Sessiz Sedasız ve Hukuksuz

Muhammed Ali Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşı, Uygur Türkü. 27 yaşında ve evli. Sahte pasaport ve ehliyet bulundurmaktan dolayı tutuklandı. Terörle ilişkilendirilerek hakkında dava açıldı.

İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek davanın ilk duruşması 22 Mayıs 2018 tarihinde yapılacaktı.

Mahkeme duruşmayı 30 Nisan 2018’de yaptı. Duruşmanın öne çekildiği Muhammed Ali’nin avukatına bildirilmedi. Avukat, kendisini şahsen tanıyan tercümanın haber vermesi üzerine apar topar duruşmaya katıldı. Şaşkındı. Bu, sıra dışı bir uygulamaydı.

Mahkeme Muhammed Ali’nin tutukluluk halinin devamına karar verdi. İkinci duruşmanın tarihini ise 22 Mayıs 2018 olarak belirledi.

Avukat 22 gün sonraya duruşma verildiği için tutukluluğa itiraz etme gereği duymadı.  

Mahkeme 7 Mayıs 2018 tarihinde dosyayı kendiliğinden ele aldı ve duruşma yapmadan, sessiz sedasız, Muhammed Ali’nin tahliyesine karar verdi.

Muhammed Ali 8 ay sonra serbest kalmıştı.

Aynı gün Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşı iki Uygur Türkü daha serbest kalacaktı.

Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang, terör örgütüne eleman kazandıran kişilere benzerlikleri sebebiyle 14 ay önce tutuklanmışlardı. Tek delil, otoyol kamerasından çekilmiş bir fotoğraftı.

Yargılama devam ederken Emniyet Genel Müdürlüğü’nün raporu geldi. Rapor, Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang’ın terör örgütüne eleman kazandıran kişilere benzemediğini ortaya koyuyordu. Buna rağmen mahkeme, tutuklu sanıkların tahliye taleplerini reddediyordu.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi 7 Mayıs 2018 tarihinde, avukatları bilgilendirmeksizin, kendiliğinden, dosya üzerinden verdiği kararla Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang’ı serbest bıraktı.

Farklı mahkemelerin aynı gün “olağanüstü” bir biçimde tahliye ettiği üç Uygur Türkü, Maltepe 3 Nolu L Tipi Cezaevi’nden İstanbul İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ne bağlı memurlarca teslim alındılar.

O tarihten bu yana kendilerinden haber alınamıyor.

Eşi, kayınpederi ve avukatı Ömer Yüzgül, Muhammed Ali’yi ilgili kurumlarda, karakollarda, hatta nezarethanelerde günlerce aradılar fakat bulamadılar.

Eşleri, akrabaları ve avukatları Mehmet Okatan, Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang’ı ilgili kurumlarda aradılar, sordular, savcılığa suç duyurusunda bulundular ve fakat sonuç alamadılar.

Zulümden kaçarak, eşleriyle ve çocuklarıyla Türkiye’ye sığınmış, devletin elindeki bu üç insanın hayatlarından endişe ediliyor, kaçırıldıkları veya öldürüldükleri düşünülüyordu.

Nihayet, olası ihtimallerin hepsinin veya en kötüsünün gerçekleştiği ortaya çıktı:

Muhammed Ali, Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang 8 Mayıs 2018 tarihinde Çin’e teslim edilmişlerdi. 

Ne için? Ne karşılığında?

Belli değil.

Hayattalar mı? Hayatta iseler, neredeler? Hangi hapishanede, ne tür işkenceler görmekteler? 

Belli değil.

Türkiye’ye sığınmış bu mülteci Türklerin Türkiye’deki yargılamaları ise devam ediyor. Muhammed Ali sahte belge düzenlemekten ötürü ceza alacaktı belki ama Burhan Kerim ve Tuohuti Adeliciang suçsuzdular ve beraat edeceklerdi.

Üç kelime ile hayatları karanlığa gömüldü üç insanın: Sessiz sedasız ve hukuksuz.

“Bir Yaprak Daha Düştü”

Bu sabah büroma geldiğimde, masamda beni bekleyen bir mektup buldum. Mektubun sahibi, onu sizinle paylaşmamı istedi. Öyle yapıyorum. İçimdeki duygu ve düşüncelerin konuşmasına mani olarak, sizi sadece mektupla ve yazarıyla baş başa bırakıyorum. 

“Bir Yaprak Daha Düştü

Suphi Amca ile bir ay önce ziyarette karşılaşmıştım. Bana sarılmak için yerinden kalkmaya çalışmış ama gücü buna yetmemişti.

Oğlu için 25 yıl adalet aramaktan, her ziyaret gün usanmadan, yorulmadan oğlunu teselli etmek için cezaevine gidip gelmekten bedeni yorgun düşmüştü.

Bana, “seni çok iyi gördüm ama bizimki çok zayıflamış görünüyor” demişti. Oysa o hoş sohbet, tatlı dilli Suphi Amca’nın kendisi asırlık bir çınar gibi yorgundu. Susuz kalmış bir çiçek gibi solgundu.

Ayrılırken bana sıkıca sarılmış, yanaklarımdan öpmüş, sizi Allah’a emanet ediyorum, diyerek, duygusal bir veda yapmıştı. Ayaklarını sürüyerek ağır ağır ziyarethaneden çıkışına bakmış, “Ey Allah’ım, çaresiz kullarını sen yardımcısız bırakma. Anne babalarımız bizim umudumuzun ta kendisi, bizi buralarda umutsuz bırakma!” diye dua etmiştim. Onlar olmasa biz kaybolmuş, yitik insanlarız. Dışarıda kaydı düşülmüş ölüden farksız canlılarız. Sadece onların içlerinde ve dualarında yaşıyoruz.

94 Nolu Koğuştaki arkadaşlarımız haftalık telefon görüşmelerini yaptıktan sonra gelecek yeni haberleri beklemeye koyulduk. Az sonra Osman’ın, çatının üstünden attığı pusula avlumuzun tam ortasına düştü.

Notu açtığımda Suphi Amca’nın felç geçirmiş olduğunu ve yoğun bakıma alındığını öğrendim. Daha ayrıntılı bilgi almak için koğuşun kapısından güçlü bir sesle Ömer’e seslendim.

Ömer, Suphi Amca’nın durumunun çok kritik olduğunu, cefakâr avukat* dostumuzun, Can’ın babasını görebilmesi için bakanlıktan izin almaya çabaladığını söyledi.

Ne diyeceğimi bilemedim. Elimizde, dilimizde, yüreğimizde duadan başka bir şey yoktu ki.

Ömer’e, peki Can nasıl, diye sordum. Nasıl olsun, dedi ve başka bir şey söyleyemedi. Zamanın dilinin tutulduğu anlardı.

İnsanın omuzlarını çökerten acılar vardır. Gelir çöker omuzlara, insanın dizlerinin bağı çözülür, nefes dahi almak zor gelir. İçinde, taşmaya hazır deli bir çağlayan vardır, gelir birikir sular ve o bentten bir damla dışarı çıkmaz olur.

Kemal Sayar’ın, evladını kaybetmiş bir anne için, “tek bir hıçkırık! Öyle bir hıçkırık ki hayatı özetliyor…” dediği türden bir hıçkırık çıkabilse, içinde biriken 25 yılın hasreti, kini, öfkesi, hayal kırıklıkları çözülüp bent yıkılacak, girdaptan sıyrılıp çıkacak…

Bu duvarlar nice çığlıklar, nice ağıtlar gördü ama biz, şairin dediği gibi “Kısık Sesleriz”. Acısını, sevincini içine gömüp tevekkülle ayakta duran, tek tutunacak dalı Allah olan, sabırla dövüle dövüle bugüne gelmiş mahkûmlarız.

Cumartesi akşamı 94 Nolu Koğuşun kapısı gürültüyle açıldı. Bizim 93 Nolu Koğuşumuzun küçük kapı mazgalından baktım, Can hafif kamburunu çıkarmış, başını yere eğmiş, sessizce ilerliyor… Tam önünden geçerken, kapıya vurup, “Suphi Amca’ya selam ve dualarımızı söylemeyi unutma” dedim. Boynunu bükerek, “unutmam” dedi ve yoluna devam etti.  

Boynunu öyle bir eğişi vardı ki hâlâ gözümün önünden gitmiyor. Adeta içinde gizlediği tüm acılar o hareketle dışarı yansımıştı.

İçeride geçirdiği 25 yılda kim bilir kaç defa İstanbul’a, evine döneceği günü hayal etmişti. Ama böyle değil! Babasını kaybetmeden görme telaşıyla içi kor alevken, askerlerin arasında, kelepçeli olarak, hiç değil!..

İçinde yarım kalan baba hatıralarıyla hüzünlü bir gece buluşmasına giden arkadaşımızın neler hissettiğini tahmin etmek zor değil. Sakarya Ovasının ufuksuz zifiri karanlığında yol alırken, babasının hayali gitgide içinde büyüyordur. Gözlerden uzak bir hayatın diyardan diyara göç eden bir yolcusu gibi, “hepimiz senden geldik, yine sana döneceğiz” diye dualar mırıldanıyordur…

Doktorlar hastanın durumu kritik diye sadece 10 dakika görüşme izni vermişler. Suphi Amca, oğlunu bekliyormuş. Bilinci açıkmış. Oğlunu tanımış ve son suyunu oğlunun elinden içmiş. Bize tek tek selam söylemiş.

Eşi Nevin Teyzemiz gibi Suphi Amca da bizi ‘bu adaletsiz dünyanın en temiz ve güler yüzlü çocukları’ diye adlandırırdı. Onlar için hepimiz birer Can’dık.

Baba oğul 10 dakikaya başka ne sığdırabildi, bilmiyorum. Ama içimde bir his, o sabırdan kaya arkadaşımızın, bir hıçkırıkla, gözyaşlarına yenik düştüğünü söylüyor.

Allah’ım, öyle güç ki… Kapkara bir gecede ellerinin arasından kayıp giden bir babadan ayrılmak… Mevla’nın verdiği güç olmasa bu firakın dehşetine kalp nasıl dayanır?

Pazar, fecr deşmeden 3.30’da Can koğuşuna döndü. Pazartesi sabah maltada karşılaştık. “Psikolog beni çağırmış, gidip bakayım, size yetişirim” dedi. Ancak, gelmedi.

Suphi Amca, oğlunu görene kadar direnmiş. Oğluyla helalleştikten sonra hayata ebediyen veda etmişti.

“Şüphe yok ki, göklerin ve yerin egemenliği yalnızca Allah’ındır: hayatı bahşeden de, ölümü takdir eden de (yalnız) O’dur; ve Allah’tan başka sizi koruyabilecek, size yardım edebilecek kimse yoktur.” (Tevbe Suresi 116. Ayet)

Tamer Aslan – F Tipi Cezaevi / Bolu”

Can Özbilen, babasının cenazesinde. 

 

*Av. Kaya Kartal veya Av. Mehmet Okatan olmalı. Mazlumlar için didiniyorlar, Allah kendilerinden razı olsun.