerinin fişlemesi (iftirası) ile aynı sebepten ötürü görevinden uzaklaştırılmıştı. Hemen ardından gözaltına alındı. Tam tutuklanmak üzereydi ki, kısmetliymişiz, dipsiz bir kuyuya atılmaktan son anda, kıl payı kurtuldu.

Dosyasında delil namına en ufak bir şey yoktu. Tıpkı Salim Kıyak’ın dosyasında olmadığı gibi…

Ne yazık ki OHAL zamanlarında “suçsuzluğun ispatı” kolay olmuyor! Bilhassa adınız sanınız bilinmiyorsa. Kıyıda köşede kalmış sıradan bir vatandaşsanız.  

Sıfır delil karşılığında yol açtıkları şu zulme bakar mısınız?

Görevden uzaklaştırma + gözaltı + terör örgütü mensubu diyerek tutuklama + ağır bir yaftalama + ne zaman yargılanacağın, hakim karşısına çıkacağın bilinmeksizin cezaevine gönderilme!…

Delil sıfır, hukuk sıfır, yargı sıfır, Allah’tan korkmak sıfır, kuldan utanmak sıfır!

Çok can yakıcı bir soru var:

Acaba bu ülkede şu an kaç Salim Kıyak var, zindanlara atılmış?

Kaç yüz, kaç bin Salim Kıyak?

Bu ülkenin siyasi davalar tarihine bakılırsa, her cenahtan yüzlerce, binlerce Salim Kıyak’ın zindanlara atıldığı, dahası zindanlarda unutulup kaldığı görülecektir.

Muhalif olmak suçsa, bunun anayasada, ceza kanunlarında yazılı olması gerekmez mi?

Bağlı bulunduğunuz kurumda birileri tarafından sevilmiyor yahut kıskanılıyor olmak suçsa, Devlet Memurları Kanunu’nda buna dair bir düzenleme bulunmalı değil mi?

Arkadaş, Salim Kıyak’ı görevden uzaklaştıranlar, tutup zindana atanların delili ne?

Yok!

İftiracılar bu dünyalarını da öte dünyalarını da heba ediyorlar, yok pahasına.

İftiracılara prim verenler ve acıkınca kendi ilkelerini, sabitelerini yiyip yutanlar da peşlerinden sürükleniyorlar.

Yahu, nereye gidiyorsunuz?

Değer mi, Allah aşkına?

Dostoyevski’nin Hatıraları

dosto

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881) dünyanın en iyi romanını yazmış kişidir.

Bana göre Karamazov Kardeşler ayarında bir roman daha yazılabilmişse bile (ben inanmıyorum) daha iyisinin yazılabildiğini sanmıyorum.

Budala, Suç ve Ceza, Yeraltından Notlar, Kumarbaz ve Ölüler Evinden Anılar adlı kitaplar da yazarın üst düzey eserleridir.

Metinleri dünyanın dört bir yanında milyonlarca okuru sarsmaya devam eden, pek çok sanatçıya ilham veren Dostoyevski’nin sıkıntı ve gizem yüklü hayatı “tanıştığımızdan” beri ilgimi çekmiştir. Bu yüzden eşi tarafından kaleme alınan Dostoyevski’nin Hatıraları’nı okumak benim için kaçınılmazdı.

Anna Grigoryevna Dostoyevski (1846 – 1918) Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin ikinci eşi. Büyük yazarın hayatını anlatırken sözü ölüm’e getirmeyi geciktirmek ne mümkün!

Annesi erken yaşta, Dostoyevski henüz 16 yaşındayken öldü. İlk eşi ile kardeşinin ölümleri de birbirine çok yakın tarihlere denk gelir. Dostoyevski’nin çocukları ikinci eşi Anna ile evlilikleri sonucu dünyaya geldiler. Dört çocuktan ikisi kısacık hayatların sahibi olarak öldüler. Diğer ölümler gibi babasının ölümü (kendisine bağlı çalışan çiftçiler tarafından öldürülmesi) de büyük yazarı derinden etkilemiştir.

Dostoyevski, ikinci eşi olacak kadınla tanıştığında 45 yaşındaydı. Anna, liseyi bitirmek üzere olan 20 yaşında, Dostoyevski’yi kitaplarından ve uzaktan seven bir okurdu. Çalışmalarını kâğıda aktarmak üzere büyük yazarın yanında işe başlamasıyla hayatları kesişti.

“Babamın sevdiği bir yazar olduğundan, Dostoyevski adına çocukluğumdan beri aşinaydım. Ben de şahsen eselerlerinin hayranıydım. Ölüler Evinden Anılar’ı gözyaşları içinde okumuştum. Bir yazarla tanışmak ve aynı zamanda çalışmalarında ona yardımcı olmak düşüncesi beni oldukça heyecanlandırmış, sevindirmişti.” (s.32)

Anna ile Dostoyevski birbirlerini çok sevdiler ve kısa bir süre sonra da evlendiler. Dostoyevski ölene dek, çalkantılı geçen 14 yıl boyunca birlikteydiler.

Fyodor ve Anna Dostoyevski

Anna, yazarın hayatına şahit olduğu gibi Kumarbaz, Suç ve Ceza (2. Cilt), Budala, Ebedi Koca, Cinler, Delikanlı ve Karamazov Kardeşler’in yazılışına da şahitlik etmiş, en yakını, hayat arkadaşıdır. Kendi ifadesiyle, “eserlerini yazarın ağzından duyan ilk kişidir.” Birçok yazar eşi gibi kitapların ilk okuru ve eleştirmenidir.

Dostoyevski’nin Hatıraları dünyaca ünlü “edebiyat ustası” yazarın dünyasını anlamak isteyen okuru kurmaca metinlerin ardına, kamera arkasına, gerçeklerin ara sokaklarına çağırıyor.

Burada, büyük yazarın iyi bir insan, baba ve koca, samimi bir hristiyan olduğunun resimleri ile karşılaşılıyor ilkin.

Arka fonda varlığını her daim ciddi biçimde hissettiren, yazarlığının şiiri diye nitelendirebileceğimiz bir yoksulluk mevcut. Parasızlık ve içinde yüzülen borçlar… Istırap dolu yıllar…

Dört yıl süren, yer yer sürgün gibi geçen yurt dışı (Dresden, Baden Baden, Cenova, Milan, Florensa, Venedik, Prag) günleri…

Yazarın yaşadığı yerler, akraba ilişkileri, düşünceleri, karakterinin kalbinde atan sara krizleri…

Kıskançlıklar, iftiralar ve dedikodularla, hırs ve egoların çarpıştığı, insanların yıpratıldığı, Türkiye için de tanıdık gelecek, edebi az edebiyat ortamları, çapsız ve kötü niyetli eleştirmenler ve sinir bozucu tipler…

“Bütün edebiyat hayatı boyunca sadece okur kitlesi ona sadık davranmıştı. Belinski, Dubrolyubov ve Burenin dışında, dönemin eleştirmenlerinden onun yeteneğini takdir eden, neredeyse yok gibiydi: ya onu görmezden geldiler ya da ona düşmanca davrandılar. Dostoyevski’nin ölümü üzerinden otuz beş yıl geçtikten sonra bile eleştirmenlerin yazdıklarını okumak insana tuhaf geliyor; hükümlerinde son derece sathi, basit ve zavallı; buna mukabil düşmanlıklarında ise son derece yamanlar.” (s.290)

Dostoyevski’nin cenaze töreni sırasında eşinin eline bir mektup ulaşır. Ulaştıran, Maliye Bakanlığı’ndan bir müsteşardır. Mektupta, Rus edebiyatına yaptığı hizmetlerden dolayı Dostoyevski’nin eşi ve çocuklarının Çar tarafından yıllık iki bin ruble maaşa bağlandığı bildirilmiştir.

Dostoyevski en büyüğü olacağına inandığı eseri “Büyük Bir Günahkârın Hayatı”nı tamamlayamadan hayata gözlerini yummuştur.

Hatıraların 12. Bölümü “Dostoyevski’nin Ölümünden Sonra”sına yer vermekte. Bu bölümde Anna ile dünyaları yazan büyük yazar Tolstoy’un karşılaşmaları, Dostoyevski hakkında konuşmaları ile Anna’nın kocasına iftira atan bir yazara cevabı yer yer almakta.

Dostoyevski’nin Hatıraları insan kitap tarafından yayınlandı. Çeviren Kenan Durdu. Çevirinin hakkının verildiğini pekâlâ söyleyebiliriz. 500 sayfalık kitabı, kitabın kapak tasarımını ve sarı, ince yumuşacık kâğıdını siz de seveceksiniz. Güzel bir iş çıkmış ortaya. Tek kusur, son okuma hakkında. İki kişinin son okumasını yaptığı kitapta okuru rahatsız edecek düzeyde yazım hatası var. İlk baskı Mayıs 2016 tarihine ait. Ramazandaki kitap fuarı için aceleye getirilmiş olmalı.

Cezaevi Ziyaretleri Eksi Bir

Dört yıla yakındır cezaevlerini ziyaret ediyoruz.

Bilhassa F Tipi zindanlarda kalan siyasi tutsaklarla görüşüyoruz.

Bu sayfada hak ihlallerini, hukuksuzlukları, insanların dramlarını kaleme alıyor, kamuoyunun dikkatine sunuyorum.

Sesimiz etkili ve yetkili kişilere ulaşmıyor. Ulaşıyorsa da bu gibi “sıkıcı” veya “karşılığı olmayan” konular ilgilerini çekmiyor anlaşılan.

Bir iki basın kuruluşunu, internet sitesini, bir avuç sorumluluk sahibi insanı istisna tutuyorum.

Ziyaretler 30’u geçmiştir de, ben 12’sini kaleme almışım. Sorunlar üç aşağı beş yukarı aynı, görebildiğim kadarıyla. Tekrara düşmeye gerek yok.

Buraya kadar okuyanlar soracaktır: Peki bu yazı neden Cezaevi Ziyaretleri 13 değil de ‘-1’?

Bu yazı, şimdiye kadar ilgilerini çekemediğim insanlara geliyor da ondan…

“Artı bir” katkı olur diye derdi, tasayı, zindandan talepleri, ricaları, selamları ilettiğim yazarlara, çizerlere, gazetecilere geliyorlar da ondan…

Hukuki değil siyasi kararlar sonucu beton kuyulara atılmış, müsvedde kâğıt gibi buruşturulup bir kenara atılmış, adil yargılanmamış, hatta ve hatta hiç yargılanmamış, kimsesizliğe mahkûm edilmiş, unutulmaya terk edilmiş insanların, “sesimize ses verin” diye yardım talebinde bulunduğu, köşe bucak sahibi yazarlara, gazetecilere, “media” patronlarına geliyor da ondan…

“Tamam abi”, “İlgileneceğim”, “inşallah” dediniz, “söz verdiniz”, kısa bir süre üzüldünüz ve evet, unuttunuz gitti!

Belki de sırası değildi! 14 yıl oldu, hâlen sıraya giremedi bu “garibanlar”.

Evet, kabul, sandıkta, kamuoyunda karşılığı yoktu bu insanların, bu insanların ailelerinin… Parçalı bulutluydular. Örgütsüzdüler. Bu garibanların seçeneği yoktu, “partinizden” başka. Bu insancıklar zaten çantada keklikti! Çakma yargı tarafından keklik gibi avlandılar. Keklik gibi yaşıyorlar. Keklik öldüler ve de ölecekler!

Bu yüzden olsa gerek kıytırık bir “karşılıksız çek” kadar değer vermediniz!

Bir kaçınızdan bizzat ben rica ettim. Ancak, neredeyse hepinizden rica edildiğini de biliyorum.

Bu Müslüman Mahallesinde, mesela “Sivas Davası”yla ilgili, “sesimize ses verin” talebiyle karşılaşmamış bir yazar, çizer, gazeteci, köşe yazarı var mıdır, kalmış mıdır, merak ediyorum. Hiç sanmıyorum.

Hesap gününde, şu içinde bulunduğumuz devletin zindanlarından da soru geleceğini unutanlar için yazıyorum.

“Hele” “hele” diye diye 14 yılı geçirdikten sonra utanmadan halen “hele”lere sarılanlar için yazıyorum.

Şimdi de yeni bir hele’ye sarılıyorsunuz. Duymadık değil!

(Sizden de bu beklenirdi: “Yeni Türkiye Yeni “Hele”)

“Hele “Reiz” “başkan” olsun!”, bu sorunlar toptan çözülecek!

Genel bir af çıkacak! Terörle Mücadele Kanunu değişecek!

“Hele yeni bir anayasaya kavuşalım!”

(Alın, size yeni bir hele de benden, hediye! Nasıl olsa namaza niyeti olmayanın ezanda kulağı olmazmış; “Hele Başkanımız Resmen Halife Olsun, o zaman gör sen ümmet coğrafyasını!”)

Siz hele hele diye diye insanlar çürüyor zindanlarda! Aileleri perişan dışarıda…

Hele hele diye diye büyük vebal heyelanları altında kalındığını göremiyor mu gözleriniz?

Yasin Börü’yü tanıdığınız kadar tanıyor musunuz Bülent Dügenci’yi, Rüştü Aytufan’ı, Abdülselam Durmaz’ı?… Tanımıyorsanız, Allah şahit ki bir sorun var!

Şu soruya tak diye cevap veremiyorsanız bir sorun var sizin “aydın”lığınızda:

“Şiddeti kesin biçimde reddeden, şiddete bulaşmamış ve fakat “ilerde şiddete başvurma ihtimaline binaen” bu ülkede yüzlerce mensubu yüzlerce yıl hapse mahkûm edilmiş cemaat hangisidir?”

Sizler “helesinasyon” görmeye devam ederken böyle zor sorular sorduğum için, canınızı sıktığım için kusura bakmayın.

Kusura bakmayın ama bu ülkede F tipi zindanlar var. İnsan olan bunun insanlığa aykırı olduğunu anlar.

Bu ülkede siyasi davalardan dolayı zindanlara doluşturulmuş, gün yüzü kadar hukuk yüzü görmemiş mahkûmlar var.

Kusura bakmayın ama bu insanlar varlar ve çoklar!

Duymak istemeseniz de, görmek istemeseniz de varlar ve çoklar.

İçeride bin tane olsalar, dışarıda on bin taneler.

Aileler cezalandırılıyor, parçalanıyor… Eşler boşanmaya, çocuklar babasız büyümeye mahkûm ediliyor. Bu arada Aile Ve Sosyal Politikalar Bakanlığı diye bir şey de var bu ülkede!

Af buyurmayın, sadece müsaade buyurun, gidip araştırsın bağımsız tabipler, sosyologlar, psikologlar… Araştırsınlar zindanların insanlara ettiklerini.

Bağımsız hukukçular araştırsın.

(Elbette suç olduğu sürece ceza da olacak lakin soru şu: Biz insan olabilecek miyiz? Biz insan kalabilecek miyiz?)

Korkmayın “enkaz görüntüleri”nin yayınlanmasından.  

Enkazlar daha fazla insanlara mezar olmasın diyedir bu ikazlar.

Ben söylemiyorum!

Zindanlarda donup kalan insanların sözleri ve gözleri söylüyor.

Başladığı cümlenin sonunu getiremeyen, başladığı evliliği yürütemeyen, aile birliğini yitiren, beden ve zihin dengesini yitiren, yaşamaya dair umudundu yitiren, tünelin ucunu, ışık olmadığı için göremeyen mahkûmlar söylüyor.

Zapta geçenlerden çok geçmeyenler söylüyor.

Duyuyor musunuz?