Türkiyeli Müslümanların Zaaf ve İmkânları

Üniversitedeyken, arkadaşlarımızla her hafta pazar sabahları bir araya gelir, önemli bulduğumuz belgesel, kitap veya hadiseler üzerine okumalar, tahliller ve istişareler yapardık. Konuklar ağırlar, söyleşiler düzenler, gerektiğinde sokaklara çıkarak eylemler yapardık. Üniversitede okumanın hakkını vermeye çalışır, yapıp ettiklerimizi ‘müşterek amellerin derlemesi’ olarak gördüğümüz yıllıklarda depolar, yayınlardık.

2013 yılında yayınlanmış “Hasat”, o yıllıkların sonuncusu. (Sondan bir önceki yıllığa dair değerlendirme de şurda) Uzun bir aradan sonra, önceki gün Hasat’ı elime aldığımda, 25 ismin katıldığı geniş çaplı soruşturmayı yeniden okudum. Aradan geçen yıllarda, altı çizili satırların demlendiğine, daha bir ‘anlaşılır’ hale geldiğine şahit oldum. İşaretler belirmiş, imalar ifadeye durmuştu.

Buradan minik bir seçkiyi okurların istifadesine sunmak faydalı olur diye düşünüyorum. Bilhassa gençler için…

Soru:Kendi zaman ve tecrübenizi hatırlatarak, o günün ve bugünün Müslüman gençlerini, zaaf ve imkânlarıyla mukayese eder misiniz?

http://www.dunyabizim.com/alinti/27021/turkiyeli-muslumanlarin-zaaf-ve-imknlari

Atasoy Müftüoğlu:

 

Bizim kuşaklar, sizin deyişinizle ‘büyükler’ zihinsel anlamda, ahlaki anlamda radikal bir değişim ve dönüşüm gerçekleştiremediler, gerçekleştiremedik. Zihinsel sömürge durumundan bağımsızlaşmayı başaramadık. Bugün kapitalizme, neoliberalizme, sekülerizme, muhafazakârlığa, gelenekçiliğe entegre olmuş, entegre olmakla kalmamış, bütün bu ideolojileri derece derece içselleştirmiş bir toplumda yaşıyoruz. Böyle bir toplumda yaşıyor olmaktan kaynaklanan herhangi bir rahatsızlığımız yok. Böyle bir rahatsızlık duymadığımız için de düşünsel, kültürel, ahlaki bir direniş mücadelesi vermedik.(…)

Genç kuşaklar, bağımsız bir varoluş için bilinç alanına çıkmalı, düşünceye cesaret etmeli, kendi tercihlerinin öznesi olmalı, bunun için de büyükleri aşmaya cesaret etmelidir. Büyükleri aşmak, büyüklere saygısızlık yapmak anlamı taşımaz. Ufkumuz genişledikçe, ilgi alanlarımız ve sorumluluk alanlarımız da genişleyecektir.

Cahit Koytak:

“Eleştirmek, sorgulamak, muhalefet…” Kendini, bunlarla fazlasıyla yorulmuş, yaşlanmış ve ruhen biraz da yoksullaşmış hisseden biri olarak, sadece Müslüman gençlerden değil, ‘Büyük Aile’nin bütün çocuklarından, bütün gençlerden, genç kardeşlerimden, çocuklarımdan, kısaca ifade etmem gerekirse: kendilerini, dünyayı, var oluşu, bunların Yaratıcı’sını, Yaratıcı’nın işlerini, Yaratıcı’nın yazılı, yazısız kitaplarını, tarihsel, tarih üstü habercilerini, insanı ve onun işlerini v.s. – bütün bunlar hakkında hazır bulduklarını yedeklerine alıp, onları mitolojilerden arındırmaya çalışarak – kendi adlarına ve kendi gözleriyle, kendi yürekleriyle, herkese ve insanca olan her şeye kucağını açık tutan bir sevgiyle, keşfetmeye çalışmalarını isterdim. Başka ne istenebilir ki? Daha iyi bir dünyayı talep etmenin, onu hak etmenin ve kurulmasına omuz vermenin, benim bildiğim başka yolu yok çünkü.

Hüseyin Akın:

 

Seksenli yıllar gençliğinin ilk hareketi sosyokültürel ve ekonomik temelli bir yerini yadırgama hareketidir ki bu hareket aynı zamanda İslami bilinçlenmenin ilk kıvılcımı olmuştur. İçimizdeki isyan ahlâkını aksiyoner bir ruha dönüştüren tercüme eserlerin katkısını da hiçbir zaman küçümsememek lazım. (…)

Özgürlükleri sadece kendisi için istemeyen, tüm dünya Müslümanlarının bağımsız ve özgür yaşaması için kafa yorup sokağa çıkan insanların direniş ve kararlılığı bugün itibariyle gelinen süreçte kırılmıştır. Zira gençlerin büyük bir kısmı istikbâl ve imkân sarmalında dolanıp durmaktadırlar. Ne mücadele edecek alan ne de kavga edecek sebep kalmıştır. Bugünkü Müslümanların ağrıyan ve acıyan yerleri yer değiştirmiştir. Bundan sonraki kavga rant, miras ya da arazi kavgası olacağa benzer.(…)

Uzun lafın kısası, ben “Türkiye’nin gençleri yoktur; çünkü bu ülkede ihtiyar kalmadı” diyen İsmet Özel’e bu konuda daha yakın duruyorum. İçinden çıkıp geldiğimiz inancın ve kültürün yetişkin insanları fikren aramızda yaşamıyorlar artık. Tezleri, iddiaları ve tutuculukları olan yaşlılarımız neredeyse kalmadı gibi. İhtiyarlarımız çağdaşlık, liberalizm ve modernlikte gençleri bile sollamışken, hangi gençlik ve de hangi İslami hareketten bahsedebiliriz?

Ali Ayçil:

Bana kalırsa önemli üç özelliğimiz vardı: Birincisi çok okuyorduk, ikincisi eleştirel bir kafa yapımız vardı, üçüncüsü muazzam bir kardeşlik ortamı oluşturmuştuk. Gençliğinde bunları yapabilen adamlar, sonradan hangi mesleğe girerlerse girsinler ölünceye kadar farklarını korurlar.(…)

Şimdiki genç arkadaşlara tek söyleyebileceğim, kendi zamanlarının zulümlerini iyi ayıklasınlar ve muhalefetlerini öyle kursunlar. Ama bunu yaparken, koşullar değiştiğinde sendelememek için, dinin yalnızca siyasal-coğrafi-tarihsel koşullarla sınırlı olmadığını da akıllarından çıkarmasınlar.

Alev Erkilet:

 

Bizim kuşağı, gençlere iyi örnek olmak konusunda çok başarısız buluyorum. Neden derseniz, öncelikle adaletin yerine iktidar beklentisini koydukları için, ikinci olarak ‘komşusu aç iken tok yatan bizden değildir’ hükmünü unutup burjuva tüketim kalıpları içinde kayboldukları için, üçüncü olarak sadece başkalarının haksızlıklarını eleştirip kendilerine eleştirel gözle bakmaktan ısrarla kaçındıkları için, dördüncü olarak İslam’ın her aşamada tekrar tekrar seçilmek ve sınanmak zorunda olan ilahi bir mesaj olduğunu unutup onu bir ‘atalar dini’ şeklinde düşünmeye başladıkları için, beşinci ve en önemli neden olarak da İslam’ın bireysel arınma ve bireysel ahlâktan başlamak zorunda olan bir ilahi mesaj olduğunu unutup onu kişisel haz ve çıkarlarını tatmin aracı haline getirdikleri için. Sözün değerini ayaklar altına aldıkları için. Kadınlarının onurları -ister başörtüsü yasakları nedeniyle, ister çok eşlilik konusundaki inanılmaz iştahları nedeniyle, isterse gösteriş tüketiminin araçları haline getirilmeleri nedeniyle olsun- ayaklar altına alınırken, sessiz ve kayıtsız izleyiciler olmaktan öte en ufak bir çaba sarf etmedikleri için. Müslüman kadını aktif bir siyasi ve sosyal özne olmaktan çıkarıp benim ‘büyük kapanma’ dediğim kısır bir döngü içine soktukları için. Altlarında çalışan ve kendilerini örnek alan genç insanlara adalet ve doğruluk aşılamak ve çıkarlarından büyük davalar adına vazgeçmeyi öğretmek yerine, onlara korku salarak, en basit çıkarları için önlerine gelen herkesi harcamayı bir marifet ve faziletmiş gibi göstermeleri nedeniyle bağışlanacak tarafı yoktur pek çok yaştaşımın, meslektaşımın, yoldaşımın. Üstelik bütün bunları ‘İslam adına’, ‘İslami siyaset’ adına, hatta bizzat ‘Müslümanların hayrı’ adına yaptıklarından, İslami tebliği de imkânsızlaştırmakta ve Müslümanları kapalı devre, kendi içinde ayrı bir topluluk haline getirmektedirler.

Ama bütün bunlar bizim ne yapmamız, hangi yolu tutmamız gerektiği konusunda bir örnek ya da gösterge olamaz; bizim için mazeret de teşkil etmez. Çünkü Allah’ın mesajı açıktır ve ortadadır. Bugün olup biten şeyleri kendisine vurarak değerlendirebileceğimiz ilkeler dizgesi ortadadır. Ve karartılmamış vicdanlar, körleşmemiş gözler, içten içe bize doğruları ihtar eden sağduyumuz yerinde ve ayaktadır.

Asım Gültekin:

Allah yolunda ve O’nun rızası gözetilerek yapılmış işlerin, gösterilen çabaların meyvelerini ne zaman vereceği belli olmaz! Etkisi bitmiştir sandığımız bir güzel çabayı on yıllar sonra kendisine rehber edinen yeniler gelebilir, gelmektedir, gelecektir. Bir yandan da büyük masraflarla, reklamlarla ortaya çıkmış niceleri yok olup gitmiştir, gidecektir. Yeni neslin olumsuzluklarını görmeye düşkün oluşu biraz muhafazakâr bir tepki biçimi olarak algılıyorum ben. Gençlere ne verdik ki onlardan bir şey bekliyoruz? Sağcılık verildi gençliğe, belediyecilik verildi. Liberallik verildi, muhafazakârlık verildi. En verilmeyen şey yine İslamcılık oldu. İzzetli bir Müslümanca ortam oldu en veremediğimiz şey!(…)

Bundan önceki Müslümanlarımız kültürde, sanatta pek üretici olmadılar. Özellikle gençlerin üretimini cesaretlendirmede, desteklemede aşırı cimri davrandık. Hele kültür ticareti denilen şeyi dinle alâkalı ürünlerde çok sığca sundular insanımıza. Bundan sonrasında gençlerin üretmesini teşvik etmemiz gerekmektedir. Sadece Türkiye’de değil, dünyada kültürel iktidar olabilmek hedefimizde olmalı. Bunun şu an çok uzağındayız.

Metin Önal Mengüşoğlu:

 

Direniş dilini anlarım ama muhalefet dilini ben anlamıyorum. Çünkü ben hem kendimin hem de siz gençlerin muhalif değil birer muvafık olduğunuzu düşünüyorum. Muhalif olan İblis ve onun elemanlarıdır. Bizler meşiyyete, fıtrata, tabiata muvafakatla düşünen ve yaşayan Müslümanlarız. Hiçbir vakit olmadığı kadar ümitvarım. Müslüman dünya son elli yılda ürettiği tefekkür malzemesiyle, son bin yılda üretilen birikimi çoktan aşmıştır. Siz, iktidara yürüyüp de dünya nimetleri ortasında kendini kaybedenlere ne bakıyorsunuz?

Burhan Kavuncu:

Bizim ‘zamanımız’ İslami hareketin de gençlik dönemiydi. Türkiye Müslümanlarının çok sağlıklı bir gençlik yaşadığı söylenemez. Daha çok tanımak ve tanımlamak çabaları içinde, heves ve heyecanlı eylemlilikler söz konusuydu. İslam’ı, Dünya’yı, kendimizi yeniden keşfetme çabalarıydı bunlar ağırlıklı olarak. Muhafazakâr bir dindarlık geçmişinden asli unsurlara (Kur’an ve sünnete) dönüş; sağcı, uzlaşmacı, sığınmacı siyasetlerden kökten değişimi hedefleyen devrimci yönelimler vardı. Ama bütün bunlar sistematik bir dünya görüşünün sonunda ortaya çıkan tavırlardan ziyade, el yordamıyla bulunmuş, çoğu keresinde hayattan kopuk, kendi içinde tutarlılığı olmayan çabalardı.(…)

Müslümanlar iki önemli gelişme karşısında ciddi bir bocalama geçirdiler. 28 Şubat 1997’de başlayan baskı ve saldırılar ile RP/ AK Parti çizgisinde iktidar nimetleriyle tanışma, Türkiyeli Müslümanların ilk imtihanları oldu. Bu sınavların başarıyla atlatıldığını söyleyemiyoruz. (…)

Bugünün Müslüman gençliği arasında madenlerde ölen işçilere, tersanelerde, traktörlerde, iş güvenliği olmaksızın çalıştırılan, açlığın yanısıra ölüme terk edilen işçilere, işsizliğe veya asgari ücrete mahkum edilen mustazaflara sahip çıkan bir damar var. İş, aş derken, makam, mevki, zenginlik peşinde koşan AK Parti dönemi gençliğinden farklı olarak Kur’an kavramlarına önem veren, İslam’ı yaşamaya gayret eden bu gençlerin ne kadarlık bir kitleyi temsil ettiğini bilemem. Ancak eskiden olmadığı kadar sağlıklı ve net olan bu duruş bana heyecan veriyor.

Cihan Aktaş:

Günümüzde iki türlü gençlik algısı çatışıyor gibi geliyor bana: Bir tarafta bir türlü tamamlanmayan bir gençlik çağına özgü mitlerin, ikonların, rüyaların peşinde, kendini gerçekleştirme arayışını sürdüren bir gençlik var. Hep alacaklı olduğunu düşünen bir gençlik bu. Diğer tarafta ise eksikliğini borçlu olmasında arayan bir gençlik var ki, Asr-ı Saadet sahnelerini andıran özverili faaliyetlerle, kanayan bir yara gördüğünde “adam aldırma da geç git” demeye izin vermeyen duyarlıklarıyla seçiliyorlar.

İlhami Güler:

Politik bir direniş dili oluşturabilmek için, derin ve entelektüel anlamda sağlam ve çetin bir Dünya Görüşü’nün yanında kuvvetli bir İman veya Metafizik dilinin oluşturulması gerekiyor. Ali Şeriati, Muhammed İkbal, Fazlurrahman, Taha Abdurrahman, Nakip El Attas, İsmail R. Faruki, Roger Garaudy vb. bunu yapmaya çalışan bazı isimlerdir. Alternatif bir İman/dünya görüşü/metafizik oluşturmadan, bunun evrensel metanette dilini kurmadan bir şey yapılamaz. Gençlere tavsiyem, eğer İslam’ı dava ve dert ediniyorlarsa, Batılıların son dört yüz yılda ortaya koydukları çaba gibi ağır bir sorumlulukla karşı karşıya olduğumuzu unutmasınlar ve kendilerine düşeni kendileri yapmaya çalışsınlar. Abilerinden öğrenecekleri herhangi bir şey yok. Çünkü hepsi çok meşgul ve hepsinin çok “işi” var.

Sabiha Ünlü:

Galiba çoğu kez haksızlık ediyor, kendi zamanımızı görmek istiyoruz gençlerde. Her şey kötüye gitmiyor aslında. Öyle gençler görüyorum ki, onlardaki araştırma-öğrenme gayreti, ufkunun genişliği, özgün-önyargısız düşünebilme yeteneği karşısında heyecanlanmamak ve hayranlık duymamak elde değil. Zamanının sorumluluğunu üslenerek yol alan bilinçli bir Müslüman gençlik var. Geleceği hayırlar üzerine inşa edeceklerini ümit ettiğim, bunun için dua ettiğim güzel gençleri gıptayla izliyorum.

Sibel Eraslan:

Günümüzdeki gençleri apolitik buluyorum ki bu cümle bile benim orta yaşlı bir yazar olduğumu hemen ortaya koyar. Ama bu garip bir apolitizm öte yandan. Yani gençlerin sosyal medyadaki etkinliği sözgelimi, politik kaygının bir başka şekilde yürüdüğünü de gösteriyor. Sanata merak konusu da öyle mesela, bu ilk bakışta iyi lakin estetisyen saplantı benim politik görüşlerime uymuyor. Gençlerde yoğun olarak takip ettiğim tüketim çılgınlığı ve moda merakı da benim kuşağım için üzüntü ve tenkid mevzuudur.

Yıldız Ramazanoğlu:

 

1990’dan bu yana gençlere naçizane sayısız konuşma yaptım, topluma sahip çıkmada yüreklendirmek için. Hayallerim vardı, geniş yürekli, hakka teslim olmayı da haksızlığın önünde set olmayı da bilecek, dünyadaki hiçbir insanı dışarıda bırakmayı içine sindirmeyecek gençlerin geleceğine dair. Böyle bir genç insan birikimi az ve öz de olsa oluştu diye düşünüyorum. Garaudy imanlı olmayla umutlu olmayı özdeşleştirir, önümüz açık bu manada, bundan kuşkum yok. İslam’ın vaat ettiklerini ortaya koymak müminlerin emeğine, fedakârlığına, nefsin tezkiyesine bağlı. Dünyadaki önceliklerimizi iyi sıralayabilirsek mesafe katetmemek için sebep yok. Bu da azim gerektiren bir iştir ama hüsrandan uzaklaşmanın başka yolu yok.

Bir Cezaevi Müdürünün Anıları

http://www.dunyabizim.com/kitap/26978/sahit-olanlar-ulucanlardaki-idamlari-bir-omur-unutamadi

İdamlar ve Olayların Gölgesinde Ulucanlar”, meslek hayatının 10 yılını Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde müdür olarak geçiren Vehbi Camgöz’ün hatıralarından oluşan, kolayca okunan bir kitap.

Mekân, Cumhuriyet tarihinin unutulmaz olaylarına ev sahipliği yapması ve adı tarihe kazınmış pek çok ismi ağırlaması bakımından önemli. Yaşayışı, inanışı, dünya görüşü bambaşka öyle insanlar geçmiş ki Ulucanlar’dan, öyle dramlar yaşanmış ki, eline bu kitabı alan kimse kayıtsız kalamaz kolay kolay.

Kendini sorumlu hisseden sıra dışı bir cezaevi müdürünün tarihe şahitliği ile karşı karşıyayız. Cezaevi gibi şeffaflıktan uzak, denetime ve dışarıya kapalı bir alana dair anlatılanlar, şayet kaleme almasa, yazarın kendisiyle birlikte mezara gitmeye mahkûm gerçekleri ve de ayrıntıları içeriyor.

Yaşayan, bir ömür unutamadı

12 Eylül döneminin çarpık zihniyeti neticesi “bir sağdan bir soldan” seçilip ölüme mahkûm edilen gençler Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlu aynı gece Ulucanlar Cezaevi’nin avlusunda sabaha karşı idam edilirken, olaya şahitlik eden beş kişiden biri de Vehbi Camgöz’dür. O tarihte 25 yaşındadır. İdamlardan ötürü allak bullak olmuştur. Artık, ne yediğini bilir ne uyuduğunu. Kendine gelmesi tam bir hafta sürer.

Bir okur olarak ben de en çok, uzun uzun anlatılan o idam gününü okurken sarsıldım. Cellat, doktor, savcı, avukatlar ve idam edilen gençlerin o halleri, son sözleri, olanca ağırlığı ile satırlara çökmüş. Yaşayan, bir ömür unutamadı; öyle zannediyorum ki, okuyan da kolay kolay unutamayacak.

Bu gençlerin idamlarının hemen ardından Erdal Eren’in idamı geliyor. İnsanın içini acıtan satırlar sona ermeden, yazar, ‘idam isteriz’ diye uzaktan bağıranlara sözünü söylemeden edemiyor.

Yazar değil ama Ulucanlar Cezaevi başka idamlara da şahitlik etmiş ne yazık ki. 6 Mayıs 1972’de Deniz GezmişYusuf Aslan ve Hüseyin İnan… Başarısız darbe girişimleri sonucu 1964’te Talat Aydemir ve süvari Fethi Gürcan… Mustafa Kemal Paşa’ya İzmir’de suikast planladıkları iddiası neticesinde 1926 yılında idam edilen beş kişi, idam edilmeden önce Ulucanlar Cezaevi’nde kalmışlar.

Bu isimlerin yanı sıra ünlü İslam âlimi İskilipli Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi de Ankara İstiklal Mahkemesi’nin haktan ve hukuktan nasibini almamış kararı ile 1926 yılında idam edilmeden önce Ulucanlar Cezaevi’nde tutuklu kalmışlar. Bu iki âlim Ankara’da o dönemki TBMM önünde asılarak idam edilmişlerdi.

1960’tan sonra halkın tepkisinden çekinildiği için olsa gerek, meydanlarda infaz uygulamasına son verilmiş olup infazlar cezaevi içinde gerçekleştirilmiş.

Önceleri at ahırı, ardından askeri depo ve sonra cezaevi

“İdamlar ve Olayların Gölgesinde Ulucanlar” kitabı dört bölümden oluşuyor. “Ulucanlar’da İnfaz Edilen İdamlar” ikinci bölümün konusu. Üçüncü bölüm “Ayaklanma Ve İsyanlar”a ayrılmış. Dördüncü bölümde “Yaşanan Firar Olayları”na yer verilmiş. Kitabın ilk bölümü ise biraz teknik kalıyor denilebilir: Cezaevinin mimari ve iç yapısı, idari işleyişi ve çalışanları anlatılıyor. Yine de, sıkıcı bir bölüm olduğu kanaati hâsıl olmasın. Kitabın arkasında yer alan cezaevi krokisini açtığınızda bahsedilen koğuş ve birimlerin yerini görebiliyorsunuz. Kitabın hepten kasvet dolu olduğu da sanılmasın. Firar, ayaklanma ve isyan olaylarında bol bol aksiyon, yer yer komik hadiseler mevcut.

1976 yılında Yılmaz Güney, 1981 yılında eski başbakan Bülent Ecevit, 1991 yılında DEP milletvekilleri Leyla ZanaAhmet TürkHatip Dicle, 1996 yılında Mustafa İslamoğlu, Sincan’da Kudüs Gecesi’ni düzenledikleri gerekçesiyle Nurettin ŞirinBekir Yıldız, ayrıca Hüsnü Aktaş Hoca, Müslüm Gündüz ve Hasan Mezarcı gibi kamuoyunun bildiği isimler bir dönem Ulucanlar Cezaevinde kalan isimlerden bazıları.

Vehbi Camgöz, görev aldığı süre boyunca cezaevinde işkence veya kötü muameleye müsaade etmemiş, F Tipi cezaevlerine karşı gelmiş, cezaevlerine “hayata dönüş” türü askeri müdahalelerde bulunulmasını kabul etmemiş bir müdür. Uzunca bir süre terör örgütlerinin ölüm listesinde yer almış. Memuriyetinin son yıllarını ise o ilden o ile sürgün edilerek geçirmiş.

Önceleri at ahırı, ardından askeri depo ve uzunca bir süre cezaevi olarak kullanılan Ulucanlar, bugün artık müze olarak varlığını sürdürüyor.

İşte bu kitap, o müzenin rehberi olmanın çok ötesinde anlamlar ihtiva ediyor.

Belli ve Bedelli

Türkiye’de askerlik sorunu milyonlarca insanın başını ağrıtmaya devam ederken nihayet yeni “bedelli mevsimi” de geldi çattı.

Ne alaka, diye sormayın. Son bedelli askerlik kampanyasının üzerinden 3 yıl geçti neredeyse.

Hatırlanacağı üzere Cumhuriyet tarihinin 30.000 TL’lik dördüncü bedelli kampanyası 2011 yılında uygulanmış, sonuncusu ise 18.000 TL’lik bedelle 2014 yılında hayata geçmişti.

Bu iş için örgütlenmiş kişiler -dernek ve platformlar- sosyal medya üzerinden seslerini duyuruyor, siyasetçilere ve bürokratlara baskıyı arttırıyorlar.

Bedelli Askerlik Derneği var. Bedelli Askerlik Platformu var.

Bu platformun internet sitesine baktığınızda; yayınladıkları videoları izlediğinizde, platform başkanının demeçlerini dinlediğinizde ve bedelli askerlik talep edenlerin tezlerine kulak verdiğinizde üzülmemeniz elde değil.

Bir haksızlığa karşı çıkmak için iyi niyetin yeterli olmadığı, ilave olarak, “herkes için adalet” diyebilecek bir yaklaşım gerektiği gerçeği kendini derhal gösteriyor.

Bedelli askerlik, adil olmayan, geçici bir çözüm. Bu çok açık.

Hükümetler, askerlik denilen dayatma ve angaryayı ortadan kaldırmıyorlar. Sorunu, hak temelli olarak değil, siyasi ve ekonomik rant temelli olarak “çözüyorlar”. Kalıcı olarak değil geçici olarak. Herkes için değil parası olanlar için.

Bedelli askerlik talepleri, yurttaşların eşitliğini ve adalet ilkesini gözetmediği sürece eksik ve aksak kalmaya, hazin bir ‘olmamış’lığa mahkûmdur.

Bu, kendine müslümanlıktır. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, altta kalanın canı çıksın, mantığının yansımasıdır.

Bedelli Askerlik Platformu, internet sitesinde temel amaçlarını açıkladığı metinde “profesyonel orduya geçisin önemi”ne vurgu yapıyor.

Zorunlu askerliğin kaldırılması gerektiğini açıkça ifade etmeleri gerekmez mi? Hiç değilse vicdani reddi bir hak olarak tanımaları gerekmez mi?

Sadece maddi gücü yerinde olan bir kısım insan için geçici bir çözüme razı geleceklerine, herkes için adil bir çözümde sebat etmeleri gerekmez mi?

Sorun yanlış yerde tartışılıp haksız bir şekilde çözülmeye çalışılıyor. Her “bedelli mevsimi” aldandı bu millet. Bu defa aldanmayalım. Çarık çürük, sözde bir çözüme tav olmayalım.

Bedelli askerlik değil zorunlu askerlik tartışılmalı ve kaldırılmalı.

Amerika, İngiltere, Hollanda, İtalya, Polonya, Fransa, İspanya, Portekiz gibi pek çok ülkede askerlik zorunlu değil, profesyonel.

Kışlalara er yığmakla, doldur boşalt’la bir ordunun güçlü olacağına kimse inanmıyor herhalde. Adı geçen ülkelerin bu işleri bilmediğini mi iddia edeceğiz?

Ama Türkiye’de mesele başka…

En meşru hak talepleri baskılanırken, mağduriyetlerden gelir elde edilme yoluna gidiliyor. Bedelli askerlik, bu.

Bu adaletsiz çark döndürülürken haktan ve hukuktan konuşması gereken ağızlara “vatanseverlik-vatan hainliği” tartışmaları çalınıyor.

Cahiller bu sakızı çiğneye dursun, o toz duman arasında zulüm devam ediyor.

Altta kalanın canı çıkarken üstte kalan, yeni bedelli mevsimini kolluyor. Bir fırsat çıksa da yırtsak, diye.

Böyle bir ortamda neyi konuşacağız: Adaleti mi yoksa Kalkınmayı mı?

Bedeli Zindanda Ödenen Sözler

17 yıldır cezaevinde bulunan Necdet Yüksel ile 2014 yılında yayınlanan ilk kitabı Bedeli Zindanda Ödenen Sözler üzerine konuştuk. Kitabın yanı sıra, dışarıya hayli kapalı bir alan olan cezaevinde ortalama bir gününün nasıl geçtiğini, dışardaki hayata dair nelerin özlemini çektiğini sordum. 90’lı yıllardan bu yana cezaevinde kalan pek çok Müslüman siyasi tutsakla aynı kaderi paylaşıyor: Varlığının yanıbaşında “unutulmuşluğu” taşıyor. Kendisiyle yapılmış ilk röportajı ilginize sunuyorum. 

http://www.dunyabizim.com/soylesi/26928/necdet-yuksel-ile-bedeli-zindanda-odenen-sozleri-konustuk

Bedeli Zindanda Ödenen Sözler’in muhataplarınıza yazdığınız cevabi mektuplar içinden çıktığını belirtiyorsunuz Önsöz’de. Bunu biraz açar mısınız? Kitap, siz kimlerle ne sıklıkla mektuplaşırken olgunlaştı?

Bedeli Zindanda Ödenen Sözler’in temeli aslında 2000 yılında cezaevine girişimle atıldı.

Ben, 17 yıllık cezaevi hayatımın ilk günlerinden bugüne ve şimdi de, çok geniş yelpazeli bir yazışma ağı içindeyim. Başta kendi eşime, kızıma, kardeşlerime, akrabalarıma, akabinde de cezaevindeki kardeşlerime uzun metrajlı mektuplar yazmaktayım.

İlahi kulluk ahdimin hakkını vermede elimdeki fırsatları doğru kullanmadıkça, kendime de, sosyal iletişimde bulunduğumuz muhataplarıma da faydamın dokunmayacağının bilincindeyim. Mademki Rabbim beni böylesi bir yerde, vakitte, şartta sınamakta, öyleyse bunlar bana, İslam’ı doğru anlayıp anlatmada, birer emanettirler düşüncesine bağlı hareket ediyorum.

Acılarımı, neşelerimi ilahi vahiy mikroskobu altında tetkiklerden geçirdikçe, ortaya yeni anlam katmanları, dolayısıyla da meyveler çıkıyor. Binlerce sayfayı çoktan aşan mektuplarımda da hep bu yeni tespitlerimi açmaya koyuldum. Bir zaman sonra da yoğunca yazdığım mektuplarımı süzgeçten geçirerek, ileride daha kalıcı bir eserin döşemesi olabilecek yerleri kayıt altına aldım.

Yıllar süren böylesi bir ele, seç ve bütünlükleri yerine oturt yöntemi nitekim ortaya, Rabbimizin inayetiyle, “Bedeli Zindanda Ödenen Sözler” isimli ilk kitabımı çıkardı elhamdülillah.

“Yazmak şuurlu bir ruh halinde kalemin rehberliğinden yararlanarak insanın kendisini derinlemesine kazması ve kazanmasıdır” diyorsunuz. Yaşamak ile yazmak arasındaki ilişki, hapsedilen insan için ilave anlamlar ihtiva ediyor olsa gerek. Yanılıyor muyum? 

Cezaevinin insan üzerinde oluşturduğu mekânsal basınçtan ahirete hazırlık namına güzel bir formda yararlanmak gerekir. “Dört duvar arasındayım” söylemini melankolikliği arttırıcı yönde dillendirenler kısa bir sürede erozyona uğrayarak pasifleşmekte ve ardından da hayata yük olmaktalar.

Ben, yaralarımın yüreğimi, aleyhime olabilecek şekilde ele geçirmesini engelledikçe ufkumun açıldığını nice hadiseler aracılığıyla belirledim. Şeytansa, bütün insanlık için en büyük düşman ve de açıklarımızı arayıp bulmanın peşinde. Yazmak bu manada, benim imanımı hep gözden geçirmeme, var olan kusurlarımı tespite, iletişim kurduğum insanların bana, benim de onlara, Allah’a dönüp hesap vericiler olduğumuzu hatırlatmamıza vesile olmakta.

Cezaevinde ortalama bir gününüz nasıl geçiyor?

Cezamın statüsü gereği tek kişilik odalarda kalmaktayım. Dolayısıyla daha rahat hareket edebilmekteyim.

Güne, gece 03:30-04:00 arası başlamaktayım. O vakitte uyanmanın rahmet dolu esintisinden payıma düşenleri almaya cehd edip akabinde de kahvaltımı yapmaktayım.

Sabahları 10:00-12:00 saatleri arasında koşmaktayım. Koşu faaliyetimin devamındaysa, Kuran’ı Kerim’le alakalı okuma ve ezberlerimi icra etmekteyim.

Avlu kapılarımız 13:45 ila 18:00 saatleri arasında açık kaldığı süre boyunca da, bitişik odalarda kalan kardeşlerimizle sohbet ediyor, yaz mevsiminde birlikte antrenman yapıyor, çay ikramları etrafında buluşuyor ve ilgili vakti iç-dış gelişmelere/dünyamıza-ahiretimize dair paylaşımlarda bulunuyoruz.

Avlu kapısının kapatılmasının ardındansa, akşam yemeğimi yiyip, tekrar, okuma listemde yer alan kitaplara yöneliyorum. Yoğunluklu devam eden yazışmalarım nedeniyle günümü, gece 23:30 civarında tamamlıyorum.

Dışarıdaki hayata dair en çok nelerin özlemini duyuyorsunuz?

En çok özlediğim, öncelikle başkalarının benim yanımda olmaksızın ve anahtarları, tanımadığım, bana külliyen yabancı kimselerin elinde bulunduğu kilitli kapıların var olmadığı bir ortamda özgürce dolaşıp, istediğim kişilerle sınırsız, süresiz konuşabilmek.

Diğer bir özlediğim husussa, ailemle özellikle annemle babamla baş başa güzel bir birlikteliği teneffüstür.

Araba kullanmak, yüzmek ve tekvando antrenmanlarımı salonda kalabalık bir platformda yapmak da özlemlerim arasında.

Sizlere çalışmalarınızda üstün/bereketli başarılar diliyor ve ilginize mukabil çok teşekkür ediyorum.

 

*Kitaba ulaşmak isteyenler Mekân Kitabevi’ne müracaat edebilirler.

Yayına Hazırlayan: Yusuf Şanlı.

(Atatürk Bulvarı 88/1 Kızılay / Ankara _ 0312 418 64 88)

Asker Doğmayanlar

Türkçe’de “Asker Doğmayanlar” adıyla yayınlanmış iki kitap bulunuyor.

Biri, İrlandalı yazar John Boyne’ye ait “Asker Doğmayanlar” adlı roman. Diğeri ise Pınar Öğünç’ün vicdani retçilerle görüşmelerine yer verdiği “Asker Doğmayanlar” adlı anlatı.   

Bu iki kitabın birlikte okunması, savaş ve askerlik meselelerine sağlıklı bakılabilmesi adına önemli bir katkı sunabilir. Kitapları birlikte ele alışımın sebebi isim benzerliği değil, türlerinin başarılı örnekleri olmaları.

Türkiyeli ortalama bir vatandaş için bu kitaplar ezber bozar niteliği haiz, sarsıcı eserlerdir kanımca.

Malum, biz okullarda, camilerde, kışlalarda, ekranlarda, kitaplarda ve dahi hayatın dört bir yanında dürüst millet, adil millet, çalışkan millet, âlim millet olarak filan değil “asker millet” olarak, “gaza getirme usulü” ile eğitimden geçirildik. Her Türk asker doğar, propagandalarıyla, sorgulamaksızın itaat etmeye güdümlü olarak büyütüldük.

Kafalarımız düzene uygun olarak yoğun bir militarizmle şekillendirildi. Düşünme ve muhakeme etme yetilerimize karşı sistematik bir saldırı gerçekleşti. Endişe etmeye gerek var zira saldırı sona ermedi. Yeni imaj ve ambalajlarla abluka devam ediyor. Dolayısıyladır ki askerlik, savaş ve kışla gibi konularda sağlıklı düşünme yeteneğimizi devreye sokmamız ciddi bir çaba ile silkelenmeyi, donanımlı bir arınma ile öze dönmeyi gerektiriyor.

Birbiri ardına okunmasında yarar gördüğüm söz konusu kitaplar işte bu amaca hizmet ediyor. İnsanları farklı açılardan bakmaya teşvik ediyor. Esasen tercih yapmaya değil sadece sorgulamaya davet ediyor. Sokrates’e atfedilen sözle ifade edecek olursak: Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.

“Asker Doğmayanlar” adlı roman, yaşını büyük göstererek 1. Dünya Savaşı’na katılan bir gencin gözünden savaşı, askerliği ve paramparça olmuş hayatları anlatıyor.

Tristan, sorunlu bir kişiliğe sahip. Aynı bölükte, zorla askere alınmış ve fakat savaş karşıtı bir vicdani retçi de yer alıyor. Tristan’ın yakın olduğu tek arkadaşı da daha sonra yaşananlar sonucu savaşmayı reddediyor.

Korkaklığın, hainliğin, cesaretin tartışıldığı, savaşın iliklere kadar yaşandığı, okuru daha ilk sayfadan sarıp sarmalayan bu roman tahmin edilmesi çok güç, son derece çarpıcı bir sonla bitiyor.

Yanlış tercihlerin ne denli feci akıbetlere gebe olabileceği can yakıcı biçimde gözler önüne seriliyor.

“Tristan’ın hikâyesinde geriye vicdanın en cevapsız sorusu kalacak: Savaşan mı yoksa savaşmayı reddeden mi? Kimdir daha cesur olan?”

Romanları 42 dile çevrilmiş, ustalık kıvamında kaleme sahip bir yazarla karşı karşıyayız.

Pınar Öğünç’e ait “Asker Doğmayanlar” kitabında ise farklı nedenlere zorunlu askerliği reddeden 14 vicdani retçi ile yapılan görüşmeler yer alıyor.

Kitaba önsöz ile katkı sağlayan Ayşe Gül Altınay, dikkat çekici bir alıntı yaparak, Tolstoy’un 1905 yılında konuyla ilgili kaleme aldığı satırları aktarıyor:

“Avrupa’daki iktidar odakları zorunlu askerlik hizmetini hiç itirazsız kabul ettiler; oysa ki kölelikti bu, hem de eski dönemlerdeki kölelik koşullarıyla kıyas kabul etmez bir yozlaşma ve irade kaybı söz konusuydu.”

Kitap, kesişen noktaları belirli 14 bambaşka hayat hikâyesi seriyor okurun önüne. Bu isimlerden beni en çok etkileyen, dünya görüşmelerimiz çok farklı olmakla birlikte bende büyük bir saygı uyandıran isim Tayfun Gönül oldu.

Tayfun Gönül 2012 yılında 54 yaşındayken vefat etmiş bir doktor. Kendisi Türkiye’nin ilk vicdani retçisi…

1989 yılında Sokak dergisi vasıtasıyla bir manifesto ile vicdani reddini duyurdu. O tarihte yaptığı çıkış deli cesareti, tam bir çılgınlık! Tespitleri ve duruşu ile sağlam bir irade ortaya koymuş. 1990 yılında aynı dergide yer alan söyleşi kitaba dâhil edilmiş, olduğu gibi.  

Merak edilen sorulara cevap verirken, bir ara arkadaşı aynen şu soruyu soruyor:

“Ne kadar ciddi konuşuyorsun Tayfun, kampanya nedeniyle mi?”

Çok samimi konuştuğunu düşünürken bu kısmı beni güldürdü. Nasıl bir ortamları varsa artık… Konu böylesine ağırken şu muhabbete bak!  

Soruya şöyle yanıt veriyor:

“Biraz öyle… Çünkü sözünü duyurabilmek için biraz molla olup tumturaklı laflar etmen gerekiyor.”

Söyleşinin son sorusuna verdiği yanıtın son kısmı ise her okuduğumda içimi burkar benim.

“Kimlerden destek umuyorsun” sorusuna yanıt verirken; kadın hareketinden, Kürt hareketinden bahsettikten sonra, sosyalistlerin kendisini destekleyebilecek kadar “özgürlükçü” olup olmadıklarını merak ettiğini söylüyor. Nihayet, şöyle bitiriyor:

“Ayrıca, Müslümanların tutumlarını da merak ediyorum. Bana öyle geliyor ki inançlarında samimilerse, bu lâdini devlette askerlik yapmak onlara da ters geliyor olmalı.”

Müslümanların, inançlarında samimi olup olmadıkları sorusuna yanıtı okurlara bırakmak en iyisi…  

Ne var ki şunu belirtmeden edemeyeceğim Gönül; bugün artık pek çok şey Müslümanlara ters gelmiyor.  

“Öze Dönüş” diye diye geldiğimiz noktada bugün artık “tersine” göç alıyoruz!

Bir 27 yıl daha bekleyelim bakalım. Bakalım hangi “ayartma” ile yitip gider bu mahallenin birikimi.

Ya da “imtihan” diyelim ve bu yazıyı da biraz böyle “yuvarlayarak” bitirelim.

Türkiye ve Çürüme

Türkiye’de ciddiye alınacak, değer (para) verip satın alınacak bir gazete yok. Uzun süredir yok. Nedenleri üzerinde konuşmak gerekiyor.

Gazetecileri zindanlara atılan ülkenin gazetelerinde köşe yazarı kovma geleneği ise halen sürmekte. Yazık.    

Star Gazetesi Lütfü Oflaz gibi bir vicdan kalemini daha geçenlerde kovmuş ve ulusal “broşür” olmaktan öte bir anlam ifade edemeyeceğini bir kez daha ilan etmişti.  

Son olarak, Hürriyet Gazetesi Akif Beki’yi, Cumhuriyet Gazetesi ise Nuray Mert’i “tahammül edilemez” bularak, bir “güzel” kovdu. Rahatlamışlardır. Artık sorun kalmamış olsa gerek!

Basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede ifade özgürlüğü hayatta olmaz. Olsa olsa bitkisel hayatta olur.

Yargısı arızalı ülkede, zindanlara doluşturulan insanların tek tip kıyafet giymesi isteniyor. Tıpkı, basını özgür olmayan ülkede, gazetelerin daima tek tip yazar istemesi gibi.

Sağdan sola, soldan sağa ve üstten aşağıya, değişen bir şey yok.

Patronlar, gazete olarak adlandırılan sayfaların köşelerine, bağlı oldukları renkte sabit yazarlar monte ediyorlar. Yazarların monte edildikleri renkte kalmaları bekleniyor. Zira, savunacakları cephe belli, saldıracakları cephe bellidir.

Bu ülkede pek çok şeyin teki makbuldür: Tek tip devlet adamı, tek tip hükümet mensubu, tek tip muhalif, tek tip kıyafet, tek tip yazar, tek tip akademisyen, tek tip sendikacı…

Tam da bu yüzden, “kader mahkûmu” havasındaki bu ülke tekleyip duruyor. Tekleyip duruyor. İki adım ileri, bir adım geri. Bir adım ileri, iki adım geri.

Debriyaj ve patinaj… Şantaj, montaj ve sabotaj… Böyleyiz biz. İşte böylesi “yerli ve milli” bir geleneğin temsilcileriyiz.

Kendimizi yineliyor ve yeni diye bir güzel allayıp pulluyoruz. Yalandan kim ölmüş!

Cumhuriyet Gazetesi’nin, tahammül edemeyip kovduğu Nuray Mert, “28 Şubat’ta da aynı şeylerle karşılaştım. Yıllar geçiyor, ama Türkiye’de hiçbir şey değişmiyor. Anlayış açısından iktidara muhalefet eden gelenek de en az onlar kadar tahammülsüzler ve onlardan farksızlar” demiş Medyascope’ta.

Belediyelere bakın; rüşvet, yolsuzluk, işgüzarlık gırla giderken o parti bu parti ayırımı var mı? Hayır yok. Sadece istisnalar var.

Rüşvet çarkları var. O çarklara katılmayan ahlaklı, dürüst azınlık var. Çok daha az insan, o çarklara çomak sokabiliyorlar. Yoz düzen yer yer tıkansa da, su gibi yolunu buluyor, öyle gelmiş öyle gidiyor.

Türkiye, derin ahlak kriziyle can çekişiyor. 15 Temmuz sonrası ağırlığı iyice hissedilen baskı ve korku iklimi sorunların giderilmesine değil sıkıştırılmasına yol açıyor. Bu sıkışma bir patlamaya yol açmayacak mı?

Allah’tan kitaptan bahsedip duranlar İlahi Adaleti unutuyorlar.

Yolsuzluğu, hırsızlığı, rüşveti, yalanı, talanı ve haramı bol bu ülkede nefes almaya çalışan insanları ilave bir güçlük daha bekliyor: Akıllarıyla alay edildiğini görmek.

Coğrafya kadermiş. Bu keder!

Uzun bir süredir, ne yapsam olmuyor, kendimi bu ülkeye ait hissedemiyorum. Samimiyetle söylüyorum: iyi niyetliyim. Deniyorum ama olmuyor.

Sorun bende mi?

bir roman denemesi.

2003 yılının yazı. 20 yaşındayım. Üniversite tatile girmiş. Ben memlekete dönmeyi hiç düşünmüyorum. Çok önemli bir işim var çünkü. Hiç rahatsız edilmeden çalışabileceğim bir ortama ihtiyacım var. Roman yazacağım.

Romanımın ilk cümlesi ile bir sırt çantasına sığan eşyalarımı aldım, Körfez’e gittim. Kocaeli Üniversitesi’nde okuyan arkadaşımın öğrenci evine yerleştim. Belki koca bir yaz yeterli gelmeyecek romanı bitirmeme, ama olsun, kitap büyük oranda ortaya çıkacak. Büyülü bir ilk cümle bana göz kırpıyor, içim kıpır kıpır, gerisi gelecek. Barajın kapakları açılacak.

Okumak tarafından vurulduk, kitaplara âşık olduk. Edebiyat soluğumuzu kesiyor, hayretler içindeyiz. Sevdamız davaya, davamız kavgaya karışmış. Damarlarımızdaki kan fokurduyor. Deli doluyuz. Dahası var mı? Varsa, ona da talibiz.

Kapılar, kapılar, kapılar önümüzde; resuller, nebiler, yazarlar, şairler,  evliyalar, devrimciler, dervişler, deliler. Tarih sataşıyor, coğrafya elini uzatıyor, sanatın müziği kulağımıza geliyor.

Yollara bakıyoruz, illa ki yollara, içimize ve dışımıza. Gözümüz uzaklarda. Ufuklar dualarımızda.

Okuyoruz, yürüyüş yapıyoruz, öğrenci işi kahvaltılar, daldığımız yerden okumaya devam etmek niyetiyle yatıyoruz, uykuyu kısa kesip kalkıyoruz ve yine, yeniden, kitaplar. Ben ilave bir gayeyi taşıyorum, yazmaya çalışıyorum. Masamda, ucuzundan saman kâğıtlar, yarım kilo kadar varlar. O büyülü cümlenin ardı gelecek ve doldurulacaklar. Yaşam öykümün izinden gideceğim. Radyom bir iki frekanstan yayın yapacak, inancım tam.

Günler böyle geçip gidiyor, birbirini zahiren tekrar ederek. Öğrenciliğin dibindeyiz. Halimizden memnun mesut, kaderimize teslimiyet göstere göstere, önümüzde açılan uçsuz bucaksız zamanda yol alıyoruz, el yordamıyla. Amatörlüğü kep diye başımıza takmışız. Güneşli günler, kaygımız yok.

Körfez’deyiz. Kelimenin ilk anlamıyla; (isim, coğrafya) ‘karanın içine sokulmuş deniz parçası’ndayız. Dahası (sıfat) ‘kuytu, işlek olmayan’ bir yerdeyiz.

Gece yine geç yattık. Ben sabah ezanı ile uyandım. Namazı kılmak, camide kılmak istiyorum. Güne çok bereketli başlamak var. Arkadaşım bana eşlik etse iyi olacak.

Odasına gittim, uyanması için seslendim. Oralı olmadı, dürttüm:

– Sinan, Sinan kalk o’lum, sabah namazına gidelim.

– Ya uhhsmmmm!

– Uyan, sabah oldu, kalk, namaza haydi.

– Yaa manyak mısın, git başımdan.

Değil yataktan kalkmak, gözlerini bile tam açmadı.

Ben evden çıktım. Cami yakın sayılmaz. Hava aydınlanmamış. Yabancısı olduğum ıssız sokaklarda ilerliyorum. Derken, bir araba, olanca sessizliği ve hareketsizliği yırta yırta hızla geldi. Ani, acı bir frenle tam yanımda zınk diye durdu. Beyaz bir taksi… İki yandan iki adam, kapılar açıldı aynı anda. Hızla çıktılar, karşıma dikildiler.

Ben olduğum yerde dondum kaldım, ne olduğunu anlamaya çalışırken, biri konuştu:

– Ne arıyorsun bu saatte burda?

– Camiye gidiyorum.

Böyle bir cevabı, en azından benim gibi genç birinden hiç beklemiyordu sanırım. Biraz şaşırdığını fark ettim.

Adam, elini kalbimin üzerine koydu. Döndü, arkadaşına baktı. Döndü, bana baktı:

– Atla arabaya!

Aynı şaşkınlık, merak ve korku dolu dakikanın içindeyim. Hiç itiraz etmeden arabaya atladım. Belli ki adamların acelesi var. Kısa bir süre sonra mesele ortaya çıktı.

Adamlar sivil polis. İhbar var. Beyaz tişörtlü bir hırsızın peşindeler. Şu işe bakın ki ben de beyaz giymişim. O güzel türküdeki uyarıyı dikkate almamış, beyaz giymiştim ve polisler de beni tanımışlardı. Ne var ki türküde “seni yolcu sanırlar” diyordu. Meslek hastalığı olsa gerek, polisler beni hırsız sanmışlardı. Koştum mu, kaçtım mı anlamak için kalp atışlarımı dinlemişlerdi. Ya çok profesyoneldim ya da aradıkları kişi değildim. Emin olamadıkları için arabaya bindirildim.

Polis çılgın gibi kullanıyor arabayı. Süratle sokaklara girip çıkıyoruz. Evler bitişik nizam değil bahçeli. Kaybedecek bir dakikamız yok gibi. Her bulduğumuz boşluğa giriyoruz. Bazılarına kafamızı soktuktan sonra geri geri geliyor, artistlik manevralar yapıyoruz. Etrafta hareket halinde –mümkünse beyaz giyen- bir genç arıyoruz.

On dakika önce evde uyuyorken şimdi iki sivil polisle arabalı aksiyon sahnesini paylaşıyorum. Adamların polis olmama ihtimallerini ise düşünmek dahi istemiyorum.

Arabanın ani manevralarıyla arka koltukta bir sağa bir sola savrulurken sert bir frenle duruyoruz.

“Gördüm, şurda, şurda!” diyor polislerden biri.

İkisi de tereddütsüz, arabadan iniyor ve kaçan şahsın peşinden koşmaya başlıyorlar. Birini belindeki silahı çekerken görüyorum. Bir apartmanın arkasına geçtikten sonra gözden kayboluyorlar.

Ortalık yere gürültü içinde, saçma sapan park edilmiş, ön kapıları açık beyaz bir reno’nun arka koltuğunda tek başıma otururken, “ne işim var ya şimdi benim burda” diye soruyorum kendime.

Bazı evlerin balkonlarından bu yana bakıyor insanlar. Gün aydınlanmak üzere… Sabah namazı da gitti. Tercih etmediğim, tümüyle maruz kaldığım bir durumun içinde belirtisiz bir nesneyim. Kaç dakika olmuş!

Çıkıp eve gitmeyi aklımdan geçirirken arabaya doğru gelen bir adam görüyorum. Araba ve arabadaki varlığım saçma da olsa, sonuçta iki polis onu bana emanet edip de gitmişler. Neticede devlet malı… Biraz meraktan biraz da bu tuhaf sorumluluk duygusundan ötürü gitmekten vazgeçtim.

Adam ürkekçe sokuluyor arabanın yanına. “Hayırdır, ne var” edasıyla arabadan çıkıyorum. Hırsızların ne yönden gelip ne yöne kaçtıklarını eliyle gösteriyor bana. “Anlaşıldı” deyip adamı yolluyorum.

Kısa bir süre sonra polisler geri dönüyorlar. Hırsızı yakalayamamışlar. Beni de yol üstünde bir yerde bırakıyorlar.

Eve gidiyor, masamın başına geçiyorum. Arkadaşım halen uyuyor. Bense, kaç gün olmuş, romanımın ilk cümlesinden öteye geçebilmiş değilim.

Aradan geçen 14 yılda şiirler, kısa öyküler, çocuk kitapları yazmış olsam da bir roman yazmış değilim. Dahası, yazmaya teşebbüs edemedim bile.  

Şairin dediği gibi oldu:

“Çocukluk, aşk, yokluk ve ölümden
dört kitaba heves ettim
ve ölümden başladım hiç istemeden
hevesimi de aldım dersimi de aldım.”

Belki ölümden değil ama çocukluktan başladım. Yine de dersimi aldım.

“Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim.”

Merak edenler için ekleyeyim: Romanımın ilk cümlesini hatırlamıyorum. Unuttum gitti. Ne var ki yeniden başlamak için harika bir ilk cümleye her zaman sahibim. İnanan herkesin sahip olduğu gibi:

Bismillahirrahmanirrahim.

Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum