Türkiyeli Müslümanların Zaaf ve İmkânları

Üniversitedeyken, arkadaşlarımızla her hafta pazar sabahları bir araya gelir, önemli bulduğumuz belgesel, kitap veya hadiseler üzerine okumalar, tahliller ve istişareler yapardık. Konuklar ağırlar, söyleşiler düzenler, gerektiğinde sokaklara çıkarak eylemler yapardık. Üniversitede okumanın hakkını vermeye çalışır, yapıp ettiklerimizi ‘müşterek amellerin derlemesi’ olarak gördüğümüz yıllıklarda depolar, yayınlardık.

2013 yılında yayınlanmış “Hasat”, o yıllıkların sonuncusu. (Sondan bir önceki yıllığa dair değerlendirme de şurda) Uzun bir aradan sonra, önceki gün Hasat’ı elime aldığımda, 25 ismin katıldığı geniş çaplı soruşturmayı yeniden okudum. Aradan geçen yıllarda, altı çizili satırların demlendiğine, daha bir ‘anlaşılır’ hale geldiğine şahit oldum. İşaretler belirmiş, imalar ifadeye durmuştu.

Buradan minik bir seçkiyi okurların istifadesine sunmak faydalı olur diye düşünüyorum. Bilhassa gençler için…

Soru:Kendi zaman ve tecrübenizi hatırlatarak, o günün ve bugünün Müslüman gençlerini, zaaf ve imkânlarıyla mukayese eder misiniz?

http://www.dunyabizim.com/alinti/27021/turkiyeli-muslumanlarin-zaaf-ve-imknlari

Atasoy Müftüoğlu:

 

Bizim kuşaklar, sizin deyişinizle ‘büyükler’ zihinsel anlamda, ahlaki anlamda radikal bir değişim ve dönüşüm gerçekleştiremediler, gerçekleştiremedik. Zihinsel sömürge durumundan bağımsızlaşmayı başaramadık. Bugün kapitalizme, neoliberalizme, sekülerizme, muhafazakârlığa, gelenekçiliğe entegre olmuş, entegre olmakla kalmamış, bütün bu ideolojileri derece derece içselleştirmiş bir toplumda yaşıyoruz. Böyle bir toplumda yaşıyor olmaktan kaynaklanan herhangi bir rahatsızlığımız yok. Böyle bir rahatsızlık duymadığımız için de düşünsel, kültürel, ahlaki bir direniş mücadelesi vermedik.(…)

Genç kuşaklar, bağımsız bir varoluş için bilinç alanına çıkmalı, düşünceye cesaret etmeli, kendi tercihlerinin öznesi olmalı, bunun için de büyükleri aşmaya cesaret etmelidir. Büyükleri aşmak, büyüklere saygısızlık yapmak anlamı taşımaz. Ufkumuz genişledikçe, ilgi alanlarımız ve sorumluluk alanlarımız da genişleyecektir.

Cahit Koytak:

“Eleştirmek, sorgulamak, muhalefet…” Kendini, bunlarla fazlasıyla yorulmuş, yaşlanmış ve ruhen biraz da yoksullaşmış hisseden biri olarak, sadece Müslüman gençlerden değil, ‘Büyük Aile’nin bütün çocuklarından, bütün gençlerden, genç kardeşlerimden, çocuklarımdan, kısaca ifade etmem gerekirse: kendilerini, dünyayı, var oluşu, bunların Yaratıcı’sını, Yaratıcı’nın işlerini, Yaratıcı’nın yazılı, yazısız kitaplarını, tarihsel, tarih üstü habercilerini, insanı ve onun işlerini v.s. – bütün bunlar hakkında hazır bulduklarını yedeklerine alıp, onları mitolojilerden arındırmaya çalışarak – kendi adlarına ve kendi gözleriyle, kendi yürekleriyle, herkese ve insanca olan her şeye kucağını açık tutan bir sevgiyle, keşfetmeye çalışmalarını isterdim. Başka ne istenebilir ki? Daha iyi bir dünyayı talep etmenin, onu hak etmenin ve kurulmasına omuz vermenin, benim bildiğim başka yolu yok çünkü.

Hüseyin Akın:

 

Seksenli yıllar gençliğinin ilk hareketi sosyokültürel ve ekonomik temelli bir yerini yadırgama hareketidir ki bu hareket aynı zamanda İslami bilinçlenmenin ilk kıvılcımı olmuştur. İçimizdeki isyan ahlâkını aksiyoner bir ruha dönüştüren tercüme eserlerin katkısını da hiçbir zaman küçümsememek lazım. (…)

Özgürlükleri sadece kendisi için istemeyen, tüm dünya Müslümanlarının bağımsız ve özgür yaşaması için kafa yorup sokağa çıkan insanların direniş ve kararlılığı bugün itibariyle gelinen süreçte kırılmıştır. Zira gençlerin büyük bir kısmı istikbâl ve imkân sarmalında dolanıp durmaktadırlar. Ne mücadele edecek alan ne de kavga edecek sebep kalmıştır. Bugünkü Müslümanların ağrıyan ve acıyan yerleri yer değiştirmiştir. Bundan sonraki kavga rant, miras ya da arazi kavgası olacağa benzer.(…)

Uzun lafın kısası, ben “Türkiye’nin gençleri yoktur; çünkü bu ülkede ihtiyar kalmadı” diyen İsmet Özel’e bu konuda daha yakın duruyorum. İçinden çıkıp geldiğimiz inancın ve kültürün yetişkin insanları fikren aramızda yaşamıyorlar artık. Tezleri, iddiaları ve tutuculukları olan yaşlılarımız neredeyse kalmadı gibi. İhtiyarlarımız çağdaşlık, liberalizm ve modernlikte gençleri bile sollamışken, hangi gençlik ve de hangi İslami hareketten bahsedebiliriz?

Ali Ayçil:

Bana kalırsa önemli üç özelliğimiz vardı: Birincisi çok okuyorduk, ikincisi eleştirel bir kafa yapımız vardı, üçüncüsü muazzam bir kardeşlik ortamı oluşturmuştuk. Gençliğinde bunları yapabilen adamlar, sonradan hangi mesleğe girerlerse girsinler ölünceye kadar farklarını korurlar.(…)

Şimdiki genç arkadaşlara tek söyleyebileceğim, kendi zamanlarının zulümlerini iyi ayıklasınlar ve muhalefetlerini öyle kursunlar. Ama bunu yaparken, koşullar değiştiğinde sendelememek için, dinin yalnızca siyasal-coğrafi-tarihsel koşullarla sınırlı olmadığını da akıllarından çıkarmasınlar.

Alev Erkilet:

 

Bizim kuşağı, gençlere iyi örnek olmak konusunda çok başarısız buluyorum. Neden derseniz, öncelikle adaletin yerine iktidar beklentisini koydukları için, ikinci olarak ‘komşusu aç iken tok yatan bizden değildir’ hükmünü unutup burjuva tüketim kalıpları içinde kayboldukları için, üçüncü olarak sadece başkalarının haksızlıklarını eleştirip kendilerine eleştirel gözle bakmaktan ısrarla kaçındıkları için, dördüncü olarak İslam’ın her aşamada tekrar tekrar seçilmek ve sınanmak zorunda olan ilahi bir mesaj olduğunu unutup onu bir ‘atalar dini’ şeklinde düşünmeye başladıkları için, beşinci ve en önemli neden olarak da İslam’ın bireysel arınma ve bireysel ahlâktan başlamak zorunda olan bir ilahi mesaj olduğunu unutup onu kişisel haz ve çıkarlarını tatmin aracı haline getirdikleri için. Sözün değerini ayaklar altına aldıkları için. Kadınlarının onurları -ister başörtüsü yasakları nedeniyle, ister çok eşlilik konusundaki inanılmaz iştahları nedeniyle, isterse gösteriş tüketiminin araçları haline getirilmeleri nedeniyle olsun- ayaklar altına alınırken, sessiz ve kayıtsız izleyiciler olmaktan öte en ufak bir çaba sarf etmedikleri için. Müslüman kadını aktif bir siyasi ve sosyal özne olmaktan çıkarıp benim ‘büyük kapanma’ dediğim kısır bir döngü içine soktukları için. Altlarında çalışan ve kendilerini örnek alan genç insanlara adalet ve doğruluk aşılamak ve çıkarlarından büyük davalar adına vazgeçmeyi öğretmek yerine, onlara korku salarak, en basit çıkarları için önlerine gelen herkesi harcamayı bir marifet ve faziletmiş gibi göstermeleri nedeniyle bağışlanacak tarafı yoktur pek çok yaştaşımın, meslektaşımın, yoldaşımın. Üstelik bütün bunları ‘İslam adına’, ‘İslami siyaset’ adına, hatta bizzat ‘Müslümanların hayrı’ adına yaptıklarından, İslami tebliği de imkânsızlaştırmakta ve Müslümanları kapalı devre, kendi içinde ayrı bir topluluk haline getirmektedirler.

Ama bütün bunlar bizim ne yapmamız, hangi yolu tutmamız gerektiği konusunda bir örnek ya da gösterge olamaz; bizim için mazeret de teşkil etmez. Çünkü Allah’ın mesajı açıktır ve ortadadır. Bugün olup biten şeyleri kendisine vurarak değerlendirebileceğimiz ilkeler dizgesi ortadadır. Ve karartılmamış vicdanlar, körleşmemiş gözler, içten içe bize doğruları ihtar eden sağduyumuz yerinde ve ayaktadır.

Asım Gültekin:

Allah yolunda ve O’nun rızası gözetilerek yapılmış işlerin, gösterilen çabaların meyvelerini ne zaman vereceği belli olmaz! Etkisi bitmiştir sandığımız bir güzel çabayı on yıllar sonra kendisine rehber edinen yeniler gelebilir, gelmektedir, gelecektir. Bir yandan da büyük masraflarla, reklamlarla ortaya çıkmış niceleri yok olup gitmiştir, gidecektir. Yeni neslin olumsuzluklarını görmeye düşkün oluşu biraz muhafazakâr bir tepki biçimi olarak algılıyorum ben. Gençlere ne verdik ki onlardan bir şey bekliyoruz? Sağcılık verildi gençliğe, belediyecilik verildi. Liberallik verildi, muhafazakârlık verildi. En verilmeyen şey yine İslamcılık oldu. İzzetli bir Müslümanca ortam oldu en veremediğimiz şey!(…)

Bundan önceki Müslümanlarımız kültürde, sanatta pek üretici olmadılar. Özellikle gençlerin üretimini cesaretlendirmede, desteklemede aşırı cimri davrandık. Hele kültür ticareti denilen şeyi dinle alâkalı ürünlerde çok sığca sundular insanımıza. Bundan sonrasında gençlerin üretmesini teşvik etmemiz gerekmektedir. Sadece Türkiye’de değil, dünyada kültürel iktidar olabilmek hedefimizde olmalı. Bunun şu an çok uzağındayız.

Metin Önal Mengüşoğlu:

 

Direniş dilini anlarım ama muhalefet dilini ben anlamıyorum. Çünkü ben hem kendimin hem de siz gençlerin muhalif değil birer muvafık olduğunuzu düşünüyorum. Muhalif olan İblis ve onun elemanlarıdır. Bizler meşiyyete, fıtrata, tabiata muvafakatla düşünen ve yaşayan Müslümanlarız. Hiçbir vakit olmadığı kadar ümitvarım. Müslüman dünya son elli yılda ürettiği tefekkür malzemesiyle, son bin yılda üretilen birikimi çoktan aşmıştır. Siz, iktidara yürüyüp de dünya nimetleri ortasında kendini kaybedenlere ne bakıyorsunuz?

Burhan Kavuncu:

Bizim ‘zamanımız’ İslami hareketin de gençlik dönemiydi. Türkiye Müslümanlarının çok sağlıklı bir gençlik yaşadığı söylenemez. Daha çok tanımak ve tanımlamak çabaları içinde, heves ve heyecanlı eylemlilikler söz konusuydu. İslam’ı, Dünya’yı, kendimizi yeniden keşfetme çabalarıydı bunlar ağırlıklı olarak. Muhafazakâr bir dindarlık geçmişinden asli unsurlara (Kur’an ve sünnete) dönüş; sağcı, uzlaşmacı, sığınmacı siyasetlerden kökten değişimi hedefleyen devrimci yönelimler vardı. Ama bütün bunlar sistematik bir dünya görüşünün sonunda ortaya çıkan tavırlardan ziyade, el yordamıyla bulunmuş, çoğu keresinde hayattan kopuk, kendi içinde tutarlılığı olmayan çabalardı.(…)

Müslümanlar iki önemli gelişme karşısında ciddi bir bocalama geçirdiler. 28 Şubat 1997’de başlayan baskı ve saldırılar ile RP/ AK Parti çizgisinde iktidar nimetleriyle tanışma, Türkiyeli Müslümanların ilk imtihanları oldu. Bu sınavların başarıyla atlatıldığını söyleyemiyoruz. (…)

Bugünün Müslüman gençliği arasında madenlerde ölen işçilere, tersanelerde, traktörlerde, iş güvenliği olmaksızın çalıştırılan, açlığın yanısıra ölüme terk edilen işçilere, işsizliğe veya asgari ücrete mahkum edilen mustazaflara sahip çıkan bir damar var. İş, aş derken, makam, mevki, zenginlik peşinde koşan AK Parti dönemi gençliğinden farklı olarak Kur’an kavramlarına önem veren, İslam’ı yaşamaya gayret eden bu gençlerin ne kadarlık bir kitleyi temsil ettiğini bilemem. Ancak eskiden olmadığı kadar sağlıklı ve net olan bu duruş bana heyecan veriyor.

Cihan Aktaş:

Günümüzde iki türlü gençlik algısı çatışıyor gibi geliyor bana: Bir tarafta bir türlü tamamlanmayan bir gençlik çağına özgü mitlerin, ikonların, rüyaların peşinde, kendini gerçekleştirme arayışını sürdüren bir gençlik var. Hep alacaklı olduğunu düşünen bir gençlik bu. Diğer tarafta ise eksikliğini borçlu olmasında arayan bir gençlik var ki, Asr-ı Saadet sahnelerini andıran özverili faaliyetlerle, kanayan bir yara gördüğünde “adam aldırma da geç git” demeye izin vermeyen duyarlıklarıyla seçiliyorlar.

İlhami Güler:

Politik bir direniş dili oluşturabilmek için, derin ve entelektüel anlamda sağlam ve çetin bir Dünya Görüşü’nün yanında kuvvetli bir İman veya Metafizik dilinin oluşturulması gerekiyor. Ali Şeriati, Muhammed İkbal, Fazlurrahman, Taha Abdurrahman, Nakip El Attas, İsmail R. Faruki, Roger Garaudy vb. bunu yapmaya çalışan bazı isimlerdir. Alternatif bir İman/dünya görüşü/metafizik oluşturmadan, bunun evrensel metanette dilini kurmadan bir şey yapılamaz. Gençlere tavsiyem, eğer İslam’ı dava ve dert ediniyorlarsa, Batılıların son dört yüz yılda ortaya koydukları çaba gibi ağır bir sorumlulukla karşı karşıya olduğumuzu unutmasınlar ve kendilerine düşeni kendileri yapmaya çalışsınlar. Abilerinden öğrenecekleri herhangi bir şey yok. Çünkü hepsi çok meşgul ve hepsinin çok “işi” var.

Sabiha Ünlü:

Galiba çoğu kez haksızlık ediyor, kendi zamanımızı görmek istiyoruz gençlerde. Her şey kötüye gitmiyor aslında. Öyle gençler görüyorum ki, onlardaki araştırma-öğrenme gayreti, ufkunun genişliği, özgün-önyargısız düşünebilme yeteneği karşısında heyecanlanmamak ve hayranlık duymamak elde değil. Zamanının sorumluluğunu üslenerek yol alan bilinçli bir Müslüman gençlik var. Geleceği hayırlar üzerine inşa edeceklerini ümit ettiğim, bunun için dua ettiğim güzel gençleri gıptayla izliyorum.

Sibel Eraslan:

Günümüzdeki gençleri apolitik buluyorum ki bu cümle bile benim orta yaşlı bir yazar olduğumu hemen ortaya koyar. Ama bu garip bir apolitizm öte yandan. Yani gençlerin sosyal medyadaki etkinliği sözgelimi, politik kaygının bir başka şekilde yürüdüğünü de gösteriyor. Sanata merak konusu da öyle mesela, bu ilk bakışta iyi lakin estetisyen saplantı benim politik görüşlerime uymuyor. Gençlerde yoğun olarak takip ettiğim tüketim çılgınlığı ve moda merakı da benim kuşağım için üzüntü ve tenkid mevzuudur.

Yıldız Ramazanoğlu:

 

1990’dan bu yana gençlere naçizane sayısız konuşma yaptım, topluma sahip çıkmada yüreklendirmek için. Hayallerim vardı, geniş yürekli, hakka teslim olmayı da haksızlığın önünde set olmayı da bilecek, dünyadaki hiçbir insanı dışarıda bırakmayı içine sindirmeyecek gençlerin geleceğine dair. Böyle bir genç insan birikimi az ve öz de olsa oluştu diye düşünüyorum. Garaudy imanlı olmayla umutlu olmayı özdeşleştirir, önümüz açık bu manada, bundan kuşkum yok. İslam’ın vaat ettiklerini ortaya koymak müminlerin emeğine, fedakârlığına, nefsin tezkiyesine bağlı. Dünyadaki önceliklerimizi iyi sıralayabilirsek mesafe katetmemek için sebep yok. Bu da azim gerektiren bir iştir ama hüsrandan uzaklaşmanın başka yolu yok.

Arıza değil Fâsıla

İslami Mücadele’nin Ankara ayağındaki Hür Beyan Hareketi 3 yıllık emeklerinin meyvesini verdi. Öğrenci işi olmanın azmi ve coşkusuyla, ancak ondan öte kalitede bir kitap huzurlarınızda: Fâsıla.

İslami Gençlik Tartışması alt adıyla okuyucuyu selamlayan bu derleme 26 gencin “saha” gözlemlerinden oluşuyor. Ortalama 2o’li yaşların ortalarında, aynı büyük dertle dertlenen gençlerin halı, beton, çim, toprak vb. değişik sahalarda devşirdiklerini okuyacaksınız.

“Ellerinizin arasında tuttuğunuz bu kitap, köklerini kadim zamanlarda bulan İslami Hareket ve Mücadele’ye mütevazı ve güncel bir katkı sunmak amacıyla hazırlandı” diyen Takdim’le açılıyor, denize. Ardından Atasoy Müftüoğlu Önsöz’ü söylüyor. Her zamanki gibi kısa, sade ve derin. Büyük bir tecrübeyi sıkıp suyunu çıkarmış, bir bardak, gençler için!

Bana ayrılan yazıda “Bağımsız İslami yapıların yazgısında yalnızlık ağır basıyor. Bu cümlede geçen bağımsızlık ve yalnızlık kelimeleri, toplumsal gerçekliğimize tekabül eden bir izaha muhtaçtır” demiş, izaha girişemeden çekip gitmiştim. Tevafuk, eksik bıraktığım yerden alan ve alan açan Şahin Gürçay, “Zamanın Ruhu” adlı yazısında uzunları yakmış! Teşekkür ediyorum, şimdi daha iyi anlıyorum.

Ammar Kılıç, Müslümanlar olarak farklı gruplarla birlikte nasıl iş kotarabileceğimizin fıkhına dair berrak yazısı ile yerinde ve zamanında bir katkı sunuyor.

Sema Erdoğan Başaran, bu sahaların netameli konusu “kadın erkek ilişkileri” üzerine yazdığı yazıda işi kolay kılacak “ölçü”lerimizi hatırlatıyor.

Ömer Carullah Sevim, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki tecrübelerini anlatıyor:

Tecrübemiz fazlasıyla bize has gibi gözükse de özellikle Müslümanların ana akımla kurdukları ilişki bağlamında düşünülünce hepimizin zihinlerinde bir karşılık buluyordur diye umuyorum.

İstanbul, Ankara, Sakarya derken Selman Demirci Trabzon’daki deneyimlerini aktarıyor ve özeleştiri yapıyor.

Mesela, Ankara Üniversitesi’nde kendini solcu veya sosyalist sanan “farklı düşüncelere ve içine kapanık” örgütlü hazımsızlar ile nasıl mücadele edilebileceğini görüyorsunuz. Bu insanlar, belki en çok ODTÜ’de, ancak her yerde karşınıza çıkabilir. Sözcü veya Cumhuriyet Gazetelerini elinde bir baston gibi tutan ve aniden celallenip kafanıza vuracak böylesi aksi ihtiyarlara tahammül, mücadeleye dahil. Allah Mervelere, Gülnurlara sabır versin.

Akife Alan’ın ODTÜ’lü Neval Erdem ile söyleşini muhakkak okuyun. Yine bu bağlamda, Ramazan Tekeş’in bir Müslüman ve Kürt olarak Ankara’da yaşadıkları bize çok şey söylüyor.

Fâsıla’da biraz fazla “tashih hatası” var, okuru rahatsız ediyor. Öte yandan, eksik kalan, dahası aksayan yazılar olduğu gibi epey istifade edilecek yazılar da var.

Arif Emre İsaoğlu’nun “Siyasi Dilin Dönüşümü” mesela, besin değeri yüksek, okuru sıkmadan “uzayıp giden”, alıp götüren bir metin. Soru işaretleri de mübarektir!

Kitabın ortaya çıkmasında büyük emeği bulunan Emre Berber’i, kalitesine yaraşır iki yazı ile “sarp yokuş”u tırmanırken görüyoruz. Allah razı olsun.

Mustafa Emin Büyükcoşkun fragman tadında, hızlı ve çarpıcı bir değerlendirme kaleme almış. Okurken kendinizi İslami düşüncenin gondolunda hissedebilirsiniz. İndiğinizde başınız dönebilir. Bu iyidir.

Emek Ve Adalet Platformu’ndan tanıdığımız Bedri Soylu, “İslamcılık Nasıl Bir Şey Olmalıdır Sorusuna Mütevazı Bir Cevap Arayışı” olarak kaleme aldığı yazı ile bize “çağrı” atıyor. Cevapsız çağrı değil. İnşallah!

Nebiye Arı Çelik, “eylemcinin el kitabı” tadında bir yazı ile yol yordam bilgisi veriyor. Bu el kitabının genişletilmiş ikinci baskısını bekliyoruz. Bu haliyle bir açığı kapatır.

Fatma İlhan, Bağımsız Müslüman Gençlik Hareketleri başlıklı yazısında yanıt arayışına da giriştiği asıl soruyu soruyor:

Özellikle son dört beş yılda sayıları artan ve önemli bir boşluğu doldurmaya namzet duran bu gençlik hareketleri, bundan bir yirmi yıl sonraya rengini verebilecek mi? Böyle bir amaç ve rüyaları var mı?

Fâsıla böyle bir amaç ve rüyanın kitabı, bana kalırsa.

Sonuç mu?

Çok daha fazla çalışmamız gerektiği aşikâr.

Hayatlarımıza Allah’ın rengini vermek bugünkü kadar hafife alınmış, çarpıtılmış bir Müslümanlık ile mümkün görünmüyor da ondan.

(*Fâsıla -İslami Gençlik Tartışması- Hür Beyan Hareketi, Ekim 2013, Ankara)

eski şehir notları

Yol almak nefes almak anlamına geliyorsa, var git, durma!
..

İçinden gitmek geçiyor trenin geceden.
..

Vagon, giden bir bekleme salonu.
..

Trenin raylardaki sesi, dama yağmurun atması gibi.
..

Elimde kağıt kalem. Tarkovski’nin İz Sürücü’sünde bir sahne var: Rüyadan mı uyandı yoksa uzuuun mu uzun, zor, yorucu bir yoldan mı geldi, geldi evine ve öyle bir yerde, öyle bir uzandı ki yere, işte öyle uzanıyorum geceye, günün batımına, hayatın bitimine!..
..

Uykuya dalmışım.. 14 kişi kadar varız ekipte. Tek tanıdığım Mehmet Atak. Uyandırıyor:
– Montunu çıkart Mehmet, terleyeceksin!
..

Bu sahneyi bıkıp usanmaksızın tekrar tekrar çekiniyorum!
..

Formamdan çekiliyor, bire bir faulle yere düşürülüyorum.
..

Kelimeler, onlarla ilgilenmediğim için söyleniyorlar!
..

İnsan yalnızlıktan iç’erliyor.
..

Yazgında yaz varsa, bu yaz, mevsim değil eylemse, bil ki soğuk bir eylemdir zira yaz’ın çoğu ‘az’dır! Evet soğuktur, azdır ama buna şükretmeli. Yaz sadece bir mevsim olabilirdi ve yazgın azgın olabilirdi. Nefsini ilah edinmemekteki kazancın büyük.
..

Devlet Demir Yolları imiş.. Eğer yâr deyince kalem elden düşüyorsa, yol deyince de devlet yıkılıyor, demir eriyor!
..

Yola değer çünkü yol değiyor insana.
..

Sokaklara bak, beyaz ışık geceyi acıtıyor, oysa sarı ışık geceye çok yakışıyor. Yağmurun üzerinde ise gri güzel duruyor. (Bunu en iyi semâ bilir yine de..)
..

Gri kanımca ve kanımda duran bir renktir edebiyatta ve edebiyat da!..
Turuncu hiç yerinde durmuyor. Doğu Karadeniz’de bir adalet devleti kursak, bayrağı turuncu üzerine mavi ve yeşil olsun isterim.
..

Ogün Samast’ı düşünüyorum.. Planda olmamasına ve üstelik berbat bir fikir olmasına rağmen eve dönmek isteyişini.
Ya ev yoksa!
Büyük günah işlemedim (sanıyorum) ama kısacık bir süre içinde ayağa kalkamazsam sanki nakavtla kaybediyorum bütün iddialarımı.
..

Mehmet Atak, tekrar uyandırıyor beni.

– Eskişehir’e geldik!
..

Haydarpaşa’dan hareket saatimiz 22 idi, saat 03.30 şimdi. Garın dışına adımımızı atıyoruz ki yanımıza 3 kişi yanaşıyor, bizi karşılamaya gelen kızlı erkekli arkadaşlarla kaynaşmaya başlamışız..
– Gençler ateşinizi alabilir miyiz!
İşkillendiğimden çok güldüm. Sivil polisler kör göze parmak, biz burdayız diyorlar. Polis aracına da bakıyorlar falan.. Polisçe bir ‘hoşgeldiniz’. Biz polis kadar ‘yapay’ değiliz, oralı olmuyoruz. İstikamet bir ev. Bilmediğim bir ev. Bu planda yoktu. Anarşist arkadaşların evinde sabahı edeceğiz. Emmoğlu’nun bahsettiği türde bir öğrenci evindeyiz. Her şey her yerde, her yer bilinmiyor nerde! Bunlar sahalarda görmek istemediğimiz hareketler, neylersin ki misafirlikteyiz. Misafir umduğunu yemez. Ben yemiyorum, onlar sigara yiyor. Çay kahve içiyoruz. Yarın Müslümanlar da katılacakmış eyleme, dendiğinde muhabbetin bir yerinde, Mehmet Abi, dindarları kastediyorsan, Mehmet de dindar müslümandır diyor. ‘Bakışlar’ bana çevriliyor. İslami konular da konuşuyoruz. Masada şaraptan sonra ayetler de var. Ezan okunuyor, aklımdan bir ayet geçiyor: “Biz kalbini açıp ferahlatmadık mı ve üzerinden yükü kaldırmadık mı!” İyi ki doğmuş bir arkadaş, ‘kafa iyi’, geliyor kutlamadan, ama öyle güzel sorular soruyor ki. Akıl almaz ortak noktalarımız var bu insanlarla. Bir arkadaş paltosunu tersyüz edip mutfaktaki parça halının üzerine seriyor:
– Buralar temiz değildir, bunun üzerinde namaz kılabilirsin!

..

Sabah evden erken çıktık. Duruşmanın saat 10’da değil de 14’te olduğunu öğrenince herkes tekrar buluşmak üzere dağıldı şehrin bir yerlerine. Biz de gelen müslüman kardeşlerle Eskişehir denince ilk akla gelen kişinin yanına, Atasoy Müftüoğlu’na ziyarete gittik. Aklımda bu sokakları önceki gelişimde nasıl yürüdüğümüz var Alıntılar Defteri Ekibi ile. Sahneler gözlerimin önünde, hallerimiz..
Çay simit ve üçlünün üçüncüsü, Atasoy hocanın muhabbeti!
İnceden bir ah diyorsunuz, ah!
(İstiklal caddesinde yürüyoruz.. Kardeşim Ahmet askere gidecek, son ‘takılmalar’dayız.. Bir telefon geldi, kardeşim açmadan bana seslendi heyecanla!
– Atasoy Abi arıyor!
Askere gitmeden aramıştı, halini hatırını sormuştu, mutlu etmişti bizi.
Kitapçıları gezerken, Ahmet, dedim, şu kitabı alsak, Atasoy Abiye göndersek, o çok sever ya kitap hediyelerini.)
Ziyaretimiz bitmek üzere, kalkıyorduk ki bir ritüel daha yerine getirilecekti.
Abimiz, gençler, dedi, hepiniz şurdan birer kitap alın, hediye olarak.
Kitapları kucakladığı gibi masanın üzerine yıktı.
Benim elimi uzattığım kitap, kendisine hediye edelim dediğim kitaptı:
Aynalar, Eduardo Galeano.
..

Farklılığın psikolojisi aynılığın içinden çıkıp gelmiş insanı afallatırcasına sorgulatıyor. Sorularla dolaşıyorsun, her şeye, her yere ‘alıcı, algılayıcı’ gözle bakıyorsun. Hani, bir ‘rivayete’ göre peygamberimiz kızgın güneşin altında ilerlerken bir bulut ona gölge yapıyormuş ya, işte öyle ‘gölge’ yapıyor bana sorular yağdıran bir bulut.
..

Enver Aydemir’in duruşması için askeri alanın girişindeyiz. Abartılı bir güvenlik önemli var civarda. Orduya kalsa, bizler düşmanız. Robocoplarla, bilumum mukavemet materyali ile barikat kuruyorlar. Kapıları zorlayacak halimiz yok. Şunun şurası 2o-25 kişiyiz, yol yorgunuyuz. Gövde gösterisini ibadetten mi sayıyorlar, anlamıyorum. Köpekleri de ilk kez bu karşılamada gördüm. Sürekli havlattıkları köpeklerin arasından geçiyoruz. Sınırlı sayıda kişiye izin veriyorlar, duruşmayı seyretmek hukuki hakkımızı kullanmak istediğimizde. Askeri alan o kadar büyük ki, bir otobüsle git babam git varıyoruz mahkeme salonuna. Tertemiz bir hastahane havasında, beyaz ağırlıklı bir devlet dairesi.

..
Duruşma beklediğimizi vermiyor bize. Adalet bekliyorduk yine de, umutluyuz ama bunun bir ederi var: hakkımızın peşinde olmalıyız, haklı taleplerimizi dillendirmeliyiz.
Eskişehir’in merkezine dönüyoruz. Ulaşım hiç sorun değil. Zart diye şuraya buraya gidiyoruz. Havasında siyaset yok kentin. Şehir demeye dilim varmıyor.
Porsuk çayının kenarında bir eylem için birikiyoruz!
Mütemadiyen havalanan jetler isyanımızın Eskişehirdeki ifadesidir!
Havaya çalınan birer çığlık: kahrolsun zalimler!
Fena bir sayımız yok. Kısa ve tuttuğunu kopartan türde bir eylem oluyor.
Uykusuzsanız, yorgunsanız, başka yerlerdeyseniz, düşünceliyseniz başka başka şeyler görmeye başlıyorsunuz. Aslında hep gördüklerinizi farklı yerlerden görüyorsunuz, ayrıntı sayılacak şeylere ‘takılıyorsunuz.’
Eylem sonrası içlerinde az sayıda ‘müslüman’ın bulunduğu kafile ile Kesk’in lokaline gidiyoruz. Masaları birleştiriyoruz.
Enver Abinin babası marketten bir şeyler aldırıyor. Gazeteleri seriyoruz masaların üzerine. O esnada çok şiirsel bir iş yaptığımızın herkesten ziyade ben farkındayım. Bir kere, fakirliğin edebiyatında bir şaheser olan ‘gazete üzerinde yemek yemek’ adlı romanı çevir çevir okudum, evlensem, zengin olsam da okurum!
Yazılar üzerinde beslenme dersi önemlidir, devamsızlık yapmamak lazım.
Dilimlenmiş ekmekler dağıtıyor masalara. Görsen, şu kızlara kim demiş ‘inin cafe’lerden aşağıya!’ diye, merak edersin!
Sonra peynirler dağıtılıyor, sonra zeytinler, peşi sıra çaylar..
..
Dönüş trenindeyiz.
Ölüm camdan bana bakıyor!
Soru cevap kısmından sonra hayat paneli bitecek.
Pan’ın Labirenti.
..

Sevdiklerinizle daha çok vakit geçirin.
Söylemeyi düşündüğünüz bütün güzel sözleri muhataplarına ulaştırın.
Kırgın olduğunuz kişilerden, haksız olan siz değilseniz bile helallik isteyin.
Şöyle bir durun hele, her halinizle:
Zamanın yüreğinizin içinden geçip gittiğini hissedin.
Nelere değiyor, nelere değmiyor?
..

Fıtratımıza fitre ve zekat vermeli ve dahi her fırsatta infak etmeliyiz.
..

Yaşam ve anlam’dan oluşan bir kelime olsun ‘yaşanlam’
Yaşanlam notun kırık mı?
..
Her masal biter musalla!

(22 Ocak 2010)