Cezaevi Mektupları

Mehmet Ramazan Aydemir ile cezaevinde tanıştım.

O, çok tanıdık bir nedenle zindana düşmüştü, bense cezaevi ziyaretleri gerçekleştiriyordum. Yolumuz, bir F Tipi cezaevinin tarifi mümkün olmayan duygular barındıran küçücük ziyaretçi odasında kesişti.

Mehmet Ramazan Aydemir, 28 Şubat Darbe Dönemi Hukuk Katliamlarında, adı kurbanlar listesine yazılmış binlerce insandan sadece biri.

Şu malum hikâye, tanrılar kurban ister!

Aydemir, İşkenceci polisler ve emir “kulu” silik bir savcının tezgâhından geçtikten sonra, Salih Mirzabeyoğlu, Metin Kaplan, Yakup Köse gibi nice insana zulmetmiş “ünlü” bir ‘devlet hâkimi’ne denk gelmiş.

Müslümanlara karşı olan önyargısı ve garezi ile nam salmış Metin Çetinbaş adlı bu zat, önüne gelen Müslümanlara, hukuk’u ve kanunları hiçe sayarak en ağır cezaları yağdıran eski bir DGM hâkimi.

Bu adamın altına imza attığı zulümleri yazıya sığdırmaya çalışmayacağım. Hülasa edip geçeceğim. Esasen kişiye değil zihniyete işaret edeceğim.

Adil yargılanmadığı 16 yıl sonra ancak ortaya çıktığı için Bolu F Tipi İşkencehanesinden tahliye edilen Salih Mirzabeyoğlu’na idam kararını veren de bu adam, manşetlerin ve darbeci generallerin gazıyla Metin Kaplan’a iki defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası veren de…

Metin Kaplan’ın oğlu Fatih Kaplan’ın aktarımıyla, dönemin “çakma yargılama” sürecinde yaşanan “derin bayağılaşmaya” dair şu habere bakın:

“20’ye yakın kişinin çok ağır işkencelere maruz bırakıldığını söyleyen Fatih Kaplan, “O dönem tutuklanan şahısların hepsi savcılıktaki ifadelerinde, Emniyet’te işkence altında ifade verdiklerini bildirmişlerdir. Ki devletin kendi Adli Tıp Kurumu da bu yönde rapor vermiştir” dedi. Kaplan, babasının yargılanması esnasında avukatların bütün itirazlarına rağmen, işkence gördüğüne dair Adli Tıp raporlarının, mahkeme hâkimi Metin Çetinbaş tarafından değerlendirmeye alınmadığını belirtti.”

Daha sonra ilginç gelişmeler oldu. Yıllar geçti ve misyonunu tamamlayan “DGM hâkimimiz” avukat oldu.

Hukuk tanımayan, Adalet duygusunu çöpe atmış, insanları diri diri zindanlara gömen, işkencecileri korumakla işkenceci “payesi”ni hak etmiş bu adama İstanbul Barosu –Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan- avukatlık ruhsatı vermiş! Bu da yetmezmiş gibi düzenlediği panellere konuşmacı olarak davet etmiş.

Yazıklar olsun! İstanbul Barosu’na yazıklar olsun!

Sonra da, adınız “darbeci baro”ya çıktı denildiğinde, kızıyorlar.

Ne diyelim, herkes kendine yakışanı yapıyor bu dünyada.

Biz, Mehmet Ramazan Aydemir’e dönelim…

O da pek çokları gibi, gerçekte değil sadece Çetinbaş-larda “var” olan örgüt adına faaliyet yapmıştı. Kaldı ki bunu da itiraf ediyordu: “Örgüt adına” camide Kur’an dersi vermek. Yine, “örgüt adına” gençlerle Peygamber Hayatı üzerine sohbet etmek…

Dün Mazlumder Cezaevi Söyleşilerinin 27.’sini gerçekleştirdik. Konuk, 2 ay önce cezaevinden çıkmış Mehmet Ramazan Aydemir’di.

Çok şey anlattı. Yer yer gözleri doldu, konuşmakta zorlandı.

Bir hususun altını çizdi. Altını çizmek istiyorum: Cezaevi Mektupları.

(Üç yıl oluyor, 10’dan fazla cezaevi ziyaretinde bulundum. Yedisinin notlarını aktardım. Bu, konuyla ilgili 17. yazım. Haksız yere, “diri diri betonlara gömülen” mazlumlar adına bu büyük zulmü gündemleştirmeye, hafifletip yok etmeye çağırdım yazarları çizerleri, vicdan sahibi kişileri. Hatırlattılar, hatırlattım. Tekrara düşmemek adına geçiyorum ama yardım çağrısını yineliyorum!)

Yaklaşık 4 yıl cezaevinde kalan Aydemir, Cezaevinde kalanlarla mektuplaşmanın önemini şu cümlelerle anlatıyor:

“İçerdeki insanlar bir selama muhtaç!”

“Bir mektup 50 defa okunur mu? Her bir mektubu, yenisi gelene kadar defalarca kez okuyorsunuz. Dışardan selam, hatırlanma getiren mektupları öpüyorsunuz!”

“Okuduğum kitabın arasına koyuyorum mektubu, ucu görünsün… Aynı mektubu aynı gün içinde açıp açıp okuyorum! Hatırlanmak çok güzel… Bir mektup bir ay moral kaynağı, sevinç oluyor!”

Ben tam olarak anlayamam, cezaevine ancak ziyaretler için gittim, ziyaretçi odalarında toplamda 30 saat bile kalmamışımdır. Bu mektup köprüsünün dışarıdaki ayağındayım. Bolu, Ankara, Kocaeli, Batman, Tekirdağ, Tokat… 3 yıla yakındır 10 kadar tutsakla düzenli olarak mektuplaşan bir kardeşiniz olarak konuşuyorum.

Gelin, bir vefa dalgası başlatalım dışardan içeriye.

Mektuplarımız göçmen kuşlar olsun, bir sürü, uçsunlar, konsunlar cezaevindeki insanların omuzlarına, umutlarına, kaderlerine…

Bir mektup, katar katar dua katar hayata. Umut katar, hayat katar.

Yıllardır arayanı soranı olmayan insanlar var zindanlarda, unutulmuşlar.

Tebessüm sadakadır, selam sadakadır. Hal hatır sormak, yaşamanın zekâtıdır. “Kutsal emanet merhaba’dır!”

En yakınlarımızdan başlayarak sorabilir, bulabiliriz.

Cezaevinde mektuplaşacağı insan tanımayanlar için elimizdeki güncel irtibat bilgilerini paylaşmaya hazırız. Bunun için Mazlumder Cezaevleri Komisyonu Başkanı Av. Kaya Kartal’a yazabilirsiniz. (av.kayakartal@gmail.com)

Mektubun hükmünün kaldığı, bütün canlılığıyla gerçekte yaşadığı tek yere çağırıyoruz.

 

Cunta’nın Kafa Göz Yargısı

28 Şubat post modern darbe döneminde ipini cuntacıların tuttuğu zulme bağımlı yargının verdiği, hukuk adına rezillik sayılacak kararların yeniden ele alınması uzun süredir konuşuluyordu. Ne var ki henüz ucu mağdurlara dokunan somut bir adım atılmadı.

Ak Parti Hükümeti bu konuda hızlı ve kapsamlı bir “temizlik” için gecikmemeli.

Gözden geçirilecek dönem en azından 1990 ila 2000 arasını kapsamalı bana kalırsa.

OHAL dönemi Türkiye’sinde, olağanüstü adaletsiz yargılamaların, yargılamadan infazların gerçekleştiği bir dönemden bahsediyoruz.

Bu dönemin binlerce, yüz binlerce mağdurundan birinden, yazar Ahmet Şat’tan, olan bitene ilişkin çok değerli bir mektup almış, “Dışarıdakiler İçin Gelsin” başlığı ile ilgililerin dikkatine sunmuştum.

Yargı mekanizması diye nasıl pis bir tezgâhın kurulduğunu, Allah’tan korkmaz kuldan utamaz insanların ne tür bir mesai harcadıklarına dair minik bir kesit, belki unutulmaya yüz tutmuş gerçekleri göz önüne getirmeye yeter.

19 yıldır Batman M Tipi Cezaevinde tutuklu yazar Ahmet Şat anlatıyor:

“90’lı yıllardan bahsediyoruz. Faili meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıpların ve işkencelerin doğal olduğu yıllardı bunlar. Gözaltından canlı çıkmışsanız, işkence altında hazırlanmış düzmece ifadeler ve belgelerle hazırlanan iddianameler, savcılara teslim edilir, bunları sahiplenen savcılar ve hâkimler içeriğini araştırma ihtiyacı bile hissetmeden istenen cezayı verirlerdi.

Hiç unutmam… Gözaltından çıkıp mahkemeye gittiğimizde bana yapılan işkenceleri hâkime anlattığımda –ki her halimden zaten belli oluyordu. – hâkim yüzüme bakıp “az işkence yapmışlar yoksa her şeyi itiraf ederdin” deme pervasızlığında bulunmuştu. Böyle hâkim ve savcıların olduğu mahkemede yargılanıp müebbet hapse mahkûm olduk. Ve yine 28 Şubat post modern darbesinde, darbecilerden aldıkları brifinglerden sonra topluca onuncu yıl marşını ayakta el çırparak söyleyen yargı mensuplarınca da cezalarımız onandı.”

 

Ramazan Günlüğü 30

En güzel Ramazan’ım ve ilk Ramazan Günlüğü’m sona eriyor.

Rengini hüzün ve sevinçten alan dingin bir sona erme, son’da erime hali.

İki değerli paylaşım var bugün heybemde.

İçinde bulunduğumuz okuma ve yazma gündemine ilişkin. Durduğumuz yere ilişkin. İlkelere ilişkin.

Hak ve Batıl mücadelesinde durduğumuz yere ilişkin.

İbrahim Sediyani’nin ufkumuz.com’da 6 Ağustos tarihli yazısından altı çizili satırlar:

“Ne Hükûmet’in her yaptığına destek veren davranış biçiminden, ne de Hükûmet’in her yaptığına muhalefet eden davranış biçiminden ülkeye ve topluma fayda gelir. Çünkü bu ‘kutuplaşma’ ortamında ortaya konan tavırlarla Hükûmet, ‘neyin doğru neyin yanlış olduğunu’ öğrenemez, ancak ‘kimin dost kimin düşman olduğunu’ öğrenebilir.”

“Hiçbir devletin, partinin, örgütün veya camiânın dünyevî hesapları, bizim âhirette vereceğimiz hesaptan daha önemli olmamalıdır, bizler için.”

“Amacımız ‘muhalif’ ya da ‘taraftar’ olmak değil, ‘erdemli’ olmak olmalıdır. Çünkü dört kutsal kitabın da bize emrettiği budur.”

“Partilerin, örgütlerin, camiâların ve insanların ‘günahlarına’ değil, ‘sevaplarına’ ortak olmayı tercih etmeliyiz.”

“İnsanlar bizi olumlu tanımalı, bizi sevmeli ve sahiplenmeli, bize güvenmeli, itibar etmeli, kalemimize itimat etmelidirler. Savunduğumuzda, bizden ‘yandaş’ çıkmayacağını bilmeliler. Eleştirdiğimizde de ‘düşman’ olmadığımızı…”

“Erdemli olmak, tek gayemiz olmalıdır. Faile değil fiile bakarak tavır belirlemeliyiz.”

“Coğrafyadan coğrafyaya değişen, ırktan ırka değişen, mezhepten mezhebe değişen, partiden partiye değişen ‘ahlâkî ilkeler’in, sadece bir tek adı vardır: ‘Ahlâksızlık’!”

“Sadece kendin için ve kendinden olanlar için istediğin hiçbir hak, sana helâl değildir.”

“Başkasının üstündeki çamurla, kendi elbiseni temizleyemezsin.”

“Önemli olan, yazdığımız yazıları kaç kişinin okuduğu değil, yazılarımızda hakkı mı yoksa bâtılı mı dillendirdiğimizdir. Önemli olan, ne kadar yüksek tirajlı bir gazetede yazdığımız değil, kendi duruşumuzun doğru olup olmadığıdır.”

“Bir camiâda eğer herkes aynı düşünüyorsa, orda hiç kimse düşünmüyor demektir.”

“İktidarın her yaptığını destekleyen yazarlar da, iktidarın her yaptığına muhalefet eden yazarlar da, toplumun ‘aydınları’ değil ‘karanlıkları’dır.”

Hilal Kaplan Yeni Şafak’ta 7 Ağustos tarihli “Asmıyoruz da Besliyoruz” adlı yazısı gözleri kapatılmış, görme yetileri ciddi biçimde zarar görmüş Müslümanlara bir, hiç değilse bir nebze şifa olur diye dua ediyorum.

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Lâyıkıyla takdir edelim (bakınız: Kur’an, Zumer  67. Ayet ve ilgili pasaj)

Ve hep birlikte dua edelim..

“Bir açıdan cumhuriyet tarihi, sömürenin de sömürülenin de yerli olduğu bir sömürgeleştirme tarihidir.

Sömürüden kasıt, klasik sömürgeleştirme örneklerinde öne çıkan iktisadi veçheden ziyade kültürel, içtimai ve siyasal olanı kapsayan bir sömürgeleştirmedir.

Yabancı sömürgeciler, Ortadoğu’dan çekilirken genelde askerî kadro ve yönetimlerle işbirliğine gitmişlerdir. Onlar da yapılandırdıkları sistemlerle, kurdukları kadrolarla ve toplumsal-siyasal alanda icra ettikleri politikalarla ülke üzerinde aynı yabancı bir sömürge yönetiminin yapacağı şekilde hüküm sürmüşlerdir.

Türkiye’den Mısır’a, Tunus’tan Cezayir’e, Libya’dan Suriye’ye kadar pek çok İslâm ülkesinin tarihinde eli silahlıların siyasetteki tahakkümü bir tesadüf müdür?

Ya 1960’dan bu yana, millete her söz hakkı tanındığında kafasının ezilmesi bir tesadüf müdür?

Ya da darbe tehdidinin diriliğini tekrar hatırlatan Gezi sürecinden bu yana çok net gördüğümüz gibi, Batılı nerdeyse tüm devlet yetkililerinin ağız birliği etmişçesine aynı ‘operasyonel’ cümleleri kurmaları ve ısrarla darbeye darbe, katliama katliam diyememeleri tesadüf müdür?

5 Ağustos 2013 üzerine çok şey yazılacak.

Ancak unutmamak gerekir ki bu tarih, aynı zamanda bu ülkenin ‘kendi kendini sömürgeleştirmesi’ noktasında da sona yaklaşıldığının işaretidir.

***

Davayı tanımıyorlarmış. Doğrudur, tanımazlar.

Onlar, Ali Şükrü Bey’i, yani tarihimizdeki ilk siyasî cinayetin mağdurunu da tanımazlar. ‘Mustafa Kemâl’e muhalifmiş’ der geçerler.

İstiklâl Mahkemeleri’ni de tanımazlar, ‘devrimin gereği’ diye savunurlar.

Dersim Katliamı’nı da tanımazlar, ‘o zamanın şartları’ derler.

6-7 Eylül’ü tanımaz, ‘muhteşem örgütlenme’ diye anarlar.

1960 darbesini de tanımazlar, ihtilal diye överler.

1971 muhtırasını da tanımazlar, o gençleri idam eden düzeni sorgulamazlar.

1980 darbesini de tanımazlar; sabık generalin yargılanmasına referandumda ‘hayır’ deyip, şimdi de yargılanma koşulunu beğenmezler.

28 Şubat’ı zaten bilmez, mağdur edebiyatı sanırlar.

‘Mirzabeyoğlu niye hapiste?’ diye soranları duymazlar.

Bu zulümlerin hepsini ‘tanıyan’ birisi olarak, yargılananların nihayet hukuku tanımış olmalarına sevindim.

Çünkü artık Başbakan ve bakanlar asan, solcu-sağcı ayırt etmeksizin masum gençleri idama yollayan, Kürtçeyi yasaklayan, binlerce cinayet işleyen, bedenleri asit kuyularına atan, akıl almaz işkenceler eden, başörtülü kadınlara var olma hakkı tanımayan, gayrimüslimleri hedef tahtasına oturtan, aydınların hayatına kast eden, halkına karşı kanlı ve hastalıklı planlar yapan, hukuk tanımaz bu gelenek miadını doldurmuştur.

Türkiye’nin ‘kendisi gibi olması’nın önündeki en büyük engel olan darbecilik, artık sadece vicdanlarda değil, hukuk önünde de mahkûm edilmiş bir suçtur.

***

Davadan, sadece görevi kötüye kullandığı kanıtlanabilen İlker Başbuğ’a müebbet, Mehmet Haberal’a ise tahliye kararı çıkması gibi adalet terazisine sığdırması zor kararlar çıkmış olabilir. Bunların temyiz sürecinde düzeltilmesini temenni ederiz. Ancak büyük resmin gözden kaçmaması şartıyla…

Bu gibi cezaların gereklilik koşulunu ortadan kaldıracak, darbe tehdidinden uzaklaşmış bir ülke olmak niyazıyla, darısı başta Mısır olmak üzere, darbe belasına düçar olmuş tüm ülkelere…

Memleketimize hayırlı olsun.”

Kâfirler fena halde yanılıyorlar.

Mısır’da diktatör Hüsnü Mübarek’i deviren halkın seçtiği lider Muhammed Mursi’ye karşı askeri darbe gerçekleştirildi.

Gelişmeleri büyük üzüntü ile takip ediyorum. Siyasetçi değilim, sözü yormadan duygu ve düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.

Mısır’da sahnelenen, alçakça bir oyundur. Aklı, vicdanı, birazcık adalet duygusu olan bir insanın bunu içine sindirmesi asla mümkün değil.

Gerçekleştirilen eylem halkın iradesine tecavüzdür. Askeri kılıfa bürünen bu toplu tecavüze katılanları tarih mahkûm edecektir hiç şüphesiz.  Allah affetmeyecektir. Allah adildir. Hesabı en güzel biçimde görendir. Elhamdülillah!

Kâfirler rezervasyonlarını iptal etmeden ölürlerse cehennem kendilerini beklemektedir! Temennimiz, böylesi bir beklenti içinde olmamalarıdır. Bu dünyada ve öbür dünyada gönül rahatlığı, huzur, şeref ve haysiyet onların da hakkıdır. İnşallah haklarını alırlar. Sadece talep etsinler. Kapıyı tıklatsınlar: açılacaktır.

Mısır’ın güler yüzlü Cumhurbaşkanı, darbeci çeteye karşı -şiddete başvurmadan- “direnin” çağrısında bulunmuş.

Değil mi ki zulme karşı direnmek farzdır, elimizden geldiğince direneceğiz.

Değil mi ki haklı olanlar, zalimlerin kendi tuzaklarına düştüklerini görmektedir.

Göreceğiz.

Kâfirler çalma çırpma işlerinden anlasalar da dört işlemden anlamıyorlar.

Allah bir misali de Türkiye’den verdi, içinde olduğumuz için de biliyoruz.

Hesap ettiler ve büyük bir gurur ve hazla ilan ettiler:

“Kurduğumuz bu son sürüm -28 Şubat zulüm düzeni- 1000 yıl sürer!”

Sonuçta 10 yıl falan sürdü.

Kâfirler fena halde yanılıyorlar.

Robin Hood Bugün Yaşasaydı?

Küçüklükten beri değişik vesilelerle çokça karşımıza çıkmış olan Robin Hood’u herkes gibi ben de iyi bilirim. Hakkında kötü konuşana rastlamadım şu ana dek. Zalimlere karşı mazlumun yanında yer alan, adalet konusundaki hassasiyeti ile ün yapmış, zenginden alıp fakire vermeyi tam zamanlı iş edinmiş, dürüst ve cesur bir büyüğümüz kendisi.

Son olarak geçen hafta sinemalarda karşımıza çıktı. ‘Öldükten sonra efsane olmuşum, ne önemi var’ diyerek, yaşarken efsane olmuş İngiliz yönetmen Ridley Scott sağlam bir ekiple yola çıkmış. Yine ve yine ve yine bir Robin Hood hikayesinin yepyeni bir hikaye olarak karşımıza gelmesi kolay iş değil! Dolayısıyla senaryoya çok dikkat; yanına da Russell Crowe ve Cate Blanchett gibi ödüllü iki klas oyuncu aldık mı, başlayabiliriz!

Yıl 1199. Kahramanımız orduda görevli okçudur, attığını vurur, attığını vurur! Bir gece asker arkadaşıyla itiş kakış esnasında, ordusunun başında fedakâr komutan görünümlü kral bunları yakalar. Ne yaptıklarını sorar. Bakar ki bu askerler lafı eğip bükmüyorlar, dürüst efendi çocuklar, açık açık cesurca konuşuyorlar, sevdim sizi demeye getirir! Böylelerini bulmuşken içlerinden Robin’e tarihi bir soru sorar:

– Sence Haçlı Seferinden dolayı Tanrı bizden hoşnut olacak mı?

Kahramanımız adildi dedik ya, hayır dedi, orda katliam yaptık!

Kralın edeceği iş: bizimkileri cezalandırır! Almıştır yine mazlumun ahını ve aheste aheste değil ertesi gün aniden çıkar! Kuşatma esnasında gelen bir düşman oku kendisini öbür tarafa yollarken, bizimkiler vakit kaybetmeden esir tutuldukları yerden tüyerler!

Ne kadar doğru bilmiyorum ancak yönetmenin hanımı müslümanmış ve bu diyalog bir anlamda Batı’nın haçlı seferleri için Doğu’dan özür dilemesi anlamına geliyormuş.

Kahramanımızın zalim kralın ordusundan kaçışı ve sonra başına gelenler Kuran’da (Kasas suresi 23-28) anlatılan Musa kıssasına o kadar benziyor ki, bilenlerin bağ kurmaması mümkün değil.

Şimdiden klasikler arasında yerini almış bu Robin Hood hikayesi asla klasik bir anlatım içermediği gibi, Robin’in namının alıp yürüdüğü dönemin öncesine odaklanıyor. Efsane nasıl doğmuş, onu seyrediyoruz.

Ruha dokunan sözler misali görüntüler eşliğinde, içindekiler bölümünde sevda olan, iktidar kavramı olan, baba oğul ilişkisi olan, hak batıl mücadelesi olan, inanmışlık olan, saran, sarmalayan, içine alan bir hoş seyirlik film. Az da değil, 140 dakika sürüyor, sürüklüyor seyirciyi.

Teknik anlamda bir kusur bulsam da yazsam, eleştirmen havası atar mıyım diyenler boşuna çabalamasın bence, her şey harika ya da yakın harikaya! Adamlar yapmış arkadaş, budur! Onlar daha iyisini yapana kadar bizden birileri “sanat altın bileziktir” deyip kuyumcuya gidecek, bilezik alıp yastık altına zula edecek; birileri bilmem nerenin şivesiyle bu filme dublaj yaparak dünya sinemasına katkılarını sunacak, başka birileri de olanca fedakarlıkla imkanlardan sanat devşirmek için debelenecek.

Onlarla bizim aramızdaki farkları saymaktan ayrı bir zevk alıyor gibi görünmek istemem, ezilmeye de gerek yok, uzun bir süre sonra beş alan öğrenciye öğretmeninin dediği gibi, ‘çalışınca oluyor demek’le yetinelim özetle. Biz çalışmıyoruz hepsi bu. Sinema denilen bu yeni sanata voleyi vurmak için dadananlarımız da az kalabalık yapmıyor hani, değinmeden geçmeyelim. Ne diyorduk?

Bu filmdeki savaş sahneleri öyle ihtişamlı ki mesela, bir ok yesem ölsem şuracıkta, gam yemem diyorsun. Bizim setlerde bunun sadece benzerini çekmeye çalışsan Tuzla Tersanesi’ne döner ortalık, ölümler yaşanır harbi harbi! Milyar dolarlık film çekeceksindir, sette sigortasız işçi çalıştırırsın ve alman gereken önlem için sana verilen ödenekten yapmadığın harcama, cebe indirdiğin para, birkaç garibanın “sinema şehidi” olarak tarihteki yerini almalarına neden olur!

Robin Hood da üzerine pek bir yakışmış, kavga gürültülü filmlerin adamı Russell Crowe’a sormuşlar:

“Robin Hood bugün yaşasaydı ve siyasi bir rolü olsaydı, Wall Street ve mali skandallarla mücadele eder miydi?”

Russell Efendi şöyle cevap vermiş:

“Bence esas ve en büyük güç, enformasyon dağıtım gücü, en büyük düşman medya tekellerine karşı mücadele ederdi!”

Bence bugün yaşıyor olsa Türkiye denen bu kaos A.Ş’de, tefeci, kan emici bankalara ve onların siyasetteki, bürokrasideki, askeriye içindeki kankalarına savaş açardı!

Dün, 28 Şubat sürecinde bankaları hortumlayan âdilerden hesap sorardı!

Yine bugün, anti emperyalist ve anti kapitalist bir adalet neferi olarak “semiren” milyoner müslümanların malikanelerine girer ve onlara şunu derdi:
“Allah zenginliği biraz da Tarlabaşı’ndaki, Gazi Mahallesi’ndeki şu kardeşlerinin üzerinde görse ya!”

Bugün yaşıyor olsa, evet, ilk ziyareti TÜSİAD’a sonra da MÜSİAD’a yapardı!

Ama ne, Robin Hood öldü, imdi yürek yırtılır mı?

Hayır, gerek yok, mehdi de beklemiyoruz elbet.

Bugün hakikatin şahidi olarak, adaleti tesis için sesini yükseltenler var. Bütünlüklü bir ahlak ve dürüstlük mücadelesi yürütenler var. Buralı olan ama vicdanı ve hakkı evrene yaymaya bakanlar var.

Bu selam onlara!

Mehmet Baransu İle Röportaj

Gazeteci Mehmet Baransu ile mesleğini, Türkiye Basınını ve gündemi konuştuk. Özgür Açılım’ın bu ay sonu okurla buluşacak Hasat adlı Yıllığı için gerçekleştirdiğimiz röportajın tamamını istifadenize sunuyoruz.

*

“Bunlar gazetecilik yapmadılar. Bunlar bir makyaj yaptılar. Bir şeyi inceliyormuş gibi yapıp aslında büyük fotoğrafın görünmesini engellediler. Derin devletin devam etmesini sağladılar.”

“Yeni bir medya var. Yeni ama etkisiz bir medya var. Yeni ama itibarı olmayan medya var. Yeni ama ahlakı olmayan bir medya var.”

“Yazarsanız, köşe yazıları yazıyorsanız ve fakat Başbakan’ı eleştiremiyorsanız Allah öteki tarafta size bunun hesabını sorar! Benim bildiğim Allah’sa sorar.”

“Hırsızlık o kadar büyük bir noktaya gelmiş ki, iktidar da o kadar bu işin içerisinde ki, geminin bir süre sonra battığını göreceksiniz. Bu gemiyi de hırsızlıklar batıracak.”

“Bu devran dönerse, ki dönecek, o zaman çok şey ortaya çıkacak. Başbakan sık sık Hz. Ömer adaletinden bahsediyor. O halde Onun gibi davranacaksın. Kim hırsızlık yapmışsa cezasını çekecek.”

“Yeni bir anayasadan ümitli değilim. Ak Parti’nin çok istediğine inanmıyorum. Çünkü bu anayasa işlerine geliyor. Hesap vermiyorlar kimseye.”

“Ben Ak Parti’nin 2023’ü görebileceğini zannetmiyorum. Çok basit, gidin muhafazakâr kesimi gezin. Bakın nerdeler, ne oldular, hangi noktadalar!”

“Allah ömür verirse 10 sene sonra bir kitap yazacağım. Herkes anlayacak neyin ne olduğunu. Çocuklarımla, kendimle ilgili tehditleri yazacağım. Haber kaynaklarımı açıklayacağım.”

*

Mehmet Ali Başaran:

Türkiye gibi bir yerde gazetecilik gibi bir meslek, epey sıkıntılı olmalı. Çok yorulduğunuzu da biliyoruz. Başka bir iş yapıyor olsaydım keşke, dediğiniz oluyor mu?

Mehmet Baransu:

Keşke başka bir iş yapsaydım dediğim olmuyor ama bir süre ara vermek istiyorum. Şöyle geriye doğru dönüp baktığımda, sadece Taraf maceram değil, ondan öncesinde de büyük bir savaş verdim. 1997-2001 arasında da inanılmaz bir şekilde, yolsuzluklarla ilgili haber yaptım. Yine, Türkiye’nin en çok konuştuğu operasyonlar olmadan, aylar öncesinde haber yapmış, yazmıştım. Sadettin Tantan o zaman İçişleri Bakanıydı. Bufalo, Balina, Burçak gibi adlarla bir sürü operasyonlar oldu. Bütün gazetelerde manşetti. Türkiye’de yer yerinden oynadı. O dönemde de aynen böyle büyük bir savaşın içerisine girmiştim.

Şimdi Taraf macerama baktığım zaman şunu görüyorum: bu ülkede hiçbir gazeteciye nasip olmayan haberleri yaptım. Bunu kendimi övme anlamında söylemiyorum. Bütün gazetecileri toplayın, onların hepsinin yapamayacağı şeyi yaptım ve bunu tek başıma yaptım. Bir gazetecinin yüz yıllık hayatına sığdıramayacağı şeyleri yazdım. Sadece büyük operasyonlar değil. Askeriye, o alandaki sıkıntılar, bunlara dair haberler ve riskleri… Yoruldum!

Şunun için yoruldum: çok kavgalar var, taraflar var, savaşlar var ve bu tüm bu tarafların iftiralarına maruz kalıyorsunuz; tehditlerine maruz kalıyorsunuz. Hayatınız risk altında. Bu ister istemez sizi yoruyor. Bir de utanmadan bu insanlar ailenize saldırı yapıyorsa, ailenizi de tehdit etmeye başlıyorlarsa işte orada yorgunluk bir kat daha artıyor.

Yeni mi bu tehditler?

Çok sayıda var; şimdi ve öncesinde. Bazen “bunun için mi!” diye düşünüyorsunuz. İki şey beni fazlasıyla üzdü. Birincisi: şike sürecinde yazdıklarımdan dolayı daha öncesinde beni destekleyen insanların bir takım, bir forma veya başka bir şey uğruna hakareti bırakın küfre varan hatta onun ötesinde iftiraya varan şeyler yazmaları. Bu beni yıprattı ve üzdü. İkincisi: hatalarından dolayı Başbakan’a yaptığım eleştiriler üzerine Ak Partililerin yapmış olduğu iftiralar… CIA ajanı oldum, Mossad ajanı oldum, şucu oldum bucu oldum, her şey oldum!

Başörtülü kızların bana küfretmesi çok zoruma gitti. Sosyal medyada ve birçok yerde var. Hem Fenerbahçe’yle ilgili olsun hem Başbakan’la ilgili olsun, tek bir şey

söylüyorum onlara, Başbakan da dâhil buna. Bana bu iftiraları atanlar kimlerse, hepsine şunu söylüyorum: Allah’tan tek bir duam var; kıyamet günü bu insanları benim karşıma %50 sevap ve %50 günahla çıkarması ve sadece benim hakkıma kalmaları. Allah kul hakkını bize bırakıyor. Hiçbirini affetmeyeceğim. Umarım o şekilde gelirler ve benim hakkımı aldıkları için cehenneme giderler.

Şimdi biri bana diyebilir ki bu ne öfkedir, ne kindir… Yaşadıklarımı ben biliyorum! Bir başörtülü bayan küfretmeden önce biraz Kuran-ı Kerim okuyacak. Başörtüsü takıyorlar ama namaz kılmıyorlar. Ak Partililer ama namaz kılmıyorlar. Dindarım diyorlar ama namaz kılmıyorlar. Küfür ve iftiraya gelince çok rahat hareket edebiliyorlar.

Bakın, insanlar küfre girdiklerinin farkında değiller. “Benim için önce Fenerbahçe gelir, sonra her şey!..” diyorlar. Bu bir küfürdür. Dinden çıkmadır. Bunları görünce üzülüyorum. Bana yapılmış olan bir hakaret için değil. “Yahu ben bu insanlar için mi mücadele verdim” diyorum.

Eğer bu insanlar için mücadele verdimse, hayatımı ortaya attımsa, çocuklarımın hayatını ortaya attımsa, ailemin hayatını ortaya attımsa, yazıklar olsun! Keşke yapmasaydım, diyorum. Umarım ben yanılırım.

Bu mücadeleyi şahsi bir şan, şöhret, para için yapmadım. Benim bu şöhretimi isteyen biri varsa, vermeye hazırım. Hayatının tehlikede olduğu, korumalarla gezdiği, bu kadar iftiraya maruz kaldığı şan ün neyse artık, ben hemen vermeye hazırım. Bu benim istemediğim bir şeydi.

Gazeteciliğe gelelim. İyi bir gazeteci sizce nasıl olmalıdır?

Bir kere vicdanlı olacaksınız. Ahlaklı olacaksınız. Korkmayacaksınız. Hiçbir yere bağımlı olmayacaksınız. Türkiye’de böyle bir şey yok. Konuyu iyi araştırıp derinlemesine incelemeniz gerekiyor.

Bakıyorum; televizyonlarda konuşan insanlar gazetelerin spotunu bile okumamışlar. Ben hiçbir televizyon programına hazırlanarak çıkmıyorum çünkü biliyorum ki karşımdakilerin hepsi cahil. Okumayan insanlar. Okumaları gerekiyor, cesaretli olmaları gerekiyor, fikri takip gerekiyor. Başından sonuna kadar bir olayı takip etmek gerekiyor. O zaman iyi gazetecilik olur.

Bir de ben, “gazetecilik şansı” diye bir şeyin varlığına inanıyorum. Eğer siz araştırmanızı iyi yaparsanız, takip ederseniz, sizin önünüze o gazetecilik şansı denen olaylar çıkıyor. Kısa veya uzun vadede çıkıyor; önemli değil, bir yerde çıkıyor. Bazen hiç tahmin etmediğiniz bir haber size gelebiliyor. O kadar mücadele ediyorsunuz, o kadar araştırıyorsunuz, o kadar konunun üzerine eğiliyorsunuz ki, Allah bir yerde karşılığını veriyor.

İnsanlarla diyalogunuz iyi olmalı. Ben 15-20 yıldır tanıdığım insanlarla haber için halen daha görüşürüm, onlara danışırım. Telefon rehberim kalındır. “Telefon rehberiniz ne kadar kalınsa o kadar iyi gazetecisiniz” derler. Aynen öyle. Telefon defteriniz kalın olacak ama insanlarla iletişiminiz de o oranda iyi olacak.

Bunu şu açıdan sordum; “benden önce yapılan işlerin gazetecilik olmadığını insanlar görmüştür” gibi iddialı ifadeleriniz var…

Ben foyalarını ortaya çıkardım. Uğur Dündar olsun, diğerleri olsun… Bunlar gazetecilik yapmadılar. Bunlar bir makyaj yaptılar. Bir şeyi inceliyormuş gibi yapıp aslında büyük fotoğrafın görünmesini engellediler. Derin devletin devam etmesini sağladılar. Hırsız iş adamlarının bu ülkeyi soymasına göz yumdular. Patronlarını, patronlarının ortaklarını korudular. Bunu para için yaptılar.

Ben gazetecilik mezunuyum, bunların hepsini okudum. Basın tarihini iyi bilirim, Bâb-ı Âli’yi bilirim. Simit yiyen, çay içen gazeteci, şarap içmeye başladı ve köşesinde şarap reklâmları yapmaya başladı. İster istemez halktan koptular. İster istemez patronun çıkarlarını korumaya çalıştılar. Çünkü elde ettiği makamı, parayı ve bütün kazançlarını kaybetmemek için –çok affedersiniz- aşağılıkça işler yaptılar. Nedeni bu.

“Yandaş Medya” diye bir tabir var. Alper Görmüş buna “Paralel Merkez Medya” diyor. Son on yıla baktığımızda “ben de varım” diyerek ortaya çıkan bu medyayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben yandaş demek istemiyorum. Zaman zaman yazılarımda kullansam da biraz kızgınlıktan oluyor. Sakin kafayla düşündüğüm zaman çok da doğru bir kelime değil. Ama yeni bir medya var. Yeni ama etkisiz bir medya var. Yeni ama itibarı olmayan medya var. Yeni ama ahlakı olmayan bir medya var.

Muhafazakâr medyayı mı kastediyorsunuz?

Aynen. Yeni ama ahlakı yok. Yeni ama gazetecilik namusu yok. Bu anlamda bence hiçbir etkileri yok. Eğer etkilerinin olduğunu zannediyorlarsa yanılıyorlar. Kimse kusura bakmasın isim de vereceğim: Star Gazete’sinin hiçbir etkisi yok bu ülkede!

Zaman Gazetesi’nin var mı?

Zaman Gazetesi’nin bence var. Zaman Gazetesi’ni biraz daha farklı bir yere koyuyorum çünkü bir cemaati temsil ediyor. Cemaati temsil ettiği için ister istemez bir anlamda gücü, etkisi var.

Yenişafak Gazetesi’ni nasıl buluyorsunuz?

Yenişafak kafası çok karışık bir gazete. İki arada bir derede kalmış. Hükümeti eleştirmiyor. Ona çok dikkat ediyor. Sadece birkaç kez patronlarının bazı

bakanlıklarla ve hükümetle kişisel kavgalarından dolayı manşetlerinde birkaç eleştiri yaptılar. Havalimanıyla ilgili, Havaş’la ilgili olanlar bunlardandır.

Mesela Sabah Gazetesi öyle bir gazete oldu ki… Merkez medyanın bir dönem en etkili gazetesi MİT’in kontrolüne geçti. Yüzbaşıya general muamelesi yapan birisi, Genel Yayın Yönetmeni Sabah’ın.

Akit Gazetesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Akit’i tamamen farklı bir yere koyuyorum, Akit Gazetesi çok eleştiriliyor ama ben o kadar eleştirmiyorum. Akit Gazetesi’nin iyi-kötü, doğru-yanlış bir çizgisi var. Sivri dili var, zaman zaman hedef gösteriyor ama Akit çizgisini hiç bozmadı. Benim gördüğüm; yıllardır aynı çizgisini devam ettiriyor. Akit’in şimdi yaptığı, eleştirilen manşetlerine bakın, on yıl önce aynılarını attığını görürsünüz. Aynı haberi, aynı yaklaşımı, aynı sertliği görürsünüz. O anlamda bence en dürüst gazetelerden biri Akit Gazetesi’dir. En dik duran gazetelerden biri.

En azından omurgalı, diyorsunuz…

Evet, omurgalı en azından. Sabah Gazetesi’ni nereye koyacaksınız, Star Gazetesi’ni, Yenişafak’ı nereye koyacaksınız? Kafalar tamamen karışık.

Bugün Gazetesi sizce nasıl?

Bugün Gazetesi de farklı bir yerde. Şöyle ki; yarı cemaat, yarı hükümet, yarı piyasa-popüler olma amaçlı bir gazete ama Bugün Gazetesi’nde okuduğum çok önemli köşe yazarları var. Gülay Hanım olsun, Ahmet Taşgetiren olsun… Adem Yavuz Arslan’ı severim, benim eski mesai arkadaşımdır. Ankara’dan çok iyi kulisler yazar. Gültekin Avcı var, son bir yılda çok iyi analizler yapan birisi. Bugün Gazetesi benim köşe yazarları için baktığım gazetelerden birisi daha çok.

İslami camiada insanlar “Hâlâ Taraf mı okuyorsun!” gibi bir söylemi, itirazı sıklıkla dillendirir oldular son dönemde..

Bence bütün gazeteler okunmalı. Okumaktan zarar gelmez. Ama gazetecilik yapıyorsanız, bir duruşunuz olmalı. Ben bugün bir yazı yazdım. 10-15 gündür herkes dinleme’lerden, şikayetçi! Bu ülkede Başbakan çıkıyor “dinleniyorum, rahatsız oluyorum” diyor. Ben de dönüp diyorum ki: “Bu ülkenin Başbakanı’sın, anayasaya göre sen de ben de eşitiz. Sen kendi dinlenmenden rahatsız oluyorsun, ben ise dinlenmeyi belgeledim. Sen daha dinleme cihazının kim tarafından konulduğunu bulamıyorsun, ben beni ve Taraf Gazetesi’ni dinleyenleri belgeledim. Belgeleri savcıya verdim. Savcı soruşturma açtı. Yargılanmaları için sana yazı gönderdi, izin istedi. Sen ise izin vermedin. Ondan sonra da oturup Hz. Ömer adaletinden bahsediyorsun!”

Medyaya bakıyorum; bir tane kalem yok, bir tane yazı yazacak adam yok. Yazarsanız, köşe yazıları yazıyorsanız ve fakat Başbakan’ı eleştiremiyorsanız Allah öteki tarafta size bunun hesabını sorar! Benim bildiğim Allah’sa sorar! Onlar başka bir Allah’a inanıyorlarsa, bilmiyorum. Benim bildiğim Kuran-ı Kerim’se sorar! Peygamber Efendimiz zamanındaki olaylara baktığımda, bunun hesabı sorulur. Televizyon programını, koltuğu, köşe’yi kaybetmekten korktuğunuz için iktidar mensubuna hatalarını söyleyemiyorsanız, yazı yazamıyorsanız o kaleminizi kırın daha iyi.

Başbakana hitaben, “Usta, gemin su almaya başladı” başlıklı bir yazı yazmıştınız. Geminin şu andaki durumu nedir?

Gemi halen daha su alıyor. Fazlasıyla su almaya başladı. Benim onu yazdığım dönemde Uludere yoktu, “Özel Yetkili Mahkemeler Yasası” daha değişmemişti, “Şike” bu kadar rezil bir duruma gelmemişti, Sayıştay bu kadar kötü bir durumda değildi.

Hükümet, “alternatifimiz yok” şımarıklığı içerisinde. Bir gün inşallah Başbakan olursam -bunu çok istiyorum, beş yıl başbakanlık yapıp kenara çekilmeyi çok istiyorum- bu ülkenin Bakanlarının yarıdan fazlası Yüce Divan’da yargılanır. Belediye başkanlarının ve siyasetçilerin birçoğu için, parti gözetmeksizin, cezaevi inşa etmek istiyorum, yaptıkları hırsızlıklar için.

Hırsızlık o kadar büyük bir noktaya gelmiş ki, iktidar da o kadar bu işin içerisinde ki, geminin bir süre sonra battığını göreceksiniz. Bu gemiyi de hırsızlıklar batıracak. Şimdi “alternatif yok” diye şımarıyor olabilirler; bu seçimde geminin ne kadar yalpaladığını, rotadan çıktığını görecekler.

Ben Ak Parti’nin 2023’ü görebileceğini zannetmiyorum. Çok basit, gidin muhafazakâr kesimi gezin. Bakın nerdeler, ne oldular, hangi noktadalar!

Ak Parti’yi daha önceki hükümetlerden ayıran fark git gide ortadan kalkıyor mu diyorsunuz?

Bu ülke Ak Parti’ye neden tek başına iktidar verdi? ANAP’ın hırsızlıklarından bıkmışlardı, DYP’nin hırsızlıklarında bıkmışlardı, DSP’nin beceriksizliğinden bıkmışlardı, CHP zaten iktidar olamıyor.

Ak Parti şu anda ANAPlaşıyor, DYPleşiyor. O yolda hızlı adımlarla gitmeye başladı. Nerede Hilmi Güler? Başbakan açıklasın, neden bakan yapmadığını? Kürşat Tüzmen’i niye bakan yapmadı, bunları açıklasın! Unakıtan’a ne oldu da gönderdi? Osman Pepe nerede? Kendi özel kalem müdürü Hikmet Bulduk vardı, o nerede? Organizer firmasına ne yaptılar? Reklamcısı Arter ne yapıyor?..

Bunların ortaya çıkmayacağını zannediyorlarsa yanılıyorlar. Binali Yıldırım’ın akrabaları ne yaptılar İstanbul’da? Bir sürü şey sayabilirim ben size böyle, fazlasıyla… Bu kadar kötü medyayla bunların ortaya çıkmayacağını sanıyorlar. Kendilerine yakın, kendilerinden korkan bir medya; Aydın Doğan’ın, NTV’nin, Doğuş Grubu’nun ve diğerlerinin olduğu medya… Yandaş gördükleri bir medya var.

Cemaat’i baskı altına alıp Zaman, Bugün gibi gazetelerde bir şeylerin çıkmasını engelleme çabası var. Geriye bir tek Taraf Gazetesi kalıyor. Başka bir gazete de yok, gördüğüm kadarıyla. Sözcü ve Aydınlık gazetelerinin bir itibarı yok. O kadar fazla yalan haber yaptılar ki, onlara itibar yok.

Bu devran dönerse, ki dönecek, o zaman çok şey ortaya çıkacak. Başbakan sık sık Hz. Ömer adaletinden bahsediyor. O halde Onun gibi davranacaksın. Kim hırsızlık yapmışsa cezasını çekecek. Kim yolsuzluk yapmışsa cezasını çekecek. Böylece toplum sizin liderliğinize inanacak.

“Yüzde Elli oyumuz var”, bununla övünüyorlar. Bunu size ben verdim ama ben size inancımı kaybetmeye başladım ve kaybettim. Benim ailem de kaybetti. Toplum da yavaş yavaş kaybediyor. Bir sene önce bunlar bu kadar konuşulmuyordu, yoktu. Ama bir senedir konuşuluyor. Ak Parti, yaptıkları, hırsızları koruması, şikecileri koruması, kendi hırsızlıkları ortaya çıkmasın diye Özel Yetkili Mahkemeleri kaldırması… Birçok şey var.

Yeni bir anayasa yapılması durumunda…

Ben yeni bir anayasadan ümitli değilim. Ak Parti’nin çok istediğine inanmıyorum. Çünkü bu anayasa işlerine geliyor. Hesap vermiyorlar kimseye.

‘Ankara’nın derin dehlizleri’nde olup bitenler aydınlatılabilir mi?

Elbette. Ben 28 Şubat Sürecinde bile umudumu hiç kaybetmedim. Dünyada tek başınıza kalsanız dahi umudunuzu kaybetmeyeceksiniz ve mücadele edeceksiniz. Yoksa, Ankara’nın dehlizleri ne ki!

Ben Allah’a inanıyorum; işimi en iyi şekilde yaptıktan sonra, öteki tarafa gittiğimde Allah bana sorduğunda, “Rabbim, ben şunu şunu yaptım” diyeceğim. “Bir şeyi değiştirmek benim elimde değil. O benim kudretimde değil, o senin kudretinde!”

O yüzden Ankara’nın derin dehlizleri tabii ki aydınlatılacak, aydınlatılmak zorunda. Hesap vermeleri gerekiyor. Bu ne zaman, nasıl olur onu bilmem, bilemem. Şunu biliyorum: ben sonuna kadar mücadele edeceğim bununla bir gazeteci olarak, bir vatandaş olarak. Bunu herkesin yapması gerekiyor.

28 Şubat sürecinin sona erdiğini söylüyorlar. Sizce sona ermiş midir?

Bence tam olarak değil. Kısmen evet, düzelmeler oldu. Ama atılması gereken çok, çok adım var. Katsayı idi, İmam Hatipler idi, daha yeni yeni bir takım şeyler düzelmeye başlıyor.

Mecliste bir tane bile başörtülü vekil yok. Bütün kamu kurumlarında başörtülü olarak görev alınabilmeli. Bunlar olmadığı müddetçe 28 Şubat Sürecinin bittiğine inanmıyorum. İşin daha kötü tarafı Ak Parti “28 Şubatlaşıyor” artık. Başbakan çıkıp canlı yayında “28 Şubat operasyonları dalga dalga ülkeyi boğuyor” diyebildi. Kendisi, 28 Şubat’ın mağduru olduğunu da söylüyor. Kimse kusura bakmasın 28 Şubat sürecinde mağdur olmadı Tayyip Bey. Bu ülkenin gerçek mağdurları var.

Kim onlar?

Doktor olacakken ev hanımı olanlar. Başını açmayıp okula gidemeyen insanlar. Ailesinden uzakta eğitim almak zorunda kalan insanlar. Devlet kurumlarından, Ordu’dan atılan insanlar. Pazarda gözleme, limon satan insanlar. Bu süreçte atıldıktan sonra iş bulamayıp intihar eden insanlar var. Kim, hangi toplum sahip çıktı? Hiç kimse sahip çıkmadı. O yüzden 28 Şubat bitmiş diye bir şey yok. Onlar için yapılacak ne yapılacaksa.

Ak Parti ve Başbakan Kasımpaşa’dan Nişantaşı’na taşındılar. Maalesef. Tayyip Bey’in Kasımpaşa’ya geri dönmesi gerekiyor!

PR (Halkla İlişkiler) çalışmaları mı yapılıyor?

Evet, çok iyi bir PR çalışması var. Ben yazı yazdım, yalanlayamadılar. Ortadoğu’da paralı askerler alkışladı onları. Açıklasınlar kaç para verdiklerini o askerlere, alkışlamaları için. Ben yazdım, yalandır diyemediler. Diyemezler. Tayyip Bey iyi bir lider ama maalesef çizgi değiştirmeye başladı. Ben bunu söyleyince diyorlar ki: “Tayyip Bey iyi biri ama çevresi…”. Bir lider çevresini göremiyorsa, kusura bakmasın!

Tayyip Bey ile özel olarak görüştünüz mü hiç?

Hayır, hiç görüşmedim. Çok iyi anlaşacağımızı düşünüyorum. Ben Tayyip Bey’in samimiyetine gerçekten inanıyorum. Ama samimi olması O’nun yaptığı hataları görmeme mani değil. Görür ve söylerim. Bunu kendim için değil bu ülke için söylerim. Kendisi için, partisi için söylerim.

Türkiye’de Müslüman olarak sizi ilk rahatsız eden şey nedir?

Benim rahatsız olduğum şey şu: gerçekten samimiyet yok, göstermelik yapılıyor her şey. Bu ülkede Başbakan’ın suratına fotoğraf fırlatıp tokat attığı bir adam, ismini de yazın, Akif Beki, akıl veriyor! İnsan bir döner arkasına bakar ona göre akıl verirler. Bu ülkede ahlaksızlar ahlak dersi vermeye başladı. Ülkenin en önemli sorunu bu. Ayırım yapmaksızın her kesimde var bu hastalık.

Para için, makam için, mevki için farklı bir kimliğe bürünüyoruz. Samimiyet yok, mücadele yok, inanmışlık yok. Müslümanlar neden bu kadar eziliyor çünkü Müslümanlar inanmış değiller. Laf ebeliğiyle olmuyor. Laf ebeliğiyle herkes Müslüman, herkes cihat yapıyor. Ama icraata geldiği zaman, yok!

Ben zorunlu eğitim ve zorunlu askerliğe geleceğim. Ne düşünüyorsunuz böyle bir eğitim ve askerlik için?

Zorunlu ama çok alternatif alan olmalı. Meslek olabilir, Kuran olabilir, Güzel Sanatlar olabilir başka bir şey olabilir. Tek tip eğitim var, bizdeki sorun bu. İlkokul bir’de ben başladım Atatürkçülük dersine, lisede aynı, üniversitede aynı Atatürkçülük dersi, İnkılap Tarihi dersi. Bizim kültür seviyemiz çok yüksek değil. Bu ülkeyi yöneten bakanları bakın, kaçının kültür seviyesi yüksek? Liderlerin yaptığı ağız dalaşlarına, hakaretlere bakın.

Devletin bunu bir ideolojik araç olarak kullanmasını eleştiriyoruz.

Şu andaki zorunlu eğitimin savunulacak bir tarafı yok. Tek tip bir eğitim var, merkezden belirlenen bir sistematik var. Tek tip hutbe var bu ülkede, böyle bir şey olabilir mi! Ben Cuma namazlarında hutbe dinlemek istemiyorum, mecbur olmasam dinlemek istemiyorum.

Diyanet’i nasıl görüyorsunuz bu anlamda?

Eskisine göre daha iyi. Mehmet Nuri Yılmaz gibi birinden kurtuldu en azından. Ama yine de bu ülkenin en kötü kurumudur Diyanet.

Hangi anlamda?

Kaç bin cami var bilmiyorum. Her imam üç kişiyi, her müezzin üç kişiyi eğitseydi bu ülkenin sorunu kalmazdı.

Askerde işkence gördünüz mü?

İşkence gördüm. Detaylarına girmeyeyim ama fizikî ve psikolojik işkence gördüm.

Bu sizin herhangi bir “Mehmetçik” olmanızdan dolayı mı, yoksa özellikle Mehmet Baransu olmasından dolayı mıydı?

Mehmet Baransu olduğum için. Çünkü ben o dönem Dağlıca’yı yazmıştım, İlker Başbuğ’u yazmıştım, Paksüt – Başbuğ görüşmesini yazmıştım, o dönemden sonra askere gitmiştim.

Sadece size özgü değil, askerde devasa bir hak ihlali var esasında.

O ayrı bir şey ama benimki daha özeldi. Bu yazdığım haberlerden dolayı. Bu ülkenin bir gün tarihi yazıldığı zaman Taraf Gazetesi’nin yaptığı şeyler yazıldığı zaman bu da yazılacak. Taraf Gazetesi onları da kırdı. Birçok şeyi psikolojik olarak kırdı. Mecburi askerliğin bir an önce kalkması gerekiyor, hükümet neyi bekliyor ben anlamıyorum. Ve hesap sorabilecek bir yapıda geliştirsinler yeni askerliği ki geçmişte yaşadığımız sıkıntıların aynılarını profesyonel ordu’da da yaşamayalım

Kur’an’ı okuduğunuzda sizi en çok ne etkiliyor?

Ben Yasin’i okumayı çok severim. Son 6 aydır da Necm Suresi’ni dinliyorum. Kâbe’nin yeni bir imamı var, Onu dinliyorum. Yakında da Kuran-ı Kerim’in mealine başlayacağım, yeni aldım.

Kimin meali?

Suat Yıldırım’ın. Elmalılı Hamdi Yazır’ınki de evimde, ara ara ona bakıyorum.

Özel hayatınızı değil ama kamuoyunu ilgilendiren bir sırrınızı bizimle paylaşır mısınız?

Şunu söyleyebilirim: Allah ömür verirse 10 sene sonra bir kitap yazacağım. Herkes anlayacak neyin ne olduğunu. Beni, nasıl mücadele ettiğimi, hangi tehditleri aldığımı, bütün haberlerimin perde arkasını yazacağım.

Neden şimdi değil de 10 sene sonra?

Görevde bazı insanlar. Çocuklarımla, kendimle ilgili tehditleri yazacağım. Haber kaynaklarımı açıklayacağım. 10 sene sonra…

Korumalarla dolaşıyor olmak nasıl bir duygu?

Kötü bir şey, çok kötü bir şey. Yanınızda devamlı bir adam var. Millete çok kolay geliyor, rahat geliyor ama değil. Ben bazı şeylere kader planında bakıyorum. Allah bana böyle bir görev biçti, yapacak bir şey yok. Şikâyet edecek değilim.

Ara verecek misiniz gazeteciliğe?

Çok istiyorum. Ama zor. Bir sene hiçbir iş yapmak istemiyorum. Bir sene bir yere çekilip çocuklarımla birlikte oynamak ve kitap okumak istiyorum.

Teşekkür ediyoruz röportaj için.

Rica ederim