Cezayirli Ömer

İzmir’den Yunanistan’a geçmek üzere geceleyin küçük bir bota bindiler. Cezayirli, Suriyeli, Filistinli, Afganistanlı, Pakistanlı 20 kişi kadardılar.

Altı saat süren bir yolculuktan sonra Sakız Adası’na çıkmak üzereyken Yunan Sahil Güvenlik polisleri tarafından durduruldular. Yunan polisleri mültecileri gemilerine aldılar ve Sakız Adası’nda bir kampa götürdüler.

Cezayirliler ve Filistinliler hariç diğer mültecileri iki gün içinde serbest bıraktılar. Nedense Cezayirli ve Filistinli mültecilere çok kötü davranıyorlardı. Onları demir sopalarla dövüyorlardı.

Yirmi günün ardından, adadan alınıp ana karaya, İskeçe’ye götürüldüler. Yemek olarak çoğu zaman domuz eti veriyorlardı. “Biz Müslümanız, domuz eti yiyemeyiz” diye itiraz ettiklerinde, “bundan başka yemek yok” cevabını alıyorlardı.

Namaz için ezan okuduklarında, “havlamayın” diyerek tepki gösteriyordu polisler.

Beş aylık hapis hayatından sonra, 12 kişi toplanıp “hakkımızı istiyoruz” diyerek yetkilileri protesto ettiler. Bunun üzerine kampın damına çıkartıldılar. Dışardan 15 kişilik, koyu lacivert üniformalı özel bir askeri birlik geldi ve protesto edenleri dövdü.

Cezayirli Ömer bu 12 kişi içinde yer alıyordu ve kendisine saldıran askerler tarafından ayağı kırılmıştı.

Yunan yetkililer mültecileri çatıda iki gün boyunca tuttular ve bu süre zarfında helikopterlerle çok defa ıslattılar. Ardından grubu farklı yerlerdeki kamplara dağıttılar.

Cezayirli Ömer’i eskiden hastane morgu olarak kullanılan, hiç günışığı almayan, yeraltında bir odaya kapattılar. Çok soğuktu. Üşüyordu. Günde bir öğün soğuk yemek veriliyordu. İki ay boyunca duş alma ve traş olma imkânı bulamadı.

Türkiye ile Yunanistan arasında siyasi sorunlar olduğu için Türkiye’ye iade edilemiyordu. İki ayın ardından Drama kampına götürüldü. O kampta da üç ay kaldı. Ardından Karvali’de bodrum katta bir hapishaneye götürdüler. Orada da üç ay kaldı.

Duvara her gün bir çizik atıyordu. En yoğun işkenceyi Karvali’de görmüştü. Kendisine yapılan muameleye itiraz edince bu defa Feres karakoluna götürüldü. Burası Türkiye sınırına yakın bir kasabaydı.

Görevli polis, “burada fazla kalmazsın. İsmin okunduğunda eşyalarını toplayıp yanımıza gelirsin” diyerek uyması gereken kuralları açıkladı. Karakolda toplam 25 mülteci vardı. Aynı akşam seslendiler Cezayirli Ömer’e. Üç çantası, üç bin Euro da parası vardı. Görevli:

“100 metre ilerde, dört yol ağzında bir durak var, otobüs gelince bilet alıp gideceksin, geç kalırsan, otobüsü kaçırırsan sokakta kalırsın, beş dakikan var!” dedi ve tam çıkarken sırtına bir tekme vurup onu itekledi.

Cezayirli Ömer, 10 ay sonra serbest kaldığı için seviniyordu ki polisin tavrı dolayısıyla çok kötü bir duyguya kapıldı. Çaresiz, denilen yere gitti. Herhangi bir durak göremedi. Akşam karanlığı yeni çökmüştü. Sağda ve solda park etmiş iki araç vardı. Arabalara yaklaşınca, kapıları açıldı. Endişelendi. Kaçacak gibi oldu. Arabadan çıkan adamlar, İngilizce olarak, “biz polisiz, korkma!” dediler.

Çantaları indirip ellerini havaya kaldırdı. Cebinden, karakolda verilen evrakı çıkardı. “Yasa dışı bir durumum yok, yeni çıktım” dedi. Polisin biri, “bu evrak sahte olabilir, karakola gitmeliyiz” dedi. Arabaya binmesini istediler.

Cezayirli Ömer, polislerden şüphelendi ve arabaya binmek istemedi. Karşı çıkmaya yeltendiği anda demir sopayla vurmaya başladılar. Yere yıkıp tekmelediler. Ağzına gelen tekmelerden ötürü iki dışı kırıldı. Plastik kelepçe ile ellerini ve ayaklarını bağladılar. Kango türü bir arabaya koydular. Arabanın arka koltukları çıkartılmış, camları siyah jelatinle kaplanmıştı. Çantalarını diğer arabaya attılar.

Araba ormanlık bir alana girdi. Asfalt olmayan yolda, farlarını söndürdükten sonra bir süre daha devam etti. Yol yaklaşık 20 dakika sürdü. Nehir kenarı gibi bir yerde durdular.

Cezayirli Ömer, elleri ve ayakları bağlı olduğundan, orada kendisini öldüreceklerinden endişe ediyordu. Adamlardan biri kapıyı açtı ve “sesini çıkartırsan seni öldürürüz” dedi. Başını “tamam” anlamında salladı. Ardından, bir çuval gibi çıkarttılar onu arabadan. Yedi kişiydiler. Diğer araba da, citroen xsara, arkadaydı. Adamlardan biri “diz çök” dedi, Yunanca.

Cezayirli Ömer, adamın ne dediğini anlamadığı için hiç istifini bozmadı. Bunun üzerine demirle ayağına vurdular. O acıyla bağırdı. Bu defa daha çok daha çok vurmaya başladılar. İki kişi demirle ayaklarına, iki kişi de sırtına vuruyordu. Bir başkası bıçakla gözünün tam üzerine vurdu. Sonra iki yandan karnına…

Hareketsiz bir halde yere yığılıp kaldı. İki kişi koluna girdiler. Kelepçelerini kestiler. Elbiselerini çıkartıp çırılçıplak bıraktılar. Biraz sürükledikten sonra da Meriç Nehri’ne attılar.

Cezayirli Ömer baygın bir haldeydi. Ayakta durmakta zorlanıyor, kusuyordu. Nehrin karşısına zar zor geçebildi. Türkiye tarafına.

Bir kadın veya aile rast gelebilir düşüncesiyle mahrem yerlerini örttü yapraklarla. Gün doğmak üzereydi. Bir yol kenarına vardı. Çıplak olduğu için kendini gizliyordu. Askeri bir araç görünce fırlayıp yola atıldı. Askerlere,

“Ben Cezayirli, Müslüman, Yunanistan’da bana işkence yaptılar” dedi.

Askerler ne dediğini anlayamadılar. Bir süre sonra, Arapça anlayan bir asker bulundu. Perişan halde buldukları yaralıyı askeri bir tesise götürdüler. Elbise ve yemek verdiler. Herhangi bir şey yiyebilecek durumda değildi. Ambulansla hastaneye götürüldü.

Ayağı enfeksiyon kapmıştı. Doktor, biraz daha geciksen, ayağını kesmek zorunda kalırdık, dedi. Tedavinin ardından Edirne Geri Gönderme Merkezi’ne götürüldü. Orada 27 gün kaldı.

4 Temmuz 2017 gecesi öldü veya ölsün diye nehre atılan Cezayirli Ömer 5 Temmuz 2017’de Türkiye’deydi.

Ağır işkencelerden geçtiği için psikolojisi bozuktu. İlaç kullanıyor, destek alıyordu. Sağ gözünde görme bozukluğu vardı. Ayağına platin takılmıştı. Sara krizlerini andıran baygınlıklar geçiriyordu.

Kendisi gibi dört kişinin daha başına benzer olaylar geldiğini, ameliyat olduklarını hastanede öğrendi.

Cezayirli Ömer başından geçenleri avukatına tüm ayrıntılarıyla anlattı. Fotoğrafları ve sağlık raporları da dosyasındaydı. Yunanistan’da uğradığı insanlık dışı muameleden ötürü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaat edecekti. Ne var ki ilk görüşmeden sonra kendisinden bir daha haber alınamadı.

Bir mülteciye yaraşır şekilde “yarım kalan” başvurudan geriye işte bu hikâye kaldı. “Akdeniz’de batan mülteci teknesi” haberlerinde geçen, ismi rakamlarda mahfuz kişilerden daha şanslıydı Cezayirli Ömer.

Mıydı?

En azından hayattaydı.

Mı?

Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum

İftira Hukuku

Türkiye’nin dört bir yanı Hukuk Fakülteleri ile dolu. Bu fakültelerde Medeni Hukuk, Borçlar Hukuku, Ceza Hukuku gibi temel dersler okutuluyor.

Bana soracak olursanız, bu derslerin yanı sıra bir ders daha okutulmalı: İftira Hukuku.

Şaka değil. Böyle bir derse ihtiyaç var zira yargı içinde hukukun temel ilkeleri değil de sadece iftiralara dayalı olarak o kadar çok karar veriliyor, o kadar çok insan mağdur ediliyor ki, bu gelenek adeta ekolleşmiş. Hal böyle iken okullarda ders olarak okutulması komik bir öneri sayılmaz.     

Türk Hukuk Tarihi bir yönüyle iftiralar tarihidir. İftiralarla hüküm vermek, söz konusu mesele siyasi bir yön taşıyorsa, deyim yerindeyse, sünnettir.

Son parti iftiralardan ötürü haksızlığa uğrayan iki kişiden bahsedelim.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkan Taner Kılıç 8 aydır tutuklu. Dün akşamüzeri serbest bırakıldı. Henüz ailesine kavuşmadan, gece yarısı, tekrar tutuklandı.

Taner Kılıç’ın suçlu olduğuna dair iftiradan başka bir delil yoktu! Kendisinin Bylock kullanıcısı olduğu iddia (ve iftira) ediliyordu.

Emniyet 8 aydır bu duruma dair bir rapor sun(a)madı Mahkemeye. Buna mukabil Taner Kılıç’ın avukatları, biri uluslararası bir dijital güvenlik şirketinden alınma, üçü halihazırda İstanbul Adliyesi Bilirkişi Listesinde kayıtlı bilirkişilerce hazırlanmış toplam dört rapor sundular Mahkeme’ye.

Taner Kılıç’ın Bylock kullandığına ilişkin herhangi bir rapor yokken kullanmadığına ilişkin dört rapor var. Suçlu olduğu ispat edilemiyor fakat suçsuz olduğunun ispatı da yeterli gelmiyor!

Sekiz ay sonra, tam da “ceza hukuku” devreye girmişken, iki saate kalmadan galebe çalan hukuktan bahsediyorum, ders olarak okutulması gerekli.

Geçen gün Furkan Vakfı’na operasyon düzenlendi ve yöneticileri ile başkanı gözaltına alındı. Ardından vakıf kapatıldı.

Hangi hukuka göre? Suç ne? Hani delil?

İlla bir delile gerek duyuluyorsa, alın size delil: 28 Şubat günlerinde Müslümanları linç eden mantık ve usulle hazırlanmış, haber görünümlü “media” saldırıları. Namı diğer, linç notları!  

Hükümetin dümen suyuna gitmeyen tarikat veya cemaat veya stk var mı?

Varsa onlara ancak bir hak tanınıyor artık: Susma hakkı!

Öyle zannediyorum ki bu ülkedeki vicdan sahibi pek çok kişi benim gibi düşünüyordur. Vakıf Başkanı Alparslan Kuytul’un söylemlerine az-çok veya hiç katılmıyorsunuzdur ve fakat iktidara muhalif olduğu için tutuklandığını düşünüyorsunuzdur.

Peki, bir Müslüman kimden gelen habere inanmalı?

Hadi, Furkan Vakfı’ndaki Müslümanlardan gelen habere inanmadınız diyelim. Polis fezlekelerine mi, Türk yargısına mı, Türk basınına mı inanıyorsunuz?

Kurban olduktan sonra, hangi kara propagandanın kurbanı olduğunuzun önemi kalıyor mu?

Sorunlar çok. Soruları da çoğaltabiliriz.

Türbanlı Avukat

Edebiyat ve Hukuk alanlarının kesişme noktalarında yer alan kitapları bilhassa okumaya gayret ediyorum.

Avukat Ömer Dedeoğlu’nun, ikinci baskısı 2006 yılında yayımlanmış “Ağır Cezalık Anılar” adlı kitabı elimin altında. Kitap dava hikâyelerinden oluşuyor. Anlatımı güzel. Okunmasında fayda var.

Kitabı bu minval üzere tanıtırım diye düşünüyordum ki son yazı dikkatimi çekti:  “Karar 2: Türbanlı Avukat”

Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu’nda 18 yıl görev yapmaktan kıvanç duyduğunu belirten yazar, “bazılarının düşündükleri gibi TBB Yönetim ve Disiplin Kurulu’nda siyasi görüşler hiçbir zaman etkili olmamıştır. Kararlar, Avukatlık Yasası ile meslek kurallarına uygun verilir” dedikten sonra Disiplin Kurulu’nun aldığı kararların “yansızlığını” kanıtlamak amacıyla iki karara kitabının sonunda yer veriyor. O kararların ikincisi, “türbanlı avukat”lar hakkında.

Kararı içeren yazı şöyle başlıyor:

“Bayan avukatların türban takmaları Avukatlık Yasası ile Meslek Kurallarına aykırı olmasına karşın, bazı illerde türbanla avukatlık yapılıyordu. Yasa gereği türban takmaya devam edenlere, her şikâyette bir üst ceza verildiği halde bunu tekrarlayanlar vardı. Bu durum meslekten çıkarmaya kadar varabiliyordu.”

Bu girişin ardından, türbanlı avukatlarla ilgili kararları hangi gerekçelere dayandırdıklarını açıklıyor.

“Türkiye Cumhuriyetinin temelini Atatürk devrimleri oluşturur. Atatürk devrimlerinin özü ise laiklik ilkesidir.”

“Akıl ve aydınlanma çağına açılmayı amaçlayan laiklik devrimi ile dinsel hukuk kaldırılmış, yerine akılcı, yani laik hukuk konulmuştur.”

“Kamu hizmeti gören ve bağlı bulunduğu kamu kurumu niteliğindeki Baronun denetimi altında bulunan bir avukat, görev sırasında başını türban veya başörtüsü ile örtmek suretiyle dinsel inançlarını bu yoldan kamu alanına yansıtamaz.”

“Şikayetli avukat, Meslek Kurallarının 20. Maddesi hükmünün yalnız mahkemelerdeki kıyafetle sınırlı olduğunu savunmakta ise de, avukatlık, vekil edeni sadece mahkemelerde temsilden ibaret değildir. Avukat mahkeme kalemlerinde, adliye koridorlarında, keşifte, icra dairelerinde ve bürosunda da görev başındadır. Bu nedenle Meslek Kurallarının 20. maddesindeki yükümlülüklerin, avukatın görevi nedeniyle bulunduğu tüm yerler için geçerli olduğunun bilinmesi gerekir.”

Türkiye Barolar Birliği’nin zihniyetine göre bir kadın avukat başı örtülü olarak Mahkeme Salonu’na, Adliye’ye giremeyeceği gibi kendi işyeri olan bürosuna dahi giremez. Başörtüsü “mesleğe yaraşır kılık” sayılamayacağı için başörtülü kadın avukat meslekle ilgili bir işe, bir yere de gidemez. Giderse Atatürk devrimlerinin özü laiklik ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti temelinden sarsılacaktır!

Neyse ki haktan ve hukuk’tan nasibini almamış bu yasakçı zihniyet 90 yıl sonra yenilgiye uğradı. Başörtülü olmak, avukat olmaya da hâkim olmaya da bakan olmaya da engel değil bugün.

Acaba yazarımız, “çağdaşlık” ve “laiklik”ten yontulmuş putunun devrildiğini görmüş müdür diye merak edip bakınca, 2014 yılında vefat ettiği haberine rastladım.

Şaşırdım, çünkü cenaze namazı kılınmıştı. Bu ne yaman çelişki böyle, diye düşündüm.

Sen, Müslümanlık gereği başını örten avukatlara, “dinsel inançlarını bu yoldan kamu alanına yansıtıyorlar” gerekçesiyle 18 yıl boyunca disiplin cezaları ver, ardından cenaze namazın kılınsın!

Şimdi sen, devletin imamının ardına koca bir cemaati toplayarak, “dinsel inançlarını” kamu alanına, güpegündüz yansıtmış olmadın mı?

Hani, “dinsel hukuk kaldırılmış” idi? Dinsel değil de “akılcı, laik” bir şekilde toprağa verilmeli değil miydi bedenin?

Tutarlılık adına soruyorum. Belki de öyle istemiştin ama isteğine uyulmadı. Günahını almayayım.

Kudüs Bütün Müslümanların Kutsalıdır

”Kudüs’te Müslümanların razı gelebileceği asgari şart; işgalin sona ermesi, işgalcilerin yöreyi terk etmeleri ve yörede İslam egemenliğinin yeniden tesis edilmesidir.” Prof. Dr. Şinasi Gündüz, 100 yıldır ağır bir işgali yaşayan kutsal beldemiz Kudüs hakkında her Müslümanın bilmesi gereken asgari hususlar hakkında Mehmet Ali Başaran’ın sorularını cevapladı. 

http://www.dunyabizim.com/soylesi/27719/sinasi-gunduz-kudus-butun-muslumanlarin-kutsalidir-haremidir

Toprakları ve kutsalları işgal altında olan İslam coğrafyasında yaşayan biz Müslümanlar için direnmek farzdır. Direnmeyi namaza benzetirsek, bilinçlenmek de tıpkı abdest almak gibi bir önşarttır.

100 yıldır ağır bir işgali yaşayan kutsal beldemiz Kudüs hakkında her Müslümanın bilmesi gereken asgari hususları, konunun uzmanına sordum. Kur’an’ı AnlamakKüresel Sorunlar Ve DinPavlus, Hrıstiyanlık, Misyonerlik gibi kitaplarla pek çok ilmi esere imza atmış İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi anabilim dalı başkanı Prof. Dr. Şinasi Gündüz cevapladı.

Kudüs olarak bilinen beldede tarih boyunca hangi kavim ve devletler hüküm sürmüştür, kısaca açıklar mısınız?

Kudüs’ün bilinen tarihi MÖ 4000’lere kadar uzanır. Tarihin farklı dönemlerinde şehre egemen olan siyasal ve kültürel yapılardan hareketle Ursalimmu, Uraşlam, Ariel ve Aelia/İlya gibi çeşitli isimler verilen Kudüs, binlerce yıl Kenanilerin bir yerleşim merkezi olmuştur. Yaklaşık olarak MÖ 1000 yılı civarında Yebusluların şehri olan bu kent Hz. Davud tarafından fethedilmiş ve böylelikle MÖ 6. yy. başlarında Babillilerce yıkılışına kadar İsrailoğulları egemenliğinde kalmıştır.

Sonraki dönemlerde şehir üzerinde Babil, İran (Pers), Yunan ve Roma egemenlikleri söz konusu olmuş; Romalılar 2. yy.’da şehre imparator Hadrian’dan hareketle Aelia Capitolina adını vermişler ve bu isim İslam egemenliği dönemine kadar sürmüştür. MS 636’da Hz. Ömer döneminde şehir İslam egemenliğine girmiş ve şehre kutsallığından ötürü Kudüs (Kudsü Şerif) adı verilmiştir. 1099-1187 arasındaki kısa süreli Haçlı egemenliği hariç, 1917 yılına kadar Kudüs’teki İslam egemenliği devam etmiştir. Bu arada Kudüs 1517-1917 arasında tam 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştır.

1917 yılında şehri işgal eden İngilizler, bu tarihte Siyonist localara verdikleri ve Belfour Deklarasyonu olarak adlandırılan söz çerçevesinde dünyanın dört bir tarafından Yahudilerin Filistin’e ve tabi ki Kudüs’e göç edip yerleştirilmeleri politikasını yürürlüğe koymuş ve 1948’de resmen kabul edilen işgalci İsrail’in kuruluşunu hazırlamışlardır. Bu tarihten günümüze kadar ise şehir siyonist İsrail işgali altındadır.

Kudüs’ün Hristiyanlık, Yahudilik ve İslamiyet açısından taşıdığı önem nedir?

Kudüs her üç dinsel gelenek için de önemli bir şehirdir. Hıristiyanlık açısından Kudüs, gerek Hıristiyanlarca yeryüzünde bedenleşen “tanrı oğlu” ve “ilahi kelam” olarak kabul edilen İsa Mesih’in yaşamında bu şehrin ve civarının oynadığı önemli rol, gerekse gelecek dönem beklentileri açısından önem arzetmektedir.

Hıristiyanlığa göre Beytüllahim’de doğan İsa Mesih, Kudüs’ü ve Kudüs’teki mabedi faaliyetlerine üs edinmiştir. İncillerde kendisiyle ilgili olarak “bir peygamberin Kudüs’ün dışında ölmesi düşünülemez” demiştir (Luka 13:33-34).

Yine İsa Mesih bu bölgede suçlanmış, yargılanmış, ölüme mahkûm edilmiş ve Kudüs surlarının hemen dışındaki Golgota’da çarmıha gerilerek öldürülmüştür.

Hıristiyan geleneği İsa Mesih’in çarmıha gerildiğine, gömüldüğüne ve sonra mezarından dirilerek göğe yükseldiğine inanılan bu yerde en kutsal kiliselerinden birini, “Kıyame Kilisesi”ni inşa etmiştir. Hıristiyan geleneğinde Kudüs gelecek dönem beklentileri açısından da oldukça önemlidir. İsa Mesih’in ikinci defa yeryüzüne gelmesi öncesi Yahudilerce Kudüs’te tapınağın yeniden inşa edileceğine ve Yahudilerle diğer uluslar arasında büyük bir savaşın çıkacağına, sonrasında iyilerle kötüler arasında Armegeddon savaşının yaşanacağına inanılır. Bütün bunlar olmadan İsa Mesih yeryüzüne inmeyecektir. Dolayısıyla bütün bu beklentilerde Kudüs kilit öneme sahip bir merkez olarak düşünülür ve bu nedenle de başta Amerikan evangelik kiliseleri olmak üzere Siyonist Hıristiyanlar İsrail’i ve Kudüs’e yönelik İsrail politikalarını güçlü şekilde desteklemektedirler.

Yine Hıristiyanlar bu gelecek dönem beklentisi çerçevesinde İsa Mesih’in ikinci kez gelişi döneminde Tanrı’nın ikametgâhı olan “göksel Kudüs”ün bir gelin gibi Tanrı katından yeryüzüne ineceğine de inanırlar.

Yahudilik açısından Kudüs, tanrı tarafından İsrailoğulları’na, dolayısıyla Yahudilere vaadedilen “Eretz İsrael”in (Arzı Mev’ud’un) merkezidir; Kral Davud tarafından kurulan İsrail krallığının başkentidir. Kudüs Davud şehridir. Bu şehir yeryüzünde kutsiyetin merkezi olarak kabul edilir. Kral Süleyman tarafından MÖ 10. yy’da inşa edilen kutsal mabed (Bet Amikdaş) bu şehirdedir. Yine tanrının manevi ikametgâhını temsil eden Ahit Sandığı da bu mabed, dolayısıyla mabedin yer aldığı bu şehir içindedir.

Her ne kadar Kudüs şehri MÖ 6. yy’dan itibaren İsrailoğulları egemenliğinden çıkmışsa da bu şehir Yahudilerin ebedi başkenti olarak kabul edilir. Yahudiliğe göre Kudüs gelecek dönem açısından da oldukça önemlidir. Bir iman esası olarak geleceği beklenen Mesih’in Yahudileri yeniden Arzı Mev’ud’a döndüreceğine, Kudüs’ü yeniden başkent yapacağına ve Kudüs’te mabedi tekrar inşa edeceğine inanılır.

İslam açısından baktığımızda, öncelikle Kudüs bin yılı aşkın bir süredir İslam diyarı olmuş bir şehirdir. Peygamberler şehridir; zira Hz. Davud ve Hz. Süleyman’dan Hz. Zekeriyya’ya, Hz. Yahya’ya ve Hz. İsa’ya kadar birçok İslam peygamberi bu şehirde yaşamış ve burada şirke karşı tevhid mücadelesi vermiştir.

Yine Kudüs Müslümanların ilk kıblesidir. Hicri 2. yılda kıble olarak Mescid-i Haram yönünün belirlenmesine (Bakara 144) kadar Hz. Peygamber (sav) ve mü’minler namazlarında Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya yönelmişlerdir.

Kudüs aynı zamanda Hz. Peygamber’in İsra ve Mirac mucizelerinin gerçekleştiği mekândır. İsra suresinde, 1. ayeti kerimede ifade edilen ve “çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa” ifadesi Kudüs’ü kastetmektedir.

Mescid-i Aksa, Kudüs’te Hz. Süleyman tarafından inşa edilen, MÖ 586’ya kadar ayakta kalan, bu tarihte yıkılışından yaklaşık 60 yıl sonra ikinci defa inşa edilen ve MS 66-70’e kadar ayakta kalan mabettir. İsra olayı Kudüs’teki bu mabede ve çevresine yönelik Hz. Peygamber’in yaşadığı mucizevi bir tecrübedir.

MS 636’da Hz. Ömer döneminde Kudüs fethedildiğinde Hz. Ömer, Mescid-i Aksa’nın bulunduğu mekân üzerinde namaz kıldırmış ve ilerleyen dönemde namaz kılınan bu mekân üzerinde bugün Kubbetussahra ve Aksa Mescidi olarak adlandırılan yapılar inşa edilmiştir.

Hz. Peygamber (sav), Mescid-i Aksa’yı, Mescid-i Haram ve Mescidu’n-Nebi ile birlikte özel olarak ziyaret amacıyla seyahat düzenlenecek üç mescid arasında zikretmiştir; buralarda kılınacak namazın diğer yerlerde kılınan namazlardan sevap bakımından daha makbul olduğunun altını çizmiştir. Bu bağlamda Kudüs, Harem-i Şerif’tir; yani tıpkı Mekke ve Medine bölgeleri gibi kutsal bir alandır, Harem bölgesidir.

Dünyanın herhangi bir yerinde bir İslam diyarına yapılan taciz, bütün Müslümanlara yapılmış demektir. İslam diyarı içinde özellikle Harem bölgesine yapılan bir taciz, saldırı ve işgal ise daha da önemlidir; her Müslümanın bu tacize, saldırıya ve işgale karşı direniş ve tavır göstermesi farzdır. Bu nedenle Kudüs ve etrafındaki Siyonist işgale karşı mücadele yalnızca yerel halkların ya da çerçevenin değil, bütün Müslümanların görevidir. Zira Kudüs, bütün Müslümanların kutsalıdır, haremidir; ona yönelik taciz ve tecavüz bütün Müslümanlara karşı yapılan bir taciz ve tecavüzdür.

100 yıldır dünyanın gözleri önünde devam eden Filistin işgalinin, işgalciler adına başarısı ve başarısızlığı hakkında neler söylenebilir?

Filistin işgalinin işgalciler adına başarısı, yaklaşık 100 yıldır burada oluşturdukları fiili durumdur. Bu 100 yıllık süreçte dünya genelindeki Müslümanların ve özellikle de yöre Müslüman halklarının gerekli mücadeleyi ve tepkiyi sergilememiş olmaları, tam tersine başta yöredeki kukla yönetimler olmak üzere yöre toplumlarının bir müstemleke zihniyetiyle Batı’ya ve Batı zihniyetine eklemlenme konusunda adeta birbiriyle yarışır hale gelmeleri işgalciler adına ciddi bir başarıdır.

Bununla birlikte işgalciler adına en büyük başarısızlık yöredeki sömürge valisi kılıklı Batı yanlısı yönetimlere rağmen Filistin’e ve Kudüs’e yönelik İslami bilincin Müslüman kamuoyunda hâlâ canlılığını sürdürüyor olmasıdır. Bu durum eninde sonunda işgalci zorbaların ve onları destekleyen güçlerin kaybedeceği bir geleceği hazırlayacaktır. Bunun için öncelikle başta Kudüs ve Mescid-i Aksa olmak üzere İslami değerlerimizi sahiplenmek ve bu konuda İslam dünyasındaki fiili yönetimlerin gündelik ayak oyunlarından ve politik atraksiyonlarından bağımsız olarak işgal atındaki tüm İslam topraklarının yeniden özgürleştirilmesine, ayaklar altına alınan kutsallarımıza sahip çıkılmasına yönelik tutumlar ve tavırlar geliştirmek gerekir.

Aynı şekilde bu çerçevede bugün Filistin ve Kudüs özelinde cari olan işgal durumunun yalnızca Siyonist İsrail’den kaynaklanmadığı ve bunun ardında başta İngiltere ve ABD olmak üzere İslam düşmanı hegemonik güçler ve bunların yerli işbirlikçileri olduğunu, dolayısıyla verilecek mücadelenin bütün bu güçlere, bunların zihniyetine ve İslam dünyasındaki destekçilerine karşı olması gerektiğini hatırdan çıkarmamak gerekir.

Siyonizmin işgali altındaki Kudüs’ü bekleyen tehlikeler nelerdir?

En belirgin tehlike, işgalciler ve işbirlikçileri tarafından önerilen ve gerçekte fiili durumun Müslümanlarca kabulünü, İslam’ın kutsallarının iğfal edilmesini ve Müslümanlarının elinden alınmasını amaçlayan sözde çözüm tekliflerinin bölge halkları tarafından kabullenilmesidir.

Filistin’de büyük bir zulme maruz kalan Müslümanların razı gelebilecekleri çözümün asgari şartları nelerdir?

Müslümanların razı gelebileceği asgari şart; işgalin sona ermesi, işgalcilerin yöreyi terk etmeleri ve yörede İslam egemenliğinin yeniden tesis edilmesidir.

Nuray Canan’ın Hayatı

Yıl 1998. İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu ikinci sınıf öğrencisiydi. Mezun olmak üzereydi. Son sınavlardan birine girmek için sınıfta yerini almıştı ki okutman olarak görevli Çiğdem Yalvaç tarafından duyuru yapıldı:

“Başörtüsünü açanlara sınav kâğıtlarını vereceğim, açmayanlar dışarı çıksınlar.”

Başörtülü iki arkadaştılar. Başörtülerini çıkartmayı da dışarı çıkmayı da reddettiler. O okulun öğrencileriydiler ve sınava girme hakları vardı.

Okutman, sınıftan çıkıp polislere haber verdikten sonra geri döndü. Bu defa tavrını sertleştirerek başörtülü öğrencilere bağırdı:

“Ya insan gibi giyinin ya da sınıfı terk edin. Yeter!”

Çok geçmeden polis sirenleri duyuldu. Pencereden baktığında iki polis otobüsünün okulun bahçesine girdiğini gördü. Şok olmuştu. Sınıfın kapısı açıldı ve zırhlı 7-8 polis bir anda içeriye daldı. “Ne oluyor, yapmayın, etmeyin” demeye kalmadan, yaka paça sürüklenerek gözaltına alındı.

Bir süre hücrede bekletildikten sonra Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldü. Parmak izi alındı. Önüne rakamlar konularak fotoğrafları çekildi. Sorgulandı. Birçok örgüt ismi söylendi kendisine ve bu örgütlerden birini seçmesi istendi. Hangi örgüttendi?

Sorgu neticesinde, önüne bir evrak konuldu. O evrakı imzalarsa serbest kalacağı, imzalamazsa gözaltı süresinin uzatılacağı bildirildi.

“Ben sınıfta başörtüsü ile bulunuyordum. Bu yüzden kargaşa çıktı. Diğer öğrencilerin eğitim ve öğretimini engelledim. Suçumu kabul ediyorum.”

Nuray Canan sekiz saatin ardından evrakı imzalayıp serbest kaldı.

Ertesi gün final sınavına girmek üzere okula gittiğinde, ana kapının önünde polis barikatı ile karşılaştı. Bir liste hazırlanmış ve okul sekreterine verilmişti. Yalnızca o listede adı okunanlar sınava girebilecekti.

Öğrenciler okul önünde yığılmış, adlarının okunmasını bekliyorlardı. Herkesin adı okunuyor, başörtülülerinki okunmuyordu. Listeyi kontrol ettiklerinde, başörtülü öğrencilerin adlarının yanına “Türbanlı” anlamında, “T” işareti konulduğunu, bu sebepten isimlerinin atlandığını fark ettiler.

Bu ayrımcılık karşısında öfkeye kapılan öğrenciler okul yönetimini protestoya başladılar. Başörtülü öğrenciler hep birlikte içeriye girmeye çalışırken çıkan arbedede yere düştü. Polis, postalıyla kolunu birkaç kez teklemedikten sonra ezdi. Nuray Canan’ın kolu mosmor olmuştu. Hastaneye kaldırıldığında, liflerin koptuğu anlaşıldı. On beş günlük iş göremezlik raporu aldı.  

Yasaklar ve polis şiddeti toplumda rahatsızlık oluşturmaya başlamıştı.

Nuray Canan, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği’nde sargılı koluyla kameraların önüne geçti ve başörtüsü zulmünün geldiği noktayı kamuoyuna gösterdi.

Mazlumder İstanbul Şubesi Başkanı Av. Şadi Çarsancaklı, “polisin görevi üniversite içinde sulh ve sükûnu sağlamak, kamusal hakların kullanılmasının engellenmesini önlemek iken, İstanbul polisi üniversite öğrencilerinin anayasal hakkı olan eğitim hakkını engellemek ve imtihana girmek için anfide yerini almış çocukları yaka paça dışarı atmakla meşgul olmaktadır” dedi.

1000 yıl süreceği beyan edilen 28 Şubat sürecinin sembol isimlerinden bir kişi ve bir kurum, ilk kez o basın açıklamasında birlikte görülüyorlardı.   

Nuray Canan kendisini darp eden polisin sicil numarasını aldı. Ardından o polis hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu suç duyurusuna ilişkin olarak kayıt dışı bir biçimde gözaltına alındı. Getirildiği karakoldaki polisler tarafından tehdit edildi. Tehditler sonucu, ancak polis hakkındaki şikâyetinden vazgeçince serbest kalabildi.

Yine, ilerleyen aylarda, Vefa’da, çalıştığı klinikten alınıp karakola götürüldü. Bu kayıt dışı gözaltında da polislerin nasihat, uyarı ve tehditlerine muhatap oldu. Hemen ardından, polislerce işyerine yapılan baskı neticesinde işinden oldu.

Üniversitelerde tehdit ve yıldırma politikaları sonucu başörtüsünden vazgeçmeyen öğrenciler için “ikna odaları” olarak adlandırılan yöntem devreye sorulmuştu. Öğrencilere, başlarını açmaları karşılığında burs bağlanacağı, staj ve iş imkânı sağlanacağı gibi destek vaadlerinde bulunuldu.

Nuray Canan, okul kaydını dondurmak zorunda kalırken verdiği dilekçede, başörtüsünü değil maddi imkânsızlığı gerekçe gösterdi. Bunun üzerine okul sekreterliğinden kendisine, “maddi problemlerin varsa hiç sorun değil, sen başını açmaya niyetliysen hesap numaranı ver, biz sana istediğin kadar para yatırırız” dendi. Kabul etmedi.

Yıl 1999. İstanbul Üniversitesi’nin önünde başörtüsü yasakları protesto ediliyordu. Nuray Canan hamileydi ve o gün hastaneye, kontrole gitmek üzere durakta bekliyordu. Polis müdahalesi nedeniyle fakülte önündeki göstericilerden bir kısmı sağa sola kaçıştı. Oluşan kargaşa içinde sivil polisler Nuray Canan’ı da gözaltına aldılar.

Hamile olduğunu, doktorla randevusu olduğunu, eylemle hiçbir şekilde alakası olmadığını söylese de dinletemedi. Çeke sürükleye, zorla polis minibüsüne sokuldu. Bir anda, 17 kişiyi doluşturdukları bir minibüste, sıkış tıkış halde buldu kendini.  İkiz bebeklere hamile olduğu için zorlanıyordu.

“Pencereyi açar mısınız, nefes alamıyorum” diye seslendi polislere.

Bayan polislerden biri, “kes sesini, size bu ülkenin havası bile haram” diyerek tersledi kendisini.

Beyazıt Karakolu’nda bir odaya alındılar. İçlerinde 3-4 tane erkek öğrenci de bulunuyordu. Polisler hiçbir açıklama yapmadan, ellerinde coplarla öğrencilere saldırdılar. Kin ve nefretin güdülediği öfkeyle, acımasızca dövüyorlardı.

“Durun, yapmayın!” diye araya girilmesi nafileydi. Büyük bir arbedenin içindeydi artık.

Nuray Canan, o arbede içinde baygınlık geçirdi. Gözünü açtığında Haseki Hastanesi’ndeydi. Doktorun sözleri kulağına çalınıyordu:

“Bebeklerden birinin kalp atışı gelmiyor. Bunları almak lazım…”

Duyduklarına inanmadı.

“Benim zaten randevum vardı bugün. Beni kendi hastaneme götürün” dedi.

Yarı baygın halde, polis aracına bindirildi ve kayıtlı olduğu hastaneye götürüldü. Hastane, gözaltında olduğu için kendisini kabul etmedi. O telaş içinde başka bir hastane bulundu.

Doktor, polis nezaretinde gelen hamile hastasını muayene etti ve akıbeti bildirdi:

“İkiz bebeklerden biri ölmüş. Ölen bebek diğerini zehirleyeceği için ikisinin de alınması gerekiyor.”

Polisler bir an olsun yanından ayrılmıyorlardı. Kapıda nöbet tutuyorlar, beş dakikada bir kapıyı açıp içeri bakıyorlardı.

Nuray Canan, kollarında serumlar, tedavi altında, endişeli bir halde olan biteni idrak etmeye çalışıyordu.  

Sabah olduğunda polisler kendisini Sultanahmet Adliyesi’ne götürmek üzere geldiler. Gözaltına alınan diğer öğrenciler hâkim karşısına çıkartılacaktı. Onu da duruşmaya yetiştirmeliydiler. Kanun bunu emrediyordu.

Doktorlar karşı çıktılar:

“Bu bayanın tansiyonu yüksek… Karnındaki bir bebek ölü… Diğer bebeğin kalp atışları zayıf… Hayati tehlikesi var, hastayı size veremeyiz.”

Altı yedi polis, doktorlara baskı kuruyor, sert sözlerle dediklerini dayatmaya çalışıyorlardı. Polis amiri doktora sert çıktı:

“Vereceksin! Serumları kolundan sök. Bize verilen talimat bu.”

Polisler hastaneyi birbirine kattılar. Doktorlar mecbur kalarak hastayı polislere teslim etti.

Nuray Canan, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet” suçlamasıyla hâkim karşısına çıkartıldı, ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.  

Gözaltında maruz kaldığı şiddet dolayısıyla karnındaki ikiz bebeklerden biri ölmüştü. Ne var ki bu gerçeği kabullenmek istemiyordu.

Bir ay boyunca inanmadı bebeğinin öldüğüne ve hastane hastane gezdi. Bebeğinin yaşadığını öğrenene dek doktorlara görünmeye devam ediyordu. Doktorlar, hangi psikolojide olduğunu anlamışlardı. Nihayet bir radyoloji uzmanı, aşikâr olan acı gerçeği ona kabullendirdi. Onu karşısına aldı ve silkeler gibi sert konuştu:

“Bak! Bebeklerinden biri ölü, tamam mı!? Bunu artık kabul etmek zorundasın, anlıyor musun? Kabul etmek zorundasın!”

“Tamam” diyerek, çaresiz, yanından ayrıldı doktorun.

Draman’a gitmek için minibüse bindi. Minibüste kendisini sıktı, sıktı, sıktı… Tam inmek üzereyken bir çığlık attı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kabullenmişti artık; bebeklerinden biri ölmüştü!

İnsanlar, “ne oluyor” diye panikle yanına geldiler yardımcı olmak için. O ise caddede deli gibi koşmaya başladı. Hem koşuyor, hem ağlıyor hem de “ölmüş, ölmüş” diye bağırıyordu.

Eve vardı. Kapıyı annesi açtı. 

“Hayırdır, ne oldu” diye sordu.

“Bebeklerden birisi ölmüş.”

“Kızım sen deli misin? Bir ay oldu, niye böyle inat ediyorsun!”

Ana kız, birbirlerine sarılıp ağladılar.

İmtihan, asıl şimdi başlıyordu. Hangi doktora gitseler “çocukları almak lazım” deniyordu. Kürtaj yapılması gerektiği net bir biçimde ifade ediliyordu.

Nuray Canan bunu da kabul etmedi. Dört buçuk aylık bebeğinin hayatı için ölü ikizini dört buçuk ay karnında taşıdı ve nihayet mükâfatını aldı: Bebeği sağlıklı bir şekilde doğmuş, kucağındaydı.

Nuray Canan hakkında “eğitim ve öğretim çalışmasını engellemek suçu” işlediği gerekçesiyle Fatih 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.

Dava 2 yıl sürdü. Suçun işlendiğine ilişkin delil olarak iki adet belge gösteriliyordu. Biri, sanığın karakolda, korku ve baskı altında imzalamak zorunda kaldığı evrak, diğeri ise okutman tarafından düzenlenen tutanak… Bu tutanağın altında okul müdürü ile iki polisin şahit olarak imzaları bulunuyordu.

Şahitler Mahkemeye çağrıldılar. Sorulduğunda, yargılama konusu olaya şahit olmadıklarını ifade ettiler.

Hâkimin, “o halde bu tutanağa neden imza attınız” diye sorması üzerine, “Çiğdem Hanım çok ısrar etmişti” dediler.

Hâkim, hüküm gerekçesini oluştururken Hukuk Felsefesine dalarak özlü çıkarımlarda bulundu:

“Herkes yasaların men etmediği ölçüde, dini inanç ve düşüncelerinde serbesttir. Kimse bir diğerini dini inancından ve buna bağlı dininden dolayı kınayamaz. Aksine davranış suçtur. Okumak herkesin hakkıdır, kimse bu haktan mahrum bırakılamaz, ancak kimsenin yasaların suç saydığı ve men ettiği davranışlarda bulunma hakkıda yoktur. Herkes hakkını kullanırken kurallara uygun davranmak zorundadır.

Yine her sahada Anayasal hakkı olduklarını ileri sürerek hak arayanların hak arama sınırlarının, başkalarının haklarının başladığı yerde bittiğini bilmesi gerekir.”

Mahkeme suçun işlendiğine kanaat getirdi. Nuray Canan 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. 28 Şubat postmodern darbesinin ruhuna uygun bu karar Türkiye’de uzun süre konuşulacaktı.  

Hürriyet Gazetesi “Eğitimi Engellemeye 6 AY HAPİS” başlığı ile verdiği haberin ilk cümlesinde, sanığın tutuksuz yargılanmasına dikkat çekti:

“Türbanla girdiği final sınavında eğitim ve öğretimi engellediği gerekçesiyle tutuksuz yargılanan Nuray Canan Bezirgân 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.”

Star Gazetesi, “Türbana İlk Hapis” manşetiyle verdiği haberde sanığın büyük boy fotoğrafını kullandı. Fotoğraf kenarına önemli gördüğü kısa açıklamalar iliştirdi:

“Mahkemeye eşi ve altı aylık oğlu ile geldi. Çarşafı andıran siyah türbanını çıkarmadı.”

“İki yıla kadar hapsi isteniyordu. Altı ay aldı. Hapse düşmesini, mahkemedeki iyi hali önledi.”

Karar Türkiye dışında da ses getirdi.

ABD’nin etkili yayın organlarından Washington Post’ta “Türkiye’nin problemleri kadınların başına dayandı” başlığı ile genişçe bir haber yayınlandı. Haber, Nuray Canan’a verilen altı aylık hapis cezası ile başlıyor ve başörtüsü mağdurları, insan hakları grupları ve bilim insanlarının görüşlerini kamuoyuna aktarıyordu.

Uluslararası İnsan Hakları Kuruluşu “Human Rights Watch” (İnsan Hakları İzleme Örgütü) başörtüsü ile sınava girdiği için altı ay hapse mahkûm edilen Nuray Canan’ı Avrupa Parlamentosu’nun gündemine getirdi.

“HRW Türkiye’deki insan hakları ile ilgili kaygılarını bir mektupla Avrupa Parlamentosu üyesi milletvekillerine iletti. Türkiye’deki okullarda ve devlet dairelerinde yaşanan başörtüsü yasağının ve bundan kaynaklı sorunların dinmek bilmediği belirtilen mektupta, bu uygulamanın laiklik adına ve ordunun desteği ile sürdürüldüğü kaydedildi.”

Yıl 2000. Keyfi gözaltılar ve maruz kaldığı fiziki ve psikolojik şiddet bir yana, tehditler almaya devam ediyordu. Her ne kadar altı aylık hapis cezası ertelenmişse de hakkında yeni bir dava daha açılmıştı. O şartlar altında Türkiye’de daha fazla kalamadı ve Amerika’ya gitti. Bir süre Amerika’da kaldıktan sonra Kanada’ya sığındı.

Sığınmacı olarak başvuru sahibi kişiler önce mülakata alınıyor, uygun görülürlerse bir sonraki aşamada vatandaş olmalarına ilişkin karar için mahkemeye çağrılıyorlar.

Nuray Canan mülakatta hayat hikâyesini, Türkiye’de yaşadıklarını anlatınca, görevli kadının gözleri doldu. “Kendimi iyi hissetmiyorum, müsaadenizle bir ara vermek istiyorum” diyerek, odadan çıktı. On beş dakika sonra geri döndü ve “tamam” dedi, “mahkemeye gerek kalmadan sizi vatandaşlığa kabul ediyoruz.”

Kanada tarihinde ilk kez bir kişi “dininden dolayı ayrımcılığa tâbi tutulduğu için sığınma başvurusunda bulunmuştu. Hikâyesini okumakta olduğunuz bu kişi Kanada tarihinde en kısa sürede vatandaşlık hakkı edinen kişi olmuştu ayrıca. Eşi ve çocuğu da kendisiyle birlikte bu hakkı elde etti.

Aradan iki hafta geçmişti ki, Adliye’ye davet edildi Nuray Canan. Eksik evraklarıyla ilgili bir bildirimde bulunacaklar herhalde, diye düşündü. Adliye’ye girdiğinde bir görevli kendisini karşıladı. Bir odaya buyur etti. Burası büyük bir Mahkeme salonuydu. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Derken, hâkim kürsüsüne oturmasını rica ettiler. Oturdu. Yanında tercüman, karşısında onlarca hâkim…

“Bizi aydınlatmanı istiyoruz” dediler. “Türkiye’de ne oluyor? Devlet neden sizin gibi başörtülü insanlara karşı böyle baskıcı bir tavır sergiliyor?”

Nuray Canan, Türkiye’de yaşanan süreci, olup bitenleri anlattı.

Kişisel sorular soranlar oldu, onlara cevap verdi. Duydukları karşısında gözyaşlarına hakim olamayan yaşlı bir kadın hakim yerinden kalktı ve boynuna sarıldı. “İnsanlığımı hissettim. Gerçekten, ancak böyle büyük bir inanç insana bunları yaptırır” dedi. 

O brifingin ardından Kanada Hükümeti Nuray Canan’a, inancından dolayı mağdur olarak Türkiye’den gelenler için referans olma hakkı tanıdı. İlerleyen yıllarda onun referansıyla en az 25 kişi Kanada’da vatandaşlık hakkı elde edecekti.  

Vatandaşlık elde edenler için bir tören düzenleniyordu. Büyük bir salonda toplandılar. Vatandaşlık yemini edildi. Genelkurmay’dan üst düzey bir asker, vatandaş olanlarla tokalaşarak belgelerini takdim etmeye başladı.

Nuray Canan, belgeleri takdim eden komutanın yardımcısına giderek, “söyler misiniz kendisine, bana elini uzatmasın” diye ricacı oldu.

Sıra kendisine geldiğinde Komutan, “size bunu takdim ediyorum ama çıkışta sizinle mutlaka görüşmek istiyorum, beni bekleyin, olur mu?” dedi.

Törenden sonra komutan Nuray Canan’ın yanına gelerek, tokalaşmama gerekçesini sordu. İnancından dolayı tokalaşmadığı yanıtını alınca, “sizi canı gönülden tebrik ederim. Sizin gibi bir insanı tanıdığıma sevindim.” dedi.

Nuray Canan da bu tavır karşısında şaşırmış ve sevinmişti.

Komutan, “yalnız şunu anlayamadım” dedi, “neden diğer örtülüler kendileri ellerini uzatıyorlar?”

Nuray Canan, üniversite eğitimine Kanada’da devam etti. Türkiye’de başörtüsü yasakları genişletilirken o Kanada’da bir devlet okulunda öğretmen asistanlığı yapıyordu.  

Kanada’da geçirdiği 7 yılın sonunda kendisine tiroid kanseri teşhisi konuldu. Doktor, “kaç tane çocuğun var” diye sordu.

“Üç”

“Yaşları kaç?”

“Bir, iki ve yedi”

“Kansersin ve son aşamada olduğundan acilen ameliyat gerekiyor”

Doktor, hemen sekreterini aradı ve en yakın tarihe ameliyat günü ayarladı.

“Şuraya imza atar mısın?” 

“Bu nedir”

“Kanser ses tellerine de sıçramış olduğundan, ses tellerini kesmemiz gerekiyor.”

Nuray Canan için şok edici bir gerçek daha belirmişti birdenbire.

Yedi yaşındaki oğlu apartmandaki bütün Türklerin kapılarını çalarak komşulara, okulda öğretmenine, tanıdıklarına “biliyor musunuz, annem ölecek, kansermiş” diyerek derdini anlatıyordu.

Nuray Canan, bir yandan, “konuşamazsam ne yaparım” diye üzülürken bir yandan da sürekli dua ediyordu: “Allah’ım sen bana canımı, sağlığımı  bağışla!.. Eğer bağışlarsan sesimi, canımı, malımı, her şeyimi senin uğrunda feda edeceğim.”

Bu teşhisin ardından, bir süre tereddüt ettikten sonra tedaviyi reddetti ve Türkiye’ye kesin dönüş yaptı.

2008 yılında Mehmet Ali Birand’ın sunduğu 32. Gün adlı programa konuk olan “katı laikçi” ve “yasakçı” zihniyeti temsil eden konuşmacılar karşısında, canlı yayında söz aldı. Süregelen yasakları ve laikliğin bir baskı aracı olarak kullanılmasını eleştirdi. Başörtüsünün her alanda serbest olması gerektiğine ilişkin sözleri hararetli tartışmalara sebep oldu.

Bu sözlerden çok daha fazla fırtına koparacak sözleri Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek adlı programda dile getirdi:

“Atatürk’ü seviyor musun” diye soruldu kendisine. Canlı yayındaydı. Türkiye’yi tanıyordu. Zaman kazanmak için soruyu tekrarladı: “Atatürk’ü seviyor muyum?”

Derin bir nefes aldı. O saniye, aklına Kanada’daki son günleri geldi: “benim ses tellerim kesilecekti, hak neyse onu söylemeliyim” diye düşündü. 

“Atatürk’ü sevmeme hakkı var mı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının? Başıma bir iş gelmeyecekse, ben sevmiyorum.”

Türkiye o tarihte de normalleşebilmiş değildi. Nuray Canan’ın başına o sözlerden sonra bir değil birçok şey geldi.

Hürriyet Gazetesi, haberi internet sitesinden, “alçaklığın geldiği nokta” başlığı ile duyurdu. Linç harekâtı için işaret verilmişti. Medya saldırıya geçti. Ajan, hain hatta “2. Fadime Şahin” ilan edildi, iftira ve hakaretlere maruz kaldı.

Öte yandan, saldıranlar kadar değilse de savunanlar da vardı.

Özgür-Der “resmi ideoloji dayatmasına ve medya lincine hayır” diyerek, saçmalıklara ve dayatmalara boyun eğilmemesi çağrısında bulundu.  

Mustafa Akyol Star Gazetesi’nde yer alan “Atatürk’ü nasıl sevsinler ki” başlıklı yazısıyla konuya “anlayış”la yaklaşıyordu:

“Bu otoriter sistemin ve onun yarattığı “lider kültü”nün herkes tarafından güle-oynaya benimsenmesini beklemek, tek kelimeyle saflık olur. Bunu zorla elde etmeye kalkmak, “Atatürk’ü kanun zoruyla sevdirmek” ise, saflığın ötesinde despotluktur. Unutmayın ki sevgi dayatılmaz, kazanılır. Eğer bazı vatandaşlarınız sizi bir türlü sevemiyorsa, suçu sürekli onların “ihanetinde” aramak yerine biraz da kendinize bakmanız, “biz ne yaptık bu insanlara” diye sormanız lazım.”

Nuray Canan hakkında Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığınca “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. İfade vermek üzere çağrıldığında, savcı “kızım, dilim sürçtü de, kapatalım bu konuyu” diyerek kendisine yardımcı olmaya çalıştı. 

Nuray Canan, dilinin sürçmediğini belirterek, yardımı geri çevirdi.

Savcı söz konusu soruşturma hakkında takipsizlik kararı verdi. Hürriyet Gazetesi bu haberi “takipsizlik ama şamar gibi” başlığı ile duyurdu.

29 Aralık 2009 tarihinde İstanbul Kumkapı Geri Gönderme Merkezi’nde görevli müdür, o dönem İmkân-Der Genel Başkanı olan Nuray Canan’ı aradı. “Altı aydır idari gözetim altında tutulmakta olan hasta bir çocuk var, gelip onu hastaneye götürün isterseniz” dedi.

Nuray Canan, dernekte görevli üç kişiyle birlikte gitti. “İşlemler gerçekleştirilirken siz aşağıda bekleyebilirsiniz” denildi kendilerine.

Denilen yerde bekliyorlardı ki bir sivil polis Nuray Canan’ın yanına gelerek, “sen neden bu kurum aleyhinde Akit Gazetesi’ne konuşuyorsun” dedi.

“Bir karışıklık olması lazım, ben hiçbir yerde burayla ilgili demeç vermedim” dedi.

Sivil polis, “çık dışarı” diye bağırdıktan sonra ona saldırdı. Başörtüsünden tutup duvara vurdu, yerlerde sürükledi, merdivene fırlattı. Bu sırada omuriliği çatladı Nuray Canan’ın.

Diğer polisler, o dövülene kadar seyrettikten sonra müdahale ettiler. Bir kadını davet ettikleri devlet dairesinde döven polisler içinden beş tanesi, darp edildiklerine ilişkin rapor aldı. 

Nuray Canan, karakol basıp beş polisi yaraladığı gerekçesiyle hâkim karşısına çıkartıldı! Daha sonra, kendisi o polisler hakkında şikâyetçi oldu ama hukuk yine devre dışı bırakıldığı için sorumlular yargı önüne çıkartılmadı.

Nuray Canan’ın 20 yıllık hayatının özetini sundum. Buradan nasıl bir “yargı”ya varılır, takdiri okuyucuya bırakıyorum.

İnandığımız kitap bize iddialarımızın sınanacağını söylüyor.

10 Haziran 2000 tarihinde Selam Gazetesi’ndeki röportajında kendisine sorulan son soruya verdiği cevap, özetini sunduğum bu hayatın önsözü olsa gerek.   

“Topluma herhangi bir mesajınız var mı?

Hani, “Ey iman edenler iman ediniz” diye bir ayet var ya, insanlar gerçekten bu dine inanmışlarsa, bazı şeyleri göze almayı lütfen kabul etsinler. Bedelsiz hiçbir şey yoktur. Her şeyin bir bedeli vardır, insanlar mutlaka bir şeylerini feda etmeliler, mutlaka haksızlıklara karşı mücadele etmeliler.”

Art Niyetli Yargı

Avukat olduktan sonra adını sıkça duyar olmuştum: “Yargıtay 9. Ceza Dairesi”

Müslümanların davalarına ilişkin dosyalar bu dairede görüşülüp nihai anlamda karara bağlanıyordu.  

Bu öyle bir daire idi ki Hukuk’a veya Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na veya Türk Ceza Kanunu’na bağlı kalma gereği duymuyor, kafasına göre hareket ediyordu.  

Kafasında ne vardı? Süzme art niyet. Siyasi bilince sahip, bilhassa tebliğ ve davet çalışmaları içindeki örgütlü Müslümanlara karşı tam teşekküllü kin ve nefret…  

FETÖ’cü kumpaslar ortaya çıktığında mesele “aydınlığa kavuştu” ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ndeki “yapılanma” tasfiye edildi. Eldeki dosyalar 16. Ceza Dairesi’ne gönderildi.

Dağlar kadar hukuksuzluktan, yığınla haksızlıktan sonra, bir şeyler değişir diye umuluyordu, iyi niyetli düşünceler eşliğinde. Yargı cephesinde yeni bir şey olmadığı eski kararları onayan “yeni” kararlarla ortaya konuldu. 

Hiçbir surette şiddete bulaşmadığı Emniyet raporları ile de sabit bulunan Hizb-ut Tahrir’e (İslami Kurtuluş Partisi’ne) mensup 78 kişi hakkında toplamda 450 yıllık hapis cezası Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nce onandı geçen günlerde.

Hizb-ut Tahrir’in, kurulduğu tarihten bu yana  65 yıldır şiddete bulaşmadığını kabul eden lakin ilerde muhakkak bulaşacağı “kehanet”i ile “terör örgütü” olduğuna karar verebilen, “şirazesi kaymış” bir yargı’dan bahsediyoruz.

Niyet okuyan, art niyetli olduğu için okuduğunu anlamayan, fal bakan, sabiteleri yıkan, hukukun en temel ilkelerini ayaklar altına alan bir yargı’dan bahsediyoruz.

Hâkimleri, cezalandırdıkları sanıklarla aynı cezaevinde “buluşturma” başarısını göstermiş bir yargı’dan bahsediyoruz.  

Üstüne vazife olmayan misyonlar giyinmiş, devleti adaletten üstün gören bir yargı’dan bahsediyoruz.  

Merhamete çok uzak, keyfiyete pek yakın demirlemiş, insanı anlamak varken hırpalamayı alışkanlık haline getirmiş asık suratlı bir yargı’dan bahsediyoruz. 

Gözünü karartmış bir yargıdan bahsediyoruz. Ahmet Şık’tan, Ahmet Altan’dan, Ali Bulaç’tan, bir gazeteciden, bir yazardan “terörist”, hiç değilse “darbeci” çıkartmaya “kararlı” bir yargı’dan bahsediyoruz.

Şimdi soruyorum: Yargı mı daha radikal fikirlere sahip Türkiye’de yoksa “Türkiye’de yargı yoktur” diyenler mi?

“Türkiye’de yargı yoktur” diyenler fikirlerini ortaya koyuyorlar sadece. Son derece makul fikirlerini…

Türkiye’de bir bakanlığı da bulunan “Yargı” mekanizması ise son derece radikal fikirleri –mahkeme denilen yerlerde, hâkim olarak adlandırılan memurları eliyle- ifade etmekle kalmıyor, cezaevleri gibi araçlarla ayrıca icra ve infaz da ediyor.

Şu halde kim radikal? (“Borges mi ben mi?”)

Elbette Selçuk Kozağaçlı değil. O kadar da değil!

Bir gece ansızın gelen bir KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin genel başkanı olan, şu sıralar Silivri F Tipi Cezaevi’nde bulunan meslektaşım gibi düşünmekten kendimi alamıyorum:

“Türkiye’de yargı yoktur. Adliye denilen yer kurgusal görünüm verilmiş, hükümetin idari kararlarının yahut siyasi ihtiyaçlarının icra ve infaz edildiği binalardan ibarettir.”

Milis Devleti

Güneş tutulması en fazla 8 dakika sürüyormuş. Bilen varsa söylesin, akıl tutulması en fazla kaç yıl sürer?

Türkiye’de Olağanüstü Hal ile başlayan, hızla içine çekildiğimiz şu son akıl tutulması kaç yıl daha sürecek? Bu işin sonu nereye varacak?

Olağanüstü Hal’in kaldırılması ve normalleşmeye adım atılması gerekirken dün iki KHK daha yayınlandı. Hükümet hukuka aykırı düzenlemelere yenilerini eklemiş oldu.

İki düzenleme öne çıkıyor dünden beri:

İlki, örgüt üyesi olduğu şüphesi ile yargılanan kişiler için getirilen “tek tip kıyafet” giyme zorunluluğu.

Böylece, Hukuk’un temel bir ilkesi: “masumiyet karinesi” yok ediliyor.

Bu kadar pervasızlık olur mu diyecekler varsa, hatırlatmak gerek ki, cezaevlerinde daha ağır bir ihlal gerçekleşiyor hâlihazırda.

FETÖ ile alakalı oldukları iddiası ile tutuklanan kişiler, cezaevlerinde avukatları ile görüşmek istediklerinde, içinde ses ve görüntü kaydı yapan kameraların çalıştığı kayıt odalarına alınıyorlar. Avukat görüşme odası olarak gösterilen bu “fişleme ve kayıt” odalarında ayrıca birer gardiyan da hazır bulunduruluyor.

Bu uygulama 15 Temmuz 2016’dan hemen sonra başladı ve devam ediyor. Savunma hakkı ayaklar altında, avukatlığın bir anlamı kalmıyor, bir nevi ikna odasına alınıyor ve bir güzel fişleniyorsunuz.

En son geçen ay Bakırköy Kadın Cezaevi’nde böylesi odalarda savunma haklarını kullanmak için avukatlarıyla görüşmeye çalışan kadınları gözlemleme imkânım oldu, camların ardından. Çoğu kadın ağlıyordu. Bu, psikolojik bir işkence türü.

Kendileri ve avukatları fişlenen, savunma hakları ağır saldırı altındaki şüphelilere/tutuklulara ayrıca tek tip elbise giydirilecek.

Yargılı infazlarda dahi Hukuk’a bağlı kalamayanların yargısız infazda bulunmalarını hep birlikte seyredeceğiz, öyle mi?

Türkiye’deki cezaevi zihniyeti çok sakat… Bir yasak gelince, deli bir hızla yaygınlaşıyor içeride. Yasaklar tüm cezaevlerinde tüm mahpuslara hızla bulaşırken, haklar ve özgürlükler ağırdan alınıyor, aheste aheste yürüyor, ancak ite kaka uygulamaya sokulabiliyor.

Cumhurbaşkanının bu fecaat uygulamayı savunurken Guantanamo örneğini vermesi bana şu sözü hatırlatıyor: “Merdi Kıpti Şecaat Arzederken Sirkatin Söyler.”

Öne çıkan ikinci düzenlemeye göre:

“Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında”  hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluk doğmayacak.

Bu düzenleme çok büyük riskler ve tehlikelere gebe görünüyor.

Önüne gelenin birilerini vatan haini ilan ettiği, ihanet kelimelerinin havada uçuştuğu, linç kültürünün beslendiği bir siyasal ve toplumsal atmosferde vatandaşlara “sorumluluğunuz olmayacak” denerek cesaret verilmesi, hangi durumdan kimin nasıl vazife çıkaracağının belirsiz olduğu bir vasatta son derece ürkütücü değil mi?

Türkiye Hukuk Devleti olmayı başarabilir mi diye tartışılırdı bir ara. Umut ışığı görünüyordu. Şimdi artık Polis Devleti’ni bile değil, “Milis Devleti”ni mi tartışacağız?

Devlet erkini kullananlara, “sen hukuku katlediyorsun, etme!” demenin zamanı çoktan geldi de geçiyor değil mi?

Zulümlerden de, zulümlere ortak olan yandaşlardan ve her türlü medyasından da beri olduğumuzu beyan etmeliyiz. En azından. Hiç değilse.

Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum