Şiir Gibi Cami

İstanbul Büyükçekmece’de yer alan, kısa sürede ün kazanmış Sancaklar Camii’ni görmek bugün nasip oldu.

Henüz 2013 yılında ibadete açılan, uluslararası ödüller almış bu sıra dışı mekân beni heyecanlandırdı.

Gitmeyenler gitsin, görmeyenler görsün ve -bir Müslüman olarak, gönül rahatlığıyla söylüyorum- “işte budur!” desin.

Şu ülkeye kabaca bir bakmak yeterli: Türkiye ucube binaların sergilendiği bir fuar alanı olmuş adeta. İstisnalar vardır ve bunları da büyük oranda tarihi eserler oluşturur. İşte Toki, işte gökdelenler, işte zevksizlik, işte doğaya ve insana karşı aptalca artistlikler, işte o büyük güdü: Rant, rüşvet ve daha çok, daha çok para kazanma hırsı.

Camilerimizin büyük çoğunluğu da tarihi camilerin kötü kötü kopyalarından başka bir şey değil ne yazı ki.

Böyle bir vasatta şehrin uzak bir köşesinden çıkagelen bir mucize gibi duruyor Sancaklar Camii.

Sadelik ve zarafetten müteşekkil derin bir sanat eseri. Sanatın her şubesinde böylesi özgün eserlere ihtiyaç var. Cesaret, tevazu ve derinlik taşıyan eserlere…

Tutup da bir şiiri yorumlar gibi anlatmaktan kaçınmak istiyorum bu mabedi. Lakin beni etkileyen yönlerinden birkaçını olsun dile getirmeden edemeyeceğim.

Sancaklar Camii’nin, bir camiye yönelik ezberleri sessiz sedasız bozması, daha avluya adım attığınız anda, insanı düşünmeye icbar eden, o ne güzel bir şaşkınlık, o ne mübarek bir duraksama…

İslam’ın kokusunu bir mekânda nasıl alırsınız? Mekânın kendi doğası ile insanın doğası, uçsuz bucaksız doğa ile böylesi bir uyum içerisindeyse… 

Çıkmak değil inmek bir ibadethaneye; secde eder gibi.

Sancaktar Camii, güçlü biçimde rest çekmişe benziyor, “medeniyet medeniyet” derken yapıp ettiğimiz “şeylere”. Ben öyle anladım:

Aydınlanma değil merhamet, kalkınma değil adalet, inşaat değil şefaat, Taka Tuka Toki değil kültür edebiyat sanat.

Kendi çektiğim iki fotoğrafla, bu sanat eserini selamlıyorum, saygı ve sevgi ile.

*Camiye ilişkin bir başka değerlendirme:

http://www.dunyabizim.com/gezi-mekan/26731/yerin-altindan-yerin-ustune-bir-haykiris-sancaklar-camii

“Yerin Dibine Batırıyorum”

http://islamianaliz.com/haber/mehmet-ali-basaran-ahmet-altanin-savunmasini-degerlendirdi-%E2%80%98yerin-dibine-batiriyorum-56180#sthash.aTc5bJ91.dpbs

15 Temmuz darbe girişimine iştirak etmekle suçlanarak gözaltına alınıp 12 gün sonra hâkim karşısına çıkartılan Ahmet Altan, serbest bırakıldıktan hemen sonra yeniden tutuklanmıştı.

Ağırlığı olan bir Yargı sisteminde göremeyeceğiniz bir “yakala bırak”, “bırak sonra yine yakala”, “öyle suçladıydım olmadı, şimdi böyle suçluyorum” mantığı. Yine şaka gibi görünüyordu ama değildi. Burası Türkiye idi. 

23 Eylül 2016 tarihinden bu yana tutuklu bulunan Ahmet Altan nihayet başlayan yargılamada, hakkındaki iddialara karşı savunma yaptı dün.

Savunmanın tam metnini ben de basından okudum. Aklıma, ister istemez, kendisi de bir romancı olan Emile Zola’nın “Suçluyorum” adlı kitabı geldi.

Hukukçuların içeriğini değilse bile en azından adını duydukları, dünyaca ünlü hukuk skandalına: Dreyfus Davası’na ilişkin bir tür “savunma” metnidir “Suçluyorum”.

Tahsin Yücel’in sunuşu ve değerlendirme yazısı ile toplamda sadece 43 sayfa ve fakat klasik niteliği kazanmış bir kitaptır.  

Ahmet Altan’ın savunması daha edebi, daha vurucu ve kolay okunuyor. Kitaplaştırılacağını ve en azından Türkiye’de “Suçluyorum” gibi bir anlam kazanacağını düşünüyorum.

Yalnız, kitabın adı, savunmanın geneline hâkim havaya bakılırsa daha iddialı olabilir: “Yerin Dibine Batırıyorum”

Ahmet Altan, Türk Yargısının çelişkilerini, zaaf dolu hastalıklı bünyesini, kötü niyetini, her şeyden öte Hukuktan bağımsız halini ilmek ilmek kurduğu savunmasında cümle cümle gözler önüne seriyor.

Hukukçuların, öğrencilerin muhakkak okuması gerekir. Hukuk’un ne olduğunu anlamak için ne olmadığını görmek önemli.

Savcının hazırladığı iddianame ile bu savunma karşı karşıya geldiğinde, Türk Yargısını temsilen ringe çıkan savcının ilk rauntta nakavt olduğunu söylemek gerek. Tarih buna tanıklık edecektir.

Fransa’nın Dreyfus Davası da bir şey mi! Türkiye’yi şöyle bir silkelesen, 30 tane Dreyfus Davası dökülür. Fransa’ya beş basarız!

Örnek vermek gerekir mi?

Gerekirse; güncelliğini halen koruyan, mağdurları halen zindanlarda veya hayatta bulunan şu davalara bakılabilir:

Sivas Davası, Umut Davası, Hizbullah Davası, Hizb-ut Tahrir Davası, KCK Davası…

Alfred Dreyfus Fransa Ordusunda görevli Yahudi kökenli bir yüzbaşı idi. Sadece Ergenekon ve Balyoz Davalarında Dreyfus gibi onlarcasını harcamış bir Yargısı var bu ülkenin.

Darbe yargılamaları sulandırılmış ve bulandırılmıştı kasıtlı olarak. 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin gerçekleştirilen yargılamalara da güvenmemizi gerektirecek bir ortam yok. 

Amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olmuş. Muhalifler, itaat etmeyenler, itiraz edenler, iktidarı eleştirenler, iyiliği emreden kötülüğü nehyedenler… Bunlar hep bağcılar! Suçlu olmalarına gerek yok; bir iftiraya, bir yalana, bir iddianameye bakar; gerisi zindan, gerisi algı operasyonunun meyvelerini toplamak…    

Bu ülkede, medeniyetin göstergesi –ortalama- bir hukuk, ortalama bir ahlak mayalanmıyor. Asıl sorun bu.

Vıdı vıdıyı, kavga gürültüyü, kuyu kazmayı, rant savaşlarını, mahalle kavgalarını bir kenara bırakıp bunu konuşabilsek ne güzel olacak.

Bir uzlaşma, bir orta yol bulabilsek…

http://www.kitapyurdu.com/kitap/sucluyorum/100616.html&filter_name=su%C3%A7luyorum

Cezaevinde Bir Fantastik Yazar

http://www.dunyabizim.com/soylesi/26699/cezaevinde-bir-fantastik-yazar-abdulselam-durmaz

25 yıldır siyasi tutsak olarak cezaevinde bulunuyor. Kendisi henüz çıkmadan kitapları çıkıyor cezaevinden bir bir: ‘Son Nişanlı’, ‘Lanetli Duvar’, ‘Dunah’ın Terazisi’… Dört ciltten oluşacak ‘Evrenin Kitabı & İlma’ eseri ‘Türk Edebiyatının öncü epik fantastik roman dizisi’ olarak tanımlanıyor. Abdülselam Durmaz, cezaevi hayatı ve yazarlığı üzerine Mehmet Ali Başaran’ın sorularını cevapladı.

25 yıldır siyasi tutsak olarak cezaevinde bulunuyor. Kendisi henüz çıkmadan kitapları çıkıyor cezaevinden bir bir. “Son Nişanlı”, “Lanetli Duvar”, “Dunah’ın Terazisi”… Timaş Yayınları, dört ciltten oluşan “Evrenin Kitabı & İlma” eserini “Türk Edebiyatının öncü epik fantastik roman dizisi” olarak tanımlıyor. Dördüncü kitabı 2018’de yayınlanmayı bekliyor.

Sizi Abdülselam Durmaz’la tanıştırmaktan mutluluk duyuyorum. Beton duvarlar arasından “çıkan” fantastik bir yazarla…

Edebiyat ve dahası yazarlık, hayatınızda ne zaman, hangi vesileyle anlam ifade etmeye başladı? Sonrası nasıl gelişti? 

Edebiyatla tanışmam Kur’an’la tanışmamla başladı diyebilirim. Kur’an’ın olağanüstü güzel edebi yönü bu anlamda pek tesirli olmuştur üzerimde. Bu meyanda edebiyatın, hayatımda Kur’an’la anlam bulmaya başladığını da söyleyebilirim. Sonrası da hep bu istikamet üzere yol almıştır genelde. Tabi İlma’nın da bunda payı büyük olmuştur. O da ayrı bir kırılma noktasıdır benim için.

Yazarlığa gelince; yazarlık cezaevine girmemle başlayan ve bu süreçte anlam kazanan bir olgu. Cezaevi gibi zorlu bir yerdeyseniz ve dertliyseniz yazmamak zor olan belki… Bu durumda yazı kendini fena dayatıyor. Yazı sizi yazıyor…

Başlarda günlük tutmakla başlayan bu süreç, ilmi araştırmalar, şiir, anı, kısa öyküler ve bir roman denemesiyle devam ederek İlma’ya kadar geldi.

Yazı çalışmalarınızı hangi imkânlar içinde, ne tür bir program dâhilinde yürütüyorsunuz? Ciltler dolusu eser nasıl bir ortamda yazılıyor, merak ediyorum.

Malum, cezaevi yasak ve imkânsızlıklarla çevrili dar bir alan. Dışarıya göre yazı imkânları çok kısıtlı. Bir kaleminiz, bir defteriniz, bir de kendiniz…

Ben yazılarımı genelde ranzamda veya özel çalışma masam dediğim ufak bir taburede yazıyorum. Tabure dar alanda size hareket kabiliyeti sağlıyor. Neresi uygunsa oraya hemen kurulabiliyorum. Çok pratik ve kullanışlı. Size de tavsiye ederim! 🙂

Her gün bir satır da olsa yazmaya gayret ederim. O gün bir şey yazmadıysam (o günün hakkını vermedim diye) huzursuz olurum. Onun için özel masamla aramı soğutmamaya özen gösteririm.

Şartlar ne kadar zor olursa olsun filizlenmeye dertli bir tohumsanız, betonda bile yeşerirsiniz. Yok, öyle bir derdiniz yoksa en güzel toprak bile size kâr etmez.

Dört ciltten oluşan kitabınız İlma, Türk edebiyatının öncü epik fantastik roman dizisi olarak tanımlanıyor. Böyle bir eserin cezaevinden çıkması, kabul etmek gerekir ki sıra dışı bir olay. Bize, bu devasa romanın macerasını anlatır mısınız kısaca?

İlma’nın ilk tohumu, bir akşam arkadaşlarla izlediğimiz bir haberle atıldı. Haber, fantastik eser ve filmlerle ilgiliydi. Doğal olarak bir anda bizim de sohbet konumuz oldu. Fantastik edebiyata bu kadar elverişli ve bol materyale sahip zengin bir coğrafyada yaşamamıza rağmen neden bu türden yazılmış kayda değer eserimiz yok ile başlayan o sohbet beni sorgulamaya ve bu işe kafa yormaya itti. Kendi değerlerimizden neşet eden fantastik bir eser neden olmasındı? Özellikle de Mevlâ’mızın mesajı anlatma vesilesi kıldığı, Kur’an’ın olağanüstü anlatım ve güzel dili gibi güzel bir örnek de varken… Böylece başladım.

Birçok arkadaşın boş, yararsız bir çalışma görüp soğuk bakmasına rağmen sabır ve azimle devam ettim. Neticede 13 yılda tamamladığım İlma ortaya çıktı. Rabbim hayırlara vesile kılsın inşallah.

Sizin gibi uzun yıllardır cezaevinde bulunan şair Osman Erdemir’e sorduğum soruyu size de sormak istiyorum. Dışarıdaki hayata dair en çok nelerin özlemini duyuyorsunuz?

Dışarı, yabancılaştığımız bir kavram. Ağızda kekremsi bir tat bırakan yabancı bir meyve gibi…

Çeyrek asra yakın bir süre içerdeyseniz, dışarıda kaldığınızdan daha çok içeride kalmışsanız, bir süre sonra dışarıya dair birçok şey flulaşıyor. Ama buna rağmen özgürlük hissi ve özlemi yanıbaşınızda capcanlı duruyor bir şekilde. Dolayısıyla sorunuza, sanırım özgürlüğe dair her şey diye cevap verebilirim.

Mesela etrafımda duvarlar olmadan uzun uzun yürümeyi; çıplak ayakla kırlarda, sahilde dolaşmayı; toprağa uzanıp gökyüzünü uzun uzun seyretmeyi; eski mahallemi, okulumu gezip, eski arkadaşlarımla sohbet etmeyi; hafif yağışlı bir havada araba kullanıp, sevdiğim bir müzik parçasını dinlemeyi; sevdiklerimle birlikte bir sabah kahvaltısında sahanda yumurtaya (sucuklu olsa fena olmaz! 🙂 ) ekmek banmayı; Ramazan gecelerinde arkadaşlarla buluşmayı, futbol oynamayı…

Abdülselam Durmaz, İlma – Son Nişanlı, Timaş Yayınları 

Cezaevinden Bir Mektup

Cezaevlerindeki hak ihlallerinin OHAL (20 Temmuz 2016) sonrası ne denli arttığına dair gösterge niteliğinde bir mektubu dikkatinize sunuyorum. Kitap yasağından, eğitim hakkının engellendiğinden ve ziyaret hakkının kısıtlandığından bahsediyor. 

Referandumdan sonra Müslüman tutsaklara bir adım atılması beklentisini ifade ediyor. 

(Kusura bakmasın, cezaevindeki insanların hakları, halleri dışarıdaki insanların çok büyük çoğunluğunun, hele hele hükümetin umurunda filan değil!) 

Kurdukları zindanlarla insanların fıtratlarına karşı sistematik bir imha politikası yürütenlere İlahi Adaleti hatırlatmak gerekiyor. İnsanlara uzun süreli hapis cezaları vermek, zaman ve mekan üzerindeki tasarruf haklarını ellerinden almak, onları doğadan ve doğalarından kopartarak “beton tabutlara” hapsetmek insanlık dışıdır.

Cezalandırdığınız insansa, ona uygun, insani bir ceza olmalı seçtiğiniz. 

İnsanca cezalar içinde sürgün gibi bir seçenek pekala varken mesela, insanı kapatmak, hapsetmek yok. (Kısa süreli tutukluluk müstesna.)

Tarihe bakalım; zindanları kimler kurmuş? Modern hapishane mantığı (F Tipi mesela) nerden kes-kopyala-yapıştır?

Modern Kapitalist Ulus Devlet  veya bir A.Ş. olarak T.C. bu konuda bir şey düşünmüyor olabilir, fakat sen ey Müslüman, sen ne düşünüyorsun? Devleti bağlayan batıdan bulup buluşturup getirdiği yasalar iken, seni bağlayan bir Vahiy var, Kutsal bir kitabın var, öyle değil mi?

Yeni yeni hapishanaler inşa edilirken dağ başlarına yerleşke yerleşke, hapishene üzerine düşünmenin vakti gelmedi mi?

*mektubun üzerine bir iki kez tıklayınız.

OHAL’de Hakkını Arayabilir Misin?


http://islamianaliz.com/haber/av-mehmet-ali-basaran-yazdi-ohalde-hakkini-arayabilir-misin-54891

Ak Parti 2002’de iş başına geldiğinde ilk icraatlarından biri, 15 yıldır sürmekte olan OHAL’in Diyarbakır ve Şırnak’ı kapsayan son kalıntılarını ortadan kaldırmak oldu.

Aynı partinin kesintisiz olarak yönettiği ülkede 14 yıl sonra (20 Temmuz 2016’da) OHAL ilan edildi.

Hükümet 3 ay süre ile OHAL ilan ederken, 3 ay dolmadan OHAL’i kaldırabileceğini, hedefinin bu yönde olduğunu belirtmişti.

Bugün artık OHAL süresinin uzatılması haber değeri taşımıyor. Neredeyse bir yıl geçti. Olağanüstü hal’in olağanlaşması söz konusu.

OHAL’in ne zaman kaldırılabileceği ise bilinmiyor.

Bu yöndeki tahminler ve kulislerden gelen haberler fena. Ben de şahsen 2019 yılının son çeyreğinde gerçekleştirileceği öngörülen başkanlık seçimine kadar umutlu değilim.

OHAL’in kaldırılması bir seçim vaadi olarak önümüze gelirse hiç şaşırmam. Acı ama gerçekçi görünen bir tahmin bu. Karamsar olanları daha fena fakat ne yazık ki “yok artık, daha neler” diyemiyor insan, bu ülkeyi biraz tanıyorsa.

Kısa bir yazıda OHAL’e bu denli vurgu yapmam normal değil. Tam da bunu anlatmak istiyorum.

Türkiye Olağanüstü Hal ilanından bu yana hukuk dışı “karanlık” (öngörülemez, denetlenemez) bir alanda yönetiliyor. Karanlık, hukukun asgari şartların da altına çekilip zayi edilmesinden ve şeffaflığın değerlendirme dışı tutulmasından kaynaklanıyor.

Ülke, birbiri ardına yayınlanan KHK’lar ile yönetiliyor. Şimdiye dek 150.000’den fazla insan görevinden alındı veya uzaklaştırıldı. 50.000’den fazla insan tutuklandı. Pek çok dernek, vakıf ve yayın kuruluşu kapatıldı. Bu sürece bağlı olarak –sayı tam bilinememekle birlikte- en az 37 kişinin intihar ettiği belirtiliyor.

Gelelim işin en temel noktasına…

Evet,15 Temmuz 2016’da bir darbe girişimi oldu, neticede 250 kişi hayatını kaybetti. Allah rahmet eylesin. Binlerce insan yaralandı. Allah şifa versin.

Peki, “terörist” (veya “terör örgütü üyesi”, “vatan haini”) diye yaftalanan, işine son verilen, sosyal hakları elinden alınan ve dahi hapse atılan insanlar ile olan bitenden doğrulan etkilenen yakınları hesaba katıldığında toplam en az 1 milyon insan için Hukuk var mı?

Türkiye’de hiçbir kesimin Yargıya güvenmediği konusunda şüphe yok. Birileri dönemsel olarak, çoğu zaman da ideolojik olarak “geçici süre” güven duyuyor, malum. Türkiye’nin zayıflarla dolu yargı karnesi de ortada zaten.

“Gülen Örgütü” ile alakası olmayan, darbeyi 15 Temmuz gecesi öğrenen binlerce insanın, bu arada, iktidara muhalif pek çok insanın da,  KHK’lar yoluyla kamudan ihraç edildikleri veya hapsedildikleri biliniyor.

Tutuklanacaklar listesinin bir yerlerde dolaştığı, “listede ‘bizden’ tanıdıklar varsa söyleyin çıkartalım” denilmek suretiyle nevi şahsına münhasır bir “yargı denetimi” yapıldığı, birilerinin adlarını büyük paralar karşılığı listelerden sildirdiği iddiaları ortalıkta dolaşıyor. Şüyuu vukuundan beter denir ya, öyle.

Sorulması gereken soru şu: Doğrudan binlerce, dolaylı olarak milyonlarca insanı etkileyen, bir gece ansısın gelen KHK’lara karşı yargı yolu açık mı?

Ne yazık ki hayır! Ortada yargısız infazlar silsilesi var.

İnsanlar haklarında verilen kararlara karşı herhangi bir yere itirazda bulunamıyorlar. Hak arama yolları tümüyle kapalı.

685 sayılı HKH ile “OHAL Komisyonu” kuruldu, aradan geçen KOCA BİR YIL, lakin henüz çalışmaya bile başlamadı. O komisyon çalışmaya başlayacak da… Yıllar içinde karar verecek de… O kararlara karşı itiraz edilecek de… Adil kararlar verilecek de… Ölme eşeğim, ölme!

Hukukçular, en az 5 yıl, ortalama 10 yıl alabilecek bir süreç olduğunu söylüyorlar.

Yüz binlerce itiraz karşısında 7 kişiden oluşan bir komisyonun üstelik de dosya üzerinden adil karar vermesi bekleniyor! 

Çok açık bir şekilde uyarıda bulunmayı Allah için bir görev bildiğim için yazıyorum bu yazıyı: Bir yıllık gidişat böyle devam edecekse, ciddi bir zihinsel ve pratik kırılma yaşanmazsa yani, böyle bir iktidarın “elinde” işleyecek bir “OHAL İnceleme Komisyonu” etkili bir başvuru yolu sağlamayacak. Bir oyalamadan öteye gidemeyecek. Doğuracağı sonuç göstermelik ve çok yetersiz olacak. Adalet gelse bile çok geç gelecek. Geç gelen adalete adalet denebilirse…

İktidarın, hak aramaya yollarını keyfi bir biçimde bu kadar uzun süre kapalı tutmasına başta hukukçular olmak üzere, bu ülkenin aydınları acilen, yüksek sesle itiraz etmeli. Adil Yargılanma Hakkı’nın ayaklar altına alınmasına müsaade etmemeliyiz.

İnsanlar bu ülkede bırakınız hakkını almayı, hakkını arayamıyorlar bile. Geçen bir yıl, böyle büyük bir zulmü daha gözümüze soktu.

Her şey biz bakarken oldu!

Hapishane Üzerine

http://www.islamianaliz.com/haber/oybde-isik-ergudenle-%E2%80%98hapishane-soylesisi-54539

“Çevirmen-yazar Işık Ergüden, Özgür Yazarlar Birliği’nde “Hapishane Çağı-Kapatılan İnsan” kitabı çerçevesinde hapishane ve hapishane mantığının egemen olduğu toplumsallık çerçevesinde Mehmet Ali Başaran moderatörlüğünde bir söyleşi gerçekleştirdi.

Programı, Işık Ergüden’i çevirmenlik ve yazarlığı, hapishane ilgisi ve “Hapishane Çağı-Kapatılan İnsan” kitabı dolayımında tanıtarak başlatan Mehmet Ali Başaran, hapishane meselesinin niçin önemli olduğuna dair değerlendirmelerde bulundu. Müslümanların bu hususta yeterli ilgi sahibi olmadıklarını söyleyen Başaran, İslam’da hapishanenin olmadığına, ancak bu gerçekliğin sürekli atlandığına dikkat çekti.

Işık Ergüden kişisel tarihinden bahisle 12 Eylül döneminde kaldığı cezaevi koşullarını anlattı. Cezaevlerindeki baskılara karşı direnişin nasıl örgütlendiğinden bahsetti. Program boyunca Ergüden dinleyicilerle birlikte ana hatlarıyla aşağıdaki tespitleri tartıştı:

– Dışarısı da içerisi gibi bir hapishane.

– Hapishane zaman ve mekân üzerinde baskı kuran bir kurum. Hapishanede zaman ve mekân üzerinde denetim kurulamıyor.

– Cezaevlerindeki tutumlarda da görüleceği üzere kötü muamelenin mübah görüldüğü bir sistem var. Toplumun kimi kesimleri kötü davranılmasını istiyor. Yukarıdan aşağıya örgütlenen bir sistem bu.

– Hapishane saçma bir kurum. Neyin suç olduğu tartışmalı bir mesele. Jean Valjean’ın küreğe mahkûm olma süreci buna çarpıcı bir örnektir.

– Devletler için hapishane imha ve gözdağı yeridir. Siyasi kişiliği ezmeyi amaçlar. Her türlü olanak tutukluların elinden alınıyor. Bazı imkânların verilmesi için ezmeye dönük uygulamalar devreye sokuluyor.

– Suçun hapislik olmaktan çıkarılması gerekir.

– Yatılı okullar, kışlalar hepsi hapishane gibi örgütlenmiş.

– Hapishaneler önceleri suçluları bireyselleşip topluma karıştıracak bir model olarak görülüyordu.

– Bentham tarafından tasarlanan Panoptikon modeli bugünkü işleyiş için açıklayıcıdır. Mekânın tasarımı son derece önemli.

– Artık şehirlerin dışına taşınıyor cezaevleri.

– Cezaevlerinde toplumdan ve içerdeki kişilerden olmak üzere ikili bir tecrit söz konusu.

– Bir dönem geliyor bazı yasaklar gevşiyor, birçok şey serbestleşiyor, başka bir dönem geliyor bunların hepsi ortadan kaldırılıyor.

– İnsanlar baskı koşullarında biz vurgusunu daha çok yapıyor.

– Ben cezaevi süreçlerimde kendimi mağdur olarak görmedim hiç.

– Cezaevlerinde insanlar kendilerini ifade etmek için uzun uzun mektup yazıyorlar. Bu yolla özne olmak istiyorlar.

– Yaşadığımız hayat bir tür hapishane olsa da fiziki hapishane daha farklı.”

*Bugün hapishaneden gelen mektuplardan birinin zarfına ait bu fotoğrafı hayli ilgili olduğunu düşündüğüm için yazıya iliştirdim. Hapishanelerde “yitip giden” hayatlara ait “evrakların” kıymetine dair çok şey söylüyor olsa gerek. Özene bezene yazdığı mektubun zarfına duygu ve düşüncelerini resmeden, nakşeden kişinin 54 yaşında olduğunu, 22 yıldır hapis yattığını, böyle giderse ölene dek yatacağını, zira ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edildiğini, tek kişilik minicik koğuşundan günün ancak dört saati, küçük beton bir avluya çıkabilen bir derviş olduğunu, yeri gelmişken belirteyim. 

Bir kağıt, bir kalem, kısa bir süre ve iki-üç liralık posta masrafı ile hapishanelere gönderilen mektupların nelere kâdir olduğunu, görmeyenlerin görmesini isterdim. Yaşayarak…