Cezaevi Ziyaretleri -12

Bandırma 2 Nolu T Tipi Cezaevindeydik önceki gün, dört avukat arkadaş: Ahmet Kılıç, Selim Murutoğlu, Beheşti Karaman ve ben.

Davut İnan, Şehmus Yılmaz,  Fevzi Demir, Ahmet Arslan, Ahmet Kurt, fahretin Aslan, İbrahim Halil Alkan, Mehmet Emir Durgun, Selim Kaynak, Mehmet Kılıçarslan ve Mustafa Kemal Saygı ile görüştük.

Dinimizde hasta ziyareti çok önemlidir ve teşvik edilmiştir. Bizler de cezaevi ziyaretlerini en az hasta ziyaretleri kadar önemsiyoruz.

Kesin konuşmamakla birlikte, diyebilirim ki zindanlarda unutulmaya yüz tutmuş insanların halini hatırını sormak, onları mümkünse bizzat, değilse mektuplarla ziyaret etmek, hastaları ziyaret etmekten öncelikli bir vazife ve hayırdır. Kaldı ki, mazlumların davetine icabet, hayli gereklidir.

Konunun ehemmiyetine bu denli vurgu yapsak da, toplumsal önyargılar yapacağını yapmış, insanları rehin almıştır. (Geçmiş olsun, Allah şifa versin!)

Nedir o ön yargılar? Bir insan cezaevine düşmüşse “yapmıştır bir şeyler”, “suçludur!”. Dolayısıyla, gerisinin çok da bi’ önemi yoktur!

Bu kaba, yanlı ve yanlış genelleme altında binlerce insana ve çevresindeki yüzbinlerce ‘birinci derecede yakını’na, açıkça zulmedilmektedir. Ne gam! Algı üretilmiştir, hesabı ahirette ödenecek bir “razı geliş”, zulme katkı payı olarak sunulmuştur.

Değil mi ki vergilendirilmiş zulüm revadır?

(Değil mi ki ambalajlanmış zina meşru?)

(Değil mi  ki allanıp pullanmış karanlık modern?)

(Değil mi ki faiz, kişinin yanına ‘kâr’ kalıyor? Değil mi ki egosunu tatmin eden ‘küçük’ insanlar özgüvenli sayılıyor? Değil mi ki her hallerinden kibir akan kişilere karizmatik deniyor? Haram yiyenler, merhamet etmeyenler, paylaşmayanlar, inceden inceye, içten içe caka satanlar, poz vermeyi yaşam tarzı haline getirenler, sözü ayağa düşürenler alkışlanıyor? Değil mi ki evlerimizin ortasına akan pek çok ekran genelev? Genelevdeki kadın ve erkekler sanatçı, aydın, rol model diye alınıp satılıyor! Değil mi ki Lut Kavmini çağıranlar ilerici diye pazarlanıyor? Değil mi ki hayat kadınlarının “melek” diye satışa sunulduğu vitrinlere bakıyor milyarlar?)

(“Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini / Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz / Değil mi ki ayaklar altında insan onuru”*)

Zalimlerin en büyük başarısı, sorulması gerekli asıl soruları imha edebilmiş olmalarıdır. Elbette sorular yakınlarda bir yerlerde duruyor, lakin o soruları soracak kafaların işletim sistemi, modern devletten öte bir sistem tarafından bilinçli bir şekilde bozuluyor.

Şöyle de diyebiliriz: insanlar var ki aklını başına almış yürüyor, çoğunluk var ki şeytanlarıyla kol kola, heva ve hevesini tanrı edinmiş, rahatının ve çıkarının götürdüğü yere, onuru olmayan bir yere doğru gidiyor.

Rabbimiz, yüce kitabımız Kur’an’da “insanların çoğu” diye başlayan uyarı cümlelerini sıralıyor.

Gün gelecek, bizi ölümden sonra tekrar diriltecek ve hesaba çekecek.

Hesabını O’na göre yapmayı nasip etsin Allah!

 

* W. Shakespeare, 66. Sone, Can Yücel çevirisi.

Recep Tayyip Bey’in Özel Hayatı

Dün İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden aradılar.

“Hakkınızda bir telefon dinlemesi var. İfadenize başvurmak istiyoruz, Emniyet’e gelebilir misiniz?”

Bunu bekliyordum. Dinlemelere takılmamış olsam şaşardım.

Polis memuruna takılıyorum:

“Beni içeri almayacaksanız gelirim!”

“Yok yok almayız” diyor.

“Allah razı olsun!”

Etrafımda çok sayıda “makbul olmayan vatandaş” var, elhamdülillah.

Sürüden ayrılan, itaat değil itiraz eden, farklı düşünen, eleştiri getiren, yeni veya başka bir dünya arayan, insan hakları mücadelesi veren, islami çalışmalar yürüten, vicdani retçi vb.

Herkesin bir anda “terörist” veya “bölücü” ilan edilebileceği bir anormallik ikliminde yaşıyoruz bu ülkede.

Damdan düşer gibi, tak diye “vatan haini” olmak, haşlanmak, taşlanmak, linç edilmek işten bile değil.

Gül gibi insanlardan kolayca “terörist”, “hain”, “bölücü” veya “suçlu” imal eden, içinde bulunduğumuz bu adaletsiz, hukuksuz, zalim sistemi, namı diğer Türkiye Cumhuriyeti’ni tanıyordum.

Harcamaya kalktığı, hayatını kararttığı çok kişi görmüştüm, biliyordum, cezaevlerinde de onlarcasını ziyaret etmiştim. Ne var ki bu defa “Gizli” ibareli bir tutanakta yazılı olan benim adımdı. “Selam” adlı “terör örgütü” üyesi diye arada “kaynatılacaklar” listesindeyim.

Devlet, Selam gibi, Tevhid gibi, Allah gibi, Muhammed gibi en sevdiğimiz kelimeleri Müslümanları terörize etmek için kullanmak geleneğini terk etmemişti. Bu cephede de ‘yeni’ bir şey yoktu ne yazık ki.

***

“Selam Terör Örgütü” yaza damgasını vuran bir albüm gibi, yılın en dikkat çekici örgütüydü. İçinde her meslekten binlerce “terörist” barındırıyordu! Örgütün ön libero mevkiinde görev alan özverili “terörist” Ahmet Kılıç ile on yılı bulan bir dostluğumuz vardı. “Örgütün lideri” dünyaca ünlü devlet adamı, başbakan ve cumhurbaşkanı ve futbolcu Tayyip Erdoğan’dı kimilerine göre. (Kimin eli kimin cebinde?)

Aynı zamanda meslektaşım olan Ahmet Kılıç ile sıklıkla yaptığımız telefon görüşmelerinin biri, içinde “örgüt liderimizin” adı geçtiği için olsa gerek, soruşturma dosyasına girmiş.

Tek sayfalık iletişim tespit tutanağı için ifade verdim.

Beni hukuksuz olarak dinleyenlerden şikâyetçi oldum.

Sözde (paralel) devleti özde devlete şikâyet ettim!

Derin devleti sığ devlete şikâyet ettim. Bunu telefonlarımın halen hukuksuz olarak dinlendiğinden ciddi ciddi şüphe ederken yaptım. “Derin” devlete de “sığ” devlete de, paraleline ne maraleline de sevgi ve saygı beslemez ve güvenmezken yaptım.

Dosyaya girmiş iletişim tespit tutanağının başında – Gizli, ibaresinin altında – tarih, konuşma saati ve süresi, görüşenlerin numaraları -hukuka uygun olması için kılıf mahiyetinde- mahkeme kararı, tarih ve numarası, hedef telefon kaydı ve adresler, operatör numarası, baz istasyonu ve TIB ID No’dan oluşan teknik bilgiler yer alıyor.

Sonrasında konuşma başlıyor:

– “Alo selamünaleyküm”

– “Aleyküm selam, nerdesin?”

Beni bilenler hızlı konuştuğumu söylerler. Haklılar. Öyledir.

Konuşmamızı dinleyen polisler de aynı fikirdeler!

Okurken bayağı güldüm bu duruma.

Adımın yanına 6 yerde üç nokta konulmuş, parantez açılmış ve içine (anlaşılmıyor) yazılmış!

O kısımları Ahmet’in anladığına eminim.

Beni dinleyen polislere tavsiyem, işin içinden çıkamıyorlarsa hemen öyle (anlamadık) filan deyip pes etmesinler, kayıtları bilirkişiye yahut eşe dosta filan göndersinler.

Ahmet, “ne yapıyorsun” diyor, “duruşmaya gireceğim”, diyorum.

“Dün kitabın birini vermeyi unuttum” diyor, “Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı”.

Merak ettim, polis “Kim lan şu Tahir Sami! Araştırın. Onu da dinleyin.” demiş midir?

“Ulan çakala bak, yutar mıyız lan biz bunları, kitap mitap ayağına basbayağı örgüte yeni birini katmışlar. Nuri, oğlum şunun TC kimlik numarasını bulun, GBT’sine bakın!”

Nasa’da çalıştığını söyleyen bir Türk Amerikalı bilim adamı ile tanışmıştım Atatürk Havaalanında. Ufak bir hukuki yardımda bulunmuştum kendisine. Hindistan’ın, gel bu projeyi bizim ülkemizde uygula dediği bir çalışması için hükümet yetkilileriyle görüşmek istiyor ve beceremiyordu. Ben de Ahmet’e, acaba onu Numan Kurtulmuş ile görüştürebilir miyiz diye soruyorum.

Profesörün “Tayyip Erdoğan siyasetçi, Numan Bey akademisyen, o meseleye daha farklı bakar” dediğini aktarıyorum.

Hayırlı bir ise vesile olur muyuz diye düşünüyorum ama devlet imkânlarını o sıra orada elinde bulunduran birileri çok başka düşünüyor olmalılar:

“Vay vay vay! Uzun adam, ‘reyiz’ burda, yine ne işler çeviriyor!”

Ya da şöyle mi çalışıyor zalimlerin kafası:

“Şu eleman da kim? Hoşumuza gitmiyor. Yazın bir kenara, müsait bir vakitte karalayalım. İçeri atalım. Olmazsa, çamur atalım, izi kalır!”

Hukuksuz olarak telefonları dinlenen binlerce kişi işte bu konuşmayı yapan benim kadar benim gibi terörist, değilse, her an olabilir!

İfademe başvuran Polis memuru:

Soruldu /

“2011/672 sayılı soruşturma kapsamında hedef şahıs Ahmet Kılıç ile 03.07.2013 tarih ve 2188… ID numarası ile görüşmeniz kayıt altına alınmıştır. Kayıt altına alınan görüşmeniz yüzünüze karşı okundu. Bu görüşme kaydı ile ilgili detaylı ifadenizi veriniz.”

Kaderin cilvesi, avukat Ahmet Kılıç nezaretinde alınıyor ifadem.

Cevap /

“Görüşme yaptığım kişi benim uzun süredir tanıdığım meslektaşımdır. Kendisiyle görüşmemizde geçen konular dostluğumuza ve yaptığımız işe ilişkin konuşmalardır. Bu konuşmaların tape haline getirilmesi için nasıl bir kafa yapısına sahip olunması gerekiyor anlamış değilim. Bazı kelimeleri nasıl ve ne şekilde yorumlarsan yorumla bir yerden öteye götüremezsin. Kullandığım dilin de bir haysiyeti, onuru ve şerefi vardır. Kimsenin, ben bu kelimeleri çektim buraya, bu anlama getirdim, demesi ne hakkıdır ne de haddi. Bu, akılla, izanla, mantıkla izah edilebilecek bir şey değildir. Kimsenin bizlerin bu şekilde vaktini harcamaya da hakkı yoktur. Bu görüşmelerden herhangi bir örgüt çıkmaz. Ben bu görüşmeyi dinleyen ve kayıt altına alan şahıs veya şahıslardan davacı ve şikâyetçiyim.”

Ahmet Kılıç’a Armağan (2)

Ahmet Kılıç’ın kayıp nadide yazma eserinin ilk kısmını 4 yıl sonra bulmuş, 18 Eylül 2013 tarihli ‘Ahmet Kılıç’a Armağan’ adlı yazı ile okurlarla buluşturmuştum.

Ammar, yazının ikinci kısmını nasıl bulmuşsa, bir yerden buldu ve gönderdi. Bize de yayınlamak düşüyor.

İstanbul’a okumaya gelmem ile evlenene kadar geçen, “öğrencilik” başlığı altında toplanabilecek 9 yıla dair bir hatıra fotoğrafı. Bu fotoğraftan, bu yazıdan 30 yazı çıkar.

O evden sonra başka bir eve taşındık. Sonra evlendim. Başka bir eve… Oradan da geçen gün taşındık. Yeni bir ev…

Taşınmak rahatsız edicidir. Ama bu rahatsızlık mübarektir. Taşınmak adeta ayettir. Bu dünyaya, bir yere alışmamak gerek. Gelip geçici olduğumuzu, ana yurdumuzda bulunmadığımızı bize hatırlatır taşınmak. Ne hüzünlüdür. Ne güzeldir.

Müslüman bu dünyada hep bir gurbettedir. Hep bir yolcu. Alışkanlık, algıda aşınmaya yol açar. Alışırsın ve sanırsın. Daha çok alışır daha çok, daha çok sanırsın! Uyuşur kalırsın. Allah korusun.

Ahmet Kılıç, yazısına “EMMOĞLU NERDESİN, YEMEK YAPTIK SENİ BEKLİYORUZ” başlığını koymuş meğerse.

Yazının sonunda, bize bir yazı daha borçlu olduğunu söylüyor.

Beş yıl oldu, artık o yazıyı da yazarsa, burada yayınlarız.

 

“2. Kısım:

Efendiiim, nerede kalmıştık. Öncelikle kardeşim M.Ali’nin yattığı yerden başlıyayım. Aslan yattığı yerden belli olur ya o açıdan. Tek kişilik bazada ya da en iyi ihtimalle çekyatta yattığını filan düşünüyorsunuz haliyle. Ama farklı diyorum farklı, bu ev çok farklı. Adam yerde yatıyor. Odaya girdiğiniz anda yer yatağıyla karşılaşıyorsunuz. Hepimizin, genelde bazaların üzerinde kullandığı yatak minderini benim canım kardeşim direkt olarak yerde kullanıyor. Buradaki önemli ayrıntı ne peki? Yatağın altındaki nereden bulup buluşturduğunu hala bilmediğim sunta. Nemden ve betondan korunmak için tabi. Yatağın büyüklüğüyle aynı büyüklükte değil ve öylece yatağın ucundan görünüyor ya, ben o görüntüye vurgunum işte:) yatağın kenarlarına minderler döşenmiş. Duvardan alımını almasın diye.(alımını almak:) tahmin edeceğiniz üzere yatakta sadece yorgan yok. Önce yorganın altındaki battaniye, yünlü yünlü böyle,ıyy.. onun üstünde yorgan,onun üstünde bir örtü daha,sonra bir örtü, bir çadır. Üşümesin diye. Tamam abartıyor olabilirim ama siz abartmıyorum gibi düşünün:)

Girişte yatak var dedik. Girdiğinizde solda giysi dolabı, dolabın hemen karşısında da kitaplık var. Odanın köşesinde de çalışma masası. O çalışma masası sayfalara sığmaz emin olun. Ama ben özetin özetini vereceğim şimdi size.

Bir kere, masaya oturduğunuz anda sevindirik olursunuz, bu kesin. Bir sürü renkli keçeli kalem vardır masada. M.Ali’nin sevdiği enleri sıralasanız herhalde en üst sıralarda kırtasiye malzemeleri gelir, onların başında da keçeli renkli kalemler:) kolay alıntı yapabilsin diye heralde. Masanın üzeri Filistin puşisiyle(bunun poşu olduğunu da iddia edenler çoktur) örtülmüş. Masanın sol kenarına monte edilmiş( bu monte edilmek kelimesi de canımı sıkmaya başladı birisi şuna Türkçe bir karşılık bulsun) masa lambası vardır. Kırmızıdır. Bir dilek ağacından farksızdır. Üzerine bir sürü gereksiz şey asılmıştır. Görülesidir. Lambanın ışığı masaya vurur hoş bir loşluk olur, yazmaya heveslendirir insanı. Masaya oturunca karşınızda üç raftan oluşan mini kitaplık vardır. Kitapların önlerine dizilmiş not kâğıtları, fotoğraflar, Yusuf Kot’un çizdiği karikatürün büyütülüp pvclenmiş hali, ayraçlar, golf topu(bu topla alakalı ilginç duygular yaşıyorum. Mesela onun benim olmasını istiyorum ama ordan alırsam ve eve getirirsem orda durduğu gibi durmayacağını düşünüyorum ve vazgeçiyorum. Ama bu her gittiğimde ve onu her gördüğümde oluyor. Aramızda çok farklı bir ilişki var yani. Golf topu olmasına rağmen bu evde hiç de iğreti durmaması beni daha da şaşırtıyor..bilemiyorum:), battal boy kurşun kalem(aksesuar ama rahat durmadım yazıyor mu diye denedim,yazıyor), ve bilumum kırtasiye malzemeleri, o masanın başında saatlerce oturmanıza sebep olabilir. Üç raflı mini kitaplığın üstünde M.Ali’nin babasının fotoğrafı, annesinin eteğinin altına saklanmaya çalışan afacan bir çocuğun fotoğrafı, M.Ali’nin dört-beş yaşlarında bir çocukla çekilmiş bir fotoğrafı ve bir duvar saati(duvara asılı değil ama) vardır. Bu üç fotoğraf da siyah beyazdırlar. Özellikle böyle yapılmışlardır. Eskiye öykünmek belki. (öykünmek, imgelem, olgusal, yetke, biçem; bütün bunlar benim çok severek(!) kullandığım kelimelerdir, M.Ali bilir:) Masanın çekmecelerinin olması gereken yerlerde boşluklar var. Çekmeceler çıkarılmış. Bu boşluklara boş saman kâğıtları konmuş. Benim canım kardeşim saman kâğıdının o sıcaklığını öyle iyi biliyor ki evde “sürüsüne bereket” saman kâğıdı var. Harcamaktan korkmadan, hata yapmaktan çekinmeden ve silgi arama stresi yaşamadan alabildiğine yazabilesiniz diye vardır bu kâğıtlar. Bir de -artık nereden getirdiyse bilmem- hiç bitmiyorlar. Aslında daha ne ayrıntılar var da belki sıkarım sizi diye anlat(a)mıyorum. Yazıya gelen tepkilere göre üçüncüsünü çekebilirim, pardon yazabilirim. Size kalmış:) Evet masanın sol tarafına doğru baktığımızda girişteki öksüz koltuğun kardeşiyle karşılaşırsınız. Biraz içiniz rahatlar. En azından kardeşi var diye düşünürsünüz. M.Ali ders çalışırken bu koltuğa oturur. Bu koltuk girişteki kardeşine nazaran(nazaran nazariyesi) daha fazla kullanılmaktadır. Bunun üzerinde de sunta vardır. Arkanıza yaslandığınız zaman bu suntayı koltuğun iki koluna oturtur, masa gibi kullanırsınız. M.Ali de bu şekilde çalışır derslerine. Sanki masayı “yazmak” dışında başka bir eylem için kullanmayı zul saymaktadır. Koltuğun hemen solunda üzerinde gizemli bir örtü bulunan büyük bir koli görürsünüz. Bu örtüyü hiç kaldırmadım. Sanki kaldırsam bu odanın büyüsü bozulacak gibi hissediyorum. Ama o kolinin içerisinde çok kitap var biliyorum. (seni gidi seniii, çok okuyup âlim olacaan deemiii) Bu gizemli kolinin hemen karşısında odanın girişinde solda kalan elbise dolabı vardır ki, ben bundan bahsedip kirli çamaşırları dökmek istemiyorum. İnsaflı olmak, bir de politik olmak lazım. Sonra kalemin altında kalmak var. Ava giderken avlanmak var. Ama yine de tişörtlerden bahsetmeliyim. O kırışık,o deterjan kokusuyla elbise dolabı kokusunun birbirine girdiği tişörtler. Yahu arkadaş o kadar “mogaz” tişörtünü nereden buldun? Evin sponsoru mudur nedir:) Her gittiğimde o tişörtten giyiyorum. E zaten haftanın üç günü ordayım. Artık kendi evimde yatarken başka tişört giyemez oldum. Kendimi bazen tüpçü gibi hissediyorum. Bu nasıl bir imtihanmış ya rabbim ya. Tamam anladık mütevazi bir ev,ama bu kadar da olmaz ki:) Yani sen git bütün gün avukatların arasında resmi kıyafetlerle dolaş dolaş, en gözde markalarla haşır neşir ol (peh peh!), sonra gel burada böyle bir muamele gör. Hele o pijama yerine geçer diye çok ümit ettiğim ama olmasının ihtimal dahilinde bile olamayacağı,ama vazgeçemediğim,giydiğim ilk dakikada allahım ne yapıyorum ben dediğim ama sonra sonra kanıksadığım şortu görmeniz lazım. Allahım bu ne sefilliktir, bu ne serkeşlik ne salmışlık ne berduşluktur. Alışmadık şeyde durmak istemeyen şey misali bunun da her an çıkmak ister gibi bir hali var. Ama çıkmıyor da işin garibi. Rengi solmuş desem rengi solmuş olanlara hakaret olur. Hani bekletseniz yıllarca, onlarca kimyasal tepkimeye sokup çıkarsanız o rengi tutturamazsınız. Bazı yerleri delinmiş ama bu özellikle yapılmamış, kullanıla kullanıla o hale gelmiş. Ama hala da kullanılıyor işte. Anlayacağınız bu şortla da aramızda özel bir ilişki var.( hatta kendisinin özel bir adı da var, ama burada zikredip mahrem konulara girmeyelim:) saklayacağım zaten onu,harcatmam kimselere.(bir gün elbet bu ev boşaltılacaktır, ama bu şort ilelebet payidar kalacaktır.:)

Neyse efendim, elbise dolabının yanından devam edelim. bu elbise dolabının yan tarafına asılmış bir belge vardır. Çok önemli bir belgedir bu. AGD’nin yazı etkinliklerine katıldığından dolayı tebrik edilmiştir M.Ali kardeşimiz. Ama biraz çakma bir belgedir. Zira AGD’nin “yaz etkinlikleri” için düzenlettiği temsili belgeyi, “yaz” kelimesine “ı” harfini ekleyerek “yazı etkinlikleri” haline getirmiştir. Boşluk kısmına da “Mehmet ali başaran” yazınca mis gibi bir başarı belgesi olmuştur tahmin edeceğiniz üzere. Bu fikir o an kendisinden çıkmıştı. Çift okumayı okumuyor ki adam, yaşıyor:)

Odadan çıktığınız anda hemen sağınızda buzdolabı ile karşılaşırsınız. Girişi anlatırken bahsetmeliydim belki ama tam olarak girişe aidiyeti de yok zaten. Yani buzdolabını nereye sığdırsak diye düşünmüşler ve bu boşluğu içerideki anlatmadığım odadan çalarak kullanılır hale getirmişler. Gömme dolap gibi düşünün. Buzdolabın içerisini anlatmaya gerek yok ama şu ayrıntıyı vermem lazım. Raflar gazete ile kaplanmış:) titizliğe hassaslığa bakın. Yine bu faydalı eşyanın üzeri de gazete ile kaplanmış. Gazetenin üzerinde de aylardır orada duran sek süt paketi var ki ben bunun manevi derinliğini anlayamadığımdan hakkında çok fazla soru sormuyorum. Kendi halimde bazen tefekküre daldığım oluyor ama fazla da derine inmiyorum. Maazallah aklım karışır. Yani düşünsenize bir süt paketi neden oraya konulur, hadi konuldu neden alınıp dolaba konulmaz, hadi konulmadı neden çöpe atılmaz, hadi atılmadı neden insanları kendisine anlamsızca anlamlar yüklemeye kışkırtır. Bunlar benim şimdilik aklıma takılan basit sorular. Biraz derine inince daha kötü oluyorum:)   Buzdolabının kapağına ise düğün davetiyelerinden mini rende aletine kadar bir sürü şey asılmış.(mini rende aleti:) Aklıma gelenler çok ama yazacak zaman yok.

Evet arkadaşlar, bu odanın kısa hikayesi böyle. Şimdi kalan son odaya girmek üzereyiz. O son oda ki, gelmiş geçmiş en iyi mülki amir olacak adamın kaldığı mütevazı oda. Hasan’ın odası.

Belki başka bir zaman başka bir yazıda anlatırız orasını da. Hele Hasan’ı anlatmamak üzerime vebaldir zaten.”

Ahmet Kılıç

Ahmet Kılıç’a Armağan

Dostum Ahmet Kılıç’ı tanımayan yoktur.

10 parmağında 10 marifet bulunan biridir kendisi.

En büyük marifeti ise çocuk olmanın bütün olumlu yanlarını yanından ayırmamasıdır.

Dostluğumuzun vatanı da burasıdır zaten.

Gereksiz ciddiyetler, salak saçma adetler, “adam” görüntüsünü muhafaza için takınılan “patentli” tavırlar bizden uzaktır.

Biz düz yazıya değil, şiire ve masala inanırız.

(Deneme’ye de inanırız elbette. Şirk olmasın. “Denemeye değer!” deyip bazı işlere dalarız. Ha, çakıldığımız da çoktur, ayrı konu.)

Mahalle arasında oynayan çocukların topu üzerimize gelirse, iki çalım atıp bir orta kesmeden geçmeyiz.

“Aman terlemeyelim” demeyiz, sokak hayvanları yüz verirse, ellerimizin kirleneceğini düşünmeyiz.

Ekmekle eve dönene kadar ucundan biraz koparıp ağzımıza atarız.

Hava alanlarında elimize geçirdiğimiz alışveriş arabası ile bir şeyler yaparız!

Boşta duran bisikletin sahibine, “bi tur atıp geleyim mi?” diye teklif etmekten geri durmayız.

İmaja, görüntüye değil olmaya, illâ samimi olmaya inanırız.

Sırada durmaktan hazzetmeyiz. Ne var ki sıra dışı olacağız diye de kasıntı hallere girmeyiz.

Hayır, ağır ağabeyleri sevmeyiz.

Biz hafifiz, çocuklarız. “Hafif çocukları” severiz.

Rahat, hayatı rahatlatan, kolaylaştıran, sevdiren, müjdeleyen, fark eden,  fark ettiren, kendi öznelliğini parmak izi gibi yaşayan, yaşını başını almış olsun, olmasın, yalan olmasın, hep çocukları severiz!

Angut gibi büyümeyi reddederiz.

Alışmaya karşı geliriz.

Ahmet ile pek değerli dostluğumuza dair sağda solda çok konuşuldu.

(Sayıları 38’i bulan kıymetli okurlarımız da bazı kesitlere şahittirler. Hiç değilse düğünlerde cümle âleme dönük karşılıklı önemli açıklamalarımız, atışmalarımız, “tutuşmalarımız” olmuştur. Ahmet daha çok tutuşmuştur, onu da söyleyeyim! Eşine sorabilirsiniz. –gülücük gülücük- smily. )

-Kardeş misiniz? diye yüzlerce kere- sorulmasaydı, belki o kadar konuşmazdık.

Konuştuk diye yazacak mıyız? Kim yazacak? Bunların ne önemi var? Saat Kaç?

Ahmet’in –edebi manada – yazma konusunda hiçbir parmağında pek bir marifet yok!

Ama her nasılda, tuttu bir yazı yazdı 4 sene kadar önce.

Bu işi nasıl başardı bilmiyorum. (profesyonel yardım almış olabilir mi?)

Bu yazı bir süre sonra hem Ahmet’in nadir yazma eserlerinden biri olduğu için, hem hiç de fena sayılmayan bir tarz tutturduğu için, hem de kaybolduğu için efsane oldu.

Yazı iki bölüm halinde yayınlanmıştı, daha sonra “yayınevi” kapanmıştı, izine rastlayan olmadı, aradık taradık bulamadık.

Geçen gün alakasız bir yerde, Google’ın bir muhitinde, ellerimde ceplerimde dolaşırken, aklıma düştü, sordum, soruşturdum, kovuşturdum, temyize gittim ve evet, nihayet buldum Allah’a şükür!

İşbu giriş yazısı Ahmet Kılıç’a armağandır. İşte şimdi o yazıya geçebiliriz.

Ahmet’in yazısının, bulduğum ilk bölümü öyle bir yerde bitiyor ki, şahsen sevinsem mi üzülsem mi bilemedim!

Yazıyı Ebrar 172 adında esrarengiz biri 30.09.2009 tarihinde risalet forum (nokta) net adresinde başlığı değiştirerek yayımlamış.

Altına da şu notu düşmüş:

“(okuduğumda çok zevk aldığım bu yazıyı sizlerle uzun zamandır paylaşmak istiyordum vakit bulamamıştım… Umarım siz de benim gibi zevk alarak okursunuz.)”

Umarız!

Yazıya 7 tane de yorum gelmiş ama okumak mümkün olmadı.

Ebrar 172’yi alkışlarla yerine alıyoruz.

Ve sizleri Ahmet Kılıç’ın nadide yazma eseri ile baş başa, kendi halinize, bırakıyoruz.

 

Öğrenci evi.

(bir öğrencinin dilinden)

Her gittiğimde mutlu olduğum bir öğrenci evinin hikâyesidir.

Klasik öğrenci evlerini bilirsiniz. İki, üç, dört ve hatta daha fazla öğrencinin bilmem hangi vesilelerle bir araya gelip üniversite hayatlarını geçirdikleri evlerdir bunlar. Farklı karakterler, farklı davranışlar, anlayışlar, kültürler bir araya gelmiştir ve herkesin birbirine tahammül etmesi gerekir. Bu zordur. Bir erkek olarak bakıldığında bu zorlukları aşmak daha da zordur.

Mesela tuvaleti nasıl görmek istiyorsan öyle bırakırsın ama bıraktığın gibi bulamadığında sinirlerin tepene çıkar. Kimin yaptığından ziyade neden yaptığına hatta nasıl yaptığına dair derin tefekkürlere dalarsın. Bu olay her başına geldiğinde o derin tefekkürlere dalıp dalıp çıkarsın. Ama atsan atamaz satsan satamaz bir durumdasındır, sırf bu yüzden evini değiştirmeye kalkmak çok mülteci bir hayal olarak kala kalır.

Bu, işin en vahim de olsa yegâne tarafı değildir elbet. Kiranın ödenmesi, faturaların ödenmesi, yemek ve sair giderlerin hesabının tutulması bir yana temizlik nöbetindeki anlaşmazlıklar, yemek yapma sırası ve ne yapılacağı (genelde menemendir bu, ama çok büyütülür.) her zaman sorundur. Tabi bu sorunlar muhabbet ortamının olduğu evlerde yumuşak geçişlerle atlatılır. Her zaman toparlayıcı birisi vardır.

Aslında buna toparlayıcı değil de kendini feda eden desek daha yerinde olur.

Eğer bir öğrenci evinde bu “abi kavga çıkmasın” tarzında yaşayan güzel insan tipi olmasa o ev çekilmez olur. Lanet acayip bir şey olur yani. Her eve lazımdır o türden insanlar.
Tek kişilik öğrenci evleri vardır bir de. Eğer tek kişi kalıyorsa onun adı öğrenci evi değildir aslında. O başka bir şeydir. Aradığınız samimiyeti bulamadığınız, her an kalkmak istediğiniz, sanki misafirliğe gitmiş gibi bir halin üzerinize sindiği bir yerdir. Her şey yerli yerindedir ve hepsinin üstünde dokunulmazlık jelâtini vardır. Ev sahibinin “sahipliğini” sonuna kadar hissedersiniz.

Ya da birden fazla kişinin kaldığı ama birbirlerinden bihaber oldukları öğrenci evleri vardır. Buradakilerin bir araya nasıl geldiği de muammadır. (Benim için hala muamma olduğundan bir şey söyleyemeyeceğim : ) Bunlar ilk örnekten daha nalet yerlerdir. Buralarda öğrenci evi değil adeta pansiyon havası solursunuz. Hiçbir birlikteliğin olamadığı, ortak yapılan işin sadece aynı eve girip çıkmak olduğu, kendinizi her daim yabancı hissettiğiniz mekânlardır bu tür evler. Belki de öğrenci evi dağınıklığının zirve yaptığı yerlerdir.

“Ben ne yapıyorum burada hemen çıkayım da rahat bir nefes alayım, yabancılaştım iyice kendime de, öğrenciliğe de, hayata da” diyebilme ihtimalinizin yüksek olduğu gidilmeyesice yerlerdir kısacası. Gidince kalınamayan, kalınca rahat edilemeyen, insanı gurbette gurbete düşüren yerlerdir.

Bu tür evlerde hele bir de sigara içiliyorsa oradan acilen uzaklaşılması gerekir. Allah muhafaza kalmak zorunda mı kaldınız; ertesi gün insan içine çıkmayın, evinize gidin duş alın elbiselerinizi değiştirin, en son tövbe istiğfar edip yeni bir sayfa açın hayatınızda. Evet evet abartmıyorum bunları yapın.

Unutun!

Unutun bütün yazılanları. Çünkü şimdi yukarıda anlatılanların alakasının olmadığı bir yere gidiyoruz sizinle. Burası İstanbul’un Mecidiyeköy’ünde, Mecidiyeköy’ün aşağılarında bir yer.

İzzetpaşa durağında indiğinizde cep telefonu marifetiyle tarifi yapılır. Yokuş inersiniz. İnerken ayrı çıkarken ayrı yorulursunuz.( Bu kadar ayrı yorulmaları yaşadığınız yere haftada en az üç dört kez gidiyorsanız düşünün muhabbeti artık.) Aşağı kapıdaki zil çalışmadığından yine cep telefonunu kullanarak ve evdeki “cep telefonu” kullanan birisine telefon açarak aşağıda olduğunuzu bildirirsiniz.

Anahtar genelde gazeteye sarılarak atılır. Ayağınızla futbol tabiriyle “stop etmeye” çalışırsınız. Başarılı olduğunuzda aptal bir sevinç yaşarsınız. (Süresi kısadır bu sevincin anlamsız olduğundan : )
Neyse efendim dizlerinizi kırarsınız gayet alçakta olan kilidi açarsınız. Zaten buradan başlar kendinizi evinizde hissetme hali.

Ağır ağır çıkarsınız merdivenlerden. Ben, bunu fazla yapamadım şimdiye kadar, ama siz yapın. Soluyun eski apartman kokusunu. Kapı önlerindeki dağınık ayakkabılar kapının ardındaki yaşamla ilgili istemeden de olsa fikir versin size. Sadece ayakkabı kalabalığı mı? Hayır tabii ki. Mesela, o boşluğun israf olacağından korkmak mı dersiniz, artık ne derseniz deyin oraya her şey bırakılmış olabilir. Kullanılmayan ama kışın kullanılacak olan soba, sulanmaya layık görülmeyen ve hayattan ümidini kesmiş çiçek, bitki vs., eski usul bidonda kurulmuş ve bekletilmeye alınmış turşu(lar), muhtemelen sokakta halı yıkamak için kullanılan bahçe hortumu, çocuk bisikleti, sebzelik, odun veya kömür torbaları, bir kere bile kullanılmamış olan ayakkabılık, duvara asılmış bebek arabası, karton yumurta kutuları ve eskimiş-tozlanmış kapı önü paspası.

Bunları tefekkür ederek beşinci kata ulaşırsınız. Kapı mevsim yazsa açık olur. Kışsa zaten anahtarınız vardır, açar girersiniz. İçerde yaşayanlardan önce içeriyi anlatmak daha iyi olacak. Kapıdan girer girmez hemen sağda masa üstü ocakla karşılaşırsınız.

Dış kapıyla bitişik durumda bir masanın üstünde eski gazeteler(genelde taraf gazetesi) ve onun üstünde bu ocak. Klasik öğrenci evlerindeki ocaklara benzemez, birikmiş yağ kalıntıları, kir pas yoktur. Olması gerektiği kadar temizdir yani. Anne temizliği de aramayın; “etik olmaz”.

Bu güzel evde halıfleks kullanılmaktadır. Bu aralar artık moda daha çok parkeden yana bilirsiniz. Bu anlamda modern dünyanın bu evde canı çok sıkılır diyebilirim. Ama ev tam bir Amerikan tarzı.

Saçmalama dediğini duyar gibiyim M. Ali kardeşim. Ama hiç kızma! Mutfak girişle bitişik durumda olduğundan ve ben girişi giriş olarak değil de salon olarak kabul ettiğimden böyle anlattım. Öyle ya Amerikalılar salonlarıyla mutfaklarını beraber kullanıyorlar.

Neyse efendim, girince mutfakla karşılaşmak iştahınızı açıyor zaten. Mutfağı da biraz anlatmak lazım. Bir tezgâh. Tezgâhın üstünde bir adet bulaşık dizgeci.(bu isim tamamen istişare sonucu bulunmuştur : )

Tezgâhın altında öyle dolap falan yok. Tezgâhın hemen altına montelenmiş korniş ve bu kornişe takılı; bire iki boyutunda, kahverengiye çalan, parlak, perdeden bozma örtü ve bunun arkasında ne olsa beğenirsiniz: ayakkabılık ve elektrik süpürgesi!

Peki evde kap-kacak diye tabir edilen tabak çanak nereye konuluyor dersiniz? Tabii ki tezgâhın hemen karşısında, duvara montelenmiş raflara. Bu raflar ki bana Anadolu’daki evleri hatırlatır. Eve girip de şöyle bir tezgâha göz attığınızda eğer Anadolu evlerini anımsamıyorsanız Anadolu’yu unutmaya başlamışsınız demektir. Aman dikkat edin. Kopmayın bu kadar oralardan.

Efendim, kapıdan girdiğinizde tam karşınızda bir ayna vardır. “Eve girdin, hemen rahatlama, kendine bir çeki düzen ver, sonra otur oturacaksan” kabilinden. Aynanın hemen altında alakasını bir türlü kuramadığım bir şekilde baharat kavanozları vardır. Dikkat edin kavanoz diyorum, plastik kutu değil yani. Hangi öğrenci evinde üşenilmeyip baharatlar kavanozlara konulur ki.

Bu baharatların üzerinde bulunduğu iki katlı cam sehpa da evlere şenliktir. Benim için de ayrı bir sevinç kaynağı olmuştur bu sehpanın birinci katı. Çünkü bir “çocuğun” hoşuna gidebilecek bir şeyler kesinlikle olur bu katta. M. Ali’nin çantasından da eksik etmediği yulaflı bisküvi, kremalı bisküvi, burçak, kırmızı kaplı, bim’den alınma gevrek. Çayla beraber “götürülmek” üzere bunlardan biri kesinlikle bulunur. Bulunmadığı zamanlarda bir eksiklik var demektir. Bakınca ‘cancanlı’ bir bisküvi paketi görürseniz içinizi anlam veremediğiniz bir sevinç kaplar.

Hani cebinizde paranız olur da kafanız rahattır ya, onun gibi bir şey işte. Bu arada bu sehpanın üzerinde sehpa örtüsü vardır filan diye düşünüyorsanız resmen yanılıyorsunuz. Çünkü “taraf” burada da tarafını belli etmiş ve iç sayfalarıyla başköşede yerini almıştır. Sehpanın hemen solunda bir oda kapısıyla karşılaşırsınız. Bu oda, tek kişilik bir yatak ve hemen kapının arkasında basit kurulum bez bir dolaptan müteşekkildir. Sonraları girişte bulunan otuz yedi ekran televizyon da sehpasıyla birlikte bu odaya taşınmıştır. Evet evet yanlış duymadınız, bir televizyon var bu evde.

Ama durun, hemen heveslenmeyin. Çünkü söz konusu televizyon (son model plazmalara, efendim, elsidilere “nazaran” cep telefonu kategorisine de sokulabilir. Çalışmaz. Ama çalışmadığından değil çalıştırılmadığından. Gereksiz bir mahlûk olduğundan mütevellit değer verilmez kendisine. Gündelik kullanılmaz, ‘şöyle bir eve gideyim de, televizyonun karşısına geçip pinti pinti zaman geçireyim’lik bir hali yoktur. Zaten bu verilmeyen değerden dolayı küsmüş, girişte iken içerdeki odaya taşınmıştır. Peki neden hala bu evdeki mevcudiyetini muhafaza ve müdafaa etmektedir? Sidi ve dividi oynatıcıyla mündemiç olduğundan. (mündemiç: iç içe geçmiş, beraber anlamında.)

Bazen izlenmesi gereken filmler büyük bir tevekkül ve tevazuyla bu televizyonda izlenir.

Küçük odanın kapısı ile M .Ali’nin odası arasındaki kiriş duvarına dayalı bir koltuk vardır. Tek bir koltuk. Belli ki bir koltuk takımının kalan son ferdi. Evdeki yerini korumaya çalışıyor. Alakasız ve yalnız bir hali var. Genelde kendisinin üzerine değil de karşısındaki çekyata oturulur. Acil durumlar için vardır. Sonra kadim bir hali de vardır. Yani eskimeyen, samimiyetinden hiçbir şey kaybetmemiş bir hal.

Hakkında çokça cümle kurulması gereken bir eşya da, ben beceremiyorum işte.

Veeeee… M. Ali’nin odasında sıra. Odaya girmeden önce biraz soluklanın. Hemen girmeyin bence. Her santimetrekaresine ayrı bir değer verdiğim bir oda bu. Hemen koymam içeriye sizi. Sabırsızlandırırım. Yorarım, kızdırırım, “gir artık şu odaya” dedirtirim. Öyle yağma yok. Önce üç ihlâs bir Fatiha, okunmuş tesbih, pirinç tanesi, dilek taşı ve benzeri ekipmanı hazır etmeniz lazım. Sonra bir kuple şeyhin himmeti, stajyer şeyhin duası, keramet ehli mektep mensuplarının rızası da unutulmamalı tabi.

Hımm, anlıyorum, tamam tamam duydum sesinizi. Artık girelim şu odaya. Bence de..

Ahmet Kılıç