Bu Yargı’nın Hali Ne Böyle!

Dün yine “haddini bilmez” bir hâkim çıkmış, kendi kafasına estiği gibi hukuku uygulayarak bir tutukluyu serbest bırakmış.

Yıllardır anlatıyoruz, gösteriyoruz, bir türlü öğrenemediler şu usulü:

Amirinizi arayacaksınız, amiriniz de amirini arayacak ve tepeden izin alacak:

“Efendim, müsaade buyurursanız falancayı serbest bırakmak istiyorum yahut filancayı tutuklamak istiyorum” diye soracak, “sizce bir sakıncası var mı?”

İktidar’dan rol çalmaya kalkmayacaksınız!

“Yargı Emir Ve Görüşlerinize Hazırdır Efendim” diyeceksiniz.

Ülke yedi düvelle savaşıyorken işi gücü bırakıp bir de size talimat vermekle mi uğraşacağız? Hükümet sizin arkanızı toplamak zorunda mı her defasında?

Haddinizi bilin haddinizi!

Yahu, gaza gelip inisiyatif alıp öyle hatalar yapan hâkim-savcılar var ki, insan hayretler içinde kalıyor. Hiç mi ders almazsınız, hiç mi ibret almazsınız?

Kafasına göre tutuklayan, kafasına göre serbest bırakan hâkimleri geçtim; becerip bir iddianame yazamayan savcılar var.

Adamı tutuklatıyoruz, belli ki yargılamaya niyetlenmişiz, bir yıldan fazla zaman geçmiş, yazsana artık şu iddianameyi be adam!

“Yok, yazamıyorum çünkü delil yok!”

“Ne demek yok! İyice baktın mı, layıkıyla aradın mı?”

“Efendim, aradım taradım bulamadım; biraz daha adam mı toplasak, hem zaman kazanırız hem de bu arada, olur ya, bir delil de yakalarız, ne dersiniz!?”

Allah sizi bildiği gibi yapsın, ne diyeyim! Herkes işini iyi yapsa ülke bu halde mi olurdu!

Bir gün yine savcının birine talimat verdik, “şu adam hakkında bize şöyle ‘sağlam’ bir iddianame yaz” dedik… Sağ olsun, hemen yazdı. Yazdı yazmasına ama, mübarek vur deyince öldürüyor!

Sen git adam hakkında “birbiriyle kanlı bıçaklı dört terör örgütüne aynı anda üye olmak” iddiasıyla dava aç.

Bir yemek yaptın, tuzu yok! Hani bunda inandırıcılık?

Diyorum diyorum ama anlatamıyorum: Kararında örgüt, kararında delil, kararında zan, şüphe, dedikodu, kararında sevk maddesi!

Sizi nasıl bir mülakatla verdiler bize? Ya ifratsınız ya tefrit!  

İyi bir iddianame nasıl pişirilir, bunu da size ben mi öğreteceğim?

Haddinizi bilin haddinizi!

Bu fahiş hatalar vatandaşta “yoksa yargıya müdahale mi ediliyor” zannı oluşturuyor. Önümüz ardımız sağımız solumuz seçim, bu kadar basiretsizlik olur mu Allah aşkına?

Geçen yine bir hâkim tutturmuş, “Ben bu davada sanığa ceza vereceğim, olayda ağır ihmal var, şu kadar vatandaşımız ölmüş” falan filan… Yahu, sen kim oluyorsun da!.. 

Had bilmezlik dediğim, bu işte!

Uğraş dur şimdi. Onu al başka yere sür, onun yerine “beraat verecek” hâkim ara bul, getir… Tüm bunlar bu ülkenin kalkınma hızını yavaşlatıyor.

Niye mi biz bu haldeyiz? Bunlar hep cahillikten oluyor. 

Sıradan vatandaşın cahillik etmesi tamam da, mevki makam emanet ettiğimiz kişilerin cahillik etmesi kabul edilemez.  

Ne diyor Üstadımız Yunus Emre?  

İlim ilim bilmektir, ilim haddin bilmektir, sen haddini bilmezsen, sana haddini bildirmektir!

Herkes haddini bilecek! Yok öyle yağma!  

Genel içinde yayınlandı | 1 Yorum

Yazar-Okur Buluşmaları

Dün Malatya Yeşilyurt Belediyesi’nin organize ettiği program kapsamında TOKİ Ortaokulu, Polis Amca İmam Hatip Ortaokulu ve Yakınca Ortaokulu’nda öğrencilerle bir araya geldik. Arkadaşlar kendilerine hediye edilen kitaplarımı okumuşlardı ve keyifli, bol muhabbetli söyleşiler gerçekleştirdik. 

Yeşilyurt Belediyesi beş yıldır bu programları düzenliyor ve her yıl ortalama kırktan fazla yazarı ilçelerindeki her okulu gözetecek şekilde öğrencilerle buluşturuyor. Lise sona kadar taşrada okumuş bizim kuşağın hafızasında böyle bir etkinlik yok ne yazık ki. Mesela Trabzon Akçaabat’ta liseden mezun olana kadar bize hediye edilen tek kitap (mezuniyet hediyesi) Safahat’tı ve yazarı ile bir araya gelmemiz söz konusu değildi!

Çocuklarımızın, hangi mesleği tercih ederlerse etsinler, iyi birer “okur” olabilmeleri için gerekli ne varsa yapmalıyız. Okullarda kültür, edebiyat, sanat, bilim camiasından isimlerle bir araya gelmeleri bu açıdan da önemli.

İnşaatlara değil insanlara yatırım yapanlar kazanacaklar. İnsanların ardından inşaatlar değil insanlar hayır duada bulunabilirler. 

Cezaevi Ziyaretleri – 20

Avukat arkadaşım Ahmet Kılıç ve Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevinde Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı ve Şahırmerdan Sarı ile görüştük.

Üçü de Türk Yargısının mağduru. Üçü de hukuk yüzü görmedi. Üçüne de reva görülen muamele zulüm ve işkence.

Osman Kavala’nın tutuklanmasının üzerinden bir yıldan fazla süre geçti. Hakkında halen bir iddianame dahi hazırlanmış değil. Bu, “ipini koparmış” bir “Yargı”dır. Bu “çakma yargı”, devlet iktidarını gasp etmiş bir müfteri gibi davranmaktadır.

Ortada suça ilişkin tek bir delil yok, dağ gibi iftira var. Art niyet var, yoz bir kötülük var, hapis var, dahası var:  

Osman Kavala “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”na çarptırılmış bir mahkûmdan daha ağır şartlarda, tek başına tutuluyor. Kendisine spor ve sohbet hakkı tanınmıyor. İçeride ziyaretçilerden başka kimse ile görüştürülmüyor.

Aynı işkence Selçuk Kozağaçlı’ya da uygulanıyor.

Yargı’nın içinde bulunduğu utanç verici hali son günlerde Karar Gazetesi’nde birbiri ardına kaleme aldığı yazılarla Yıldıray Oğur ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor.

Şahımerdan Sarı, Fetö’cü hâkim ve savcıların hukuk mukuk dinlemeksizin, içlerinde kaynayan fesatlıkla verdikleri korsan kararlar neticesinde geçmişte 10 yıl hapis yattı, halen “tutsaklığı” devam ediyor.

Allah kimseyi bu yargının eline düşürmesin! Bu yargıyı, bu hâkim ve savcıları Allah ıslah etsin diye sözlü ve fiili duada bulunmak lazım.

Süreyya Berfe, çocuklar ölüme verilmiş gözdağıdır, demiş. Türk yargısı da topluma verilmiş bir gözdağıdır. Bu zihniyetle ve karakterle, geleceğimize pusu kurmuş bir mayın tarlasından farksızdır.

Yargı denilen, derinlere kök salmış sorunu çözmeden başı beladan kurtulmaz bu milletin. Zulüm ile abad olunmayacağına göre…

Bugün ziyaret ettiğimiz üç isimle ilgili üç okuma parçası sunarak özetime son noktayı koyayım istiyorum. Bu kadar kötülükle karşı karşıya kalmak yoruyor insanı.

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46082758

https://m.bianet.org/bianet/siyaset/200861-tahliye-edilen-avukat-selcuk-kozagacli-darp-edilerek-emniyete-goturuldu

http://www.sahimerdansari.com/28-subat-ve-feto-magduru-sahimerdan-sari-adalet-bekliyor.html

Yoklama Kaçağı Kalmak “Suçu”

Yoklama kaçağı kalmak diye bir “suç” işlediğim iddiası ile yargılanmama karar verilmiş. Akçaabat 1. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşma 24 Ocak 2019 Perşembe saat 09.45’te görülecek.

Savcının hazırladığı ve mahkemenin kabul ettiği iddianamede benden “askere gitmeyi kişisel değerlerine uygun bulmayan şüpheli” olarak bahsediliyor. Aşk olsun!

“Kişisel değerler” denilerek küçümsenen değerleri buradan bir kez daha ifade edeyim, mahkemede yüzleştiğimizde de söylerim.

“Kişisel Değer” 1  : “İslam”

“Kişisel Değer” 2 : “Adalet”

“Kişisel Değer” 3 : “Hukuk”

Askerlik uzay boşluğunda bulduğum farazi bir mesele değil, bir erkek olarak karşı karşıya kaldığım bariz ve aşikâr bir dayatmadır.

İnsanların, inanmadıkları değerler veya tasvip etmedikleri bir kurum için -dinine, düşüncesine, karakterine, dahası özgür iradesine saygı duyulmaksızın- zorla asker yapılmaları hukuka aykırıdır.

Öyle zannediyorum ki bu ülkedeki milyonlarca insanı ve gelecek kuşakları ilgilendiren söz konusu “Hak”, “Hukuk” ve “Özgürlük” meselesi “hukukçuların”, “insan hakları örgütlerinin”, “üniversitelerin”, “basının”, “Âlimlerin” ve “düşünürlerin” ilgi alanına girmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Bahsini ettiğim değerlerin kavgasını öyle şık bir şekilde vermeli ki hiçbir savcı onlardan “kişisel bakım ürünü”ymüşler gibi bahsedemesin. 

Askerlik kimseye dayatılmamalı ve bir zorunluluk olmaktan çıkartılmalı. Bu kadar basit ve haklı bir özgürleşme talebini yargılıyorlar. 

 

(*Kalbi benimle olanlar için not: “Halkı Askerlikten Soğutmak” diye saçma bir suçtan yargılanmış ve beraat etmiştim, bundan da beraat edeceğim inşallah. Doğup büyüdüğüm Akçaabat’ta değilse üst mahkemelerde, değilse Anayasa Mahkemesi’nde değilse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde. Değilse… Şükür ki hesap günü var.) 

Karar

Karar Gazetesi’nin internet sayfasında Yıldıray Oğur’un bugünkü yazısını okurken şu tespit cümlesi aklımda kalmıştı.

“Fikri tartışmaların her an karakolda, savcı karşısında bittiği, medyada çok sesliliğin azaldığı, sivil toplumun kriminalize olduğu, sokaklarda basın açıklaması yapmanın bile bir valinin iki dudağının arasına baktığı bir ortamda, 29 Ekimler ve 10 Kasımlar meşru ve risksiz bir muhalif boy gösterme fırsatına dönüşüyor.”

Derken ana sayfaya döndüğümde manşette henüz yayına girmiş bir duyuru dikkatimi çekti: “Kamuoyuna ve okurlarımıza zaruri bir açıklama”

Karar Gazetesi “yayın hayatına başladığı 7 Mart 2016 tarihinden bu yana yoğun, sistematik ve arkası kesilmeyen çeşitli baskılarla karşı karşıya” bulunduğunu duyuruyordu.

Bu baskılar ne yenidir, ne de yerlidir. İnsanlık var olduğundan bu yana var olan tahammülsüzlüğün, zorbalığın en bariz göstergesidir.

İktidar sahipleri basından sadece şakşak ve pohpoh bekliyorlar. Hataların, eksiklerin gösterilip eleştirilmesini ihanet olarak görüyorlar. Haklılığı, ahlaki üstünlüğü ve cesareti yitirenlerin başvuracağı bir yöntemdir bu. Kaba bir zulümdür.

İfade özgürlüğüne saygısı olmayanlar, insan olma ve insan kalma hakkımıza saldırıyorlar. İşi bu noktaya vardıranlar yarın amaca giden her yolu –ama her yolu- mübah görürler. Bu kafa yapısından daha büyük bir tehlike var mı bizi bekleyen?

Hakkı söyleme hakkının linç edildiği bir ortamdayız. Hakkı söyleyenlerin dokuz köyden kovulmakta kalmadığı, ötekileştirilip savcıların, polislerin, “media” paçavralarının önüne “suçlu” diye “hain” diye, “terörist” diye atıldığı bir “karartma” çağındayız.

İlkelerin gömüldüğü, iliklere işlemiş menfaatlerin ekranlardan irin gibi aktığı, aklın devre dışı bırakıldığı, bütün “media”larıyla saldıran “büyücü” güçlerin gözleri boyadığı bir çağdayız. Büyüklüğüyle övünülen Çağlayan Adliyesi ve Silivri Cezaevi bu çağın şahitleridir.

Olan biteni şöyle görüyorum:

Bir grup (azınlık) “iyiliği tavsiye etmek, kötülükten sakındırmak” farzını ifa edip toplumu ve yöneticileri uyarıyor. Küçük bir grup (iktidar sahipleri ve “nedime”leri) ibadet sayılacak bu çabayı susturmak, mümkünse bir kaşık suda boğmak istiyor. Toplumun büyük bir kısmı ise bu zulmü seyrediyor. Seyrediyor zira zulmü göremeyecek bir halde.

Müslümanın Müslümana yaptığı bu.  

İktidar sahipleri İslam’ı, Kur’an’ı, Allah’ı dillerinden düşürmüyorlar.  Peki, Karar Gazetesi’nde kimler ne için yazıyor çiziyor? Hakan Albayrak, Yıldız Ramazanoğlu, Yıldıray Oğur, Mustafa Öztürk, Yusuf Ziya Cömert, İbrahim Kiras, Elif Çakır, Ahmet Taşgetiren gibi isimler ne yapıyorlar? Neyi amaçlıyorlar?

Allah’tan korkmak aşaması da kuldan utanmak aşaması da çoktan geride bırakılmış. Beni endişelendiren de bu.

Lakin cesaret etmek zorundayız. Tek başına da kalsa Müslüman, hakkı söylemek zorundadır.

Taşlanmak mı!? Olsun. Taşlanmak da sünnettir.

Taif’ten geçmedi mi o Sevgili Peygamber?

Sünnetleri biraz da böyle ihya edelim derim.