Ahmet Şat İle Röportaj

90’lı yıllardan bu yana cezaevlerinde pek çok Müslüman siyasi tutsak bulunuyor. Onlardan biri de Ahmet Şat. 25 yıldır bulunduğu cezaevini ilim ve irfan yurduna dönüştürdüğü, eseriyle ortada. Düşün Yayıncılık etiketini taşıyan “Vahiy Öğretisi Ve İslam” adlı eseri Mart ayında okurlarla buluştu. Cezaevindeki Yazarlar Serisinin 3. Röportajında kendisine kitaba ve hayata dair temel sorular sordum. 

http://www.dunyabizim.com/soylesi/26754/cezaevi-soylesileri-3-ahmet-sat-ile-roportaj

İslami düşünce ve yaşayışa dair pek çok meselenin ele alındığı, 615 sayfalık, kapsamlı bir kitap sundunuz okura. Cezaevi koşulları içinde bulunduğunuz hesaba katılınca, “kitabın ardında nasıl bir gaye ve gayret yatmakta” sorusu, ister istemez önem kazanıyor.

F tiplerinin açılıp bizim de Bolu F tipine sürgün edildiğimiz (2002) dönemde tam bir tecrit hayatı yaşıyorduk. Bu tecridi en azından zihin dünyamızda kırmak için düzenli yazı yazmaya başladım. Ele aldığım konular daha ziyade İslam geleneğinde tartışma konusu olan ve bugün de geleneğin etkisi ile hareket edildiği için sorun yaratmaya devam eden konuları kapsamaktadır.

Eser uzun bir zaman diliminde oluştu. Elbette bunda cezaevinin şartları, uygulanan yasaklar ve kaynaklara ulaşmadaki problemler belli oranda etkili oldu. Tabi bu sıkıntıların olumlu faydaları olduğu zamanlar da oluyor. O da özgür bir insanın eldeki kaynaklarla çok kolay temin edebileceği bir bilgiyi içerde biz, uzun bir zaman diliminde ve bir düşünce girdabına girerek ulaşmaya çalışıyoruz. Nakilde bulunmak yerine düşünce üretmek, bir yandan zihinsel tembelliğimizin kırılmasına diğer yandan vicdanımızın onay verebileceği sonuçlara varmamıza vesile olabiliyor.

Eseri yazmadaki gayeye gelince, bugün yaşadığımız en önemli problem, vahyi öğretinin oluşturduğu “dini algımız”daki problemlerdir. Ve bu problemin doğal sonucu olarak yaşanan her alandaki ahlaki çöküntüdür. Bu problemin en önemli nedenlerinde biri de dinimizin temeli olan vahyin nasıl bir öğreti olduğu, hayatımıza nasıl ve neden müdahil olması hususunda yaşadığımız sorunlarıdır. Bu amaçla din algımızın doğru bir zemine oturtulması için bilgi kaynaklarımızın ve kültürel alt yapımızın sorgulanma ihtiyacı kendini dayatmaktadır. Amacım, bu sorgulama sürecine bir oranda katkı sağlamaktır, diyebilirim.

Vahiy öğretisine sıhhatli bir yaklaşım için olmazsa olmaz niteliğine sahip gördüğünüz ilkeler nelerdir?

Somut ilkeler ortaya koymak yerine şöyle bir perspektifle sorunuza yanıt vermeye çalışmak daha doğru olacağı kanaatindeyim. Vahyi öğretiye karşı sıhhatli bir bakış açısı için öncelikle sıhhatli bir din algısına sahip olmamız gerekiyor. Diğer yandan sıhhatli bir din algısı için de yine vahyi öğretinin sağlıklı bir şekilde anlaşılmış olması gerekiyor. Görüldüğü üzere bunlar iç içe girmiş ve bir birbirine bağımlı iki konuyu teşkil etmektedir. Bu sebeple din algımızın temelini oluşturan Allah, insan ve evren (eşya/kainat) tasavvurlarımızı vahyin ortaya koyduğu şekliyle oluşturmamız zorunludur. Bunun için de insanın muhatabı olan varlıklara karşı (Allah-insan-evren) hukuksal ilişkisini varoluşsal (ontolojik) olarak yeniden tanımlamamız icap ediyor. Böylece bütün konusu bu muhataplarla olan ilişkilerini düzenleyen Kur’an ayetlerini daha iyi anlamış olacağız. Bunun içi asli kaynaklarımız ışığında doğru bilgiye ve bu bilginin ürünü olan doğru eyleme ihtiyaç duymaktayız.

Doğru bilgi ve doğru eylem arasında mekik dokuyarak, ulaştığımız her doğru bilginin son olmadığını ve bunun ötesinde daha doğru bir bilginin olabileceği rezervini de koruyarak, hakikat arayışımızı son nefesimize kadar sürdürmeliyiz.

Diğer yandan, vahyi öğretinin doğru anlaşılması için insana yeryüzü için verilmiş egemenlik statüsünün (halife) ne anlama geldiği ve insanın irade sınırlarının doğru anlaşılması da büyük önem taşımaktadır. Böylece muhatap olduğumuz her vahyi buyruğu bu egemenlik sınırları içinde anlamamız ve yorumlamamız mümkün olacaktır.

Müslümanların bugün içinde bulundukları süreci “vahiy öğretisine karşı yabancılaşma” olarak tanımlıyorsunuz. ‘Bir diğer sorun, geleneğin akıl fonksiyonları üzerine kurduğu ambargolardır’ diyorsunuz. Gelenekle hesaplaşma veya helalleşme sorunu varlığını olduğu gibi koruyor. Bu sorunun üstesinden gelmeyi nasıl başarabiliriz?

Batı toplumunda dine karşı yabancılaşma, seküler bir hayat tarzı ile birlikte modernizmi doğurmuştur. İslam geleneğinde vahyi öğretiye karşı yabancılaşma ise Kur’an’dan uzak ve hurafelerle dolu eklektik bir dini inanış ve yaşamı önümüze koymuştur. Muhammed İkbal, yaşadığı dönemi “İslam dininin mezarlığı” şeklinde tasvir etmektedir. Bu sebeple bu eklektik dinin veya bu mezarlığın İslam olmadığını bilmekle işe koyulmalıyız

Peygamberimizin rıhletinden sonra özelliklede tedvin asrıyla birlikte hadisin otoritesinin aklın otoritesine tercih edilmesine yönelik bir yaklaşım görüyoruz. Bu sürecin bir uzantısı olarak bir mitolojiye dönüşen içtihat kapısının kapanması ile aklın fonksiyonları devre dışı bırakılmıştır. Bu süreçte yeni düşünce üretmek yerine nakillerle veya kıyas yoluyla mevcut sorunlar çözülmeye çalışıldı. Bu durum İslam geleneğinde ortaya konan düşüncelerin sürekli birbirini tekrarlamasına yol açmıştır. Tabi bu da yeni sorunları tetiklemesi ve bir kısırdöngünün yaşanması anlamına geliyor.

Ortada kimin tarafından kapatıldığı bilinmeyen bir kapı durmaktadır. Oysa ilk dönem Müslümanların hikmet odaklı içtihatlarda bulunduklarını biliyoruz. İçtihat; Kur’an ve peygamberin otoritesi ışığında hikmetle hareket etmek ve çözüm sunmaktır. Bu açıdan Kur’an tüm zamanların kitabı iken, hikmet ise zamanın Kur’an ruhuyla hareket etmektir. Ve bu da ancak, kaynağı Kur’an ve peygamber olan “İslami bir akıl”la olur. Bu nedenle mutlak olarak tekrardan aklın otoritesini tahkim etmek gerekiyor.  

Diğer yandan, bugün yaşadığımız ahlaki yozlaşmamızın temelini, tevhitten sapma olarak görüyorum. Bunun için Allah’ı hayatımıza dâhil etmeliyiz. Yine, din algımızın temeli olan Allah, insan ve evren tasavvurlarımızı yeniden inşa etmeli, Kur’an ve peygamberi aracısız olarak bilgi kaynaklarımıza dönüştürmeliyiz. En önemlisi de Kur’an’da, peygamberin “Rabbim! Kavmin bu Kur’an’ı terk edilmiş halde bıraktı”(25/30) şikayetinin muhatapları olduğumuzu da hiç unutmamalıyız. 

Cezaevindeki yazarlara sorduğum soruyu size de sormak istiyorum. Dışarıdaki hayata dair en çok nelerin özlemini duyuyorsunuz?

Özlemini çektiğimiz şeyleri sıralamak galiba uzun bir liste oluşturacaktır. Ama kısaca özgürlüğe dair her şey diyebilirim. Yaşadığınız esaret nedeniyle mahrum bırakıldığınız her şeyin özlemini çekiyorsunuz. Öncelikle aileniz ve sevdiklerinize karşı duyduğunuz özlem ve hasret hem hayallerinizin hem de dualarınızın başını süslemekte… Sonra önünüzde bir duvar olmadan sınırsız bir şekilde yürümek ve koşmak… Birde ağaçlar, çiçekler, hayvanlar, dağlar ve deniz…  Anlayacağınız hayata dair her şeyin özlemini çekiyorsunuz… 

 

Ahmet Şat, Vahih Öğretisi ve İslam, Düşün Yayıncılık 

Daha Başka

Mahmut Uyan, Abdülselam Durmaz, Şevket Baytap, Ahmet Şat, M. Ali Şeker, Rıdvan Çağrıcı, Sabri Aktaş, Velit Bilen, İdris Yağmur, İbrahim Günaydın, Tamer Aslan, Rıza Bayramçavuş, Osman Erdemir, Can Özbilen…

Bu isimlerden herhangi birini tanıyor musunuz?

Bir başka isim ile ipucu vereyim: Salih Mirzabeyoğlu?

Evet, onu tanıyorsunuz. 16 yıldır cezaevinde.

Hukuk ile bağlantısı olmayan bir “yargılama” sonucu, suçlu olduğunu gösterir herhangi bir delil bulun-a-madan, kat be kat ağırlaştırılmış bir kararla bu ülkenin her köşesinde şubesi bulunan F tipi zindanlardan birine atılmış.

Öyle bir zulüm ki bu, kendisine resmen verilmiş ceza, gayrı resmi olarak uygulanan işkencelerin yanında hafif kalıyor olabilir.

Hiçbir kayıt, şart ve talebe bağlı kalmaksızın, sadece Adalet için, bir an önce tümüyle iptal edilmesi gereken 28 Şubat Siyasi yargı kararlarının öne çıkardığı sembol bir isim Salih Mirzabeyoğlu.

28 Şubat Siyasi Yargı Kararları neden iptal edilmeli, sorusu önemli.

Olağan dönemde dahi adil bir yargılama yapamadığı bilimsel olarak aşikâr T.C. Mahkemelerinin, bir hayli olağanüstü dönemlerde vereceği kararlarla adaleti tesis etmesi şüphesiz ki mümkün değildir.

(Bu cümlenin birilerine ağır geleceğini veya fazla iddialı görüneceğini tahmin edebiliyorum. Bilhassa devlet’ini çok seven, ama sevdiği oranda sorgulamayıp tonlarca kiloluk günah yükünü sırtlananlar, ayrıca öfke de duyabilirler. Doğrudur, gerçekler bazı devir ve bünyelerde “yan etki” yapar. Ne var ki görememek, gerçekleri değiştirmez. KPSS’ye girmeyebiliriz, ancak yaşamak imtihanına girdik, dünyaya geldik, burada ve bu zamanda.)

İstiklal Mahkemeleri’nden Devlet Güvenlik Mahkemelerine, oradan Özel Yetkili Mahkemelere… Devlet, Adalet dersinden istikrarlı biçimde en düşük notlarla sınıfta kalmış, kalakalmıştır.

(Sadece adını yazan bir öğrencinin kâğıdına hoca kaç puan verebilir ki!)

Devlet dersinde “öldürülmüş”, mahkûm değil tutsak olan, hayatı zindanlarda, f tiplerinde, tecritlerde geçen binlerce insanı temsil etmesi açısından sadece ama sadece 14 isim saydık.

Biraz daha empati için sırasıyla, kaç yıldır zindanlarla olduklarına bakalım:

20 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 28 yıl, 21 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 21 yıl, 21 yıl!

Kalkınma değil Adalet için soruyorum:

Herkese için adalet diyecek yüreğiniz var mı?

Bu zulmün üzerine yürüyecek pratiği de geçtim, teorik ‘karar’lılığınız var mı?

Soracak mıyız:

“Yahu, 19 yaşında cezaevine gönderilen bir çocuk, neden 20 yıldır içerde?”

Neye göre ceza veriliyor, dahası ne için ceza veriliyor?

Devletin aklı, psikolojisi, bilinçaltı şu mu:

“Allah kahretsin ki Batı’ya şirin görünmemiz, bir tür çağdaşlık elbisesi giymemiz gerektiğinden idam cezasını kaldırmak zorunda kaldık, onun yerine ağırlaştırılmış bir ölümle imha edeceğiz muhaliflerimizi, biraz zaman alıyor evet, ne yapalım, bununla yetineceğiz!”

10 yılda, 20 yılda bir insanı “ıslah” edemeyen sistemin esasen kendisi ıslaha muhtaç değil mi?

Mesela henüz Uğur Mumcu’nun katili bulunabilmiş değilken, 93 yılından bu yana onlarca “Uğur Mumcu Katili” yakalayan, cezalandıran; binlerce insanın hayatını -fırsat bu fırsat- mahveden, sayısız davalarda insanlığı sakınmaksızın sahne alan sayısız işkenceci hâkimler, savcılar, polisler, gardiyanlar besleyen sistemden önce ıslaha muhtaç kimdir, nedir bu ülkede?

“Bir iç kanama gibi sessiz ve derinden” tesir eden, paramparça edilen, yoksulluk gibi gözlere çöken, evlat acısı gibi yüreklere oturan öyle çok hayatlar var ki bu ülkede!

Bir başkadır benim memleketim.

İşte bizim gibi “ütopyacılar” da başka olmasını istiyorlar.

Daha başka!

Cunta’nın Kafa Göz Yargısı

28 Şubat post modern darbe döneminde ipini cuntacıların tuttuğu zulme bağımlı yargının verdiği, hukuk adına rezillik sayılacak kararların yeniden ele alınması uzun süredir konuşuluyordu. Ne var ki henüz ucu mağdurlara dokunan somut bir adım atılmadı.

Ak Parti Hükümeti bu konuda hızlı ve kapsamlı bir “temizlik” için gecikmemeli.

Gözden geçirilecek dönem en azından 1990 ila 2000 arasını kapsamalı bana kalırsa.

OHAL dönemi Türkiye’sinde, olağanüstü adaletsiz yargılamaların, yargılamadan infazların gerçekleştiği bir dönemden bahsediyoruz.

Bu dönemin binlerce, yüz binlerce mağdurundan birinden, yazar Ahmet Şat’tan, olan bitene ilişkin çok değerli bir mektup almış, “Dışarıdakiler İçin Gelsin” başlığı ile ilgililerin dikkatine sunmuştum.

Yargı mekanizması diye nasıl pis bir tezgâhın kurulduğunu, Allah’tan korkmaz kuldan utamaz insanların ne tür bir mesai harcadıklarına dair minik bir kesit, belki unutulmaya yüz tutmuş gerçekleri göz önüne getirmeye yeter.

19 yıldır Batman M Tipi Cezaevinde tutuklu yazar Ahmet Şat anlatıyor:

“90’lı yıllardan bahsediyoruz. Faili meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıpların ve işkencelerin doğal olduğu yıllardı bunlar. Gözaltından canlı çıkmışsanız, işkence altında hazırlanmış düzmece ifadeler ve belgelerle hazırlanan iddianameler, savcılara teslim edilir, bunları sahiplenen savcılar ve hâkimler içeriğini araştırma ihtiyacı bile hissetmeden istenen cezayı verirlerdi.

Hiç unutmam… Gözaltından çıkıp mahkemeye gittiğimizde bana yapılan işkenceleri hâkime anlattığımda –ki her halimden zaten belli oluyordu. – hâkim yüzüme bakıp “az işkence yapmışlar yoksa her şeyi itiraf ederdin” deme pervasızlığında bulunmuştu. Böyle hâkim ve savcıların olduğu mahkemede yargılanıp müebbet hapse mahkûm olduk. Ve yine 28 Şubat post modern darbesinde, darbecilerden aldıkları brifinglerden sonra topluca onuncu yıl marşını ayakta el çırparak söyleyen yargı mensuplarınca da cezalarımız onandı.”

 

Doğa’nın Çağrısı

Abdülselam Durmaz. Halen cezaevinde bulunan siyasi tutsaklardan biri. Bulunan yerine unutulan mı demeli! Sanırım en iyisi “kasten unutulan” demek. Devletin uyguladığı ilgili imha politikası için –aşağılarda bir yerde olacak- “dışarıdakiler için gelsin” adlı mektuplu yazıya bakılabilir. Yazıyı ben iliştirdim, mektup, kendisi de bir siyasi tutsak olan kıymetli yazar Ahmet Şat’a ait.

İlma adlı fantastik roman serisinin ilk kitabı yıl başında yayınlanan Abdülselam Durmaz ile mektuplaşmak büyük bir mutluluk ve nimet benim için. (Ahmet Şat, Rıdvan Çağrıcı, Tamer Aslan, Can Özbilen ve İsmail Şah Balta ile mektuplaşmak da öyle. Sahici, içten, maddi ve manevi besleyici.)

Bu mektup hikâyeleri Mazlumder ile başladı. Mazlumder Cezaevleri Çalışma Grubu ile yaptığımız bir cezaevi ziyareti bize çokça kapılar açtı. (En son 10.su düzenlenen cezaevi söyleşilerinin notları için mazlumder’in sitesine bakılabilir.) Dua ve Bereket ile açıklanabilecek bir yol alış oldu. Yol aldık, ama yol biter mi? –“yol bir yere gitmez, o bir durma biçimidir!”- Yolun başında sayılırız.

Abdülselam Durmaz’ın gönderdiği son mektuptan ayrı bir bölüm olarak çıkan ÇAĞRI. Çağrı filminin açılış sahnesi gibi.

Doğa ile ilgili, her canlıyı ilgilendiren ilgili çağrıyı ilginize sunuyorum. (çok fazla ilgi ve alakaya ihtiyaç duyuyoruz modern çağın insanları olarak, esasa ilişkin! O bakımdan, ilgi kelimesine bilhassa dikkat çektim. Allah insanı ilgi/sevgi ve Alaka’dan yaratmadı mı? İlk ayetten hemen sonrası.) -mab.

Doğanın şükür ile kıyam çağrısı

Işıl ışıl bir sabah. Güneş bütün tatlılığıyla parlıyor; serçeler tüm coşkularıyla cıvıldıyorlar. Yeşilliklerin davet edici kokusu odama kadar geliyor. Doğanın şükür ile kıyamı bu! Yeniden temizlediği, arındırarak tazelediği, hayat vererek anlamlandırdığı için Rabbe tüm içtenliğiyle teşekkür etmesinin, parıltısı, cıvıltısı, kokusu, coşkusu bu.

Her biri verebileceği en güzel ürün/amel ile şükrediyor… Hepsi bütün tortularından, ağırlıklarından, sinmişliklerinden, kirlerinden arınarak; giyebilecekleri en güzel elbise, takınabilecekleri en güzel takı ve sürünebilecekleri en güzel koku ile bu şükür coşkusuna katılıyorlar. Böylece Rabblerini gereği gibi takdir ederek İMANlarını tazeliyorlar. Sonra var güçleri ile bizi de bu şükür coşkusuna, bu iman tazelemesine çağırıyorlar;

“Hey sen! Başı önde giden işçi kardeşim! Heyy sen! Televizyona, internete yapışan Dostum! Heyy sen! Hayatın hareketli karmaşasında kaybolan Bacım, Arkadaşım, Dostum! Heyy sen! Evet evet, sen! Çoook meşgul olan İNSAN! Hadi gelin! Dışarıya; ormana, kırlara, dağlara… Gelin! DUA ile ŞÜKÜR ile bu arınma coşkusuna katılın. Haydi gelin! Hep beraber tazeleyelim İMANımızı!…” diye davet ediyorlar; her biri kendi dilince; kimi güneş gibi usulca ışıl ışıl parlayarak, kimi serçeler gibi cıvıl cıvıl öterek, kimi çiçekler gibi güzel rayihalarla, kimi de sabah meltemi gibi nazikçe tenimizi okşayarak…

Her biri kendi lisanı ile bu çağrıyı bize duyurmak için elinden geleni yapıyor, olabilecek en güzel şekilde tebliğ etmeye çalışıyorlar.

Bizi bu şükür korosuna, arınmaya, iman tazelemeye davet eden doğanın bu görkemli, coşkulu ve renkli çağrısının farkında mıyız? Bu çağrıyı hâlâ duymadınız mı? Duymadıysanız şayet merak etmeyin. Bunun için uzağa gitmenize gerek yok. Odanızın penceresini açıp kulak kabartmanız yeter. Yok hala hiçbir şey işitmiyorsanız, o zaman, derin bir nefes alın. Gözlerinizi kapatın ve kalbinizin penceresini açın. O vakit işiteceksiniz; serçelerin, güneşin, rüzgârın, ağaçların, DUA ile ŞÜKÜR ile “Haydi arınmaya! Haydi İMAN tazelemeye!” dediklerini.

Eee Haydi! 🙂

Abdülselam DURMAZ

29.04.2013

Batman M Tipi Cezaevi B-8

BATMAN

dışarıdakiler için gelsin

Türkiye’nin ciddi bir “cezaevi sorunu” var. Ara ara gündeme gelse de layıkıyla tartışılmayan bu sorun ağırlığını koruyor.

Kapalı bir alanda gözden uzak olan insanlar gönülden de uzak oluyorlar ve adeta unutuluyorlar.

Bir insan neden cezaevine konulur? Islah olması ve topluma kazandırılması için, öyle değil mi? Evet öyle, ama Türkiye’de değil.

Türkiye’de bir suçluyu bir süre için özgürlüğünden alı koymak bir ceza olarak yeterli görülmüyor. İnsanların cezaevlerinde her gün haksız ve hukuksuz olarak maruz kaldığı kayıtlı-kayıtsız uygulamalar ayrıca bir seri ceza olarak asıl cezaya ilave ediyor. Yasalara uygun mu? Hayır; yasalara rağmen!

Mahkûmların zaten kısıtlı olan yasal hakları cezaevleri yönetimlerince geniş bir keyfilik içinde çeşitli bahanelerle ellerinden alınıyor. Daracık bir özgürlük alanında yıllarını geçirmeye mahkûm insanların denetlenmeyen yasakçı zihniyetlerin eline düştüğünü düşünün. En ufak, en insani haklarından dahi mahrum kalabiliyorlar. Haftada bir saat açık alana çıkma ve spor yapma hakkı “çimler zarar görmesin” diye kullandırılmayabilir.  Yahut size gönderilen bir kitabın elinize ulaşmama gerekçesi pekala “yassag gardaşım!” cevabı olabilir. Misaller daha trajik, daha komik olabilir!

Söz konusu siyasi tutsaklar olduğunda devletin derdinin üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olduğu kolayca görülebiliyor. Cezalandırma usulü ıslaha değil imhaya odaklı olarak işliyor.

Tutsaklar 1 veya 3 kişilik odalarda tecrit ediliyorlar. Sosyal bir varlık olmakla birlikte daracık bir alanda tutulan insanın kendinden başka herhangi bir insanla görüşme, konuşma, dertleşme imkânının budanması ve neredeyse sıfıra indirilmesi demek olan tecrit bir insanlık suçu, hiç şüphesiz.

Siyasi tutsak iseniz suçta ve cezada şahsilik -evrensel hukuk- ilkesi geçerliliğini yitiriyor ve bütün kısım akraba, eş dost ziyaretçiler –hatta mahkemede dinlenmeyen tanıklar dahi- bin bir eziyetle cezalandırılıyorlar. (Fişlendiklerini ayrıca belirtmeye gerek yok.) Mesela mahkûm Edirneli ise, Van’daki bir cezaevine nakledilmesi ziyaretine gelecek yakınları için fena bir ceza sayılmaz!

Doktor, ilaç ve hastaya gerekli muamelenin “bulunmayışı” cezaevlerindeki -kayıt dışı ilave- cezalara başka bir örnek!  

Okuru bir mektupla baş başa bırakmak için buraya kadar getirdim. Demem o ki Türkiye cezaevlerindeki şartlar orada kalanlar ve yakınları için asgari insani şartlar seviyesine yükseltilmeli, bir an önce.

Kaldı ki nice suçlular dışarıda, nice suçsuzlar içerde iken.

Evet, nice suçlular dışarıda, nice suçsuzlar içerde iken..

O suçsuz insanlardan birisinin, suçsuz değilse bile çoktan cezasını çekmiş birisinin, ıslah olmak için fazlasıyla yatmış birisinin, 21 yaşında girdiği cezaevinde 19 yılını geçirmiş bir Müslüman’ın, bir siyasi tutsağın, Ahmet Şat’ın mektubu.

Dışarıdakiler için gelsin.

Av. Mehmet Ali Başaran

“Mazlum-Der’in cezaevlerine gösterdiği duyarlılık ve bu amaçla cezaevlerindeki sorunlarla ilgili başlattığı hayırlı çalışma için teşekkür ediyorum.

Yıllardır cezaevinde yatmakta olan bir Müslüman olarak, cezaevi sorunları ile ilgili İslami camianın gereken ilgiyi göstermemesinin üzüntüsünü içimde hep duymuşumdur. Camia içerisinde cezaevinde yatan özelde Müslümanların genelde ise mahkûmların yaşadığı sorunlar Mazlum-Der ve Haksöz Grubu gibi duyarlı birkaç dergi – ki şuanda Özgür-Der’i de anmamız gerekiyor – dışında ele alınmaması düşündürücüdür. Bu sessizlik ve umursamaz tavrın inancımız bir yana vicdani olarak kabul edilebilir olmadığı açıktır. Zindanlarda ya da gözaltında ölen/öldürülen yargısız infazlara mahkûm olan, işkencelerde zulme maruz kalan insanlara sahip çıkmayı, yapılan haksızlıkları zulüm olarak niteleyip adalet ve vicdan adına karış çıkmayı kendine görev bilmeyen İslami camianın bu duyarsızlığı, biz cezaevindeki Müslümanları her daim ürkütmüştür. Hatta diğer siyasi tutsaklar karşısında boynumuzu büktüğünü de ifade etmeliyim. Bugün bile zulme karşı gereken tavrın hakkaniyet ölçüsü ile ortaya koyulduğunu söylemek güçtür. Dün Uludere’de yapılan katliama bile en son İslami camianın o da kısık bir ses vermesine şahit olunca, bu camianın bir insanı olarak, uhrevi akıbetimizden endişe duyduğumu belirtmek isterim. Bu konuda da Mazlum Der ve Özgür Der’in çaba ve emeğini takdirle takip etmekteyim.

Müslüman vicdanı sadece kendisine yapılan zulme değil komşusuna/ötekine karış yapılan zulmede isyan eder. Ve her türlü zulmü kendisine karşı yapılmış kabul eder. Özelikle 28 Şubat süresince zülüm olarak hep başörtüsü işlendi. Evet, Allahın bir emri olması yanında din ve vicdan özgürlüğünü temsil eden örtüye karşı irtica yaygarası üzerinden yapılan apaçık bir zulüm olduğu açıktır. O dönem binlerce kız çocuğu eğitim hakkından mahrum edildi. Ama o günlerde bu ülkede ölen binlerce insana karşı “bu insanlar neden ölüyor” ya da “neden bunca insan tutuklanıp zindanlara atılıyor “diyen Müslüman sayısının ne kadar az olduğunu çok iyi hatırlıyoruz. Sizce en büyük zülüm veya sorun hangisi olmalıydı diye tekrardan vicdanlarımıza yönelmemizin zamanı hala gelmedi mi? Aslında Müslümanlar olarak sistemin sadece bize dokunan dişlisine karşı çıkıyoruz. Dünde öyleydi bugünde bu tekrar ediliyor. Oysa çarkın içindeki tüm dişliler belirli bir misyonu üstlendiklerini görmezden gelmekteyiz. Bizler dokunmayan yılanlara her geçit verdiğimizde, aslında kendi insanlığımızdan da, İslamlığımızdan da ödün verdiğimizi unutuyoruz. Zulme maruz kalan her mazlumun ahı, giderilmesi gereken vicdani bir sorumluluk olduğunu unutmamalıyız.

Bu nedenle Mazlum-Der’in bugün burada yaptığı bu toplantı benim için önem arz etmektedir. Demek ki zulmü kabul etmeyen vicdanlar ve adalet taraftarı insanlar bu camia içerisinde varlıklarını hala inatla sürdürebilmektedir.

Ben 1994 yılında tutuklanıp hüküm giydikten sonra dava dosyamız Yargıtay aşamasında iken 28 şubat süreci yaşanmaya başlandı. O dönem birçok Müslüman davası gibi bizim dosyalarda Yargıtay’da dönemin siyasi konjonktüründen nasibini aldı. Daha tutuklanma sürecinde savcıların İslami kimliğimizden ötürü “neden İran’a gitmiyorsunuz, sizden kurtulurduk” diye içlerindeki İslam nefretini yüzümüze haykırmaktan çekinmediklerine şahit olmuştuk. Mahkeme sürecinde savunmalarımızın göz önünde bulundurulması bir yana gösterdiğimiz şahitler bile gözaltına alınarak kendilerine gözdağı verilmişti. Yargıtay safhasında da tıpkı mahkeme sürecinde olduğu gibi hiçbir savunmamız dikkate alınmadı. Bu süreç sonunda Yargıtay, mahkemenin verebileceği en ağır cezayı onamak suretiyle yüklendikleri misyona uygun davrandılar. Yargıtay sürecinde bazı hâkimlerin avukatlarımıza “ elimizden gelen bir şey yok” itirafı, o gününün siyasi iklimine uygun karar vermek zorunda kaldıklarını göstermekteydi.

Bugün bazı İslami STK’ların 28 şubat darbe dönemine ait davaların yeniden ele alınmasına yönelik çabasını takdirle takip etmekteyim. Özelde Salih Mirzabeyoğlu şahsında gündeme gelen 28 şubat sürecindeki yargılamalar ile ilgili cezaevlerinde bir çok mağdurun olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu aynı zamanda zulme maruz kalmış bu insanların sorununa belirli bir oranda çözüm umudu olabilecek bir girişimdir. 28 şubat sürecinde başlatılan ve özelikle Yargıtay’da ivedilikle sonlandırılan davalara bakıldığında yapılan hukuksuzluklar zaten gün yüzüne çıkacaktır.

Kaldı ki 90’lı yıllardan bahsediyoruz. Faili meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıpların ve işkencelerin doğal olduğu yıllardı bunlar. Gözaltından canlı çıkmışsanız, işkence altında hazırlanmış düzmece ifadeler ve belgelerle hazırlanan iddianameler, savcılara teslim edilir, bunları sahiplenen savcılar ve hakimler içeriğini araştırma ihtiyacı bile hissetmeden istenen cezayı verirlerdi.

Hiç unutmam… Gözaltından çıkıp mahkemeye gittiğimizde bana yapılan işkenceleri hâkime anlattığımda –ki her halimden zaten belli oluyordu. – hâkim yüzüme bakıp “az işkence yapmışlar yoksa her şeyi itiraf ederdin” deme pervasızlığında bulunmuştu. Böyle hâkim ve savcıların olduğu mahkemede yargılanıp müebbet hapsı mahkûm olduk. Ve yine 28 Şubat post modern darbesinde, darbecilerden aldıkları brifinglerden sonra topluca onuncu yıl marşını ayakta el çırparak söyleyen yargı mensuplarınca da cezalarımız onandı.

Cezaevlerinde bu açıdan aslında en temel sorun adil yargılanma hakkının ihlali ile oluşan mahkûmiyet sürecidir. Bu açıdan özelikle Türkiye’nin en karanlık yılları olan 90’lı yıllardaki tüm siyasi davaların adil yargılanma hakkının ihlali sebebiyeti ile yok hükmünde sayılması, bu yapılamasa bile en azından bu davaların yeniden ele alınması gerekir. Gerçi çoğu işkenceyle alınan ve birçok sahte belgenin düzenlendiği iddianamelerin tekrardan ele alınması ile adil kararların verilmesi ne kadar mantıklı olur, o da başka bir sorundur.

Dün olduğu gibi bugün de adil yargılanmanın önündeki en temel sorunlardan biri de “TERÖRLE MÜCADELE YASASI”dır. (TM). Temel felsefesi intikam üzerine kurulu bu yasa, devletin kendi yurttaşlarından bazılarına adalet ve insaf duygusu gözetmeden cezalandırmayı esas alır. Bu yasa bu ülkede iki tür yasa ve yargı sistemini ortaya çıkarması yanında, bazı insanları sahip olduğu inanç ve ideolojiden ötürü ötekileştirerek, tecrit etmeyi hedeflemektedir. Devlet kendisine karşı işlenmiş suçları affedilemez olarak görürken, bireye karşı işlenmiş suçları ise görmezden gelerek, birey yerine devleti koruma altına alan bir zihniyeti yansıtması açısından bu yasa çağdışı ve totaliterdir.

Bu yasaya göre devlet aleyhine işlenmiş suçlar özel mahkemelerde yargılanmaktadır. Daha önce bu mahkemelerin özü olan DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİ (DGM) vardı. Nitekim bizlerde bu mahkemelerde tarafından yargılandık. Yeni kurulan mahkemelerde isim değişiklikleri yaşansa da felsefi olarak aynı misyonu icra etmektedirler. Bu mahkemelerde yargılananların cezaları yüzde elli oranında artırılması yetmiyormuş gibi cezalarının da dörde üçünü yatmak zorundalar. Bu 2005 yılına kadar adli mahkûmların iki katı daha fazla yatma anlamına gelmekteydi. Son yasa ile adli mahkûmların yatma süresi biraz daha uzadı. Örneğin ben müebbet hapis alınca bu yasa gereği 30 yıl yatmam gerekiyor. Oysa aynı cezaya sahip bir adli mahkûmun 16 yıl yatmaktaydı. 19 yıldır cezaevinde olduğum düşünüldüğünde, aslında adil bir infaz sisteminde zaten cezamı fazlasıyla yattığım görülür.

Diğer yandan Terörle Mücadele yasasına tabi olan mahkûmlar, diğerlerine oranla birçok haktan mahrumdur. Gözaltı, tutuklama ve yargı süreçlerini geçiyorum. Çünkü onlarla ilgili birçok kısıtlama ve haksızlık var. Cezaevi boyutuna değinmek istiyorum. Bu yasaya tabi olanlar bir ve üç kişilik odalarda cezaları infaz edilmektedir. Bu sebeple cezaevlerindeki tecridin ana kaynağı bu yasadır. Bu yasa gereği inşa edilen F tipleri bugün mahkûmların ruhen insani değerlerden soyutlanmaya çalışıldığı mekânlara dönüşmüş durumdadır. Diğer cezaevlerinde tecrit bir boyutu ile kırılmışsa da F tiplerindeki insanlar kaldıkları odalarda bir ömür geçirmekte ve ancak haftada birkaç saat arkadaşlarıyla görüşme imkânı bulabilmektedirler. Bu yasanın doğurduğu sonuç tamamen işkence ve zulümdür.

Her türlü işkence bir insanlık suçudur. Bunun ruhen ya da bedenen yapılıyor olması işin özünü değiştirmemektedir. Ve bu suç aynı zaman İslama karşı da işlenmiş demektir. Buna sesiz kalınması düşünülemez.

Adil yargılanma tüm insanların en temel hakkıdır. Bu aynı zamanda biz Müslümanlarında sorunudur. Kişinin dini, dili veya ırkı bu konuda önem taşımaz. Adaletin mülkün temeli olduğunu belirten söz, içinde hiç şüpheye bırakmayacak kadar doğru ve gerekli bir ilkedir. Çünkü adaletin olmadığı yerde mülk yani sistem/düzen/devlet yani sosyal hayatın kendisi yıkılır yerine kaos hakim olur.

Bugün cezaevlerinde yatan Müslümanların adalet çarkındaki bozulmadan ötürü içerde yatmakta olduklarını unutmayalım.

Yaşanmış ve yaşanmakta olan hukuk ihlallerini yaşanmadan anlamak sanırım kolay değildir. Ama cezaevlerinde yükselen seslere kulak kabartmak, sanırım bunu anlamanın ilk adımı olacaktır.

Bu amaçla adalet taraftarlarının adalet çarkındaki sapmaların mağduru olan insanlara karşı İslami ve insani sorumluluklarını ifa etme adına yürüttükleri tüm çalışmalara için tekrardan teşekkür ediyorum.”

AHMET ŞAT

Batman M Tipi Cezaevi