Hapishane Üzerine

http://www.islamianaliz.com/haber/oybde-isik-ergudenle-%E2%80%98hapishane-soylesisi-54539

“Çevirmen-yazar Işık Ergüden, Özgür Yazarlar Birliği’nde “Hapishane Çağı-Kapatılan İnsan” kitabı çerçevesinde hapishane ve hapishane mantığının egemen olduğu toplumsallık çerçevesinde Mehmet Ali Başaran moderatörlüğünde bir söyleşi gerçekleştirdi.

Programı, Işık Ergüden’i çevirmenlik ve yazarlığı, hapishane ilgisi ve “Hapishane Çağı-Kapatılan İnsan” kitabı dolayımında tanıtarak başlatan Mehmet Ali Başaran, hapishane meselesinin niçin önemli olduğuna dair değerlendirmelerde bulundu. Müslümanların bu hususta yeterli ilgi sahibi olmadıklarını söyleyen Başaran, İslam’da hapishanenin olmadığına, ancak bu gerçekliğin sürekli atlandığına dikkat çekti.

Işık Ergüden kişisel tarihinden bahisle 12 Eylül döneminde kaldığı cezaevi koşullarını anlattı. Cezaevlerindeki baskılara karşı direnişin nasıl örgütlendiğinden bahsetti. Program boyunca Ergüden dinleyicilerle birlikte ana hatlarıyla aşağıdaki tespitleri tartıştı:

– Dışarısı da içerisi gibi bir hapishane.

– Hapishane zaman ve mekân üzerinde baskı kuran bir kurum. Hapishanede zaman ve mekân üzerinde denetim kurulamıyor.

– Cezaevlerindeki tutumlarda da görüleceği üzere kötü muamelenin mübah görüldüğü bir sistem var. Toplumun kimi kesimleri kötü davranılmasını istiyor. Yukarıdan aşağıya örgütlenen bir sistem bu.

– Hapishane saçma bir kurum. Neyin suç olduğu tartışmalı bir mesele. Jean Valjean’ın küreğe mahkûm olma süreci buna çarpıcı bir örnektir.

– Devletler için hapishane imha ve gözdağı yeridir. Siyasi kişiliği ezmeyi amaçlar. Her türlü olanak tutukluların elinden alınıyor. Bazı imkânların verilmesi için ezmeye dönük uygulamalar devreye sokuluyor.

– Suçun hapislik olmaktan çıkarılması gerekir.

– Yatılı okullar, kışlalar hepsi hapishane gibi örgütlenmiş.

– Hapishaneler önceleri suçluları bireyselleşip topluma karıştıracak bir model olarak görülüyordu.

– Bentham tarafından tasarlanan Panoptikon modeli bugünkü işleyiş için açıklayıcıdır. Mekânın tasarımı son derece önemli.

– Artık şehirlerin dışına taşınıyor cezaevleri.

– Cezaevlerinde toplumdan ve içerdeki kişilerden olmak üzere ikili bir tecrit söz konusu.

– Bir dönem geliyor bazı yasaklar gevşiyor, birçok şey serbestleşiyor, başka bir dönem geliyor bunların hepsi ortadan kaldırılıyor.

– İnsanlar baskı koşullarında biz vurgusunu daha çok yapıyor.

– Ben cezaevi süreçlerimde kendimi mağdur olarak görmedim hiç.

– Cezaevlerinde insanlar kendilerini ifade etmek için uzun uzun mektup yazıyorlar. Bu yolla özne olmak istiyorlar.

– Yaşadığımız hayat bir tür hapishane olsa da fiziki hapishane daha farklı.”

*Bugün hapishaneden gelen mektuplardan birinin zarfına ait bu fotoğrafı hayli ilgili olduğunu düşündüğüm için yazıya iliştirdim. Hapishanelerde “yitip giden” hayatlara ait “evrakların” kıymetine dair çok şey söylüyor olsa gerek. Özene bezene yazdığı mektubun zarfına duygu ve düşüncelerini resmeden, nakşeden kişinin 54 yaşında olduğunu, 22 yıldır hapis yattığını, böyle giderse ölene dek yatacağını, zira ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edildiğini, tek kişilik minicik koğuşundan günün ancak dört saati, küçük beton bir avluya çıkabilen bir derviş olduğunu, yeri gelmişken belirteyim. 

Bir kağıt, bir kalem, kısa bir süre ve iki-üç liralık posta masrafı ile hapishanelere gönderilen mektupların nelere kâdir olduğunu, görmeyenlerin görmesini isterdim. Yaşayarak… 

Arapça ‘Gazete Okuyan Tavuk’

İlk kitabım ‘Gazete Okuyan Tavuk’ Arapça okurları için yayınlandı.

Özge Çiçek‘in sempatik resimlemesi, Muhammed Ekrem Çavuş‘un özenli tercümesi ile Akdem Yayınları tarafından 3000 adet basıldı ve yola çıktı. Türkçe’den beş kat daha geniş bir dünyaya doğru… 

Serinin 3. ve son kitabının inşallah yakın zamanda Beyan Yayınları tarafından yayınlanacağını da ilgilenenler için beyan etmiş olalım. 

http://www.kitapyurdu.com/kitap/gazete-okuyan-tavuk-/427060.html&manufacturer_id=177872 

http://www.akdemyayinlari.com/index.php?route=product/product&product_id=232 

 

*Türkçe okurlar için:

https://mehmetalibasaran.com/kitabi/ 

Trabzon’da İlk Kitapçı: Kitabi Hamdi Efendi

http://www.dunyabizim.com/mehmet-ali-basaran/26572/osmanlidan-cumhuriyete-trabzonlu-bir-yayinci-kitabi-hamdi-efendi

1862-1948 yılları arasında yaşamış, 85 yıllık ömrünü yayıncılığa adamış, geniş ufuk sahibi bir isim Kitabi Hamdi Efendi. Tercüme kitaplar ve okul kitapları başta olmak üzere yayınladığı 54 eserle ilmi sahadaki eksiklikleri giderme yolunda ciddi gayretler ortaya koyan Hamdi Başman, kitapların büyük bir kısmını Trabzon’daki matbaalarda bastırmış ve genellikle de Karadeniz Bölgesi’nde satmıştı. 

1862-1948 yılları arasında yaşamış, 85 yıllık ömrünü yayıncılığa adamış, geniş ufuk sahibi bir isim: Kitabi Hamdi Efendi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemine, her ikisi de büyük acılar ve sancılar taşıyan yıllara şahitlik etti. Kültür tarihimizde unutulmaya yüz tutmuş bu hayat, Prof. Önder Küçükerman’ın kaleme aldığı “Kitabi Hamdi Efendi ve Trabzon” adlı kitapta enine boyuna anlatılıyor.

Kitabi Hamdi Efendi’nin yayıncılık alanında nasıl bir boşluğu doldurduğunu gözler önüne sermeden önce, Osmanlı’nın son döneminde Trabzon’un sosyal ve ekonomik yapısı hakkında bilgi vermekte fayda var:

1869 yılında Trabzon’un nüfusu 5.235 Müslüman, 1.776 Rum, 1.254 Ermeni ve 397 Katolik’ten oluşuyordu. Ancak, kadınlar bu sayıma dâhil edilmediği için bu sayı sadece erkekleri gösteriyordu.” (Odacıbaşıoğlu, Cumhur, Trabzon 1869-1933 Yıllar Yaşantısı, s.26, tarihsiz, Trabzon)

Trabzon’daki ticari hareketlilik limandaki hareketlilikten anlaşılıyordu. “1904 yılında 130 ‘Osmanlı’, 24 Alman, 36 Avusturya, 37 Fransız, 24 İtalyan, 36 Rus ve 38 Yunan vapuru gelmişti. Trabzon’a gelen ve giden toplam 37.449 kişiydi. Bütün bu sayılar gerçekten de çok hareketli bir ticari ortam bulunduğunu gösterir.” (Odacıbaşıoğlu, Cumhur, Trabzon 1869-1933 Yıllar Yaşantısı, s.84, tarihsiz, Trabzon)

Ticari hareketlilik hayatın kolaylığına delalet ediyor değildir zira ticaret için gelenlerin bir kısmı bir süre sonra işgal için gelecektir.

Trabzon’da ilk kitapçı

Mehmet Hamdi, 1885 yılında Trabzon’un merkezinde yer alan Uzun Sokak’ta kendi adına küçük bir dükkân açtığında 22 yaşındaydı. Babası ile birlikte bu dükkânda tütün, kırtasiye ve hırdavat malzemeleri satarken, dükkânın bir kısmını da kitapçı olarak işletiyordu. Ardından, İstanbul’a giderek tanınmış yazar, şair ve ilim erbabına ait pek çok kitabı getirtmeye, böylelikle Trabzon’da kitap satışı ve kiralama işine yoğunlaşmaya başladı.

Yıllar içinde kitapçı dükkânını genişletti. Bir yandan kitap ve kırtasiye konusunda yeni ürünleri getirtirken, öte yandan kitapları özel dolaplara yerleştiriyor, camekân ve vitrin düzenleyerek yenilikleri ilk kez, ilgi çekici bir biçimde halka tanıtıyordu. Gençlerde kitaba olan ilgi, okuma sevgisi artıyor, bu vesileyle evlerde özel kütüphaneler kurulmaya başlanıyordu.

Hamdi Efendi’nin kitapçı dükkânından istifade eden gençlerden biri olan İhsan Hamamioğlu, 1947 yılında yayınladığı “Trabzon’da İlk Kitapçı – Kitabi Hamdi Efendi” adlı kitabında o günlere dair şu satırlara yer vermiştir: “Hamdi Efendi, kitapları, çerçeveleri koyu krem renkli küçük dolaplarla camekânlarda ne güzel düzenlemişti. Dükkânın içi de tertemiz ve derli topluydu. Burada uzun bir hasır kanepenin üstünde, adı geçen hemşerilerle, bazen fazıl ve şair İbrahim Cudi, Hatipzade Emin ve Arnavutzade Mehmet Efendi’ler gibi tanınmış simalarla çok faydalı sohbetlerimiz olurdu.”

Mehmet Hamdi Efendi’nin “Kitabi Hamdi Efendi” adıyla tanınması, kitapçı olmasından ziyade yayıncı olmasından kaynaklanıyor. Tercüme kitaplar ve okul kitapları başta olmak üzere yayınladığı 54 eserle ilmi sahadaki eksiklikleri giderme yolunda ciddi gayretler ortaya koymuştur. Kitapların büyük bir kısmını Trabzon’daki matbaalarda bastırmış ve genellikle de Karadeniz Bölgesi’nde satmıştır.

Zor zamanda yayıncılık

Hamdi Efendi bugünlere kıyasla çok zor zamanda yayıncılık yapmıştır. 1914 yılında 53 yaşına geldiğinde 1. Dünya Savaşı patlak vermişti. Savaşlardan yorgun düşmüş bir coğrafyanın çocuğu olarak o koşullarda mücadele etmek hiç kolay olmasa gerek. Hamdi Efendi, her şeye rağmen 1914’te altı, 1915’te beş, 1916’da ise iki kitap yayımlamayı başardı. “İslam Elifbası”, “Risale-i Merdan”, “Osmanlıca Sarf Ve Nahiv Dersleri”, “Lügat-ı Cudi” bunlardan bazılarıdır.

18 Nisan 1916’da Ruslar Trabzon’u işgal ettiğinde Müslümanlar şehri terk etmek zorunda kalmışlardı. Hamdi Efendi de pek çokları gibi ailesiyle birlikte Giresun, Samsun, Merzifon, Ankara ve İstanbul hattında bir yerlerde hayatta kalmaya çalıştı. Nihayet 24 Şubat 1918’de Rusların geri çekilmesi (Trabzon’un Kurtuluşu) üzerine memleketine dönen Hamdi Efendi büyük bir yıkımla karşılaştı. Ağzına kadar kitap dolu depoları, kütüphanesi ve ev eşyaları talan edilmiş, yakılmış ve yıkılmıştı.

Rus işgali, Hamdi Efendi’nin hayatındaki ilk büyük ekonomik sarsıntıydı. Bir şekilde bu sıkıntının üstesinden geldikten 10 yıl sonra ikinci büyük sarsıntı geldi: Harf Değişimi. Türkçenin Latin harfleriyle yazılması kararıyla birlikte elindeki, binlerce lira harcayarak bastırdığı kitaplar bir günde satılamaz hale geldi.

Bu ikinci sarsıntı Kitabi Hamdi Efendi için ağır bir darbe oluyor ve işi çocuklarına bırakıp İstanbul’da yaşamaya başlıyor. Soyadı kanunu sonrası adı ile Kitabi Hamdi Başman, 25 Ocak 1948 yılında çok sevdiği şehri Trabzon’da hayata gözlerini yummuştur.

Ölümünün ardından, 31 Ocak 1948 tarihli “Yeni Yol Gazetesi”nde Cevat Alap hakkında şu satırları yazmıştır: “… Yarım asır ilmine, irfanına hizmet ederek, bir vakar ve olgunlukla hayattan ayrılan seksen beşlik bu muhterem kitapçı, bayi, müellif, tabi için ne kadar yazsam azdır. İhsan Hamami, onun için bir kitap yazdı ve onu anlattı. O da bu kubbede bir hoş seda bırakıp gitti…” (Özer, Ahmet, Kitabi Hamdi Bey, S.9, Kıyı, Kültür ve Sanat Dergisi, sayı 37, Nisan 1989, Trabzon)

Kapatılan İnsan

Hapishane üzerine düşünen, okuyan ve yazan, kendisi de 12 yıl hapis yatmış, iki yüzden fazla kitabın çevirmeni, yazar Işık Ergüden ile “Hapishane Çağı – Kapatılan İnsan” kitabı üzerine bir söyleşi gerçekleştirmeyi planlıyoruz.

Müslümanların gereksiz gündemlere maruz kalmalarını değil kendileri için gerekli gündemleri oluşturmalarını arzu ediyoruz. Zira, bir gündem ile meşgul olmak, insanın sınırlı olan vaktini ve enerjisini tüketmesi demek. Sormalı: Ne amaçla, kimler için tüketiyorum sermayemi?

Hapishane sanki çok normal bir kurummuş gibi bir algı yerleşmiş durumda. “Suç işleyen cezasını çekmek için hapishaneye girer, bunu göze almalı insan, ne yapalım, suç da insan için ceza da” diye düşünülür. Oysa ki bir cezalandırma aracı olarak insanı kapatmak, hele ki daracık bir alana kapatmak, hele hele uzun süreli olarak kapatmak, kesinlikle insan fıtratına aykırı bir uygulama. Bu, sonuçları da gösteriyor ki, doğru değil.

Gayrı insani ve doğal olarak gayrı islami bu kurum, doldur boşalt, gürül gürül işlerken, bu ülkenin Müslüman âlimleri ne işe yararlar? Nerede bu konuda fetvalar? Böylesi bir zulme, uzun süreli tutukluluklara, hükümlülüklere, müebbet hapislere, ağırlaştırılmış müebbet hapislere, insanların diri diri beton mezarlara gömülmesine neden karşı çıkmazlar?

Neden bir âlim de çıkıp şunu demez: “İslam zindanlara cevaz vermez!”

Hapishanelerin ıslah amacı güttüğü bahanesini dillendirecek yüz kalmadı, aklı başında kimsede. O bir yalandı ve çöktü.

Hapishaneler insanları “tamir” etmek değil sadece tahrip etmek ve giderek buruştura buruştura imha etmek üzere kurulu zulüm evleridir. Ev, sıcak-olumlu bir kelime, fabrika demek daha doğru: Zulüm fabrikası.

Hapishanenin varlığı insanlığa karşı utanç verici bir saldırıdır. Buradan hayır çıkmadı, çıkmaz ve çıkmayacak. O halde neden halen bu “modern”, “batılı” cezalandırma yönteminde ısrar ediliyor?

Beni tanımayanlar, avukat arkadaşlarla beş yıldır gerçekleştirdiğimiz cezaevi ziyaretlerinden ve bunlara ilişkin kamuoyu ile paylaştığım 28 yazıdan haberdar olmayanlar, yani bu mesele ile işte bu yazı dolayısıyla haberdar olanlar, şaşırabilirler. Çok iddialı, acayip laflar ettiğimi düşünebilirler. Öyle değil.  

Hapishanede insanları nelerden mahrum bıraktıklarını, Allah’ın yarattığı canlıları doğadan ve doğasından tehcir edenlerin hangi hakları gasp ettiklerini, hiç ama hiç “edebiyat yapmadan” sıralayayım. Liste uzar gider, ben hemencecik aklıma gelenleri yazayım, gerisini siz tasavvur edin.

  • Ana baba hakkı
  • Aile kurma ve yürütme hakkı
  • Akrabalık hakkı 
  • Mahremiyet hakkı
  • Güneşe çıkma hakkı
  • Yağmurda ıslanma hakkı
  • Toprağa basma hakkı
  • Ufka bakma hakkı
  • On beş adımdan öte yürüme hakkı
  • Güneşin doğuşunu ve batışını seyretme hakkı
  • Hayvanları “yakından” sevme hakkı
  • Doğa ile arkadaş olma hakkı
  • Dilediğince okuma, yazma hakkı
  • Sanatla-sporla veya ilimle-irfanla kendini geliştirme hakkı
  • Ötekileştirilmeden, damgalanmadan insanca saygı görme hakkı

Genel içinde yayınlandı | 1 Yorum

Düşünüyorum Da…

http://www.dunyabizim.com/kitap/26507/fark-etmeyi-ve-sukretmeyi-telkin-eden-bir-kitap

Fatih Turanalp’in ‘Düşünüyorum da’ adlı kitabı Beykoz Çocuk Kitapları Fuarı’nda dikkatimi çekti ve hemen aldım. Güzel bir kitap olduğunu anlamak için elinize almanız ve birkaç dakika okumanız yeterli. 

Nitelikli bir çocuk kitabı için yazan, resimleyen ve yayınlayan üçlüsü birlikte iyi iş çıkartmalı, hiç şüphesiz. Fatih Turanalp’ın yazdığı, Nurten Deliorman’ın resimlediği, Nar Çocuk tarafından yayınlanan “Düşünüyorum Da…” adlı kitap “işte bu!” dedirtecek kaliteli bir eser.

Yayınevi güçlü (sert, ciltli) bir kapak ve kalın kâğıt kullanmış. Belli ki, işin hakkının verilmesi için gerekli masraftan kaçınmamış.

Resimleyen, bu işin okulunu okumuş, farklı yayınevlerinden çıkan on sekiz kitapta imzası bulunan, ödüllü bir isim. Cana yakın, sevimli bir çizgisi var. Metnin elinden tutan, yer yer onu –hayal gücünün peşinde- koşturan betimlemeler ortaya koymuş. Kaleminden sevgi ve tebessüm damlıyor adeta.

“Düşünüyorum Da…” yazarın üçüncü kitabı. Çocuk gerçekliği, çocuk bakışı ile kaleme alınmış, sekiz yaş ve üzeri için uygun, deneme türünde bir eser. “Kedi Miyavları”, “Ezan Kitabı”, “Yeryüzü Halısı” gibi 14 temada, paragraflar halinde ele alınmış. Çocuk edebiyatının özellikleri ve hedefleri doğrultusunda…

Nitelikli bir çocuk kitabı nasıl olur?

Çocuk kitaplarında yazarın okuru ile aynı hizadan konuşup konuşmadığına bakmak lazım. Yazar yukarıdan, otoriter bir dille konuşuyor, deyim yerindeyse, ahkâm kesiyorsa, öğrencisini hizaya sokmak için parmak sallayan bir öğretmene dönüşmüş demektir. O vakit, geçmiş olsun!

Turanalp bu hataya düşmediği gibi, okuruna tek seçenek sunup onu -dayatırcasına- işaret ediyor da değil. Metnini paylaşıyor; düşünmeye ve hayal etmeye davet ediyor. Zaten, nitelikli bir çocuk kitabı, okurun hayal kurma becerisini, farklı düşünebilme yeteneğini geliştirmeli, onun iç dünyasını zenginleştirmeli değil mi?

Bu nitelik meselesi, her alanda olduğu kadar, hatta daha fazla, çocuk edebiyatı alanında dikkate alınmalı. Neden mi? Bir kitap medeniyetinden bahsediyorsak, çocuklarımıza kitap ve okuma sevgisi kazandırmak elzem de onun için. Yoksa, çocuklarımızı bilgisayar oyunlarına, zararlı televizyon dizilerine kaptırmaya ve şikayet edip durmaya devam edeceğiz.

“99 Soruda Çocuk Edebiyatı” adlı derlemesinde Mustafa Ruhi Şirin, “Çocuk edebiyatını çocuk edebiyatı yapan öncelikler nelerdir” sorusuna cevaben şöyle diyor: “Çocuk bakışını sanatçı bakışıyla bütünleştirebilen yazar ve çizerler gerçek çocuk kitabı yazar ve çizerleridir. Çocuk edebiyatının yerini ve önemini bu yazar ve çizerler belirler. Çocuğu ciddiye alan, zor olanı başaran yazarlık ve çocuk bilinci oluşmuş çizerler çocuk edebiyatını hafife alınmaktan kurtarabilir.

Fark etmeyi ve şükretmeyi telkin ediyor

“Düşünüyorum Da…” çocuğu ciddiye alan zihniyetin ürünü bir eser. İki kapak arasında üst düzey bir özeni barındırmasıyla öne çıkıyor. Fark etmeyi ve dolayısıyla şükretmeyi içten içe telkin ediyor.

Ay bile gündüz vakti gözden kaybolur. Güneş bile kışın tatile çıkar. Gece olur, gündüz olur, tıngır mıngır döner dünya ama kimse sormaz ona, ‘Yoruldun mu? Uykun geldi mi?’ diye. Ne yazık ki dünyanın yerini bırakabileceği biri yoktur. Bilir çünkü; o uyursa dünya durur.”

 

Masaldan Tiyatroya

Dün Dudullu İmam Hatip Orta Okulu’nda heyecan verici bir gün geçirdik. İçi tıka basa mutluluk dolu unutulmaz bir gün oldu benim için.

Ortaokul öğrencileri ilk kitabım “Gazete Okuyan Tavuk”ta yer alan Rakamların Masalı’nı çok sevmişler, tiyatroya çevirmişler, oyunu sahnelediler.

Kitaplarımın sinemaya uyarlandığı hayalini kurmuştum lakin tiyatro aklıma bile gelmemişti. Büyük sürpriz oldu.

Oyundan sonra 5. ve 6. sınıf öğrencileriyle iki ayrı oturumda “Gazete Okuyan Tavuk” ile başlayan, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti” ile devam eden serinin üçüncü kitabının taslağı üzerinde değerlendirme yaptık. Kıymetli okurlarımın eleştirilerini dinledim. Kitap hazır diyebilirim. 

Bu 3. kitapta macera ve eğlencenin dozunu arttırıyoruz. Ama hüzün de yok değil. Okuyanların memnun kalacağı güzel bir armağan hazırlıyoruz. Çizerimiz Özge Çiçek resimlemeye başladı bile.

Allah nasip ederse yeni sürprizler de yolda.

Katkılarından dolayı öğretmen arkadaşlara çok teşekkür ederim. Hüseyin Esnemez’e, Yasemin Üstünsoy’a, Neslihan Uyanık’a ve kafa dengi eşi Mustafa Can’a… Oyunu sahneye koyan “rakam arkadaşlar”a ve taslak halindeki kitabı değerlendiren okur kardeşlere çok teşekkür ederim.

Peru’dan Türkiye’ye

http://www.dunyabizim.com/kitap/26412/perudan-turkiyeye-ilham-verici-bir-hayat

Sonradan Müslüman olanların hayatlarına baktığımızda en dikkat çekici noktanın bir arayışı ısrarla sürdürmek olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Söz konusu olan hakikat arayışıdır ve hayatın esas amacına tekabül eder.

Müslümanlığın hazır bulunduğu bizim gibi toplumlarda ise bu arayış ya hiç yoktur, ya cılızdır ve sürdürülemez, ya da istisnalar arasında kendine yer bulacak kadar azdır. Ancak çok azımız kendimizi içinde bulduğumuz mevcut dini algıyı sorguluyoruz. Çoğunlukla, “çoğunluğa uyuyor” ve atalarımızın Müslüman olduğuna güvenerek, miras aldığımız şekliyle yaşıyoruz Aziz İslam’ı.

Öyle insanlar var ki İslam onlar için, miras değil alın teri. İslam’ın yaşanmadığı bir toplumdan çıkagelen Malcolm X bu anlamda bilinen kıymetli bir örnektir. Malcolm Little’dan Malcolm X’e, oradan da Malik El Şahbaz’a varan, İslam’la buluşan hayatını şehadetle taçlandırmıştır. (Roger Garaudy, yine hemencecik akla gelen örneklerden bir diğeridir.)

Companero Rosita” da öyle insanlardan biri. Vadi Yayınları’ndan çıkan, Neşe Kutlutaş’a ait roman “Perulu Komünist Bir Gerilla’nın Gerçek Hayat Hikâyesi”ni anlatıyor.

Gerçek olamayacak kadar güzel

Kitap, okuruna öylesine “inanılmaz” olaylar anlatıyor ki gerçek olduğunun altını çizmek gerekmiş. Hem kapakta hem de ilk sayfada. Hakan Albayrak, kaleme aldığı minik takdim yazısında şöyle diyor: “Hikâyenin sonunu okurken ‘gerçek olamayacak kadar güzel’ diyebilirsiniz, ama ben şimdi bunun önüne geçiyorum: Gerçekten yaşanmış bir hikâyenin gerçek finali bu… Biliyorum, çünkü hikâyenin kahramanını şahsen tanıyorum.”

Hikâyenin kahramanı Rosa, kızıyla birlikte yaklaşık dört yıl önce Türkiye’ye geldiğinde Hakan-Emira Albayrak çiftinin evlerinde kalmış bir süre. Anne kız Türkiye’de gözlerden uzak bir hayat yaşıyorlar şimdi.

Kitabın adı İspanyolcada yoldaş anlamına gelen “Companero” kelimesi ile babasının küçük kızına atıfla yazılan “Rosita” ile oluşturulmuş.

Perulu bir kızın tek başına çıktığı yolda yoksulluğa, zulme, derde, davaya, kavgaya, gerilla savaşına, dağlara, özgürlük türkülerine, zindanlara, ihanetlere, işkencelere, maceradan ağır basan kan ve gözyaşlarına şahit oluyorsunuz. En çok da halis niyetine, iyi ve güzel olanı arayışına, ilahi yönlendirmeye ve evet, mucizelere…

Kitapta insanı fazlasıyla duygulandıran, ancak mucize kelimesiyle izah edilebilecek olaylar var. Sanırım okuyan herkes, “olaylar sahiden de anlatıldığı gibi mi, yaşanmış mı” diye soracaktır. En azından ben sordum. Kitabın yazarı ve sonlarına doğru da parçası olan, Rosita’nın yeni “Companero”su diyebileceğimiz Neşe Kutlutaş’ı telefonla aradım. “Yaşananların tamamı gerçek; hatta dahası var, kitaba almadığımız.” dedi.

İman etmek ne demek?

“Companero Rosita” ilham verici bir hayat hikâyesinin yanı sıra cezaevlerindeki siyasi tutsaklık ve mültecilik konularını ele alması dolayısıyla, fazlasıyla Türkiye meselesi içeriyor. Nitelikli bir hidayet romanı olmanın çok ötesinde bir anlam ifade ediyor.

İthaki Yayınları’ndan çıkan “Malcolm X – Arayışlarla Dolu Bir Hayat” adlı kitapta okumuştum: Malcolm X’in şehadetinin ardından Alex Haley’in kaleme aldığı biyografisi Amerika’da 10 yılda 5 milyondan fazla satmış ve pek çok lisede ders kitabı olarak okutulmuş.

Bazı kitaplar bazı insanların kaderidir. “Companero Rosita” da Türkiyeli Müslüman okurların kaderi niteliğinde bir kitaptır dersem çok mu olur? “Tanrı misafiri” bir kitap, demek istiyorum.

Her halükarda ciddi bir ilgiyi hak ediyor. İman etmenin -imana erişmenin!- ne demek olduğunu capcanlı, dopdolu hissedebilmek için.