Cezaevi Ziyaretleri – 18

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevi’ndeydik bugün.  

Mehmet Altan, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Halis Bayancuk, Selçuk Kozağaçlı ve Ahmet Altan ile görüştük. Osman Kavala’yı da avukatı ile “çok acayip bir hal içinde” gördük.

Bu isimlere ilişkin tek tek ve kısa kısa değerlendirme yapmadan önce genel vaziyet ve gidişata ilişkin birkaç kelam etmem gerekiyor:

Türkiye’de yargı yok. Hukuk askıda. Dahası, başta anayasa olmak üzere kanunlar uygulanmıyor. Yargı, onu kontrolü altında tutan küçük bir azınlık hariç tüm kesimler açısından güvenilmez bir mekanizma. İstikrarlı bir biçimde zulüm üretmeye devam ederken son sürüm OHAL’le birlikte iyice şirazeden çıktı. Yargı cephesinde artık ne ilke kaldı, ne sabite. Kimin ne yaptığı belli değil. Kimse hiçbir şeyi öngöremiyor. Hukuk güvenliği söz konusu değil. 

Türkiye’de yargının ahvalini özetleyen bir gösterge olarak hâlihazırda önümüzde duran devasa Silivri Cezaevi Yerleşkesi, adeta bir yargısız infazlar kampı, hukuksuz kararlar mezarlığı. Binlerce insan haksız yere özgürlüğünden olmuş. Çok ağır esaretler yaşanıyor. Kimler ölüyor, kimler sakat kalıyor, kaç bin insan resmi evraklar arasında can çekişiyor, kaç bin insan soluksuz kalıyor, haksız yere evlatlarından kopartılan anneler-babalar, yetim kalan çocuklar…. Bunlar istatistik olarak bile değer taşımıyor, gündeme gelmiyor, getirilemiyor.

Türkiye’de artık daha fazla sürdürülemez görünen bu hukuksuzluk çağı ne zaman son bulur bilemem lakin acilen bir düzenleme ve onarıma gidilmesi gerektiği ortada. Yoksa toplum bu yargı’nın altında kalacak.

Görüştüğümüz isimlerden Mehmet Altan’ın içinde bulunduğu hal ibretlik. Kendi yargı macerasını “baştan aşağı bir rezalet” olarak tanımlıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kendisi lehine verdiği kararlara rağmen Mehmet Altan hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. 21 aydır hukuka aykırı bir biçimde hapiste tutulan gazetecinin suç işlediğine dair somut bir delil yok. Eski tarihli bazı gazete yazıları var, zorlaya zorlaya “delil” haline getirilen.

Mehmet Altan’ın dosyasına hukuk ulaştığında beraat edeceğine inanıyorum. Kendisine yüklü miktarda tazminat da ödenecektir.

Ali Bulaç’ı hasta, yorgun ve kırgın bir halde gördük. “Yeryüzünün lanetlileri”nden biri gibi muamele gördüğünü anlatıyor.

“Bana destek olanların yüzde doksanı sol ve laik kesimden” derken yaşadığı hayal kırıklığı gözlerinden okunuyor.

“Alparslan Kuytul bana sahip çıktı, Allah razı olsun” diyor.

Zaman Gazetesi’ndeki 6 yazısı dolayısıyla hakkında 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası talep ediliyor. Akıl alır gibi değil. 10-11 Mayıs’ta karar duruşması var.

Cezaevinde deizm ve ateizmle ilgili bir kitap yazıyor, günlük tutuyor. 67 yaşında olan, pek çok sağlık sorunu bulunan, hukuk ve insaf dışı bir ithamla tutuklu yargılanan Ali Bulaç asla bu muameleyi hak etmiyor. Bugün önemli mevkilerde bulunan arkadaşları, eski dostları, talebeleri ona yapılan zulmü seyrediyorlar ne yazık ki.

Ayrılırken, “Müslümanlardan dua bekliyorum” diyor.

Ahmet Turan Alkan hakkında da müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası isteniyor. “Delil” olarak da eski yazılarından 15 tanesi seçilmiş! Ekranlardaki halinden çok daha zayıf gördük kendisini. Cezaevinde “Sağ Yanım” adlı bir roman yazmış. Derin bir kararlılık ve vakarlı bir hüzün var yüzünde. Kısa sürdü görüşmemiz. Ayrılırken şöyle bir cümle kullandı, yazmam için:

“Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor.”

Ahmet Turan Alkan’ın da beraat edeceğine inanıyorum.

Halis Bayancuk, kamuoyunda Ebu Hanzala olarak biliniyor. 11 aydır tutuklu. Hakkında 10 dosya var.

Halis Bayancuk çok ağır bir tecrit altında yaşıyor. 24 saati tek başına bir hücrede geçirmek zorunda. Sadece haftanın bir günü bir saat için aynı dosyadan yargılanan bir kişi ile spor salonunda görüşebiliyor. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan herhangi bir suçludan bile daha ağır bir tecrit altında.

Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı. Altı aydır tutuklu. Halis Bayancuk haftada bir yalnızca bir saatliğine bir insanla görüşme hakkına sahipken, ona bu minicik hak da tanınmıyor. Lakin bir insan bu kadar mı hayat dolu, özgüvenli ve muhabbet sahibi olur! En uzun görüşmeyi kendisiyle gerçekleştirdik. Böyle bir meslektaşla tanışmak benim için çok kıymetli oldu. Derin bir bilgi ve birikim sahibi. Muhatabı ile aynı hizadan konuşan, son derece cana yakın bir insan.

Ahmet Altan’ın mahkemedeki savunmasına ilişkin bir yazı yazmış ve bir tahminde bulunmuştum 23 Haziran 2017 tarihinde*. Altan’ın basına da yansımış olan “yargılayanları yargılayan” savunması 15’den fazla dile çevrilmiş ve İtalya’da kitap olarak yayınlanmış. 

Tırnak içindeki mahkeme Ahmet Altan’a ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti. Kararı ciddiye almaz ve umursamaz görünüyor. Haklılığına olan yüzde yüz inancından alıyor gücünü. Uzak olmayan bir gelecekten umutlu ve beraat edeceğine inanıyor.

Türkiye’nin hapishaneleri yazar, çizer, şair, gazeteci dolu. Ahmet Altan da bir kitap yazmış içerde daha şimdiden. Edebi-felsefi bir deneme kitabı.

“Rutubet gibi yayılan bir şey oldu Türkiye’de: Hukuksuzluk” diyor.

Bir görüşmeden çıkıp diğeri için beklerken Osman Kavala’yı gördük. Avukatı ile görüşüyordu. İki adımlık görüşme odasında bir de gardiyan bulunuyordu. Yetmezmiş gibi tepede de bir kamera kayıttaydı.

Böyle bir manzaranın olduğu ülkede hukuk devleti masallarına, adalet bakanlığına ne gerek var Allah aşkına!

 

https://mehmetalibasaran.com/2017/06/23/yerin-dibine-batiriyorum/

Bir Adalet Bakanlığı olsa

Önce insan, sonra anne, sonra da 30 yaşında bir öğretmen olarak yaşadığı coğrafyadaki haksızlıklara karşı 2 yıl önce canlı yayında birkaç kelam ettiği için “terör örgütü propagandası” yapmakla suçlanıp 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Ayşe Çelik 6 aylık bebeği ile birlikte dün cezaevine girdi.

Türkiye’de “yargı”yı biraz olsun tanıyanlar için hiç de şaşırtıcı bir gelişme değil.

Bir kısım medyanın bu durumu ilk haber olarak servis ederken başka ve büyük bir kısım medyanın tümüyle kör-sağır-dilsiz kesilmesi ise tam bir Türkiye klasiği.

Türkiye’de bu geleneksel utançların yanı sıra, geleneksel bir komedi de sürüp gitmektedir. Şöyle ki; “yukarlardan” düğmeye basılır, bir söylem ortaya atılır ve aşağılarda mevki, makam, kıyı köşe sahibi pek çok “gönüllü” zat bu söylemi tekrarlar durur. Üstelik hatırı sayılır bir kısmı anladığından veya inandığından da değil, vazife gereği. 

“Yeni Türkiye” söylemi, böyleydi. Sakız gibi çiğnendi ve eskiyince bir kenara atıldı.

“İleri Demokrasi” de böyle bir furyaydı, o da öncekiler gibi geldi geçti.

Yeni bir Türkiye olduğuna, ardından ileri demokrasi aşamasına geçtiğimize ikna edilmeye çalışıldık uzunca bir süre, olmadı. Ordan, lastik gibi çektikçe uzayan bir OHAL rejimine geçtik. Âlemiz vallahi! İfratlardan ifrat, tefritlerden tefrit beğeniyoruz. Yoktur bizim gibisi.  

Ayşe Çelik’in başına gelenler çok geri demokrasilerde bile olacak iş değil.

Adalet diye bir arzu, talep zaten yok. Hukuk’u da çoktan geçtik! Bari diyorum, sistem, hak ve özgürlükler anlamında yetersiz dahi olsa kendi koyduğu yasalara uysa!

Kendi yasalarına uyan, kendi sözünde duran, dürüst bir yargılama mekanizması kurulabilse bu ülkede, ne güzel olur. Hele insana yaraşır, tatmin edici bir düzeyde hukuk olsa. Sonraki aşamada, Adalet’e yönelik bir düzenin inşasına girişme yetkinliğine sahip olabiliriz. Bir Adalet Bakanlığı kurulması gündeme gelir, bir Adalet Bakanı filan olur. Sayısız yasa fakültesi var bu ülkede, yavaş yavaş hukuk fakülteleri de kurulur hem!

Kabul ediyorum, bunlar ileri seviyeler, ileri hedefler; adım adım ilerlemek gerek. Ama hayal etmek parayla değil. İddialarımız olmalı. Ne diyorduk?

Altı aylık bebeği ile bir öğretmen şu aşağıdaki kısacık konuşmayı yaptığı için cezaevine girdi bu ülkede.

Bir sorun, bir zulüm varsa ve aydınlar susarsa, basın susarsa, hocalar, imamlar, kanaat önderleri, hukukçular susarsa, yazar-çizer-sanatçı tayfası susarsa, biri çıkar ve konuşur. Bu böyledir.

Hakkın ayaklar altına alındığı zaman ve zeminlere özgü bir sapmadır nasihati bozgunculuk olarak görmek.

“Türkiye’nin doğusunda, güneydoğusunda neler olup bittiğinin farkında mısınız? Burda doğmamış çocuklar, anneler, insanlar öldürülüyor. Sanatçı olarak, insan olarak bir şekilde siz de yaşananlara sessiz kalmamalısınız, dur demelisiniz.

Ben öğretmenim, öğrencilerini terk eden öğretmenlere seslenmek istiyorum: Bir daha oralara nasıl dönecekler? O güzel, mazlum, tertemiz yürekli çocukların gözlerinin içine nasıl bakacaklar?

Ben konuşamıyorum, gerçekten… Burda yaşananları, ekranlarda, medyada, her şey çok farklı aktarılıyor. Sessiz kalmayın, insan olarak, biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün, duyun artık, bize el verin. Yazık, insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın.

Bomba seslerinden, kurşun seslerinden… İnsanlar susuzlukla, açlıkla mücadele ediyor… Bebekler, çocuklar… Lütfen siz de duyarlı olun, sessiz kalmayın, rica ediyorum, lütfen.

Bir nebze de olsa sesimizi burdan duyurabildiysek, ne mutlu bize.”

Cezaevi Ziyaretleri – 17

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile Bolu F Tipi Cezaevi’ndeydik dün. 

Üzerine 28 Şubat’tan daha ağır bir zulüm sıçratılmış Alparslan Kuytul’u ziyaret ettik.

Alparslan Kuytul, başında olduğu Adana merkezli Furkan Vakfı’nda 90’lı yıllardan bu yana İslami eğitim faaliyetleri yürütüyordu. 2014 yılı itibariyle Türkiye’de ve yurt dışındaki konferansları engellendi. 2017 yılında konferans vermesi yasaklandı. 

Basın tarafından iftiralardan müteşekkil haberlerle yıllar içinde karalandıktan sonra nihayet o meşhur maşa (“yargı”) devreye sokuldu ve 30 Ocak 2018 sabahı saat 05.15’te evine düzenlenen baskınla Alparslan Kuytul “ele geçirildi!” 31 Ocak’ta Furkan Vakfı kapatıldı. 

Alparslan Kuytul 10 günlük gözaltı sürecinden sonra 8 Şubat’ta tutuklandı ve ertesi gün Bolu F Tipi Cezaevi’ne nakledildi.  

61 gündür tutuklu. Hakkında beş ayrı dosya var.

Dosya denilen “şeyler” basında pişirilen iftiraların tırnak içindeki savcılar tarafından iddianame şeklinde servis edilmesinden ibaret. Şüpheniz olmasın. 

28 Şubat sürecinde Nurettin Şirin’e, Hüda Kaya’ya yapılanlardan hiç de az değil maruz kaldığı zulüm.

Bugün aşağılanan Fetö’nün kumpas usulü aynen miras alınmış görünüyor. Konuyu hariçten gazel okuyanlara değil bağımsız hukukçulara sorarsanız bu hazin tespitin yüzde doksan dokuz doğru olduğunu görürsünüz. (Okuru yormak istemediğim için ayrıntılara girmiyorum. Merak edenler sağlıklı kanallardan bilgi edinebilirler.)

Alparslan Kuytul’a Bolu F Tipi Cezaevi idaresi de ayrıca zulmediyor. Tek başına bir hücrede kalan bu “özel” tutukluya kütüphaneye çıkma hakkı, spora çıkma hakkı, başka herhangi bir tutsakla avluya çıkma hakkı tanınmıyor. Kendisine televizyon da verilmiyor.

İki avukatı ile aynı anda görüşmesine müsaade edilmedi. Bu da bir hukuksuzluk lakin bir hukukçu olarak en aşağılayıcı bulduğum muamele avukat görüşme odasına gardiyan sokmaktır. Özel avukatları ile görüşürken bunu da yapmışlar.

Savunma hakkına öyle ağır bir saldırıdır ki bu, insan sormadan edemiyor: Avukatlara bu düşmanlık neden? Savunma Hakkı’na bu saldırı niye yapılıyor? Sizin hiç avukata ihtiyacınız olmayacak mı beyler?

(Gün gelir, ayaklar altına aldığınız o HAKLAR’ın ayaklarına kapanmak zorunda kalabilirsiniz diye size nasihat eden bir büyüğünüz yok mu? Hiç düşünmez misiniz? Hiç ibret almaz mısınız?)

Adana’dan Bolu’ya nakledilmesi de ayrıca bir zulüm. Eşi, çocukları, ziyaretçileri kendisini görmeye rahatça gelemesin diye tasarlanmış bayağı bir işkence.

Zaten Bolu F Tipi Cezaevi’nin müdürü mahkûmların haklarını kısabildiği kadar kısmaya çalışan, tam bir “düşman ceza hukuku” uzmanı mübarek! Son iki yıldır ne zaman ziyarete gitsem solcu mahkûmların attığı sloganları işitiyorum.

Bolu F Tipi Cezaevinin müdürü tüm mahkûmlara elden geldiğince düşmanlık eden, kimse tarafından sevilmeyen baskıcı biri olmakla birlikte Müslümanlara bilhassa nefret besleyen birisi. 

(“Hadi ya, öyle miymiş” diyen varsa Milletvekili Ravza Kavakçı’ya, gazeteci yazar Yakup Köse’ye veya Bahadır Kurbanoğlu’na yahut Mazlumder İstanbul Şubesi’ne sorabilir.)

Alparslan Kuytul’la iki saat sohbet ettik. Bize Bolu F Tipi zindanındaki tek güzel hatırasını anlattı.

“Dışardan bir berber geldi. Bana “selamun aleyküm” dedi.

– 54 gündür buradayım, kimse bana selam vermedi, dedim.

Berber şaşırmış:

– Nasıl yani, size kimse selam vermedi mi burda?

– Veren oldu ama sizin gibi tebessüm eden olmadı.

Berber elini uzatmış. Tokalaşmışlar.

– Bunu ilk defa yapan siz oldunuz!”

Boğazı düğümlendi ve daha fazla konuşamadı. Başımızı önümüze eğdik ve gözyaşlarımıza mani olduk.

Gencecik gardiyanlar, kendilerine “memur bey” diyen babaları yaşındaki hocaya, “Alparslan” diye sesleniyorlarmış.

 İlgililer bilebilir lakin yalnızca düşenler idrak edebilir: Dirilerin kabridir zindan.

Orada neyi kaybettiğimizin resmi, bir berberde bulunuyor.

Biz ne ara bu kadar vahşileştik?

Guantanamo’da Beş Yıl

Murat Kurnaz, Kur’an öğrenmek ve ilmini arttırmak için Pakistan’a gitmeye karar verdi. Henüz 19 yaşındaydı. 11 Eylül saldırılarının gümbürtüsü devam ederken, 3 Ekim 2001’de Almanya’dan kalkan bir uçakla Pakistan’a gitti. Ve sonra, Afganistan, Amerika, Guantanamo derken hayatının 5 yılı haksız yere işkencelerle geçti. Mehmet Ali Başaran, hayatının o dönemini anlatan Kurnaz’ın ‘Hayatmın Beş Yılı’ adlı kitabını değerlendirdi.

http://www.dunyabizim.com/kitap/28470/sadece-musluman-oldugu-icin-guantanamoda-iskencelerle-gecen-5-yil

Murat Kurnaz Bremen’de doğmuş ve büyümüş Türk asıllı bir Alman vatandaşı. Türkiye’de, annesinin memleketi Sakarya’da, geleneklere uygun olarak Müslüman bir Türk kızıyla evlendi. Evlenir evlenmez, eşinin Almanya’ya gelebilmesi için gerekli işlemleri halletmek üzere ülkesine döndü. Tam da beklediği gibi biriyle evlenmişti fakat eksik olan bir şeyler vardı. Birazcık vakti varken tamamlaması gerektiğini düşündü:

İyi de, dinimiz hakkında ne biliyordum? Birkaç camiye gitmiş ve orada namaz kılıp dua etmiştim, ama camilerde pek bir şey öğretilmez. Kur’an hakkında, nasıl ortaya çıktığı, nasıl okunması gerektiği konusunda çok az şey biliyordum. Peygamberler hakkında; neyin günah neyin yasak olduğu konusunda neredeyse hiç bilgim yoktu. Allah korkusu olan evli bir erkek nasıl davranmalıydı? Görevlerim nelerdi?

Murat Kurnaz, eşi Almanya’ya gelmeden önce, kısa bir süre içinde Kur’an öğrenmek ve ilmini arttırmak için Pakistan’a gitmeye karar verdi. Ailesine bu kararından bahsetmedi. Bahsetseydi izin vermeyeceklerinden emindi. Henüz 19 yaşındaydı. 11 Eylül saldırılarının gümbürtüsü devam ederken, 3 Ekim 2001’de Almanya’dan kalkan bir uçakla Pakistan’a gitti. Doksan gün geçerli bir dönüş bileti cebindeydi.

Murat Kurnaz gibi satın alınan yüzlerce Müslüman ağır işkencelerden geçti

Dört gün sonra Amerika, Afganistan savaşını başlattı. İşgal gücü İslam coğrafyasına bombalar yağdırırken Murat Kurnaz komşu beldelerde, Peşaver ve İslamabad’da, cami cemaatlerine katılıp Kur’an ve hadis dersleri alıyor, geceleri ise mescitlerde kalıyordu.

1 Aralık 2001’de Almanya’ya dönmek üzere havaalanına giderken, bir karayolu kontrol noktasında durduruldu. Pakistan polisi tarafından gözaltına alındı ve sorgulandı. Çantasında, ailesi için aldığı hediyeler, cebinde ise dönüş bileti vardı. Pakistan’da kaldığı süre boyunca herhangi bir suça karışmamıştı. Bir yanlış anlaşılma olmalı diye düşünüyor, kısa sürede serbest bırakılmayı bekliyordu. Öyle olmadı.

Murat Kurnaz’ı 3000 dolar kelle parasıyla Amerikalılara sattılar. Bir “Taliban” olduğuna, “El Kaide” üyesi bir “terörist” olduğuna kesin inançla gerçekleşmişti bu alışveriş. Alanın da satanın da razı olduğu bir köle ticaretiydi bu. 3000 dolar Pakistan’da çok iyi bir paraydı. Sakallı Müslüman bir Alman’ın Pakistan camilerinde, cemaat arasında ne işi vardı?

Murat Kurnaz Amerikalılar tarafından sorgulandı. Müslüman olduğu için aşağılanıyor, hayatında ilk kez dayak yiyordu. Pakistan’daki eziyet nispeten kısa sürdü. Prangaya vurulup zincirlendikten sonra paket gibi bağlanıp askeri bir uçakla Afganistan’ın Kandahar şehrine götürüldü. Artık Amerikan devletine ait gizli bir hapishanedeydi. Burası cezaevinden ziyade işkence merkezi olarak faaliyet yürütüyordu. Murat Kurnaz gibi satın alınan yüzlerce Müslüman bu tesiste çok ağır işkencelerden geçirildi. Tutsaklara tehdit, hakaret ve kaba dayağın yanı sıra “Waterboarding” denilen suda boğma, vücuda elektrik verme, askıda bırakma gibi insanlık dışı muamelelere bulunuluyordu.

“Almanlar Yahudilere neler yaptı ise aynısını biz size yapacağız!” 

Amerika, bilinen işkence merkezleri içinde en meşhuru olacak Guantanamo’ya ilk tutuklu naklini 11 Ocak 2002’de gerçekleştirdi. O zamanki başkan yardımcısı Dick Cheney’ye göre gelecekte orada “kötülerin en kötüleri” gözaltında tutulacaktı.

Guantanamo Kampı, Küba topraklarında bulunan, statüsü tartışmalı bir Amerikan askeri üssü. Amerika, uluslararası denetime kapalı bu alanda, “yasadışı savaşçı” olarak tanımladığı insanlara Amerikan hukuku dâhil hiçbir hukuka bağlı kalmaksızın sistematik olarak işkence uygulamaya halen devam ediyor.

28 Ocak 2002’de çeşitli medya organları Murat Kurnaz’ın Afganistan’daki bir Amerikan hapishanesinde bulunduğunu kamuoyuna açıkladı. 1952 yılından bu yana yayın yapan, Avrupa’nın en büyük, dünyanınsa üçüncü büyük tirajlı gazetesi Bild onu “Bremenli Taliban” diye yaftalayarak kamuoyuna tanıttı.  

2 Şubat 2002’de Amerikan askerleri Murat Kurnaz’ı Guantanamo’ya naklettiler. İlk olarak X-Ray kampında kaldı. Burada kesintisiz bir baskı ve işkence altındaydı. Tıpkı diğer tutsaklar gibi. Kendisini sorgulamaya gelen işkencecilerden birinin göğsünde adı yazılıydı: Gail Halford.

Neden burada olduğunu biliyor musun?” diye sordu, gördüğü işkencelerden ötürü ayakta duracak mecali kalmayan Murat Kurnaz’a. Cevabı kendisi verdi: “Almanlar Yahudilere neler yaptı biliyor musun? İşte, aynısını biz size yapacağız.

Tutsaklar 1.80 metre eninde, 2 metre boyunda, yüksekliği ise 2 metre kadar olan kafeslere konuldular. Hücre denemeyecek kadar dar bu alanlar toplamda dört metrekareden daha küçüktü.

Amerikalılar, terörist olduklarını düşündükleri, ispat veya yargılama gereği duymadan hapsettikleri Müslümanlara, deyim yerindeyse, köpek muamelesi yapıyordu. Hatta daha beter bir muamele…

Almanya’da bir yasa vardır: Köpekler kafeste tutulacaksa kafesin en az altı metrekare büyüklüğünde olması gerekir. Köpeğim olduğundan, bu yasayı biliyordum.”

“Bize akıllarına gelen her şeyi yapabiliyorlardı”

28 Nisan 2002’de Murat Kurnaz 300 tutukluyla birlikte Kamp X-Ray’den yeni yapılan Kamp Delta’ya nakledildi. Bu yeni yerde şartlar daha kötüydü. İçine tıkıldıkları kafeslerde hareket alanı 1 metreye 1.10 metreydi. Demir tellerden ve tavandan başka bir şey görünmüyordu. Demirden bir konteynırın içine kapatılmıştı. İçeriye sadece dış pencereden hava giriyordu. Konteynır bloğunun içi dayanılmayacak kadar sıcak ve yapış yapıştı.

Tutsaklar aylarca, 3 günde bir, sadece 15 dakikalığına avluya çıkartılıyorlardı. Avlu ise demir tellerle çevrili beş metrekare bir alandan ibaretti. Burada herhangi başka biriyle konuşmak kesinlikle yasaktı. İlerleyen aylarda, ilave cezalandırmaya tabi tutulmayanların durumlarında iyileşme söz konusu oluyordu: 2 günde bir 15 dakika, derken günde 15 dakika avluya çıkma hakkı! Bir-iki yıl sonra, yeteri kadar terbiye edildiklerine kanaat getirilirse, her gün yarım saat veya bir saat avluya çıkma hakkı tanınıyordu.

Guantanamo kampında gardiyanlar tutsakları bilhassa aşağılayıp tahrik ederek onların tepki göstermelerini sağlarlar ki daha ağır cezalar uygulamak için bahane elde edebilsinler. Bu, gayet bilinçli ve planlı biçimde uygulanan bir stratejidir. Kur’an’a saygısızlık yapmaları, namaz esnasında Amerikan ulusal marşı çalmaları, tutsakları herkesin gözünün önünde dövmeleri, yemeklerini talimatlara uygun vermemeleri, çırılçıplak bırakılan tutsakların herkesin içinde kadın askerlerin cinsel tacizlerine maruz kalmaları, duş alma haklarını engellemeleri önce çıkan tahriklerden bazılarıdır. Bu haksızlıklar karşısında durumu protesto edenler, özel zırhlı gardiyanlarca dövülür, sonra da hücre cezalarına çarptırılırlar.

Bize akıllarına gelen her şeyi yapabiliyorlardı. Bu, ölüme kadar işkence anlamına geliyordu. Nitekim öldürene kadar işkence ettikleri insanlar da oldu. Kimisinin bacağını, parmaklarını kestiler.”

Tutsaklar, uzun süreli ve geniş katılımlı açlık grevleri yaparak direnmeye çalışırlar. Kimileri yıllarca hiçbir şey yemez, bunun üzerine zorla serum verilerek beslenmeleri sağlanır. En kalabalık olduğu dönemde Guantanamo kampında 850-900 kadar tutsak olduğu belirtilmektedir.

“Hayatımın Beş Yılı” adlı kitabı sinemaya da uyarlandı

ABD ve Almanya gizli servisleri Murat Kurnaz’ın El Kaide ya da Taliban’la hiçbir ilgisinin bulunmadığı ve herhangi bir terör tehlikesi teşkil etmediği sonucuna 2002 yılında vardılar. Amerika Murat Kurnaz’ı serbest bırakıp Almanya’ya göndermeyi teklif ettiyse de Alman hükümeti bu teklife yanaşmadı. Zira Murat Kurnaz sadece bir Alman değildi. Türk asıllıydı ve her şeyden öte Müslümandı. Üstelik inancının göstergesi olarak uzun sakalları da vardı.

Murat Kurnaz Guantanamo’da ağır işkenceler altında hayatta kalma mücadelesini sürdürüyordu:

Özgürlüğümü almışlardı, gençliğimin bir bölümünü almışlardı, zamanımı, belki de hayatımın en önemli zamanını almışlardı. Ailemi almışlardı, pasaportumu ve bütün haklarımı, güneşi ve uykumu almışlar ve beni bir buzdolabına ya da fırına tıkmışlardı. Yemek yemeden yaşayabilsek, yemeğimizi de alacaklardı. Bize ancak hayatta kalabileceğimiz kadarını veriyorlardı. Elimde kalan tek şey, soluduğum havaydı. En azından bu pas ve jeneratör kokulu havayı benden alamazlar diye düşünüyordum. Hataymış.

Ailesi, Murat Kurnaz’ın serbest kalması için seslerini duyurmaya çabalıyor, yıllardır didiniyordu. 13 Ocak 2006 tarihinde Almanya’nın yeni başbakanı Angela Merkel, Beyaz Saray’ı ilk ziyaretinde Amerikan Başkanı George Bush’tan Murat Kurnaz’ın serbest kalmasını istedi. Nihayet 24 Ağustos 2006 yılında Murat Kurnaz serbest bırakıldı. Almanya’ya döndü, ailesine, hayatına, özgürlüğüne kavuştu. 2007 yılında yazdığı “Hayatımın Beş Yılı” adlı kitabı 2013 yılında “Beş Yıl Yaşam” adıyla sinemaya uyarlandı.

Sadece bir Müslümandı

Murat Kurnaz halen faaliyette olan işkence kampı Guantanamo’nun kapatılması için uğraş vermeye devam ediyor. Dahası, dünyanın değişik yerlerinde insanların işkence gördüğü pek çok “gizli tutuklu kampları” bulunduğu konusunda uyarıyor.

Guantanamo, onlar arasında ünlü olanlardan biri sadece. Ben de insanlara orada neler olup bittiğini anlatıyorum. Yaşananların unutulmaması için bu, yapabileceğim en küçük şey.”

Murat Kurnaz, gösterildiği gibi “Bremenli Taliban” değildi, sadece bir Müslümandı.

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Heinrich Böll 1974 yılında yayımlanan kitabı “Katherina Blum’un Çiğnenen Onuru”nda aynı hikâyeyi anlatmıştı:

Tüm kişisel değerleri ayaklar altına alınan, hem yakın çevresi hem de tüm toplum karşısında savunmasız bırakılan Katherina Blum’un tek suçu bir anarşistin sevgilisi olmaktır.”

OHAL Belgeseli ve Raporu

20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL boyunca yaşanan hak ihlallerinin, onu yaşayan, ona tanıklık eden mağdurların ağzından, sosyal, siyasi, toplumsal, psikolojik sonuçlarıyla anlatan kısa OHAL Belgeseli…

Hukuk’un büyük oranda askıya alındığı, “Yargının Çöküş Çağı”na dair kıymetli bir rapor. Mazlumder İstanbul Şubesi tarafından hazırlanan “OHAL RAPORU”

https://drive.google.com/file/d/15jN4mapDYa4xy50EncP2boJ6lqLhBw25/view

itiraz ettiniz mi?

28 Şubat yaklaşıyor.

Sağcısı, muhafazakârı, milliyetçisi bol, koca bir “İslami camia” 20 yıl önceye gidecek ve zulümleri yâd edecek.

İşte bu bana hiç samimi gelmeyecek.

Türkiye’nin bugün, 28 Şubat şartlarından daha ağır bir baskı ve hukuksuzluk ortamı içine hapsolduğunu görmezden gelenlerin “o günleri” anmaları benim için hiçbir anlam ifade etmeyecek.

O günleri gerçekten ananlar, bu günleri iyi anlarlar.

“Olmakta olan”ı idrak edemeyenlerin, zulümleri tevil üstüne teville kamufle edenlerin, “olan”dan hakkıyla ders çıkarttıkları söylenemez.

Derdi sadece “başörtüsüne özgürlük” olanlar kenara çekilip yakın tarihte nostalji yapabilirler. Sözüm onlara değil. Sözüm, 28 Şubat günlerinde “herkes için adalet, başörtüye özgürlük” diyenlere.

Adalet değil de kalkınmaksa derdiniz, sözüm size de değil. Üzerinize alınmayın. Siz, kurduğunuz “rantiye ve şantiye medeniyetiyle” övünün, bu dünyanın bir de öbür dünyası yokmuş gibi ömür sürün.  

Ben, Allah’ın Adaleti emrettiğine iman etmiş olanlar için yazıyorum. Gereksiz yere bana kızmayın. Bana, sevimsiz, gıcık, marjinal bir adammışım gibi bakmayın, parmak sallamayın.

100 binden fazla insan bu ülkede “yargısız infazla”, “suçu ispat edilene kadar herkes suçsuzdur” temel hukuk ilkesi çiğnenerek işinden oldu. İtiraz ettiniz mi?

50 binden fazla insan tutuklanıp hapse konuldu. Bu ülkede “tutuklama” en son çare olarak görülen bir tedbir değil, düşmanları sopalamak için kullanılıyor. Haksız tutukluluklara itiraz ettiniz mi?

Türkiye’de yargı üst düzey bir siyasallaşmayla malûl. Mağduriyetler, insan hakları ihlalleri fazlasıyla arttı. İtiraz ettiniz mi?

OHAL bir gereklilik olmaktan çıktı, bir buçuk yıl geçti, keyfiyete dönüştü. Normal, olağan bir hale geçilmemesine itiraz ettiniz mi?

“The Cemaat”e sempati beslesin veya beslemesin, terörle-fetöyle-darbeyle alakası olmayan gazetecilere bir, iki hatta üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları isteniyor, dahası birkaçına cezalar verildi bile. Bu akıl almaz, vicdanlara sığmaz, haddi fazlasıyla aşmış iddianamelere ve cezalara itiraz ettiniz mi?

Sev veya sevme, Alparslan Kuytul’a, Taner Kılıç’a, Ömer Faruk Gergerlioğlu’na yapılan yargı zulmüne, onların şahsında bulundukları çevrelere “iyice bi’ gözdağı” verilmesine itiraz ettiniz mi?

Şiddeti açıkça reddeden Hizb-ut Tahrir’in, her türlü izan ve insaf bir kenara bırakılarak Yargıtay’ca “terör örgütü” ilan edilmesine, mensuplarının “terör örgütü üyesi” olarak etiketlenip hapse atılmasına itiraz ettiniz mi?

İfade Özgürlüğünün soluğunun kesildiği, kutuplaşmayla birlikte linç kültürünün beslendiği, trol ordularının hücuma geçtiği, ülkede son 3-5 yıldır iyice ağırlığı hissedilen baskıcı-boğucu, sağlıksız atmosfere itiraz ettiniz mi?

Etmediyseniz, 28 Şubat’ı anmış olacaksınız belki ama anlamış olmayacaksınız.

Yine de, bu hususta asıl mesele 28 Şubat veya 28 Şubat’lar değil. Asıl mesele Allah’a inanan Müslümanlar olarak bizi bekleyen o ciddi tehlike!  

Beni endişelendiren, uyarmaya ve itiraz etmeye iten sebep bu. Yoksa “sempatik” olmayı inanın ki ben de becerebilirim. Yerli ve milli alkışlar almayı, “gururla yerli” tavırlar takınmayı, sevgi gösterileri içinde kaybolmayı… Attığı golden sonra asker selamı veren Emmanuel Adebayor kadar aklım kesiyor. (Yolumu bulurum yani, yol yol olsa!)

Asıl meseleye geleyim, asıl tehlikeye…

Allah Hud Suresi 113. Ayette Müslümanları şöyle uyarıyor:

“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka yardımcılarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.”