Nuray Canan’ın Hayatı

Yıl 1998. İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu ikinci sınıf öğrencisiydi. Mezun olmak üzereydi. Son sınavlardan birine girmek için sınıfta yerini almıştı ki okutman olarak görevli Çiğdem Yalvaç tarafından duyuru yapıldı:

“Başörtüsünü açanlara sınav kâğıtlarını vereceğim, açmayanlar dışarı çıksınlar.”

Başörtülü iki arkadaştılar. Başörtülerini çıkartmayı da dışarı çıkmayı da reddettiler. O okulun öğrencileriydiler ve sınava girme hakları vardı.

Okutman, sınıftan çıkıp polislere haber verdikten sonra geri döndü. Bu defa tavrını sertleştirerek başörtülü öğrencilere bağırdı:

“Ya insan gibi giyinin ya da sınıfı terk edin. Yeter!”

Çok geçmeden polis sirenleri duyuldu. Pencereden baktığında iki polis otobüsünün okulun bahçesine girdiğini gördü. Şok olmuştu. Sınıfın kapısı açıldı ve zırhlı 7-8 polis bir anda içeriye daldı. “Ne oluyor, yapmayın, etmeyin” demeye kalmadan, yaka paça sürüklenerek gözaltına alındı.

Bir süre hücrede bekletildikten sonra Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldü. Parmak izi alındı. Önüne rakamlar konularak fotoğrafları çekildi. Sorgulandı. Birçok örgüt ismi söylendi kendisine ve bu örgütlerden birini seçmesi istendi. Hangi örgüttendi?

Sorgu neticesinde, önüne bir evrak konuldu. O evrakı imzalarsa serbest kalacağı, imzalamazsa gözaltı süresinin uzatılacağı bildirildi.

“Ben sınıfta başörtüsü ile bulunuyordum. Bu yüzden kargaşa çıktı. Diğer öğrencilerin eğitim ve öğretimini engelledim. Suçumu kabul ediyorum.”

Nuray Canan sekiz saatin ardından evrakı imzalayıp serbest kaldı.

Ertesi gün final sınavına girmek üzere okula gittiğinde, ana kapının önünde polis barikatı ile karşılaştı. Bir liste hazırlanmış ve okul sekreterine verilmişti. Yalnızca o listede adı okunanlar sınava girebilecekti.

Öğrenciler okul önünde yığılmış, adlarının okunmasını bekliyorlardı. Herkesin adı okunuyor, başörtülülerinki okunmuyordu. Listeyi kontrol ettiklerinde, başörtülü öğrencilerin adlarının yanına “Türbanlı” anlamında, “T” işareti konulduğunu, bu sebepten isimlerinin atlandığını fark ettiler.

Bu ayrımcılık karşısında öfkeye kapılan öğrenciler okul yönetimini protestoya başladılar. Başörtülü öğrenciler hep birlikte içeriye girmeye çalışırken çıkan arbedede yere düştü. Polis, postalıyla kolunu birkaç kez teklemedikten sonra ezdi. Nuray Canan’ın kolu mosmor olmuştu. Hastaneye kaldırıldığında, liflerin koptuğu anlaşıldı. On beş günlük iş göremezlik raporu aldı.  

Yasaklar ve polis şiddeti toplumda rahatsızlık oluşturmaya başlamıştı.

Nuray Canan, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği’nde sargılı koluyla kameraların önüne geçti ve başörtüsü zulmünün geldiği noktayı kamuoyuna gösterdi.

Mazlumder İstanbul Şubesi Başkanı Av. Şadi Çarsancaklı, “polisin görevi üniversite içinde sulh ve sükûnu sağlamak, kamusal hakların kullanılmasının engellenmesini önlemek iken, İstanbul polisi üniversite öğrencilerinin anayasal hakkı olan eğitim hakkını engellemek ve imtihana girmek için anfide yerini almış çocukları yaka paça dışarı atmakla meşgul olmaktadır” dedi.

1000 yıl süreceği beyan edilen 28 Şubat sürecinin sembol isimlerinden bir kişi ve bir kurum, ilk kez o basın açıklamasında birlikte görülüyorlardı.   

Nuray Canan kendisini darp eden polisin sicil numarasını aldı. Ardından o polis hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu suç duyurusuna ilişkin olarak kayıt dışı bir biçimde gözaltına alındı. Getirildiği karakoldaki polisler tarafından tehdit edildi. Tehditler sonucu, ancak polis hakkındaki şikâyetinden vazgeçince serbest kalabildi.

Yine, ilerleyen aylarda, Vefa’da, çalıştığı klinikten alınıp karakola götürüldü. Bu kayıt dışı gözaltında da polislerin nasihat, uyarı ve tehditlerine muhatap oldu. Hemen ardından, polislerce işyerine yapılan baskı neticesinde işinden oldu.

Üniversitelerde tehdit ve yıldırma politikaları sonucu başörtüsünden vazgeçmeyen öğrenciler için “ikna odaları” olarak adlandırılan yöntem devreye sorulmuştu. Öğrencilere, başlarını açmaları karşılığında burs bağlanacağı, staj ve iş imkânı sağlanacağı gibi destek vaadlerinde bulunuldu.

Nuray Canan, okul kaydını dondurmak zorunda kalırken verdiği dilekçede, başörtüsünü değil maddi imkânsızlığı gerekçe gösterdi. Bunun üzerine okul sekreterliğinden kendisine, “maddi problemlerin varsa hiç sorun değil, sen başını açmaya niyetliysen hesap numaranı ver, biz sana istediğin kadar para yatırırız” dendi. Kabul etmedi.

Yıl 1999. İstanbul Üniversitesi’nin önünde başörtüsü yasakları protesto ediliyordu. Nuray Canan hamileydi ve o gün hastaneye, kontrole gitmek üzere durakta bekliyordu. Polis müdahalesi nedeniyle fakülte önündeki göstericilerden bir kısmı sağa sola kaçıştı. Oluşan kargaşa içinde sivil polisler Nuray Canan’ı da gözaltına aldılar.

Hamile olduğunu, doktorla randevusu olduğunu, eylemle hiçbir şekilde alakası olmadığını söylese de dinletemedi. Çeke sürükleye, zorla polis minibüsüne sokuldu. Bir anda, 17 kişiyi doluşturdukları bir minibüste, sıkış tıkış halde buldu kendini.  İkiz bebeklere hamile olduğu için zorlanıyordu.

“Pencereyi açar mısınız, nefes alamıyorum” diye seslendi polislere.

Bayan polislerden biri, “kes sesini, size bu ülkenin havası bile haram” diyerek tersledi kendisini.

Beyazıt Karakolu’nda bir odaya alındılar. İçlerinde 3-4 tane erkek öğrenci de bulunuyordu. Polisler hiçbir açıklama yapmadan, ellerinde coplarla öğrencilere saldırdılar. Kin ve nefretin güdülediği öfkeyle, acımasızca dövüyorlardı.

“Durun, yapmayın!” diye araya girilmesi nafileydi. Büyük bir arbedenin içindeydi artık.

Nuray Canan, o arbede içinde baygınlık geçirdi. Gözünü açtığında Haseki Hastanesi’ndeydi. Doktorun sözleri kulağına çalınıyordu:

“Bebeklerden birinin kalp atışı gelmiyor. Bunları almak lazım…”

Duyduklarına inanmadı.

“Benim zaten randevum vardı bugün. Beni kendi hastaneme götürün” dedi.

Yarı baygın halde, polis aracına bindirildi ve kayıtlı olduğu hastaneye götürüldü. Hastane, gözaltında olduğu için kendisini kabul etmedi. O telaş içinde başka bir hastane bulundu.

Doktor, polis nezaretinde gelen hamile hastasını muayene etti ve akıbeti bildirdi:

“İkiz bebeklerden biri ölmüş. Ölen bebek diğerini zehirleyeceği için ikisinin de alınması gerekiyor.”

Polisler bir an olsun yanından ayrılmıyorlardı. Kapıda nöbet tutuyorlar, beş dakikada bir kapıyı açıp içeri bakıyorlardı.

Nuray Canan, kollarında serumlar, tedavi altında, endişeli bir halde olan biteni idrak etmeye çalışıyordu.  

Sabah olduğunda polisler kendisini Sultanahmet Adliyesi’ne götürmek üzere geldiler. Gözaltına alınan diğer öğrenciler hâkim karşısına çıkartılacaktı. Onu da duruşmaya yetiştirmeliydiler. Kanun bunu emrediyordu.

Doktorlar karşı çıktılar:

“Bu bayanın tansiyonu yüksek… Karnındaki bir bebek ölü… Diğer bebeğin kalp atışları zayıf… Hayati tehlikesi var, hastayı size veremeyiz.”

Altı yedi polis, doktorlara baskı kuruyor, sert sözlerle dediklerini dayatmaya çalışıyorlardı. Polis amiri doktora sert çıktı:

“Vereceksin! Serumları kolundan sök. Bize verilen talimat bu.”

Polisler hastaneyi birbirine kattılar. Doktorlar mecbur kalarak hastayı polislere teslim etti.

Nuray Canan, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet” suçlamasıyla hâkim karşısına çıkartıldı, ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.  

Gözaltında maruz kaldığı şiddet dolayısıyla karnındaki ikiz bebeklerden biri ölmüştü. Ne var ki bu gerçeği kabullenmek istemiyordu.

Bir ay boyunca inanmadı bebeğinin öldüğüne ve hastane hastane gezdi. Bebeğinin yaşadığını öğrenene dek doktorlara görünmeye devam ediyordu. Doktorlar, hangi psikolojide olduğunu anlamışlardı. Nihayet bir radyoloji uzmanı, aşikâr olan acı gerçeği ona kabullendirdi. Onu karşısına aldı ve silkeler gibi sert konuştu:

“Bak! Bebeklerinden biri ölü, tamam mı!? Bunu artık kabul etmek zorundasın, anlıyor musun? Kabul etmek zorundasın!”

“Tamam” diyerek, çaresiz, yanından ayrıldı doktorun.

Draman’a gitmek için minibüse bindi. Minibüste kendisini sıktı, sıktı, sıktı… Tam inmek üzereyken bir çığlık attı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kabullenmişti artık; bebeklerinden biri ölmüştü!

İnsanlar, “ne oluyor” diye panikle yanına geldiler yardımcı olmak için. O ise caddede deli gibi koşmaya başladı. Hem koşuyor, hem ağlıyor hem de “ölmüş, ölmüş” diye bağırıyordu.

Eve vardı. Kapıyı annesi açtı. 

“Hayırdır, ne oldu” diye sordu.

“Bebeklerden birisi ölmüş.”

“Kızım sen deli misin? Bir ay oldu, niye böyle inat ediyorsun!”

Ana kız, birbirlerine sarılıp ağladılar.

İmtihan, asıl şimdi başlıyordu. Hangi doktora gitseler “çocukları almak lazım” deniyordu. Kürtaj yapılması gerektiği net bir biçimde ifade ediliyordu.

Nuray Canan bunu da kabul etmedi. Dört buçuk aylık bebeğinin hayatı için ölü ikizini dört buçuk ay karnında taşıdı ve nihayet mükâfatını aldı: Bebeği sağlıklı bir şekilde doğmuş, kucağındaydı.

Nuray Canan hakkında “eğitim ve öğretim çalışmasını engellemek suçu” işlediği gerekçesiyle Fatih 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.

Dava 2 yıl sürdü. Suçun işlendiğine ilişkin delil olarak iki adet belge gösteriliyordu. Biri, sanığın karakolda, korku ve baskı altında imzalamak zorunda kaldığı evrak, diğeri ise okutman tarafından düzenlenen tutanak… Bu tutanağın altında okul müdürü ile iki polisin şahit olarak imzaları bulunuyordu.

Şahitler Mahkemeye çağrıldılar. Sorulduğunda, yargılama konusu olaya şahit olmadıklarını ifade ettiler.

Hâkimin, “o halde bu tutanağa neden imza attınız” diye sorması üzerine, “Çiğdem Hanım çok ısrar etmişti” dediler.

Hâkim, hüküm gerekçesini oluştururken Hukuk Felsefesine dalarak özlü çıkarımlarda bulundu:

“Herkes yasaların men etmediği ölçüde, dini inanç ve düşüncelerinde serbesttir. Kimse bir diğerini dini inancından ve buna bağlı dininden dolayı kınayamaz. Aksine davranış suçtur. Okumak herkesin hakkıdır, kimse bu haktan mahrum bırakılamaz, ancak kimsenin yasaların suç saydığı ve men ettiği davranışlarda bulunma hakkıda yoktur. Herkes hakkını kullanırken kurallara uygun davranmak zorundadır.

Yine her sahada Anayasal hakkı olduklarını ileri sürerek hak arayanların hak arama sınırlarının, başkalarının haklarının başladığı yerde bittiğini bilmesi gerekir.”

Mahkeme suçun işlendiğine kanaat getirdi. Nuray Canan 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. 28 Şubat postmodern darbesinin ruhuna uygun bu karar Türkiye’de uzun süre konuşulacaktı.  

Hürriyet Gazetesi “Eğitimi Engellemeye 6 AY HAPİS” başlığı ile verdiği haberin ilk cümlesinde, sanığın tutuksuz yargılanmasına dikkat çekti:

“Türbanla girdiği final sınavında eğitim ve öğretimi engellediği gerekçesiyle tutuksuz yargılanan Nuray Canan Bezirgân 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.”

Star Gazetesi, “Türbana İlk Hapis” manşetiyle verdiği haberde sanığın büyük boy fotoğrafını kullandı. Fotoğraf kenarına önemli gördüğü kısa açıklamalar iliştirdi:

“Mahkemeye eşi ve altı aylık oğlu ile geldi. Çarşafı andıran siyah türbanını çıkarmadı.”

“İki yıla kadar hapsi isteniyordu. Altı ay aldı. Hapse düşmesini, mahkemedeki iyi hali önledi.”

Karar Türkiye dışında da ses getirdi.

ABD’nin etkili yayın organlarından Washington Post’ta “Türkiye’nin problemleri kadınların başına dayandı” başlığı ile genişçe bir haber yayınlandı. Haber, Nuray Canan’a verilen altı aylık hapis cezası ile başlıyor ve başörtüsü mağdurları, insan hakları grupları ve bilim insanlarının görüşlerini kamuoyuna aktarıyordu.

Uluslararası İnsan Hakları Kuruluşu “Human Rights Watch” (İnsan Hakları İzleme Örgütü) başörtüsü ile sınava girdiği için altı ay hapse mahkûm edilen Nuray Canan’ı Avrupa Parlamentosu’nun gündemine getirdi.

“HRW Türkiye’deki insan hakları ile ilgili kaygılarını bir mektupla Avrupa Parlamentosu üyesi milletvekillerine iletti. Türkiye’deki okullarda ve devlet dairelerinde yaşanan başörtüsü yasağının ve bundan kaynaklı sorunların dinmek bilmediği belirtilen mektupta, bu uygulamanın laiklik adına ve ordunun desteği ile sürdürüldüğü kaydedildi.”

Yıl 2000. Keyfi gözaltılar ve maruz kaldığı fiziki ve psikolojik şiddet bir yana, tehditler almaya devam ediyordu. Her ne kadar altı aylık hapis cezası ertelenmişse de hakkında yeni bir dava daha açılmıştı. O şartlar altında Türkiye’de daha fazla kalamadı ve Amerika’ya gitti. Bir süre Amerika’da kaldıktan sonra Kanada’ya sığındı.

Sığınmacı olarak başvuru sahibi kişiler önce mülakata alınıyor, uygun görülürlerse bir sonraki aşamada vatandaş olmalarına ilişkin karar için mahkemeye çağrılıyorlar.

Nuray Canan mülakatta hayat hikâyesini, Türkiye’de yaşadıklarını anlatınca, görevli kadının gözleri doldu. “Kendimi iyi hissetmiyorum, müsaadenizle bir ara vermek istiyorum” diyerek, odadan çıktı. On beş dakika sonra geri döndü ve “tamam” dedi, “mahkemeye gerek kalmadan sizi vatandaşlığa kabul ediyoruz.”

Kanada tarihinde ilk kez bir kişi “dininden dolayı ayrımcılığa tâbi tutulduğu için sığınma başvurusunda bulunmuştu. Hikâyesini okumakta olduğunuz bu kişi Kanada tarihinde en kısa sürede vatandaşlık hakkı edinen kişi olmuştu ayrıca. Eşi ve çocuğu da kendisiyle birlikte bu hakkı elde etti.

Aradan iki hafta geçmişti ki, Adliye’ye davet edildi Nuray Canan. Eksik evraklarıyla ilgili bir bildirimde bulunacaklar herhalde, diye düşündü. Adliye’ye girdiğinde bir görevli kendisini karşıladı. Bir odaya buyur etti. Burası büyük bir Mahkeme salonuydu. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Derken, hâkim kürsüsüne oturmasını rica ettiler. Oturdu. Yanında tercüman, karşısında onlarca hâkim…

“Bizi aydınlatmanı istiyoruz” dediler. “Türkiye’de ne oluyor? Devlet neden sizin gibi başörtülü insanlara karşı böyle baskıcı bir tavır sergiliyor?”

Nuray Canan, Türkiye’de yaşanan süreci, olup bitenleri anlattı.

Kişisel sorular soranlar oldu, onlara cevap verdi. Duydukları karşısında gözyaşlarına hakim olamayan yaşlı bir kadın hakim yerinden kalktı ve boynuna sarıldı. “İnsanlığımı hissettim. Gerçekten, ancak böyle büyük bir inanç insana bunları yaptırır” dedi. 

O brifingin ardından Kanada Hükümeti Nuray Canan’a, inancından dolayı mağdur olarak Türkiye’den gelenler için referans olma hakkı tanıdı. İlerleyen yıllarda onun referansıyla en az 25 kişi Kanada’da vatandaşlık hakkı elde edecekti.  

Vatandaşlık elde edenler için bir tören düzenleniyordu. Büyük bir salonda toplandılar. Vatandaşlık yemini edildi. Genelkurmay’dan üst düzey bir asker, vatandaş olanlarla tokalaşarak belgelerini takdim etmeye başladı.

Nuray Canan, belgeleri takdim eden komutanın yardımcısına giderek, “söyler misiniz kendisine, bana elini uzatmasın” diye ricacı oldu.

Sıra kendisine geldiğinde Komutan, “size bunu takdim ediyorum ama çıkışta sizinle mutlaka görüşmek istiyorum, beni bekleyin, olur mu?” dedi.

Törenden sonra komutan Nuray Canan’ın yanına gelerek, tokalaşmama gerekçesini sordu. İnancından dolayı tokalaşmadığı yanıtını alınca, “sizi canı gönülden tebrik ederim. Sizin gibi bir insanı tanıdığıma sevindim.” dedi.

Nuray Canan da bu tavır karşısında şaşırmış ve sevinmişti.

Komutan, “yalnız şunu anlayamadım” dedi, “neden diğer örtülüler kendileri ellerini uzatıyorlar?”

Nuray Canan, üniversite eğitimine Kanada’da devam etti. Türkiye’de başörtüsü yasakları genişletilirken o Kanada’da bir devlet okulunda öğretmen asistanlığı yapıyordu.  

Kanada’da geçirdiği 7 yılın sonunda kendisine tiroid kanseri teşhisi konuldu. Doktor, “kaç tane çocuğun var” diye sordu.

“Üç”

“Yaşları kaç?”

“Bir, iki ve yedi”

“Kansersin ve son aşamada olduğundan acilen ameliyat gerekiyor”

Doktor, hemen sekreterini aradı ve en yakın tarihe ameliyat günü ayarladı.

“Şuraya imza atar mısın?” 

“Bu nedir”

“Kanser ses tellerine de sıçramış olduğundan, ses tellerini kesmemiz gerekiyor.”

Nuray Canan için şok edici bir gerçek daha belirmişti birdenbire.

Yedi yaşındaki oğlu apartmandaki bütün Türklerin kapılarını çalarak komşulara, okulda öğretmenine, tanıdıklarına “biliyor musunuz, annem ölecek, kansermiş” diyerek derdini anlatıyordu.

Nuray Canan, bir yandan, “konuşamazsam ne yaparım” diye üzülürken bir yandan da sürekli dua ediyordu: “Allah’ım sen bana canımı, sağlığımı  bağışla!.. Eğer bağışlarsan sesimi, canımı, malımı, her şeyimi senin uğrunda feda edeceğim.”

Bu teşhisin ardından, bir süre tereddüt ettikten sonra tedaviyi reddetti ve Türkiye’ye kesin dönüş yaptı.

2008 yılında Mehmet Ali Birand’ın sunduğu 32. Gün adlı programa konuk olan “katı laikçi” ve “yasakçı” zihniyeti temsil eden konuşmacılar karşısında, canlı yayında söz aldı. Süregelen yasakları ve laikliğin bir baskı aracı olarak kullanılmasını eleştirdi. Başörtüsünün her alanda serbest olması gerektiğine ilişkin sözleri hararetli tartışmalara sebep oldu.

Bu sözlerden çok daha fazla fırtına koparacak sözleri Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek adlı programda dile getirdi:

“Atatürk’ü seviyor musun” diye soruldu kendisine. Canlı yayındaydı. Türkiye’yi tanıyordu. Zaman kazanmak için soruyu tekrarladı: “Atatürk’ü seviyor muyum?”

Derin bir nefes aldı. O saniye, aklına Kanada’daki son günleri geldi: “benim ses tellerim kesilecekti, hak neyse onu söylemeliyim” diye düşündü. 

“Atatürk’ü sevmeme hakkı var mı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının? Başıma bir iş gelmeyecekse, ben sevmiyorum.”

Türkiye o tarihte de normalleşebilmiş değildi. Nuray Canan’ın başına o sözlerden sonra bir değil birçok şey geldi.

Hürriyet Gazetesi, haberi internet sitesinden, “alçaklığın geldiği nokta” başlığı ile duyurdu. Linç harekâtı için işaret verilmişti. Medya saldırıya geçti. Ajan, hain hatta “2. Fadime Şahin” ilan edildi, iftira ve hakaretlere maruz kaldı.

Öte yandan, saldıranlar kadar değilse de savunanlar da vardı.

Özgür-Der “resmi ideoloji dayatmasına ve medya lincine hayır” diyerek, saçmalıklara ve dayatmalara boyun eğilmemesi çağrısında bulundu.  

Mustafa Akyol Star Gazetesi’nde yer alan “Atatürk’ü nasıl sevsinler ki” başlıklı yazısıyla konuya “anlayış”la yaklaşıyordu:

“Bu otoriter sistemin ve onun yarattığı “lider kültü”nün herkes tarafından güle-oynaya benimsenmesini beklemek, tek kelimeyle saflık olur. Bunu zorla elde etmeye kalkmak, “Atatürk’ü kanun zoruyla sevdirmek” ise, saflığın ötesinde despotluktur. Unutmayın ki sevgi dayatılmaz, kazanılır. Eğer bazı vatandaşlarınız sizi bir türlü sevemiyorsa, suçu sürekli onların “ihanetinde” aramak yerine biraz da kendinize bakmanız, “biz ne yaptık bu insanlara” diye sormanız lazım.”

Nuray Canan hakkında Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığınca “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. İfade vermek üzere çağrıldığında, savcı “kızım, dilim sürçtü de, kapatalım bu konuyu” diyerek kendisine yardımcı olmaya çalıştı. 

Nuray Canan, dilinin sürçmediğini belirterek, yardımı geri çevirdi.

Savcı söz konusu soruşturma hakkında takipsizlik kararı verdi. Hürriyet Gazetesi bu haberi “takipsizlik ama şamar gibi” başlığı ile duyurdu.

29 Aralık 2009 tarihinde İstanbul Kumkapı Geri Gönderme Merkezi’nde görevli müdür, o dönem İmkân-Der Genel Başkanı olan Nuray Canan’ı aradı. “Altı aydır idari gözetim altında tutulmakta olan hasta bir çocuk var, gelip onu hastaneye götürün isterseniz” dedi.

Nuray Canan, dernekte görevli üç kişiyle birlikte gitti. “İşlemler gerçekleştirilirken siz aşağıda bekleyebilirsiniz” denildi kendilerine.

Denilen yerde bekliyorlardı ki bir sivil polis Nuray Canan’ın yanına gelerek, “sen neden bu kurum aleyhinde Akit Gazetesi’ne konuşuyorsun” dedi.

“Bir karışıklık olması lazım, ben hiçbir yerde burayla ilgili demeç vermedim” dedi.

Sivil polis, “çık dışarı” diye bağırdıktan sonra ona saldırdı. Başörtüsünden tutup duvara vurdu, yerlerde sürükledi, merdivene fırlattı. Bu sırada omuriliği çatladı Nuray Canan’ın.

Diğer polisler, o dövülene kadar seyrettikten sonra müdahale ettiler. Bir kadını davet ettikleri devlet dairesinde döven polisler içinden beş tanesi, darp edildiklerine ilişkin rapor aldı. 

Nuray Canan, karakol basıp beş polisi yaraladığı gerekçesiyle hâkim karşısına çıkartıldı! Daha sonra, kendisi o polisler hakkında şikâyetçi oldu ama hukuk yine devre dışı bırakıldığı için sorumlular yargı önüne çıkartılmadı.

Nuray Canan’ın 20 yıllık hayatının özetini sundum. Buradan nasıl bir “yargı”ya varılır, takdiri okuyucuya bırakıyorum.

İnandığımız kitap bize iddialarımızın sınanacağını söylüyor.

10 Haziran 2000 tarihinde Selam Gazetesi’ndeki röportajında kendisine sorulan son soruya verdiği cevap, özetini sunduğum bu hayatın önsözü olsa gerek.   

“Topluma herhangi bir mesajınız var mı?

Hani, “Ey iman edenler iman ediniz” diye bir ayet var ya, insanlar gerçekten bu dine inanmışlarsa, bazı şeyleri göze almayı lütfen kabul etsinler. Bedelsiz hiçbir şey yoktur. Her şeyin bir bedeli vardır, insanlar mutlaka bir şeylerini feda etmeliler, mutlaka haksızlıklara karşı mücadele etmeliler.”

Art Niyetli Yargı

Avukat olduktan sonra adını sıkça duyar olmuştum: “Yargıtay 9. Ceza Dairesi”

Müslümanların davalarına ilişkin dosyalar bu dairede görüşülüp nihai anlamda karara bağlanıyordu.  

Bu öyle bir daire idi ki Hukuk’a veya Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na veya Türk Ceza Kanunu’na bağlı kalma gereği duymuyor, kafasına göre hareket ediyordu.  

Kafasında ne vardı? Süzme art niyet. Siyasi bilince sahip, bilhassa tebliğ ve davet çalışmaları içindeki örgütlü Müslümanlara karşı tam teşekküllü kin ve nefret…  

FETÖ’cü kumpaslar ortaya çıktığında mesele “aydınlığa kavuştu” ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ndeki “yapılanma” tasfiye edildi. Eldeki dosyalar 16. Ceza Dairesi’ne gönderildi.

Dağlar kadar hukuksuzluktan, yığınla haksızlıktan sonra, bir şeyler değişir diye umuluyordu, iyi niyetli düşünceler eşliğinde. Yargı cephesinde yeni bir şey olmadığı eski kararları onayan “yeni” kararlarla ortaya konuldu. 

Hiçbir surette şiddete bulaşmadığı Emniyet raporları ile de sabit bulunan Hizb-ut Tahrir’e (İslami Kurtuluş Partisi’ne) mensup 78 kişi hakkında toplamda 450 yıllık hapis cezası Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nce onandı geçen günlerde.

Hizb-ut Tahrir’in, kurulduğu tarihten bu yana  65 yıldır şiddete bulaşmadığını kabul eden lakin ilerde muhakkak bulaşacağı “kehanet”i ile “terör örgütü” olduğuna karar verebilen, “şirazesi kaymış” bir yargı’dan bahsediyoruz.

Niyet okuyan, art niyetli olduğu için okuduğunu anlamayan, fal bakan, sabiteleri yıkan, hukukun en temel ilkelerini ayaklar altına alan bir yargı’dan bahsediyoruz.

Hâkimleri, cezalandırdıkları sanıklarla aynı cezaevinde “buluşturma” başarısını göstermiş bir yargı’dan bahsediyoruz.  

Üstüne vazife olmayan misyonlar giyinmiş, devleti adaletten üstün gören bir yargı’dan bahsediyoruz.  

Merhamete çok uzak, keyfiyete pek yakın demirlemiş, insanı anlamak varken hırpalamayı alışkanlık haline getirmiş asık suratlı bir yargı’dan bahsediyoruz. 

Gözünü karartmış bir yargıdan bahsediyoruz. Ahmet Şık’tan, Ahmet Altan’dan, Ali Bulaç’tan, bir gazeteciden, bir yazardan “terörist”, hiç değilse “darbeci” çıkartmaya “kararlı” bir yargı’dan bahsediyoruz.

Şimdi soruyorum: Yargı mı daha radikal fikirlere sahip Türkiye’de yoksa “Türkiye’de yargı yoktur” diyenler mi?

“Türkiye’de yargı yoktur” diyenler fikirlerini ortaya koyuyorlar sadece. Son derece makul fikirlerini…

Türkiye’de bir bakanlığı da bulunan “Yargı” mekanizması ise son derece radikal fikirleri –mahkeme denilen yerlerde, hâkim olarak adlandırılan memurları eliyle- ifade etmekle kalmıyor, cezaevleri gibi araçlarla ayrıca icra ve infaz da ediyor.

Şu halde kim radikal? (“Borges mi ben mi?”)

Elbette Selçuk Kozağaçlı değil. O kadar da değil!

Bir gece ansızın gelen bir KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin genel başkanı olan, şu sıralar Silivri F Tipi Cezaevi’nde bulunan meslektaşım gibi düşünmekten kendimi alamıyorum:

“Türkiye’de yargı yoktur. Adliye denilen yer kurgusal görünüm verilmiş, hükümetin idari kararlarının yahut siyasi ihtiyaçlarının icra ve infaz edildiği binalardan ibarettir.”

Milis Devleti

Güneş tutulması en fazla 8 dakika sürüyormuş. Bilen varsa söylesin, akıl tutulması en fazla kaç yıl sürer?

Türkiye’de Olağanüstü Hal ile başlayan, hızla içine çekildiğimiz şu son akıl tutulması kaç yıl daha sürecek? Bu işin sonu nereye varacak?

Olağanüstü Hal’in kaldırılması ve normalleşmeye adım atılması gerekirken dün iki KHK daha yayınlandı. Hükümet hukuka aykırı düzenlemelere yenilerini eklemiş oldu.

İki düzenleme öne çıkıyor dünden beri:

İlki, örgüt üyesi olduğu şüphesi ile yargılanan kişiler için getirilen “tek tip kıyafet” giyme zorunluluğu.

Böylece, Hukuk’un temel bir ilkesi: “masumiyet karinesi” yok ediliyor.

Bu kadar pervasızlık olur mu diyecekler varsa, hatırlatmak gerek ki, cezaevlerinde daha ağır bir ihlal gerçekleşiyor hâlihazırda.

FETÖ ile alakalı oldukları iddiası ile tutuklanan kişiler, cezaevlerinde avukatları ile görüşmek istediklerinde, içinde ses ve görüntü kaydı yapan kameraların çalıştığı kayıt odalarına alınıyorlar. Avukat görüşme odası olarak gösterilen bu “fişleme ve kayıt” odalarında ayrıca birer gardiyan da hazır bulunduruluyor.

Bu uygulama 15 Temmuz 2016’dan hemen sonra başladı ve devam ediyor. Savunma hakkı ayaklar altında, avukatlığın bir anlamı kalmıyor, bir nevi ikna odasına alınıyor ve bir güzel fişleniyorsunuz.

En son geçen ay Bakırköy Kadın Cezaevi’nde böylesi odalarda savunma haklarını kullanmak için avukatlarıyla görüşmeye çalışan kadınları gözlemleme imkânım oldu, camların ardından. Çoğu kadın ağlıyordu. Bu, psikolojik bir işkence türü.

Kendileri ve avukatları fişlenen, savunma hakları ağır saldırı altındaki şüphelilere/tutuklulara ayrıca tek tip elbise giydirilecek.

Yargılı infazlarda dahi Hukuk’a bağlı kalamayanların yargısız infazda bulunmalarını hep birlikte seyredeceğiz, öyle mi?

Türkiye’deki cezaevi zihniyeti çok sakat… Bir yasak gelince, deli bir hızla yaygınlaşıyor içeride. Yasaklar tüm cezaevlerinde tüm mahpuslara hızla bulaşırken, haklar ve özgürlükler ağırdan alınıyor, aheste aheste yürüyor, ancak ite kaka uygulamaya sokulabiliyor.

Cumhurbaşkanının bu fecaat uygulamayı savunurken Guantanamo örneğini vermesi bana şu sözü hatırlatıyor: “Merdi Kıpti Şecaat Arzederken Sirkatin Söyler.”

Öne çıkan ikinci düzenlemeye göre:

“Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında”  hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluk doğmayacak.

Bu düzenleme çok büyük riskler ve tehlikelere gebe görünüyor.

Önüne gelenin birilerini vatan haini ilan ettiği, ihanet kelimelerinin havada uçuştuğu, linç kültürünün beslendiği bir siyasal ve toplumsal atmosferde vatandaşlara “sorumluluğunuz olmayacak” denerek cesaret verilmesi, hangi durumdan kimin nasıl vazife çıkaracağının belirsiz olduğu bir vasatta son derece ürkütücü değil mi?

Türkiye Hukuk Devleti olmayı başarabilir mi diye tartışılırdı bir ara. Umut ışığı görünüyordu. Şimdi artık Polis Devleti’ni bile değil, “Milis Devleti”ni mi tartışacağız?

Devlet erkini kullananlara, “sen hukuku katlediyorsun, etme!” demenin zamanı çoktan geldi de geçiyor değil mi?

Zulümlerden de, zulümlere ortak olan yandaşlardan ve her türlü medyasından da beri olduğumuzu beyan etmeliyiz. En azından. Hiç değilse.

Genel içinde yayınlandı | 2 Yorum

Cengiz’in Terliği

Çocukça bir mizaca sahip, herkes tarafından sevilen, neşeli biriydi. Boylu poslu, gürbüz bir delikanlıydı. 1993 yılında gözaltına alındı.

Gözaltına alındıktan sonra, uzun bir süre kendisinden hiç haber alınamadı. Birkaç ay sonra, polisler tarafından ailesine haber verildi: “Oğlunuz hastanede.”

Ailesi, Cengiz’i görmek için hastaneye gittiğinde, komada olduğunu öğrendi.

Polislerin yaptığı açıklamaya göre Cengiz, yer göstermeye götürülürken, polis aracından atlamış, kaçmaya çalışırken kafasını yere çarpmıştı.

Cengiz’in kafasının bir tarafı çökmüştü. Felçliydi. Altı aydan fazla yatalak halde tedavi gördükten sonra taburcu edilip sedye ile Bayrampaşa Cezaevine konuldu.

Konuşması boğuk ve anlaşılmazdı. Akli dengesi tam olarak yerinde değildi. Başına ne geldiğini ise hiçbir şekilde hatırlamıyordu.

Türkiye’nin doksanlı yıllarında gözaltına alınıp da işkence görmemek sıra dışı bir olaydı. Cengiz’in arkadaşları çok ağır işkencelerden geçirilmişlerdi.

Polisin, Cengiz’in başına gelenlere ilişkin anlatımı hayatın olağan akışına aykırıydı. Polis aracında götürülen zanlı, iki memurun arasına oturtulur, üstüne üstlük kelepçelenir. Kaldı ki Cengiz gibi “tehlikeli” görülen biri için güvenlik tedbirleri arttırılır.

Cengiz’in ne polis merkezinde, ne savcılıkta, ne de mahkemede ifadesi alınabilmişti. Suçlu olduğuna dair delil, aleyhine tanıklık eden kimse yoktu -polisler hariç. Buna rağmen 8 yıl süren yargılama neticesinde müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

Kafasına aldığı darbe sonucu akli melekelerini yitirdiği için, yargılandığının farkında bile değildi. Uzun bir süre duruşmalara getirilmedi. Mahkeme heyeti kendisini dinlemek istediğinde, askerlerce sedye ile taşındı ve duruşma salonunun ön kısmına bırakıldı.  

Avukatları, Cengiz’in durumunun ortada olduğunu, ceza ehliyetinin bulunmadığını, cezaevinde tutulmasının doğru olmadığını defalarca dile getirmiş, itiraz etmişlerdi.

Adli Tıp Kurumu sanık Cengiz’in ceza ehliyeti bulunduğu yönünde görüş bildirmişti, iki sefer.   

Getirildiği duruşmalardan birinde hâkim, “söyleyeceğin bir şey var mı” diye sordu kendisine.

“Ben evlenmek istiyorum!” dedi Cengiz.

Hâkim şaşırmıştı. “Anlamadım, bir daha söyle.” dedi.

“Ben evlenmek istiyorum!… Defne Samyeli ile evlenmek istiyorum.” dedi.

Bayrampaşa Cezaevinden Bandırma Cezaevine apar topar sevk edilenler arasında Cengiz de vardı. Tutukluların özel eşyaları, kasten kullanılamaz hale getirildikten sonra gönderilmişti. Cengiz’in terliğinin teki gelmemişti.

Cengiz, ısrarla terliğinin tekini istiyordu. Başka bir terlik istemiyor, telkin ve tavsiye kabul etmiyordu. Cengiz’le birlikte bütün koğuşta gündemin birinci maddesi meşhur terliğin kayıp tekiydi.

Birkaç hafta sonra cezaevinin babacan savcısı koğuşlarını ziyarete geldiğinde, Cengiz birden atıldı ve yakasına yapıştı. Terliğinin kaybolan tekini bulmasını istiyordu savcıdan.

“Kaçan bir gol kadar üzülmedik değil mi / Ölürken çocuklar o güzel Afrika’da” demişti şair.

Türk Yargısı için, terliğin teki kadar değeri yoktu Cengiz’in.

Mahkeme, kararını açıklamadan önce, “son olarak söylemek istediğin bir şey var mı” diye sormuştu.  

“Beni annemin yanına götürün, o bana orda iyi bakar.” demişti.

Ancak 11 yıl sonra, 2004 yılında, “cezaevinde yatamaz” raporu ile tahliye edildi Cengiz.

Eve döndüğünde annesi artık hayatta değildi. Babası ise geçirdiği felç nedeniyle yatağa bağlı halde yaşıyordu.

Cengiz’in hayatının büyük bir kısmı gözaltında ve cezaevinde yitip gitmişti

Geriye Kalan Cengiz, tahliye olduktan kısa bir süre sonra vefat etti ve nihayet annesinin yanına gitti.

Genel içinde yayınlandı | 1 Yorum

İşgal altında ne yapmalı?

https://gencmuslumanlar.com/isgal-altinda-ne-yapmali/

İslam coğrafyasının haçlılarca işgali içten içe, son sürat devam ediyor.

Filistin, Bosna, Irak, Libya, Suriye vb. ülkeler yerle bir edilirken, Mısır gibi ülkelerde Amerikan köpekleri darbeci kılığında devriye gezerken, Türkiye’de de benzeri bir oyun sahnelenmişti 15 Temmuz’da.

Allahsız, kitapsız, siyonist, sömürgeci, zalim uluslararası çete kan döke döke ilerliyor ve fakat İslam dünyası ders almak ve karşı koymak adına kayda değer bir hamlede bulunmuyor, bulunamıyor.      

Durum son derece vahim olmasa, nihayet Kudüs’ün İşgalci İsrail’in başkenti olarak ilan edildiğine de şahit olmazdık.

Düşmanın gücüne, cesaretine değil biz Müslümanların öğrenilmiş çaresizliğine, içine yuvarlandığımız acziyete işaret ediyor tüm bu olanlar, bitenler ve bitmeyenler.

Şimdi yeniden bir intifada patlak vermiş Filistin’de. Buna ne kadar sevinebiliriz? İslam dünyası, hangi yüzle seyredecek yalnız bırakılmış Filistinlilerin (çoğu kadın ve çocukların) imkânsızlıklar içinde, ölümüne ayaklanmasını?

Ben, her bir Müslümanın bulunduğu yerde, önce Allah’a, sonra Devletine değil, yine Allah’a güvenerek bilinçli bir biçimde direniş sergilemesinin, direnişi hayat tarzı haline getirmesinin farz olduğunu düşünüyorum.

Müslüman için düşünmek gibi direnmek de farzdır.

İslam beldelerinin birbiri ardına işgalini, elimiz kolumuz bağlıymış gibi seyretmenin vebali çok ama çok ağırdır. Üstelik işgal, coğrafyamızdan ülkelerimize, oradan şehirlerimize ve sokaklarımıza kadar aşikâr bir şekilde ilerlerken…

Ne yapmalı sorusundan payımıza düşeni üstlenmemiz gerekiyor, hemen acilen.

Emperyalistlere, siyonistlere, haçlılara öfkemizi çarçur etmeye hakkımız yok lakin yıllardır yapılan bu, ne yazık ki. Akıl baliğ olmamış biri veya bir ergen gibi tavır takınmaya son vermemiz gerekiyor artık.

Direnişi kendi hayatlarımızdan başlayarak örgütlemeli, genişletebildiğimiz yere kadar genişletmeliyiz.

Hülasa, hepimiz kendi hayatlarımızdan başlayarak, şimdi başlatmalıyız direnişi, kapasitemizin üzerine çıkmaya yeminle yola düşmeliyiz. Ama duygusallıkla değil, plan program dâhilinde, bilinçle. Başka türlü bir kurtuluş düşünemiyorum. Ben mehdiye değil, kelimenin Kur’an’daki anlamıyla cihada inanıyorum.

Ne yapmalı sorusunun cevabını herkes bulunduğu yerde versin, durduğu noktadan mücadeleyi ateşlesin.

Amerika’ya, İsrail’e, zalimlere sağlam bir yumruğu nasıl indirebiliriz?

*Sigara içiyorsan, bir daha içme. Kola içiyorsan, bir daha içme. Yeri gelsin-gelmesin, küfür etme.  

*Seni müşteri olarak gören tüketim politikalarının esiri olma. Bir Müslüman olarak geç bu dünyadan, müşteri olarak değil.

*Sade yaşa, azla yetinmesini bil. İsraf etme asla elindekini, vaktini, enerjini.

*Üret. Tamir et. Paylaş. İhtiyaç sahiplerini bul, bölüş.

*Namazlarını kılmıyorsan, hemen ilk vakitte başla ve bir daha bırakma.   

*Namazlarını kılıyorsan, bileyle! Namazın anlamı kuşatsın hayatını.

*Müslüman, her daim finallere hazırlanan bir öğrenci gibidir. Kur’an’ı okumak, anlamak ve yaşamak üzerine programlar yap, derslere katıl.

*Rabbim ilmimi arttır, diye dua et ve gayret et.

*İman, durduğu yerde zayıflar, imanını arttır. Formunun zirvesine çıkmayı hedefle.

*Tembelliğin üzerine git, azaltabildiğin kadar azalt ve imha et. İlkelerini koruyarak, en azından bir işte, alanında en iyisi olmaya çalış.

*Vatandaşı olduğun devlet gibi değil, İslam ümmetine ait, kavmiyetçilikten arınmış bir Müslüman gibi düşün.

*Helal kazançtan başkasını yeme. Faizden, bahisten, her türlü kumardan ve bağımlılıktan sakın.

*Kur’an’da geçen, “müminlerin özellikleri”ni kuşanmaya gayret et.

*Allah’ı layıkıyla takdir et.

Bilmek değil yapabilmektir önemli olan.

Bildiklerimizle amel ettiğimizde Allah bize bilmediklerimizi öğretecek.

Ve inşallah güzel günler gelecek.

Malcolm X

Şehitleri anmak için doğum veya ölüm tarihlerine gerek yok.

“Bir çok kişi, bu fırtınalı, bu tezatlı, bu gözü pek genç kaptanda Harlem’in övünecek ne bulduğunu soracaktır bize, bizse bu soruya gülüp geçeceğiz.” (Ossie Davis) 

https://mehmetalibasaran.com/x/