Cezaevinde Bir Fantastik Yazar

http://www.dunyabizim.com/soylesi/26699/cezaevinde-bir-fantastik-yazar-abdulselam-durmaz

25 yıldır siyasi tutsak olarak cezaevinde bulunuyor. Kendisi henüz çıkmadan kitapları çıkıyor cezaevinden bir bir: ‘Son Nişanlı’, ‘Lanetli Duvar’, ‘Dunah’ın Terazisi’… Dört ciltten oluşacak ‘Evrenin Kitabı & İlma’ eseri ‘Türk Edebiyatının öncü epik fantastik roman dizisi’ olarak tanımlanıyor. Abdülselam Durmaz, cezaevi hayatı ve yazarlığı üzerine Mehmet Ali Başaran’ın sorularını cevapladı.

25 yıldır siyasi tutsak olarak cezaevinde bulunuyor. Kendisi henüz çıkmadan kitapları çıkıyor cezaevinden bir bir. “Son Nişanlı”, “Lanetli Duvar”, “Dunah’ın Terazisi”… Timaş Yayınları, dört ciltten oluşan “Evrenin Kitabı & İlma” eserini “Türk Edebiyatının öncü epik fantastik roman dizisi” olarak tanımlıyor. Dördüncü kitabı 2018’de yayınlanmayı bekliyor.

Sizi Abdülselam Durmaz’la tanıştırmaktan mutluluk duyuyorum. Beton duvarlar arasından “çıkan” fantastik bir yazarla…

Edebiyat ve dahası yazarlık, hayatınızda ne zaman, hangi vesileyle anlam ifade etmeye başladı? Sonrası nasıl gelişti? 

Edebiyatla tanışmam Kur’an’la tanışmamla başladı diyebilirim. Kur’an’ın olağanüstü güzel edebi yönü bu anlamda pek tesirli olmuştur üzerimde. Bu meyanda edebiyatın, hayatımda Kur’an’la anlam bulmaya başladığını da söyleyebilirim. Sonrası da hep bu istikamet üzere yol almıştır genelde. Tabi İlma’nın da bunda payı büyük olmuştur. O da ayrı bir kırılma noktasıdır benim için.

Yazarlığa gelince; yazarlık cezaevine girmemle başlayan ve bu süreçte anlam kazanan bir olgu. Cezaevi gibi zorlu bir yerdeyseniz ve dertliyseniz yazmamak zor olan belki… Bu durumda yazı kendini fena dayatıyor. Yazı sizi yazıyor…

Başlarda günlük tutmakla başlayan bu süreç, ilmi araştırmalar, şiir, anı, kısa öyküler ve bir roman denemesiyle devam ederek İlma’ya kadar geldi.

Yazı çalışmalarınızı hangi imkânlar içinde, ne tür bir program dâhilinde yürütüyorsunuz? Ciltler dolusu eser nasıl bir ortamda yazılıyor, merak ediyorum.

Malum, cezaevi yasak ve imkânsızlıklarla çevrili dar bir alan. Dışarıya göre yazı imkânları çok kısıtlı. Bir kaleminiz, bir defteriniz, bir de kendiniz…

Ben yazılarımı genelde ranzamda veya özel çalışma masam dediğim ufak bir taburede yazıyorum. Tabure dar alanda size hareket kabiliyeti sağlıyor. Neresi uygunsa oraya hemen kurulabiliyorum. Çok pratik ve kullanışlı. Size de tavsiye ederim! 🙂

Her gün bir satır da olsa yazmaya gayret ederim. O gün bir şey yazmadıysam (o günün hakkını vermedim diye) huzursuz olurum. Onun için özel masamla aramı soğutmamaya özen gösteririm.

Şartlar ne kadar zor olursa olsun filizlenmeye dertli bir tohumsanız, betonda bile yeşerirsiniz. Yok, öyle bir derdiniz yoksa en güzel toprak bile size kâr etmez.

Dört ciltten oluşan kitabınız İlma, Türk edebiyatının öncü epik fantastik roman dizisi olarak tanımlanıyor. Böyle bir eserin cezaevinden çıkması, kabul etmek gerekir ki sıra dışı bir olay. Bize, bu devasa romanın macerasını anlatır mısınız kısaca?

İlma’nın ilk tohumu, bir akşam arkadaşlarla izlediğimiz bir haberle atıldı. Haber, fantastik eser ve filmlerle ilgiliydi. Doğal olarak bir anda bizim de sohbet konumuz oldu. Fantastik edebiyata bu kadar elverişli ve bol materyale sahip zengin bir coğrafyada yaşamamıza rağmen neden bu türden yazılmış kayda değer eserimiz yok ile başlayan o sohbet beni sorgulamaya ve bu işe kafa yormaya itti. Kendi değerlerimizden neşet eden fantastik bir eser neden olmasındı? Özellikle de Mevlâ’mızın mesajı anlatma vesilesi kıldığı, Kur’an’ın olağanüstü anlatım ve güzel dili gibi güzel bir örnek de varken… Böylece başladım.

Birçok arkadaşın boş, yararsız bir çalışma görüp soğuk bakmasına rağmen sabır ve azimle devam ettim. Neticede 13 yılda tamamladığım İlma ortaya çıktı. Rabbim hayırlara vesile kılsın inşallah.

Sizin gibi uzun yıllardır cezaevinde bulunan şair Osman Erdemir’e sorduğum soruyu size de sormak istiyorum. Dışarıdaki hayata dair en çok nelerin özlemini duyuyorsunuz?

Dışarı, yabancılaştığımız bir kavram. Ağızda kekremsi bir tat bırakan yabancı bir meyve gibi…

Çeyrek asra yakın bir süre içerdeyseniz, dışarıda kaldığınızdan daha çok içeride kalmışsanız, bir süre sonra dışarıya dair birçok şey flulaşıyor. Ama buna rağmen özgürlük hissi ve özlemi yanıbaşınızda capcanlı duruyor bir şekilde. Dolayısıyla sorunuza, sanırım özgürlüğe dair her şey diye cevap verebilirim.

Mesela etrafımda duvarlar olmadan uzun uzun yürümeyi; çıplak ayakla kırlarda, sahilde dolaşmayı; toprağa uzanıp gökyüzünü uzun uzun seyretmeyi; eski mahallemi, okulumu gezip, eski arkadaşlarımla sohbet etmeyi; hafif yağışlı bir havada araba kullanıp, sevdiğim bir müzik parçasını dinlemeyi; sevdiklerimle birlikte bir sabah kahvaltısında sahanda yumurtaya (sucuklu olsa fena olmaz! 🙂 ) ekmek banmayı; Ramazan gecelerinde arkadaşlarla buluşmayı, futbol oynamayı…

Abdülselam Durmaz, İlma – Son Nişanlı, Timaş Yayınları 

Devletin Köpekleri

“Bir hâkim düşünün ki, karşısında, yapılan işkencelerden ancak polislerin yardımıyla ayakta duran, gözaltına alındığında üstüne tam oturan pantolonu düşmesin diye önden kocaman avuçlayan ve hâlâ üzerlerinde işkencenin izleri bulunan sizlere diyor ki: “Size az (işkence) yapmışlar yoksa bülbül gibi öterdiniz.”

20 yaşında, kendine hâkim denen böyle kepaze bir herifin kararıyla cezaevine girdi.

Cezaevine girmeden önce zalim polislerin işkence tezgâhlarından defalarca geçti.

20 yıldır cezaevinde. Biz susar, bu zulme sessiz kalırsak, 10 yıl daha bu zalim devletin zindanında esir kalacak.

Abdülselam Durmaz’dan bahsediyorum. Ben şahitlik ederim ki kendisi Allah’ın güzel kullarından biri, iyi bir Müslüman’dır.

Bilhassa 90’lı yıllarda insanlığın ve hukukun yüzüne tüküreceği öyle çok hâkim, öyle çok savcı, öyle çok polis görevdeydi ki bu ülkede…

(Tövbe ettiler mi bilmiyorum, yoksa hepsinin cehenneme kadar yolu var! Canları bedenden çıkmamışsa, akıllarını başlarına toplasınlar, ellerine kazmalarını alıp vicdanlarını toprağın metrelerce altından çıkarsın, bol suyla, şöyle iyice bir yıkasınlar.)

Bu zalim Türkiye Cumhuriyeti, o dönemler öyle zalim, öyle zalimdi ki, her kesimden akıl ve vicdan sahibi insanların lanetleri sel olmuş, üzerine yağıyordu. Devlet, kendisine kul ve köle olmuş, adeta köpeklik yapan, havla deyince havlayan, ısır deyince ısıran ne kepaze insanlar besledi, sormayın! Bu işkenceci kepaze herifler dışarıda serbest dolaşırken, insanlar zalim devlet düzenini eleştiren düşüncelerinden dolayı içerideydiler, bazıları halen içerideler.

Abdülselam Durmaz gibi binlerce insanın ahı zindanların duvarlarına çarpa çarpa dışarıya yansımıştır.

(İbretlik bir mektubunu  www.cezaevindennotlar.com sitesinde okuyabilirsiniz. Hangi adalet, ne mülkün, ne temeliymiş, hadi ordan, bu kadar da şerefsizlik olmaz, dersiniz! Evet, doğru yerdesiniz!)

İki yıla yakındır kendisi ile mektuplaşıyorum. Son mektubumda, avukat arkadaşlarla bir sürpriz yapıp Batman’a, cezaevine gelebiliriz, demiştim.

Cevap yazmış.

Benim gibi sizler de üzülerek, utanarak, yazıklanarak, içiniz acıyarak okuyacaksınız.

Buyurun, tortusu vebal olarak kalacak bir mektuptan daha içeriye:

“Buraya gelme ile ilgili bir sürpriz yapabiliriz demişsin. Ne güzel olurdu! Bizim o taraflara gelişimiz daha baya bir sürebilir. Onun için sizin gelmeniz âlâ olur. Malûm, hükümetin içerideki Müslümanlar için bir acelesi yok. 28 Şubatçılar, Ergenekoncular, Balyozcular (yani hükümete karşı olan ne kadar çevre varsa) onların çıkması daha öncelikli. Haksız da olsan, suçlu da olsan önemli değil. Önemli olan sesinin ne kadar yüksek çıktığı… “Adalet sesi yüksek çıkanındır, haklı olanın değil.”, “Adalet, hem suçlu hem güçlü olanındır.” Hem suçsuz hem güçsüz isen, adaletin Allah’a kalmıştır.

Maalesef son yaşanan gelişmeler bize adaletin nasıl çürüdüğünü göstermiş oldu.  (Güçlünün adaleti, haklının değil…) Ama laik-kemalist kesimin de hakkını teslim etmek gerek; insanlarına nasıl sahip çıkılması gerektiğini en iyi şekilde gösterdiler. M. Balbay’ın deyişi ile: “Söke söke insanlarımızı içerden çıkardık” diye. Hakikaten de söke söke çıkardılar. Hem de ağırlaştırılmış hapse mahkum olmuş insanları… Daha ne olsun? Takdir edilmesi gereken bir çaba ve dayanışma. Daha fazlasını yapması gereken biz Müslümanlara örnek olmalı. Örnek gösterilmeli.

Biz mi daha iyi kardeşiz onlar mı? Medyalarından, gazetecilerinden tutun da partilerine, derneklerine ve sıradan vatandaşa kadar herkes durmadan, susmadan, çekinmeden, her yer ve platformda kendi insanlarını, suçlu-suçsuz demeden savundular. Gündemde tuttular. Biz de yakalanacağız, biz de mimleneceğiz diye tereddüt etmediler. Bedel ödemeyi göze aldılar ve başardılar da. O kadar açık suç karinesine rağmen tüm yandaşlarını çıkardılar. Şimdi bakın, içeride kim kaldı? Ben söyleyeyim: bütün Müslümanlar. Yani, sen ben o, hepimiz!…

Lakin “ben”lik, “biz”liğin önüne geçtiği için farkında değiliz yalnızca.

Hani, bir beklenti içinde olduğumuzdan değil bu satırlar. Zira bizim beklentimiz Allah’tan, başka bir yerden değil. Zaten cezamızın çoğunu yattık. 20 sene geride kaldı. Şunun şurasında 10 senecik kaldı. Evvelallah onu da yatarız ama üzüntüm, halimize; Müslümanların haline. Çünkü içeride yatan yalnız biz değiliz; aynı zamanda da sizsiniz.

Hâsılı kelam kardeşim, bu duruma baktığımızda, bizim size gelmemize daha baya bir zaman var görünüyor. Onun için sizi dört gözle bekliyoruz.

Daha Başka

Mahmut Uyan, Abdülselam Durmaz, Şevket Baytap, Ahmet Şat, M. Ali Şeker, Rıdvan Çağrıcı, Sabri Aktaş, Velit Bilen, İdris Yağmur, İbrahim Günaydın, Tamer Aslan, Rıza Bayramçavuş, Osman Erdemir, Can Özbilen…

Bu isimlerden herhangi birini tanıyor musunuz?

Bir başka isim ile ipucu vereyim: Salih Mirzabeyoğlu?

Evet, onu tanıyorsunuz. 16 yıldır cezaevinde.

Hukuk ile bağlantısı olmayan bir “yargılama” sonucu, suçlu olduğunu gösterir herhangi bir delil bulun-a-madan, kat be kat ağırlaştırılmış bir kararla bu ülkenin her köşesinde şubesi bulunan F tipi zindanlardan birine atılmış.

Öyle bir zulüm ki bu, kendisine resmen verilmiş ceza, gayrı resmi olarak uygulanan işkencelerin yanında hafif kalıyor olabilir.

Hiçbir kayıt, şart ve talebe bağlı kalmaksızın, sadece Adalet için, bir an önce tümüyle iptal edilmesi gereken 28 Şubat Siyasi yargı kararlarının öne çıkardığı sembol bir isim Salih Mirzabeyoğlu.

28 Şubat Siyasi Yargı Kararları neden iptal edilmeli, sorusu önemli.

Olağan dönemde dahi adil bir yargılama yapamadığı bilimsel olarak aşikâr T.C. Mahkemelerinin, bir hayli olağanüstü dönemlerde vereceği kararlarla adaleti tesis etmesi şüphesiz ki mümkün değildir.

(Bu cümlenin birilerine ağır geleceğini veya fazla iddialı görüneceğini tahmin edebiliyorum. Bilhassa devlet’ini çok seven, ama sevdiği oranda sorgulamayıp tonlarca kiloluk günah yükünü sırtlananlar, ayrıca öfke de duyabilirler. Doğrudur, gerçekler bazı devir ve bünyelerde “yan etki” yapar. Ne var ki görememek, gerçekleri değiştirmez. KPSS’ye girmeyebiliriz, ancak yaşamak imtihanına girdik, dünyaya geldik, burada ve bu zamanda.)

İstiklal Mahkemeleri’nden Devlet Güvenlik Mahkemelerine, oradan Özel Yetkili Mahkemelere… Devlet, Adalet dersinden istikrarlı biçimde en düşük notlarla sınıfta kalmış, kalakalmıştır.

(Sadece adını yazan bir öğrencinin kâğıdına hoca kaç puan verebilir ki!)

Devlet dersinde “öldürülmüş”, mahkûm değil tutsak olan, hayatı zindanlarda, f tiplerinde, tecritlerde geçen binlerce insanı temsil etmesi açısından sadece ama sadece 14 isim saydık.

Biraz daha empati için sırasıyla, kaç yıldır zindanlarla olduklarına bakalım:

20 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 28 yıl, 21 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 21 yıl, 21 yıl!

Kalkınma değil Adalet için soruyorum:

Herkese için adalet diyecek yüreğiniz var mı?

Bu zulmün üzerine yürüyecek pratiği de geçtim, teorik ‘karar’lılığınız var mı?

Soracak mıyız:

“Yahu, 19 yaşında cezaevine gönderilen bir çocuk, neden 20 yıldır içerde?”

Neye göre ceza veriliyor, dahası ne için ceza veriliyor?

Devletin aklı, psikolojisi, bilinçaltı şu mu:

“Allah kahretsin ki Batı’ya şirin görünmemiz, bir tür çağdaşlık elbisesi giymemiz gerektiğinden idam cezasını kaldırmak zorunda kaldık, onun yerine ağırlaştırılmış bir ölümle imha edeceğiz muhaliflerimizi, biraz zaman alıyor evet, ne yapalım, bununla yetineceğiz!”

10 yılda, 20 yılda bir insanı “ıslah” edemeyen sistemin esasen kendisi ıslaha muhtaç değil mi?

Mesela henüz Uğur Mumcu’nun katili bulunabilmiş değilken, 93 yılından bu yana onlarca “Uğur Mumcu Katili” yakalayan, cezalandıran; binlerce insanın hayatını -fırsat bu fırsat- mahveden, sayısız davalarda insanlığı sakınmaksızın sahne alan sayısız işkenceci hâkimler, savcılar, polisler, gardiyanlar besleyen sistemden önce ıslaha muhtaç kimdir, nedir bu ülkede?

“Bir iç kanama gibi sessiz ve derinden” tesir eden, paramparça edilen, yoksulluk gibi gözlere çöken, evlat acısı gibi yüreklere oturan öyle çok hayatlar var ki bu ülkede!

Bir başkadır benim memleketim.

İşte bizim gibi “ütopyacılar” da başka olmasını istiyorlar.

Daha başka!

Hatırla!

Cezaevinden bir mektup geldi. Okuyorum.

Yine umut, sevinç, hüzün, hayıflanma.

İçindekiler yine halimiz gibi karışık, ortada.

Şöyle yazıyor Abdülselam Durmaz*, mektubunda:

“Sonunda beşinci paket de açıklandı. 28 Şubat mağdurları için bir şeyler çıkacak beklentisi oluşmuştu ama sanırım PKK meselesine takıldı. Doğrusu bizim ciddi bir beklentimiz yoktu zaten. Çıkmış olsa dahi muhtemelen bizi es geçerdi yine… Dişe dokunmayacak, hafif kalan bir düzenleme ile sınırlı kalırdı diye düşünüyorum. Onun için ertelenmesi hâyır olmuştur, inşallah. O kadar çok paket, af, düzenleme vs. gördük ki, artık bizi pek heyecanlandırmıyor. Yani bize “Tahliyeniz Geldi!” deseler, “Hadi oradan!” deriz herhalde! Bizi kapı önüne koyuncaya kadar da pek inanasımız gelmez, sanırsam, herhalde, galiba! Bu işlerde, özellikle İslami camiayı ilgilendiren mevzularda, hükümetin bir acelesi yok zaten. Nasılsa biz cepteyiz, hesabı. Ne de olsa şikâyet eden yok; bağıran, çağıran, sokaklara dökülen yok… İslami STK’ların duyarlılığı ve etkinlikleri mâlum! Sol kesim, bir’i bin eder (insanlar için). Bizim bin’dir zaten, ‘bir’ bile edemiyoruz bazen… Ne diyelim, Allah yardımcımız olsun. (…) Oradaki kardeşler neler yapıyorlar? Nelerle meşguller? Gençler ne âlemde? Önemli olan onlar. Onları çok önemsiyorum. Genel seyirlerini iyi okuyup takip etmek gerekir. Biz, uzağız onlara. Siz uzak durmayın. Hepsine selamlarımı ve sevgilerimi yolluyorum, tanışmasak da, hâsbihal olmasak da… Mevlam yâr ve yardımcıları olsun.”

Yine üzülsem mi, yoksa isyan mı etsem..

40 yaşında bu adam, neden 20 yıldır içerde?

Onun gibi niceleri şimdi nerede, hangi cezaevindeler?

O kadar ayıp ki, toprağa düşse çözünmez 100 yılda.

O kadar büyük ki ayıbımız; “hukuk” savaşları sonucu esir düşmüş, “hukuk” katliamları neticesi zindanlara sürülmüş kaç insan var bu ülkede, kaç Müslüman, kaç Sosyalist, kaç Ülkücü?.. Kim bu insanlar, şimdi neredeler? Bilmiyoruz, bilinmiyor.

Beton duvar kalpli, mengene suratlı bilmem hangi devletten, bilmem hangi istihbarat örgütünden başka, kimde vardır kaydı? Yok!

İnsan evladı, âdem oğluyuz, sağcısı solcusu… Daha yaralılarımızı ziyaret edemedik, ölülerimizin bedenlerini teslim alamadık adamakıllı?

İnsanlığa, doğaya, tabiata, hukuka karşı nasıl bu kadar hoyratça tavır alınır, aklım almıyor.

Bir veya bir yığın insan – tüzel veya kendini özel hisseden kişiler- nasıl oluyor da insanlığa karşı tonlarca günah işliyor ve bu günahları sineye çekip yaşamaya devam edebiliyor? Pek ama pek büyük bir maharet doğrusu. Bilim adamları açıklamalı, nasıl becerebiliyorlar? Hangi yüzle bir ağaca tırmandıklarını, bir denize girdiklerini, bir hayvana temas ettiklerini, toprağa değdiklerini, temiz hava teneffüs ettiklerini gerçekten merak ediyorum.

Abdülselam gibi selamlı ve sabahlı adamlar kimleri yaralamışlar, adlarını verin. Yok! Çaldıkları mallar nelermiş, gösterin. Yok! Kimlere küfretmişler, kayıtları yayınlayın. Yok! Üç beş vatandaş, bir darbeye mi teşebbüs etmişler, planlarını ortaya koyun. Yok! Neler düşünmüş, söylemiş, teklif etmişler, dinlediniz mi? Yok!

Eee!?

Ee’si, bu insanlar Müslüman. Bu insanlar başka bir dünyayı arzuluyorlar. Başka bir düzene çağırıyorlar. Bu insanlar izzetin vatanı Şeriatı savunuyorlar, başka bir davet ve teklif ile öneri sunuyorlar. Bu insanlar uyandırıyorlar, düşünmeye teşvik ediyorlar, tahkiki telkin ediyorlar. Bu insan tenkit ediyorlar. Bu insanlar hayal kuruyorlar, hayalleri hayatlaştırmak için yola koyulmuşlar. Bu insanlar dinleniyorlar, rağbet görüyorlar. Bu insanlar siyasi suçlu!

Kim mi bu insanlar?

Bu insanlar, devletin milyonlarca insanı fıtri yönelişinden caydırmak adına ibret olsun kabilinden cezalandırdığı, kat kat cezalandırdığı, adeta boğazladığı “kurban”lar.

Tabiatla aynı takımda sahaya çıkmış bu insanları boğazlayan zalimlere karşı bir taş atmayı öneriyor bize Şehit Malcolm X.

“bir taş at.
bir taş daha at.
bir şiir ateşle.
bir yumruk yükselt.
sesini yükselt.”

Malcolm şimdi hayatta olsa şunu da eklerdi şiirine herhalde:

Bir mektup yaz.

Zindandaki kardeşlerini hatırla!

 

 

* Fantastik Edebiyat Yazarı  Abdülselam Durmaz halen Batman M Tipi Cezaevi’nde tutsaktır.  (Adres: M Tİpi C.Evi / Batman)

Ramazan Günlüğü 03

Tek başına, evde iftar.

Geleneksel öğrenci yemeğimiz kahvaltı.

Bende hep bir çocuk öğünü izlenimi uyandırmıştır. Rengarenktir ya. Çok severim. Tatlı bir tarafı vardır muhakkak. Reçel veya pekmez veya bal veya çikolata.

Ama akşam yemeği öyle mi? Bana rutini, sıkıcı misafirlikleri, ağır muhabbetleri hatırlatıyor. Memur yemeği diyebilirim.

Kahvaltıdan sonra sokağa çıkmak var. Akşam yemeğinden sonra yatmak..

Mustafa Kutlu’dan beş kitap okudum, tadı damağımda kaldı. Bulsam, bütün kitaplarını okuyacağım.

Kütüphanemde Refik Halit Karay’ın Sürgün adlı romanı ile karşılaştım. İlk sayfadan itibaren okurun elinden tutan, kaliteli bir kitap. Sanırım beğeneceğim ve ardından Memleket Hikâyeleri’ni elime alacağım.

İkinci el kitaplarda farklı bir hava oluyor. Daha önce başkalarının kaldığı bir boş evde konaklıyorsun birkaç gün. Acaba kim/ler kaldı? Yaşıyorlar mı?

Olay yeri inceleme ekibi gibi geldiğinde, olay olmuştur, sen (veya senler) ardından incelemelerde bulunursun o yerde. İlk veya ikinci elden bir kitabı okuma eylemi böyle de anlaşılabilir mi?

Batman M Tipi Cezaevinde kalan yazar ve ressam Abdülselam Durmaz’dan bir resim aldım. Çok değerli bir hediye. Kitap ve Terazi’den oluşan orijinal bir kompozisyon. Allah razı olsun. Hemen açtık ve büromuza astık.

Avrupa Hukuk Bürosu’nun Üstad Önder Gümüş ve Stajyer kardeşimiz Muhammed Celep ile paylaştığımız odasına ben Doğu Avrupa Hukuk Bürosu adını koydum. (tebessüm ile iki nokta üst üste) 7 avukatın kullandığı 250 m2 çift daire bol çiçekli üst geçit manzaralı aşırı merkezi ve pozitif enerji doposu Aynur Ablalı büromuzun bize özel kısmında “hal ve gidişat”  epey bir farklı. Bunlar benim çok hoşuma giden farklar.

Bugün cezaevinden armağan tabloyu astığımız duvarın tam karşısında hat yazılı hoş bir tablo duruyor.

Bu tablonun da güzel bir hikâyesi var:

Yaklaşık üç sene boyunca o tabloda ne yazdığını bilemedik. Kaç kişi merak etti, okumaya koyuldu ise yarım, hatta çeyrek kaldı. Düşünün, 18 yılını hat sanatına vermiş, ünlü olsa olur –ama bilhassa böyle şeylerden kaçınan- hattat dostum Ahmet Kılıç dahi okuyamadı.

Üç yıldır yanı başımda sır gibi duran tablo karşısına büyük bir okuma aşkı ile geçenler gözlerini kısarak ve dudaklarını büzerek “- Yaa!..” diyorlar!

Ben de içimden, “Hadi ya!..” diyorum, hepsi bu mu?

Kaç teşebbüs sonuçsuz kaldı böyle.

Suçu hattatta aramaya kadar varmıştım.

“Mübarek şunu biraz okunaklı yazsana!”

Artık şunu biri okusun yoksa asliye hukuk mahkemesine başvuracağım ve tablonun bilirkişi’ye gönderilmesini talep edeceğim.

Böyle ‘semih biten tarzı’ hukuki esprilere bağlayıp tabloyu unutulmaya terk ediyordum ki bir ziyaretçi geldi.

Üstad Önder Gümüş’ün babası. İmam.

Büroda yalnızız, biraz muhabbetten sonra kendi haline daldı, abdest alayım, seccadeyi serdimdi derken gözü tabloya aldı.

Ben bilgisayar başında günün bilmem kaçıncı e-postasını yazıyorum..

Amca tablonun karşısına geçti, topu penaltı noktasına diktikten sonra kaleye bakan futbolcu gibi baktı.

Ben de bekliyorum artık, gol olsun diye.

(şu maçı alalım artık arkadaş!)

–      Amca, dedim, ne yazıyor, okuyabiliyor musun?

Amca, eski toprak, zerre bozmadı dinginliğini. Eline aldığı bir gazetenin manşetini okur gibi rahatça okudu:

–      Ya Fettah, ya Selam!

Doğa’nın Çağrısı

Abdülselam Durmaz. Halen cezaevinde bulunan siyasi tutsaklardan biri. Bulunan yerine unutulan mı demeli! Sanırım en iyisi “kasten unutulan” demek. Devletin uyguladığı ilgili imha politikası için –aşağılarda bir yerde olacak- “dışarıdakiler için gelsin” adlı mektuplu yazıya bakılabilir. Yazıyı ben iliştirdim, mektup, kendisi de bir siyasi tutsak olan kıymetli yazar Ahmet Şat’a ait.

İlma adlı fantastik roman serisinin ilk kitabı yıl başında yayınlanan Abdülselam Durmaz ile mektuplaşmak büyük bir mutluluk ve nimet benim için. (Ahmet Şat, Rıdvan Çağrıcı, Tamer Aslan, Can Özbilen ve İsmail Şah Balta ile mektuplaşmak da öyle. Sahici, içten, maddi ve manevi besleyici.)

Bu mektup hikâyeleri Mazlumder ile başladı. Mazlumder Cezaevleri Çalışma Grubu ile yaptığımız bir cezaevi ziyareti bize çokça kapılar açtı. (En son 10.su düzenlenen cezaevi söyleşilerinin notları için mazlumder’in sitesine bakılabilir.) Dua ve Bereket ile açıklanabilecek bir yol alış oldu. Yol aldık, ama yol biter mi? –“yol bir yere gitmez, o bir durma biçimidir!”- Yolun başında sayılırız.

Abdülselam Durmaz’ın gönderdiği son mektuptan ayrı bir bölüm olarak çıkan ÇAĞRI. Çağrı filminin açılış sahnesi gibi.

Doğa ile ilgili, her canlıyı ilgilendiren ilgili çağrıyı ilginize sunuyorum. (çok fazla ilgi ve alakaya ihtiyaç duyuyoruz modern çağın insanları olarak, esasa ilişkin! O bakımdan, ilgi kelimesine bilhassa dikkat çektim. Allah insanı ilgi/sevgi ve Alaka’dan yaratmadı mı? İlk ayetten hemen sonrası.) -mab.

Doğanın şükür ile kıyam çağrısı

Işıl ışıl bir sabah. Güneş bütün tatlılığıyla parlıyor; serçeler tüm coşkularıyla cıvıldıyorlar. Yeşilliklerin davet edici kokusu odama kadar geliyor. Doğanın şükür ile kıyamı bu! Yeniden temizlediği, arındırarak tazelediği, hayat vererek anlamlandırdığı için Rabbe tüm içtenliğiyle teşekkür etmesinin, parıltısı, cıvıltısı, kokusu, coşkusu bu.

Her biri verebileceği en güzel ürün/amel ile şükrediyor… Hepsi bütün tortularından, ağırlıklarından, sinmişliklerinden, kirlerinden arınarak; giyebilecekleri en güzel elbise, takınabilecekleri en güzel takı ve sürünebilecekleri en güzel koku ile bu şükür coşkusuna katılıyorlar. Böylece Rabblerini gereği gibi takdir ederek İMANlarını tazeliyorlar. Sonra var güçleri ile bizi de bu şükür coşkusuna, bu iman tazelemesine çağırıyorlar;

“Hey sen! Başı önde giden işçi kardeşim! Heyy sen! Televizyona, internete yapışan Dostum! Heyy sen! Hayatın hareketli karmaşasında kaybolan Bacım, Arkadaşım, Dostum! Heyy sen! Evet evet, sen! Çoook meşgul olan İNSAN! Hadi gelin! Dışarıya; ormana, kırlara, dağlara… Gelin! DUA ile ŞÜKÜR ile bu arınma coşkusuna katılın. Haydi gelin! Hep beraber tazeleyelim İMANımızı!…” diye davet ediyorlar; her biri kendi dilince; kimi güneş gibi usulca ışıl ışıl parlayarak, kimi serçeler gibi cıvıl cıvıl öterek, kimi çiçekler gibi güzel rayihalarla, kimi de sabah meltemi gibi nazikçe tenimizi okşayarak…

Her biri kendi lisanı ile bu çağrıyı bize duyurmak için elinden geleni yapıyor, olabilecek en güzel şekilde tebliğ etmeye çalışıyorlar.

Bizi bu şükür korosuna, arınmaya, iman tazelemeye davet eden doğanın bu görkemli, coşkulu ve renkli çağrısının farkında mıyız? Bu çağrıyı hâlâ duymadınız mı? Duymadıysanız şayet merak etmeyin. Bunun için uzağa gitmenize gerek yok. Odanızın penceresini açıp kulak kabartmanız yeter. Yok hala hiçbir şey işitmiyorsanız, o zaman, derin bir nefes alın. Gözlerinizi kapatın ve kalbinizin penceresini açın. O vakit işiteceksiniz; serçelerin, güneşin, rüzgârın, ağaçların, DUA ile ŞÜKÜR ile “Haydi arınmaya! Haydi İMAN tazelemeye!” dediklerini.

Eee Haydi! 🙂

Abdülselam DURMAZ

29.04.2013

Batman M Tipi Cezaevi B-8

BATMAN