Edebiyat Ve Hukuk Kitaplığı

İki yıl önce ilgili okurlarla paylaştığım Edebiyat Ve Hukuk Kitaplığı’nı yeni okumalarla genişlettim. Üç kitap çıkarttım, on beş kitap ekledim. Bu haliyle daha yoğunluklu, derinlikli bir okumaya kapı aralıyor kitaplık. Doğası gereği sınırlandırılmış ve kişiselleştirilmiş bir tablo oluşturuyor.

Fotoğrafta yer vermedimse de belirtmeli ki “Kutsal Kitaplar” en esaslı Edebiyat Ve Hukuk kaynaklarıdır. Tahrif edilmiş olsun veya olmasın, Edebi ve Hukuki nitelikleri inkâr edilemez.

Sadece bu özel kitaplıkta değil bütün kitaplıklarda ışıltı saçan efsane kitap Don Kişot, YKY tarafından yayınlanmıştır ve iki cilttir, muhakkak okunması gerekir.

Bu alanda çok özel bir yere sahip olan Antigone’un yanında Stafan Zweig’in “Mecburiyet” adlı novellası da okunmayı fazlasıyla hak ediyor.

Henry David Thoreau’nun “Sivil İtaatsizlik”, Edward Said’in “Entelektüel” adlı eserlerini bu bağlamı gözeterek kitaplığa koydum.

Okumalar sırasında keşfettiğim Slavoj Zizek’e ait “Antigone’nin Üç Yaşamı”nı inceleme fırsatım olmadı henüz. Adını anmadan geçmek istemedim.

Halil Cibran’ın “Ermiş” adlı üst düzey kitabı da kişisel bir ilave.

Allah nasip ederse bu konudaki çalışmaları takip edecek ve kitaplar arasında yolculuğa devam edeceğim.

Biz kitapseverler küçük ama adanmış bir cemaatiz. Sosyal medya, internet oyunları, ipsiz sapsız diziler veya ağababaları netflix bizi yolumuzdan döndüremez. Ayartmalar bize işlemedi, işlemez.

Biz kitaba inanıyoruz. Okumaktan, okumaktan, okumaktan vazgeçmeyeceğiz. Unutulmamalı ki kitaplarla büyüyen çocuklar dünyaya meydan okuyabilir, netflix üyeleri değil.

Berber Dükkânı

Erkek kuaförü değil berber.

Caddeye kafasını uzatmaktan çok uzakta, arka sokakta. Camına, saçı başı acayip artistlerin fotoğrafları yapıştırılmamış. Sahibi, tek başına çalışan bir eski toprak.

Sağda 37 ekran televizyon, arkada kafesine gömülmüş kıpırtısız bir muhabbet kuşu, sehpada, civardaki esnafla paylaşılıp mıncıklanmaktan ötürü bitap düşmüş günübirlik gazete ve yerini yadırgayan, sanayi odalarından birine ait fuzuli bir dergi.

Üzerine fazlasıyla yaşanmıştık sinmiş lakayt bir havası vardı dükkânın. Hikâye kitaplarındaki gibi görünüyordu. Emin bir beldeye girer gibi girdim içeri.

Saçları kısaltacağım, dedim.

Gösterdiği koltuğa oturdum. Koltuk sağa yatıktı, bariz. Aynadan yüzüne bakarak, yandan yandan, bozukluğu dile getirdim. Şikâyet etmek değil, muhabbet açmaktı amacım. Beni yanlış anlasa şaşardım.

‘Olur öyle şeyler’ edasıyla, ‘bakalım, yaptıracağız’ dedi.

O vakit anladım: bu, her yanı “samimiyet”le ışıldayan dükkânın müdavimi olacaktım artık. Hanım, “saçların çok uzadı” demeye başladıktan bir süre sonra oraya uğrayacaktım.

Bu sabah uğradım.

Genelde boş olan dükkân gençlerle tıka basa doluydu. Üstelik bizim berber de ortalıkta yoktu. Ellerine geçirdikleri makinelerle sakallarını düzelten, ayna karşısında taranıp şekil yapan, koltuğa oturttuğu arkadaşının saçlarının ucundan makasla azıcık almaya çalışan ve itişip kakışıp şakalaşan gençler dükkânı istila etmişlerdi adeta. Yaşlı, sakin böylesi bir yerde bu kadar aksiyon fazlaydı. Tedirgin oldum. Derhal bir yetkili aradı gözlerim. O esnada gördüm kapının ağzında duran, acelesi olduğu her halinden belli olan adamı.

Sahibi nerde, diye sordum.

Adam berberin arkadaşıymış. Emekliymiş, yakında oturuyormuş, sabahları o açıyormuş. Berber normalde gelmesi lazımmış. Trafiğe takılmış olmalı. Otobüsü kaçırmışsa, gecikebilir.

Yakındaki okulun müdürü, her biri özenle seçilmiş öğrenci arkadaşları okula almamış. “Saçı sakalı düzeltin, öyle gelin” diye talimat vermiş.

Lise öğrencileri. Bir yandan ufluyor pufluyor, bir yandan eğleniyorlar.

Birkaçı giderken bana serzenişte bulunuyor: “Abi Allah aşkına şu sakal mı!?”, “Abi çocuk çocuğa döndük vallahi!”

Tek tip kıyafet dayatamayanlar tek tip saç, tek tip sakal dayatıyorlar.

Kendi okul yıllarıma götürüyor beni bu manzara. Sonuna kadar sahip çıkıp tepe tepe kullandığım bir hakkı anmak, okulun benim için nasıl bir yer olduğunu anlatmaya yeter.

O hak “Devamsızlık hakkı”dır. Yeter bu kadar bunaldığım, yeter bu kadar budandığım denilerek, itinayla kullanılır.

‘Askerlik çağındaki her erkek 15 bin TL ediyor’

“Şubat 2013’te vicdani reddini ilan eden Avukat Mehmet Ali Başaran, İslami gerekçelerle zorunlu askerliği reddeden isimlerden. Müslüman vicdani retçi Başaran 7 Eylül’de Savcılık soruşturması sebebiyle ifade verdiğini duyurmuştu. Başaran, arkadaşlarıyla birlikte bedelli askerlik tartışmaları yaşanırken “Askerlikte Adil Çözüm” isimli bir kampanya başlatmış fakat bedelli askerlik kararı ile birlikte kampanya duyurulamamıştı.

Başaran ile vicdani retçilerin talepleri ve hakkında açılan soruşturmayı konuştuk.”

https://www.artigercek.com/haberler/askerlik-cagindaki-her-erkek-15-bin-tl-ediyor

– “Askerlikte Adil Çözüm” başlığıyla bir kampanya çalışması başlatmıştınız ki kısa bir süre sonra bedelli askerlik uygulaması devreye girdi. Sizin hükümete önerileriniz neydi askerlik konusunda?

Biz, altında sekiz arkadaşın imzası bulunan bir çağrı yayınladık. Askerlik meselesinin rant değil hak temelli olarak adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulması adına teklifimizi sunduk.

Askerlik, zorunluluk olarak dayatılmasın, dedik. Zorunlu askerliği kaldırmak için erkendir denecekse, bir zorunluluk olmaktan çıkartılana kadar, askerlik yapmak istemeyenlere, askerlik süresini aşmayacak ve cezalandırmaya dönüşmeyecek şekilde alternatif bir kamu hizmetinde bulunma hakkı tanınsın, dedik.

Şayet bu da olmayacaksa, bedelli askerlik uygulaması ile yama yapmaya devam edilecekse, askere gitmek istemeyen vatandaşın ödediği meblağ, askere gitmek zorunda kalan vatandaşa ödensin, dedik.

– Şuanda vicdani retçiler neler yaşıyor? Önceden vicdani retçiler hapse atılıp, işkence görüyordu ve bu sistematik bir şekilde ilerliyordu. Zamanla bu durum değişti ama neye evrildi sence tam olarak?

Devlet vicdani retçilere eskiye nazaran daha nazik davranıyor. Ne var ki bu insanlara hayatı zindan etme refleksi göstermeye devam ediyor. Mesela haksız yere binlerce lira idari para cezası kesiliyor. Çalışma ve seyahat özgürlükleri keyfi olarak kısıtlanıyor. Her an gözaltına alınma veya tutuklanma riskleri de cabası. Son OHAL dönemi mağdurları, KHK ile işten atılanlar vicdani retçilerin yaşadıklarını gayet iyi anlayabilirler.

– Vicdani ret hareketi artık eskisi kadar güçlü değil, yeni vicdani ret ilanları ya da askerlik tartışmaları yapılmıyor. Vicdani retçiler neden bu kadar sessiz?

Sessizler çünkü kendilerini yeteri kadar iyi ifade edemiyorlar. Bazı vicdani retçiler marjinal takılmanın hazzını yaşamayı bir hak mücadelesi vermeye yeğliyor görünüyor. Sessizler çünkü seslerine ses katanlar çok azlar ve zayıf düştüler. Sessizler çünkü bu ülkede farklı seslere, farklı renklere tahammül azaldıkça azaldı. Sessizler çünkü özgür bir ifade ortamı kalmadı gibi. Ciddi bir baskı var ve bu ülkenin aydınları ya dağılıp gittiler ya da yer altına çekildiler. Cezaevi kampüslerinde değilseler, başka nerde olabilirler?

– Geçen günlerde savcılık tarafından ifadeye çağrıldığınızı yazmıştınız. Nasıl bir durumla karşı karşıyasınız?

Hakkımda bir dava açmaya hazırlanıyorlar, askerlik yapmadığım gerekçesiyle. Ben de haklılığımı her ortamda açıklamaya hazırım. Vicdani ret beyanımda özetlemiştim. Kendimizi ve birbirimizi kandırmaya son vermeliyiz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı hüküm sürdükçe daha haklı, daha ahlaklı, daha özgür bir toplum inşa edemeyeceğiz.

Şahsen bir suç işlemediğimden adım gibi emin olduğumdan, gerisinin bir önemi yok. Haklı davamızı kazanırsak, bu ülkenin gençleri ve geleceği için kazanılmış bir hak olacak. Buna yürekten inanıyorum. Ucuz, pespaye numaralarla “ihanet” olarak lanse ettikleri bu duruşun yani hakta direnmenin inananlar için ibadet olduğunu hatırlatmak isterim. Ve ibadetler birlikte yani cemaatle gerçekleştirildiklerinde çok daha kıymetlidir!

– Mesleğiniz avukatlık ve hakkınızda başlatılmış bir soruşturma var. Böyle bir dönemde vicdani retçi bir avukat olarak hukukun haklarınızı koruyacağını düşünüyor musunuz?

Düşünmek istiyorum ama düşünemiyorum, aklım fena halde karışık! Türkiye’de hukuka güvenmek için deli olmak gerek. Yargı bu ülkenin en çürük tahtalarından biri ne yazık ki… Alparslan Kuytul’a, Selçuk Kozağaçlı’ya bakın, onlar gibi sayısız insan var, uzun süredir zindanlarda. Böyle bir ülkede hukuktan bahsetmek mümkün mü? Bahsediyoruz ama daha çok farz ediyoruz!

Farz edelim ki yargılanıyoruz ve bir tiyatro salonunda değil mahkeme salonundayız, üstelik karşımızda hâkim var, üstüne üstlük talimata değil yasaya ve vicdanına göre bağımsız karar verebiliyor… İşte o vakit bu haksızlıktan “tahliye” olacağız, dahası zulümden “beraat” edeceğiz!

Düşünüyorum: ne yapabiliriz? Mücadele etmek, hukuku gözetmek ve umut etmekten başka tevekkül edebiliriz. Bu zulümler de, zulmedenler de gelip geçer, geriye şahitlikler ve güzel hikâyeler kalır, öyle inanıyorum.  Sonuçta üç günlük dünya…

– Hükümet hiçbir zaman vicdani reddi gündemine almıyor, üzerinde tartışmıyor. Sizce nasıl bir durum bu görmezden gelmeyi değiştirebilir ya da değişim ihtimali görüyor musunuz?

Ak Parti’nin bunu gündeme alma potansiyeli vardı, buna inanmıştım. Hükümetin, yani bugünlerde AKP ve MHP’nin bunu gündeme alması için bir sebep yok ortada. Zorunlu askerlik zulmü devam ettiği sürece askerlik çağına gelmiş her erkek en az 15.000 TL para ediyor! Devletin haksız yere aldığı bu türedi “vergiyi” ödemek için yarım milyondan fazla insanın kuyruğa girdiği bir zaman ve mekânda saha ve seyirci avantajından bahsedemeyiz herhalde. Değil mi ki hayat bir deplasmandır?

Bazı sorular sorulabilirse, değişim hızlanabilir diye umuyorum. Mesela, zorla güzellik olmaz, malum, peki zorla askerlik olur mu? Zorla şehitlik olur mu? İnsanların inanmadıkları kurumlarda çalışmaya zorlanması doğru mu? Bugün istismar edilen “şehitlik” ile Kur’an’daki “şehitlik” aynı şey mi? “Ordu Peygamber ocağıdır” diye batıl bir inanç var. Sormalı: Kur’an’da 25 peygamberin adı geçiyor, bu adaletsiz düzeni koruyan ordu hangisinin ocağı?

http://www.emekveadalet.org/alinti/askerlik-cagindaki-her-erkek-15-bin-tl-ediyor/

Bir Put Olarak Hukuk

“Tahliye olmasından bir gün sonra hakkında gözaltı kararı çıkarılan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı, “Yatarız hapiste, hesabını da sorarız” diye konuştu.”

Kozağaçlı, twitter hesabının başına şu sözü sabitlemiş: “Hukuk diye helvadan put yapmışsınız acıkınca yiyorsunuz.” 

Olan biten, olan ve hiç bitmeyen yargı zulmü ancak bu söz kadar veciz biçimde izah edilir diye düşünüyorum. 

(Az ama kıymetli okurlarımla birlikte bu ülkede, bu zor şartlar altında, “düşünce ve ifade özgürlüğü”müzü işler tutmaya dönük okumalar yapıyoruz bu mütevazı yazıhanede. Bence önemli.) 

Hakkı tutup kaldırma niyeti taşıyanlar için en zoru, düzen tarafından ötekileştirilenlerin, fena halde öcüleştirilenlerin haklarını görebilmek ve gözetebilmektir. En büyük mazlumlar, bilhassa terör’le, devletin güvenliğine karşı suçlar’la ilişkilendirilip iftira ile tutuklanan ve itina ile zindanlara atılanlar arasında yer alır. Kitle iletişim araçları hakkı batıl ile örtmek için deli bir para ve mesai harcarken pek çok tanıdık sima bilerek veya bilmeyerek, aktif veya pasif katkılarını sunarlar bu zulüm çarkına.

Allah için, Adalet için soruyoruz yıllardır, soralım, sormak zorundayız. İnsanlığımız, Müslümanlığımız, kutsal kitabımız bu soruları sormamızı gerektiriyor: 

“Hangi suçtan ötürü bu insanlar lekeleniyor, zindanlara atılıyor, işkence görüyor? Suçları nedir? Hani delilleri? Açıklayın.” 

“Hangi Hukuku uyguluyorsunuz? Rehine hukukunu mu? Öyleyse bu hukukun ilkeleri nelerdir?”

“OHAL’de cezaevlerine atılan veya işinden atılan yüz binlerce vatandaşın hakkı için bir açıklama yapma gereği duymuyor mu bu devleti yönetenler? Yıllar, hayatlar geçiyor.”

“Bu ülkede Adalet mülkün temeli mi yoksa lafın gelişi mi?”

Ey Müslümanlar, kanaat önderleri, cemaat liderleri hani, sorularınız nerde?

Hakkın hatırını gözettiğinizin göstergeleri sizce de yeterli mi?

Yoksa itirazlarınız sustuğunuz yerde mi ikamet ediyor?