Alparslan Kuytul Ziyareti

Dün yine Bolu F Tipi Cezaevi’ndeydik.

Adalet beklentileri boşa çıkmış “28 Şubat Mahpusları”nın yanı sıra 131 gündür tutuklu bulunan Alparslan Kuytul’la görüştük.

Furkan Vakfı Davası adı altında aydınlatılması gereken hadiseleri kamuoyu ile paylaşmak gerekli. Zira iki üç gazeteci ve birkaç internet sitesi hariç, neredeyse bütün basın yayın kuruluşları, bilerek ya da bilmeyerek, yalan-yanlış haberler yaptılar. Allah rızası üzerine inşa edilmiş İslami bir yapıyı çökertmek amacıyla saldıranlara katılmış oldular.

Hakikati inkâra şartlanmış olanların algı operasyonu ne yazık ki başarılı bir şekilde sürüyor. Müslümanlar aynı delikten bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha ısırılıyorlar.

Yalan rüzgârları esiyor, iftiralar gırla gidiyor. Bu toz duman içinde hakkın şahitliğini yapmanın ve Hukuku yardıma çağırmanın elzem olduğuna inanıyorum.

Yarınlarda, “Müslümanların Dreyfus Davası” olarak anılabilecek Furkan Vakfı Davası’na bir bakalım derim. Bugüne dek cereyan eden hadiselerin kısa bir özetini şöylece vereyim:

  1. 30 Ocak 2018’de, sabah 05.15’te evine baskın düzenlenen Furkan Vakfı başkanı Alparslan Kuytul gözaltına alındı.
  2. 2014 yılı itibariyle konferansları hukuka aykırı biçimde engellenen Adana merkezli Furkan Vakfı’na 2 Şubat 2018’de kayyım atandı.
  3. Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul 8 Şubat 2018’de tutuklandı ve Bolu F Tipi Cezaevine nakledildi.
  4. Ankara, Malatya ve Antep merkezli Furkan İlim Ve Hizmet Derneği 5 Şubat 2018 tarihinde faaliyetten men edildi. Bu dernekler ve 13 temsilcilik halen kapalı.
  5. Furkan Vakfı’na gönül vermiş insanlara ait 17 ev 5 Mart 2018 tarihinde mühürlendi. Halen mühürlü olan evlerin 15’i öğrenci, 2’si ise aile evi… İki aile, çoluk çocuk sokağa atıldı.
  6. Öğrenci evlerinden dolayı, “kaçak yurt faaliyeti yapıldığı” gerekçe gösterilerek Furkan Vakfı’na 240.000 TL para cezası kesildi.   
  7. Kayyım atanan Furkan Vakfı’nda bulunan, vakfa ve vakıf gönüllülerine ait toplamda 200.000 TL değerindeki dijital malzemeler 8 Mayıs 2018 tarihinde vakıf binasına giren hırsızlarca çalındı.
  8. Furkan Vakfı Başkanı ve dört arkadaşı 10 günlük gözaltının ardından 131 gündür tutuklu. Toplamda 43 kişi gözaltına alındı. Hâlihazırda 9 kişi farklı tarihlerden bu yana tutuklu bulunuyor.

Furkan Vakfı ve bağlılarına reva görülen muamelenin hukuki değil siyasi olduğu konusunda ilgili ve bilgili kişilerin şüphesi yok. Yasa dışı talimatlar uçuşuyor ortalıkta.

İlk 75 gün ağır bir tecrite mahkûm edilen, iradesi kırılıp teslim alınmaya çalışılan Alparslan Kuytul’a yapılanın tam adı “işkence”dir.

Alparslan Kuytul’un avukatı Adem Tural, “tek başına bir koğuşta tutuklu bulunan müvekkilinin yanına anlaşabileceği koğuş arkadaşları verilmesini ve diğer tutuklulara tanınan haklardan müvekkilinin de faydalanmasını” talep etti. Bolu İnfaz Hâkimliği bu talebi reddetti. Gerekçenin esası şu:

“Şüpheli Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma ( DAEŞ, PKK/KCK, FETÖ/PDY ve EL KAİDE) silahlı terör örgütlerine yardım ettiği iddiası ile tutuklanma istemi ile sulh ceza hâkimliğine sevk edildiği…”

Alparslan Kuytul’un birbiriyle alakası olmayan, dahası birbiriyle kanlı bıçaklı bu dört terör örgütüne birden mi üye olduğu, yoksa hangisine veya hangilerine üye olduğu veya yardım ettiği belirtilmiyor.

Elde delil namına herhangi bir şey olsa, dosyaya sunulur, büyük bir iştahla basına servis edilirdi muhakkak. Hukuka bağlılıktan bahsetmek mümkün olmadığından, delile filan da ihtiyaç duyulmuyor. (Böylesi bir pervasızlığın taşıdığı anlam ürkütücüdür.) 

Basını da yargısı gibi iftiralarla “ayartılan” bir ülke burası… Kötülüğün hızla sıradanlaştığı, hukuksuzluğun rutubet gibi yayıldığı bir vaktin dibine çöküyoruz. 

Alparslan Kuytul’u iki ay öncesine göre çok daha iyi gördük. İki aydır, haftada 3 saat için başka bir tutuklu ile bir araya gelmesine müsaade ediliyor. 

21 Mayıs 2018 tarihli yazısında Yıldıray Oğur, Alparslan Kuytul’un “suçu”nu ortaya koymuş: “Halkın Teveccühüne Yön Vermeye Çalışma Suçu.” (“Size öyle bir hadis söyleyeceğim ki daha önce kimse tarafından rivayet edilmemiş!”)

Şu ibretlik tutuklama gerekçesine bakıyorum da, Hukuk’un ne tadı var ne kokusu. İçi boş, plastik meyveler olur ya, işte o kadar doğal!

Sahi, sizce de buram buram “talimat” kokmuyor mu?

Ey Hukuk Fakültesi öğrencileri, ey hâkim adayları, savcı adayları, okuyun da ibret alın. (Ey zabıt kâtipleri, ey mübaşirler, sizler de ibret alın!)

“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin muasır medeniyetler ile teknoloji ve ekonomide yarışır hale gelmesi ve toplumsal hoşgörü ve saygı seviyesindeki toplumsal gelişmişlik düzeyinin her geçen gün artması, tesettür yasağının kaldırılması, dini hassasiyetlerinden dolayı giyim ve kuşamı, rengi, cinsiyeti, sakalı, görüşü, mezhebi ve benzeri ayrımlar nedeniyle milletin ve millet vekillerinin kınanmaya dahi uğramadığı günümüzde siyasete yön vermek amacıyla siyasi parti kurarak çeşitli yasal prosedürler ile kayıt alınmak yerine kayıt altına alınmaktan kaçınarak sosyal medya aracılığıyla halkın teveccühüne yön vermeye çalışmanın hayatın olağan akışı ile bağdaşır nitelikte olmadığı, saklanan amaçları aşikar ettiği, menfaat temini amacıyla hareket edildiğini ortaya koyduğu, şüpheli Alparslan Kuytul’un dini hissiyatları ve duyguları kullanmak suretiyle insanların teveccühünü kazanarak kendisine menfaat temin ettiği, bu yolla nüfusunu artırma çabasına girdiği, kısım şüpheli, gizli tanık ve bilgi sahibi beyanlarında bu hususların doğrulandığı, şüpheli Alparslan Kuytul’un tüm bu amaçlarla eleştirilemez ve sorgulanamaz bir şahsiyet olarak ortaya kendisini koyduğu, böylelikle bir kısım şüphelilerde dahil olmak üzere bir çok kişiyi dolandırdığı..”

Bugün bir anket yapılsa, halka sorulsa, “eleştirilemez ve sorgulanamaz bir şahsiyet olarak ortaya kendisini koyan” bir isim söyleyin, diye, sizce hangi isim birinci olur?

Tamam, çok da şey yapmayalım onu! Allah korusun, halkın teveccühüne yön vermeye çalışma suçu işlemiş oluruz, durduk yere.

“Hayatın olağan akışı ile bağdaşır nitelikte” olmasa da, bu yazıya artık nokta koyuyorum. 

Cezaevi Ziyaretleri – 17

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile Bolu F Tipi Cezaevi’ndeydik dün. 

Üzerine 28 Şubat’tan daha ağır bir zulüm sıçratılmış Alparslan Kuytul’u ziyaret ettik.

Alparslan Kuytul, başında olduğu Adana merkezli Furkan Vakfı’nda 90’lı yıllardan bu yana İslami eğitim faaliyetleri yürütüyordu. 2014 yılı itibariyle Türkiye’de ve yurt dışındaki konferansları engellendi. 2017 yılında konferans vermesi yasaklandı. 

Basın tarafından iftiralardan müteşekkil haberlerle yıllar içinde karalandıktan sonra nihayet o meşhur maşa (“yargı”) devreye sokuldu ve 30 Ocak 2018 sabahı saat 05.15’te evine düzenlenen baskınla Alparslan Kuytul “ele geçirildi!” 31 Ocak’ta Furkan Vakfı kapatıldı. 

Alparslan Kuytul 10 günlük gözaltı sürecinden sonra 8 Şubat’ta tutuklandı ve ertesi gün Bolu F Tipi Cezaevi’ne nakledildi.  

61 gündür tutuklu. Hakkında beş ayrı dosya var.

Dosya denilen “şeyler” basında pişirilen iftiraların tırnak içindeki savcılar tarafından iddianame şeklinde servis edilmesinden ibaret. Şüpheniz olmasın. 

28 Şubat sürecinde Nurettin Şirin’e, Hüda Kaya’ya yapılanlardan hiç de az değil maruz kaldığı zulüm.

Bugün aşağılanan Fetö’nün kumpas usulü aynen miras alınmış görünüyor. Konuyu hariçten gazel okuyanlara değil bağımsız hukukçulara sorarsanız bu hazin tespitin yüzde doksan dokuz doğru olduğunu görürsünüz. (Okuru yormak istemediğim için ayrıntılara girmiyorum. Merak edenler sağlıklı kanallardan bilgi edinebilirler.)

Alparslan Kuytul’a Bolu F Tipi Cezaevi idaresi de ayrıca zulmediyor. Tek başına bir hücrede kalan bu “özel” tutukluya kütüphaneye çıkma hakkı, spora çıkma hakkı, başka herhangi bir tutsakla avluya çıkma hakkı tanınmıyor. Kendisine televizyon da verilmiyor.

İki avukatı ile aynı anda görüşmesine müsaade edilmedi. Bu da bir hukuksuzluk lakin bir hukukçu olarak en aşağılayıcı bulduğum muamele avukat görüşme odasına gardiyan sokmaktır. Özel avukatları ile görüşürken bunu da yapmışlar.

Savunma hakkına öyle ağır bir saldırıdır ki bu, insan sormadan edemiyor: Avukatlara bu düşmanlık neden? Savunma Hakkı’na bu saldırı niye yapılıyor? Sizin hiç avukata ihtiyacınız olmayacak mı beyler?

(Gün gelir, ayaklar altına aldığınız o HAKLAR’ın ayaklarına kapanmak zorunda kalabilirsiniz diye size nasihat eden bir büyüğünüz yok mu? Hiç düşünmez misiniz? Hiç ibret almaz mısınız?)

Adana’dan Bolu’ya nakledilmesi de ayrıca bir zulüm. Eşi, çocukları, ziyaretçileri kendisini görmeye rahatça gelemesin diye tasarlanmış bayağı bir işkence.

Zaten Bolu F Tipi Cezaevi’nin müdürü mahkûmların haklarını kısabildiği kadar kısmaya çalışan, tam bir “düşman ceza hukuku” uzmanı mübarek! Son iki yıldır ne zaman ziyarete gitsem solcu mahkûmların attığı sloganları işitiyorum.

Bolu F Tipi Cezaevinin müdürü tüm mahkûmlara elden geldiğince düşmanlık eden, kimse tarafından sevilmeyen baskıcı biri olmakla birlikte Müslümanlara bilhassa nefret besleyen birisi. 

(“Hadi ya, öyle miymiş” diyen varsa Milletvekili Ravza Kavakçı’ya, gazeteci yazar Yakup Köse’ye veya Bahadır Kurbanoğlu’na yahut Mazlumder İstanbul Şubesi’ne sorabilir.)

Alparslan Kuytul’la iki saat sohbet ettik. Bize Bolu F Tipi zindanındaki tek güzel hatırasını anlattı.

“Dışardan bir berber geldi. Bana “selamun aleyküm” dedi.

– 54 gündür buradayım, kimse bana selam vermedi, dedim.

Berber şaşırmış:

– Nasıl yani, size kimse selam vermedi mi burda?

– Veren oldu ama sizin gibi tebessüm eden olmadı.

Berber elini uzatmış. Tokalaşmışlar.

– Bunu ilk defa yapan siz oldunuz!”

Boğazı düğümlendi ve daha fazla konuşamadı. Başımızı önümüze eğdik ve gözyaşlarımıza mani olduk.

Gencecik gardiyanlar, kendilerine “memur bey” diyen babaları yaşındaki hocaya, “Alparslan” diye sesleniyorlarmış.

 İlgililer bilebilir lakin yalnızca düşenler idrak edebilir: Dirilerin kabridir zindan.

Orada neyi kaybettiğimizin resmi, bir berberde bulunuyor.

Biz ne ara bu kadar vahşileştik?

itiraz ettiniz mi?

28 Şubat yaklaşıyor.

Sağcısı, muhafazakârı, milliyetçisi bol, koca bir “İslami camia” 20 yıl önceye gidecek ve zulümleri yâd edecek.

İşte bu bana hiç samimi gelmeyecek.

Türkiye’nin bugün, 28 Şubat şartlarından daha ağır bir baskı ve hukuksuzluk ortamı içine hapsolduğunu görmezden gelenlerin “o günleri” anmaları benim için hiçbir anlam ifade etmeyecek.

O günleri gerçekten ananlar, bu günleri iyi anlarlar.

“Olmakta olan”ı idrak edemeyenlerin, zulümleri tevil üstüne teville kamufle edenlerin, “olan”dan hakkıyla ders çıkarttıkları söylenemez.

Derdi sadece “başörtüsüne özgürlük” olanlar kenara çekilip yakın tarihte nostalji yapabilirler. Sözüm onlara değil. Sözüm, 28 Şubat günlerinde “herkes için adalet, başörtüye özgürlük” diyenlere.

Adalet değil de kalkınmaksa derdiniz, sözüm size de değil. Üzerinize alınmayın. Siz, kurduğunuz “rantiye ve şantiye medeniyetiyle” övünün, bu dünyanın bir de öbür dünyası yokmuş gibi ömür sürün.  

Ben, Allah’ın Adaleti emrettiğine iman etmiş olanlar için yazıyorum. Gereksiz yere bana kızmayın. Bana, sevimsiz, gıcık, marjinal bir adammışım gibi bakmayın, parmak sallamayın.

100 binden fazla insan bu ülkede “yargısız infazla”, “suçu ispat edilene kadar herkes suçsuzdur” temel hukuk ilkesi çiğnenerek işinden oldu. İtiraz ettiniz mi?

50 binden fazla insan tutuklanıp hapse konuldu. Bu ülkede “tutuklama” en son çare olarak görülen bir tedbir değil, düşmanları sopalamak için kullanılıyor. Haksız tutukluluklara itiraz ettiniz mi?

Türkiye’de yargı üst düzey bir siyasallaşmayla malûl. Mağduriyetler, insan hakları ihlalleri fazlasıyla arttı. İtiraz ettiniz mi?

OHAL bir gereklilik olmaktan çıktı, bir buçuk yıl geçti, keyfiyete dönüştü. Normal, olağan bir hale geçilmemesine itiraz ettiniz mi?

“The Cemaat”e sempati beslesin veya beslemesin, terörle-fetöyle-darbeyle alakası olmayan gazetecilere bir, iki hatta üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları isteniyor, dahası birkaçına cezalar verildi bile. Bu akıl almaz, vicdanlara sığmaz, haddi fazlasıyla aşmış iddianamelere ve cezalara itiraz ettiniz mi?

Sev veya sevme, Alparslan Kuytul’a, Taner Kılıç’a, Ömer Faruk Gergerlioğlu’na yapılan yargı zulmüne, onların şahsında bulundukları çevrelere “iyice bi’ gözdağı” verilmesine itiraz ettiniz mi?

Şiddeti açıkça reddeden Hizb-ut Tahrir’in, her türlü izan ve insaf bir kenara bırakılarak Yargıtay’ca “terör örgütü” ilan edilmesine, mensuplarının “terör örgütü üyesi” olarak etiketlenip hapse atılmasına itiraz ettiniz mi?

İfade Özgürlüğünün soluğunun kesildiği, kutuplaşmayla birlikte linç kültürünün beslendiği, trol ordularının hücuma geçtiği, ülkede son 3-5 yıldır iyice ağırlığı hissedilen baskıcı-boğucu, sağlıksız atmosfere itiraz ettiniz mi?

Etmediyseniz, 28 Şubat’ı anmış olacaksınız belki ama anlamış olmayacaksınız.

Yine de, bu hususta asıl mesele 28 Şubat veya 28 Şubat’lar değil. Asıl mesele Allah’a inanan Müslümanlar olarak bizi bekleyen o ciddi tehlike!  

Beni endişelendiren, uyarmaya ve itiraz etmeye iten sebep bu. Yoksa “sempatik” olmayı inanın ki ben de becerebilirim. Yerli ve milli alkışlar almayı, “gururla yerli” tavırlar takınmayı, sevgi gösterileri içinde kaybolmayı… Attığı golden sonra asker selamı veren Emmanuel Adebayor kadar aklım kesiyor. (Yolumu bulurum yani, yol yol olsa!)

Asıl meseleye geleyim, asıl tehlikeye…

Allah Hud Suresi 113. Ayette Müslümanları şöyle uyarıyor:

“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka yardımcılarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.”

İftira Hukuku

Türkiye’nin dört bir yanı Hukuk Fakülteleri ile dolu. Bu fakültelerde Medeni Hukuk, Borçlar Hukuku, Ceza Hukuku gibi temel dersler okutuluyor.

Bana soracak olursanız, bu derslerin yanı sıra bir ders daha okutulmalı: İftira Hukuku.

Şaka değil. Böyle bir derse ihtiyaç var zira yargı içinde hukukun temel ilkeleri değil de sadece iftiralara dayalı olarak o kadar çok karar veriliyor, o kadar çok insan mağdur ediliyor ki, bu gelenek adeta ekolleşmiş. Hal böyle iken okullarda ders olarak okutulması komik bir öneri sayılmaz.     

Türk Hukuk Tarihi bir yönüyle iftiralar tarihidir. İftiralarla hüküm vermek, söz konusu mesele siyasi bir yön taşıyorsa, deyim yerindeyse, sünnettir.

Son parti iftiralardan ötürü haksızlığa uğrayan iki kişiden bahsedelim.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkan Taner Kılıç 8 aydır tutuklu. Dün akşamüzeri serbest bırakıldı. Henüz ailesine kavuşmadan, gece yarısı, tekrar tutuklandı.

Taner Kılıç’ın suçlu olduğuna dair iftiradan başka bir delil yoktu! Kendisinin Bylock kullanıcısı olduğu iddia (ve iftira) ediliyordu.

Emniyet 8 aydır bu duruma dair bir rapor sun(a)madı Mahkemeye. Buna mukabil Taner Kılıç’ın avukatları, biri uluslararası bir dijital güvenlik şirketinden alınma, üçü halihazırda İstanbul Adliyesi Bilirkişi Listesinde kayıtlı bilirkişilerce hazırlanmış toplam dört rapor sundular Mahkeme’ye.

Taner Kılıç’ın Bylock kullandığına ilişkin herhangi bir rapor yokken kullanmadığına ilişkin dört rapor var. Suçlu olduğu ispat edilemiyor fakat suçsuz olduğunun ispatı da yeterli gelmiyor!

Sekiz ay sonra, tam da “ceza hukuku” devreye girmişken, iki saate kalmadan galebe çalan hukuktan bahsediyorum, ders olarak okutulması gerekli.

Geçen gün Furkan Vakfı’na operasyon düzenlendi ve yöneticileri ile başkanı gözaltına alındı. Ardından vakıf kapatıldı.

Hangi hukuka göre? Suç ne? Hani delil?

İlla bir delile gerek duyuluyorsa, alın size delil: 28 Şubat günlerinde Müslümanları linç eden mantık ve usulle hazırlanmış, haber görünümlü “media” saldırıları. Namı diğer, linç notları!  

Hükümetin dümen suyuna gitmeyen tarikat veya cemaat veya stk var mı?

Varsa onlara ancak bir hak tanınıyor artık: Susma hakkı!

Öyle zannediyorum ki bu ülkedeki vicdan sahibi pek çok kişi benim gibi düşünüyordur. Vakıf Başkanı Alparslan Kuytul’un söylemlerine az-çok veya hiç katılmıyorsunuzdur ve fakat iktidara muhalif olduğu için tutuklandığını düşünüyorsunuzdur.

Peki, bir Müslüman kimden gelen habere inanmalı?

Hadi, Furkan Vakfı’ndaki Müslümanlardan gelen habere inanmadınız diyelim. Polis fezlekelerine mi, Türk yargısına mı, Türk basınına mı inanıyorsunuz?

Kurban olduktan sonra, hangi kara propagandanın kurbanı olduğunuzun önemi kalıyor mu?

Sorunlar çok. Soruları da çoğaltabiliriz.