“Muharrem Balcı’ya Saygı”

Kır saçlar, yakın gözlükleri, takım elbise, büro, hediyeler veya taşınan mesleki bir unvan… Biyolojik olarak canlı olmayı başaran her hukuk fakültesi mezununun, altmış yılı aşkın ömründe elde edebileceği sıradan şeyler. Bunun dışında bir marifet olmalı ki hepimiz Onu görünce ayrı bir hizalanma içine giriveriyoruz.

“Dokunduğu” pek çok kişi için Muharrem Balcı’yı farklı kılan bir özellik vardır. Belki “her temas iz bırakır” ama önemli olan geride neyin kaldığıdır.

Muharrem Balcı bir ömür boyu gençlerle okumalar, dersler, programlar ve sair çalışmalar yaptı. Fark etmedik değil: Bilhassa gençlerle yaptı. Bilhassa gençler için…

Düğüne de gitti, cenazeye de, hasta ziyaretine de, halı saha maçına da, pikniğe de, eyleme de, iftara da, konsere de…

Tüm bunlar olmaya devam ederken ve de yaşayanlar şahitlik ederken bir soruşturma başlattık: “Muharrem Balcı’yı değerli kılan özelliğin ne olduğunu” sorduk talebelerine.

Katılanlar kendilerine has cevaplarını sadece bir arkadaşımızla (Mehmet Ali Başaran’la) paylaştı ve duygu ve düşünceler sahiplerinden ayrılarak isimsiz olarak bir havuza aktı.

Birikimlerini gençlerin hizmetine sunmuş bir “vakıf adam” olarak yanı başımızda duran Muharrem Balcı’ya gençlerin bir teşekkürüdür bu.

Talebesi olan gençlerin isimsizleşip anonimleşerek ödedikleri bir vefa borcu olarak da okunabilir.

Sonuçta paylaşmanın ahlakını yaşayarak göstermiş bir büyüğümüzün emeği var ortada. Abartmıyoruz, yüceltmiyoruz, övmüyoruz. Sadece, bu emeğe saygı göstermek istiyoruz.

Türkiye’nin hatta dünyanın dört bir yanına yayılmış talebelerinin çoğuna ulaşmadık. Sadece hâlihazırda İstanbul’daki “Salı Dersleri”ne devam eden arkadaşlardan bazılarına danıştık. Soruşturmayı eksik bıraktık fakat bu bir başlangıç; soruşturma bütün talebelerine açık.

Katılmak isteyenlerin duygu ve düşüncelerini yorumlar kısmında okumak isteriz.

Gökhan Türkoğlu – Mehmet Ali Başaran – Mahir Orak

****

“SORUŞTURMA : Muharrem Balcı’yı sizin için değerli kılan bariz özelliği nedir?” 

****

“Muharrem Abim, benim sessiz öğretmenimdir.” (26/E)

“Muharrem Balcı, gurbette olana yurttur.” (32/K)

“Yorulmayı hayatından çıkaran adam.” (38/E)

“Benim için onu değerli kılan özelliklerden yalnızca biri; “Muharrem Amca” değil “Muharrem Abi” olması; yani mücadele azminin sürekliliği ile hep genç olması, genç kalması.” (26/E)

Vermeyi (parasını, zamanını, her şeyini) ibadet bilen bir derviş olduğu için benim için çok kıymetlidir. (29/E)

“Muharrem Balcı hiçe karşı birlik, sese karşı söz, güce karşı adalet diyen bir zaman şahididir.” (24/E)

“İnandığı davaya canı gönülden bağlanmış vefalı bir dava adamıdır Muharrem Abi.” (33/K)

“Muharrem Balcı 26 yıllık dünya yaşantımda tanıyıp da, âkidesi ile yaşantısı; teorisi ile pratiği; ilmi ve ameli arasında  hiç bir fark olmadığını tespit ettiğim üç ‘cins’ adamdan birincisi. (İkincisi bir şair, üçüncüsü ise sosyoloji ikinci sınıf terk bir filozof) Kendisinden çok şey öğrendim ancak sanırım en kıymetlisi budur.” (26/K)

“Doğruyu bulabilmenin ilk basamağı olmasına rağmen, ‘soru sormaktan’ imtina eder hale gelmiş/getirilmiş gence, sorularla bakmayı/düşünmeyi öğretmesi benim için çok kıymetli. “ (20/K)

“O, kimden gelirse gelsin zulmü söyleyen, ağzına kilit vurulmayan yiğit bir delikanlıdır. “(28/E)

“Seminere veya konferansa gider gibi bu çalışmaya gelenler derhal dışarı çıksın. Ders yapıyoruz, ders!” (24/E)

”Toplumun dili ve dertlisidir.” (29/K)

“Gençlik sancağını göğüsleyen, genç nasıl olur öğreten ve gençliğe değer veren eşsiz bir hoca.” (21/K)

“Hakkı, adaleti, iyiyi, doğruyu göstermekteki bitmez tükenmez azmi Muharrem Abinin onu değerli kılan pek çok özelliğinden biri.” (23/E)

“Muharrem Abi benim için değerli çünkü hayatta, yanındayken gerçekten güvende hissettiğiniz bir kaç tane adam vardır.” (31/E)

“Muharrem Balcı denince aklıma; hukukun yaygınlaştırılması, istikrar ve sigara yasağı gelir. Tabii okumalar, dersler için koyduğu kuralların şahsına münhasır olması da aklımda yer tutmuştur.” (26/E)

“Muharrem Balcı, sorumluluk bilinciyle yaşamanın müşahhas timsalidir.” (38/E)

“Muharrem Hocayı benim için değerli kılan bariz özelliği; bütün öğrencilerine yetebilecek kadar, aynı anda hem hoca hem avukat hem de baba olabilmesidir.”  (21/K)

“Muharrem Balcı’yı değerli kılan; sabitelerini Kur’an ve Yaşayan Sünnet üzere kurması ve iman ettiği/dert edindiği davasında bütün varlığıyla/enerjisiyle cihat etmesidir.” (25/E)

“Muharrem Amca, cephe kurmak ve o cepheyi inançla savunmaktır. “ (23/E)

“Sabitelerini  vahiyden ve kadimden  alan, devrimci ruhunu Sarıyer’in (Boğazın) rüzgârından alan, sürekliliğini /sürdürülebilir fikirlerini öğrencilerinden (sizlerden) alan; delişmen ve fakat babacan, kavgacı ama barışı besleyen, telefonla dahi konuşurken karşısında ceketimi düğmelediğim tek insan, uzatmayayım, örnekliği ve şahitliğine şahit olduğum “can dost”, ağabeyim..” (40/E)

“Muharrem Balcı’yı benim için önemli kılan, “uzun yol gitmekten korkmaması”dır. (26/E)

“Muharrem Abi, bir maraton koşucusu, farkı şu ki; bayrakla koşuyor ve bayrağı devredip geri kalmıyor, isteyen, talep eden herkesi koşuya dâhil ediyor. (25/E)

“Hak yolunda tek başına kalacağını bilse bile harekete geçecek kadar tevekkül sahibi olması; hak yolunda onu tek başında bırakmayacaklarına dair gençlere (bizlere) güven duyması…” (24/E)

“Muharrem Abi azim ve disiplin adamıdır.” (26/K)

“Muharrem Balcı hayırlı işler peşinde koşan atletik bir adamdır ve ertelemeye gelmez!”(32/E)

“Hukuk fakültesinde iki yılı bitirmesine rağmen “neden, nasıl, hukuk?” huzursuzluğunda bir talebenin, “müslüman” ve “hukukçu”yu ilk kez aynı karede görüşüyle yaşadığı baş dönmesi: Muharrem Balcı; ve yalnız bir baş dönmesi olmadığına, sonrasında artık hep şahit olacağı, bu sıfatların farkındalığı ve bir aradalığını yaşayıp yaşatmaya adanmış bir ufuk…” (26/K)

“Allah yolunda hayatımıza ipotek koyduran, şahitlerden biri.” (26/K)

“Babacan bir tavır, ilkeli bir duruş, idealist bir yaklaşım, dinamik bir ruh, müslüman bir bilinç, şair bir hukukçu;  Salı’nın hem en istikrarlı öğrencisi, hem de pek kıymetli Muharrem Hocasıdır.” (23/K)

“Adam yaşlanmıyor abi!” (25/E)

“Müstakim tecrübesine illa ki burnumuz sürtülerek ulaştığımız ve ulaşacağımız adamdır. Ulaştığımız tecrübeler sonrasında ise kolu kanadı kırılan “biz” için eşsiz bir limandır. Alabora olduğunuz halde limana yanaşamıyorsanız yahut liman sizden çok uzakta kalmışsa bilin ki yüksek ihtimalle rotanız şaşmıştır.” (29/E)

“Şehrin öbür ucundan koşarak gelen derviştir.” (16/K)

“Bize ütopyaları sevdiren, iyiliği besleyin ki iyilik büyüsün diyen, iyiliği emredip kötülükten sakındıran adam” (32/K)

“Hukukçu olmanın mücadele dolu bir yaşam şekli olduğunu, her halde ve her zamanda Hakk’ı söylemenin ve batılın/zulmün karşısında durmanın en büyük erdem olduğunu, yoruldum ve artık bana müsaade kelimelerinin lügatlerden silinmesi gerektiğini bizzat ve bilfiil öğreten ve hala öğrenen, hukuku yaygınlaştıran şahs-ı muhteremdir, Muharrem Hocamızdır.” (24/K)

Cezaevi Ziyaretleri -7

22 yaşında idam cezası almış. 22 yıldır cezaevinde.

İdam kaldırılınca cezası ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrilmiş.

Onu yargılayanlar da tanıyanlar da inanmıyorlar suçlu olduğuna.

Sivaslı olmak bir suçsa… 2 Temmuz 1993 tarihinde “derin” bir suç şebekesi Madımak Oteli’ni yaktırdığında, insanın memleketinde olması suçsa…

Cezaevlerindeki siyasi tutsak Müslümanları ziyarete gidiyorum.

Ne çok acı, ne çok tutsak var.

Kandıra 1 No’lu F Tipi Cezaevinde Adem Kozu’yu ziyaret ediyorum.

Allah’ın selamını verip, cezaevlerindeki Müslümanların halini hatırını sormak için geldiğimi söylüyorum. Büyük bir şaşkınlık ve duygusallık dalgalanıyor gözlerinde. Ben bu sahneye alışığım, o değil. 15 yıl sonra, bir sensin gelen diyor. İnanamıyorum, inanmak istemiyorum ama ne yazık ki gerçek bu.

Yıllar yılı, uzun yılların sonu, ailesinden başkasının arayıp sormadığı mazlum Müslümanlarla karşılaşıyoruz.

Bu noktadan sonra yazacaklarımı okuyanlar; kendilerini baştan ayağa mazlum şu adamın yerine koymaya çalışsınlar. Bu mümkün değil ya, bir nebze olsun başarsınlar, başaralım.

Sivas’ta o malum alçakça oyun sahnelendikten sonra “tanrılar” acilen “kurban” istediler.

Olaylarla yakından uzaktan alakası olmayan onlarca insan karakola götürülüp işkenceden geçirildi. Güya yargılandı! Rezil mi rezil bir “tiyatro” sonucu akıl mantık ve insaf dışı cezalara çarptırıldılar.

Adem Kozu, dinle diyanetle işi olmayan, hatta içki içen bir genç o yıllarda.

Olay patlak verdikten dört gün sonra polisler çalıştığı işyerine geliyor. Soyadı Bağkuş veya Bozkuş olan Adem adında birini soruyorlar. Öyle biri yok.

Kendisine, “bizimle karakola kadar gel” diyorlar, “ifadeni alalım 15 dakikada, dönersin.”

Gidiş o gidiş!

Kendisinin Adem Kozu olduğunu söylüyor ve nüfus kağıdını gösteriyor ama ne çare.

2 hafta boyunca nezarethanede dayak üstüne dayak yiyor.

Polis’in ve Yargı’nın eline düştüğünde Adem Kozu 7 aylık evliymiş.

Fakir, bir garip bozkır çocuğu düşünün…

Dün geçim derdinde herhangi bir gençken bugün en azılı katillerden daha tehlikeli! O bir “vatan haini”, “cani”, “rejim düşmanı”, “bölücü”, “terörist” veya aklınıza gelecek başka en kötü şey…

Oysa, “ne suç işlemiş Adem Kozu” sorusuna “koskoca” Sivas Davası Dosyası cevap veremiyor. Polisi, hâkimi, savcısı, numunelik olsun, bir adet delil gösteremiyor.

Adem Kozu Afyon, Kırşehir, Ankara Ulucanlar, Ankara Elmadağ, Rize, Kırıkkale ve Kocaeli olmak üzere o cezaevinden bu cezaevine sürülüyor.

Adem Kozu fakir. Adem Kozu’nun eşi, ailesi ziyaretlerine gelemiyor.

Adem Kozu’nun eşi epilepsi hastası.

Adem Kozu’nun eşi çarşıya çıkmak istemiyor. Hayır hastalığından ötürü değil.

“Arkadaşlarımı görüyorum, yanında eşleri, çocukları… Dayanamıyorum!” diyor.

Çevreden laflar işitiyor sürekli, diyorlar ki “neden halen o adamı bekliyorsun, idam cezası aldı, yok artık öyle bir adam!”

“Gençsin, kendine bir hayat kur, neden halen onun yolunu gözlüyorsun?”

Eşine iki kardeşi bakıyor. Eşi anasının evinde kalıyor.

Adem Kozu ne yapsın, eşi ne yapsın!

Sussan gönül razı değil söylesen tesiri yok.

Kaç Adem Kozu var bu ülkede? Kaç âdemoğlu “katledildi”, taştan mezarlara kilitlendi? Kaç Yusuf kuyulara atıldı!?

Mazlumder’in 2 Temmuz 2013 tarihinde yayınlanan Sivas Davası Raporu’nun Sonuç Kısmı şu çarpıcı tespit cümlesi ile başlıyor:

“Sivas davasında, soruşturmanın başladığı andan karar verilinceye ve hüküm kesinleşinceye kadar, “adil yargılama” ilkelerinin defalarca ve ağır bir şekilde ihlal edildiği, davanın sonucuna doğrudan doğruya etki edildiği tespit edilmiştir.”

Soruşturma, kovuşturma ve temyiz aşamalarında istikrarlı biçimde hukuk katliamı yapılmak suretiyle, “resmen” dalga geçer gibi, kapkara, utanç verici bir kararla, doğrudan ve dolaylı olarak binlerce insan mağdur edildi.

Adem Kozu’ya soruyorum: Sivas Davası’ndan yatan kaç kişi halen cezaevinde?

Yaz, diyor ve takım arkadaşlarıymış gibi bir çırpıda sayıyor:

Ahmet Oflaz, Erol Sarıkaya, Faruk Sarıkaya, Ekrem Kurt ve Bekir Çınar Tokat T Tipi’nde, Muhsin Erbaş, ibrahim Duran, Harun Gürbaş, Hayrettin Gül, Ahmet Turan Kılınç, Yunus Karataş, Harun Yıldız ve Faruk Ceylan, Cafer Tayyar Soykök Sivas E Tipi’nde, Mevlüt Atalay, ömer Faruk Gez, Bülent Düvenci, Latif Karaca ve Halil ibrahim Düzbiçer Ankara 1 veya 2 F Tipi Cezaevi, Faruk Belkavi Kocaeli 2 Nolu F Tipi’nde, Ali Kurt Kırıkkale F Tipi’nde.

Unuttuğu isim yoksa 22 kişiler.

İdam cezası alan başkaları da varmış, onlar yurt dışına kaçmış.

82 kişi yargılanmış, 33 kişi idam cezasına çarptırılmış, 6 kişi beraat etmiş, diğerlerine 3 ila 15 yıl arası hapis cezaları verilmiş.

Adem Kozu’ya soruyorum: Şimdi bu insanların hepsi senin gibi, alakası yokken idam cezasına mı çarptırılmışlar!?

Sadece 2 kişi protesto gösterilerine katılmış. Diğer isimlerden ikisi hariç tamamı sağdan soldan, hatta bazıları Madımak Oteli’nin yanındaki meyhaneden alınıp “suçlu bulunmuş!”

Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Devlet Denetleme Kurulu’nun Sivas Olaylarıyla ilgili olarak hazırladığı ve Temmuz 2014’te yayınlanan raporda dikkat çekici şu tespit, anlayana çok şey söylemekten öte ima ediyor:

“Olayın ortaya çıkmasında, önlenememesinde ve soruşturulmasında/yargılanmasında Devlete terettüp eden ağır bir hizmet kusuru  bulunmaktadır.”

Devlet’in en üst katlarından birinden gelen böylesi bir izahat ve itiraf dahi yetmiyor 22 yılları ellerinden alınmış mazlumların tahliye olmalarına.

Veya yeniden yargılanmaktan bahseden de yok.

Sivas Davası bir Balyoz Davası, bir Ergenekon Davası, Bir Şike Davası değil!

Oysa ki şikenin âlâsı!

Sivas mağdurlarının avukatlarından Cüneyt Toraman Yeni Akit’e yaptığı açıklamada, DDK raporunun, o günkü eylemlerin anayasal düzene karşı bir eylem ve hareket olmadığını ortaya koyması açısından çok önemli olduğunu belirtiyor:

“Bu adamlar en fazla gösteri yürüyüşüne muhalefetten 1 sene alabilirlerdi. Bunun dışında oradaki ölümlerle ilgili, oteli yakmaya çalıştıklarıyla ilgili bir delil yok. Yani yüze yakın kişi hiç alakası olmayan maddeyle mahkûm edildi”

Sivas Belediye Başkanı Sami Aydın, “Sivas’tan özür dilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Sivas bunun bedelini ağır ödedi.” diyor.

Hiç kimsenin değilse Sivaslıların “hemşehrilerini” zulmün elinden almaları gerekmez mi? Şehir tek yumruk olup, daha fazla gecikmeden bu onur meselesini çözmeli.

Bu ülkenin soylu insanlarına güveneceğiz yine de herhalde; çakma aydınlar kalabalığına değil.

Bu yazı için Sivas Davası’nın fazlasıyla fedakâr avukatlarından Muharrem Balcı’ya bir soru yönelttim:

“Davanın üzerinden 20 yıldan fazla zaman geçti. Sizce Sivas Davası nasıl bir dava olarak tarihe geçti?”

“Sivas olayları, eğer davaya biz, avukatlar olarak sahip çıkmasaydık 2. Menemen Vak’ası olarak tarihe geçecekti. Nitekim neredeyse tüm merkez medya görüntülü ve yazılı ağız birliği yapmışlar, her duruşma öncesi yangın görüntülerini yayınlayarak mahkemeyi etki altına almışlardı.

Avukatlar olarak, her duyarlı insanın (avukatlar olarak bizlerin de) Sivas’ta protestoya katılabileceğimizi, nitekim 200.000 merkez nüfusu olan Sivas’ta kadınlar ve çocukları çıkardığınızda 30.000 kişi olabileceğini ve bunun 20.000 kişisinin gösterilere katıldığını, görüntülerde birçok kamu görevlisinin de öğle arası ve mesai sonrasında gösterilere katıldığını ifade ettik ve savunmamızda bunları yazdık.

Dava ilk derece mahkemesinde en ağırı 20 yıl ve daha aşağı mahkûmiyetlerle sonuçlanınca Türkiye’yi ayağa kaldırdılar.

1991 tarihli Antalya Savcılar Toplantısında yayınlanan Laiklik Bildirisinde ifade edilen şekilde Yargıtay karar verdi ve TCK 146’dan mahkûmiyetle sonuçlandırdı.

Sivas Davası’na Sivaslılar da dâhil (davaya katılan Avukatlardan başka) kimse sahip çıkmadı. Hatta öyle ki Sağcı – Muhafazakâr Avukatlar bile sahip çıkmadı. Ve hatta, davaya ucundan kıyısından dâhil olan, ama her seferinde müvekkilinin ismini bana sorup duruşmaya öyle giren önemli bir avukat arkadaşımız bile Sivaslıların adam yaktığını ima eden yazı yazdı.

Kısaca Sivas Davası Yargıtay kararından sonra sahipsiz kaldı. Bizler Yargıtay’ı G.Kurmay Brifinginden dolayı protesto ederek cüppeleri salonda bırakmıştık. Sivaslılar da ilgilenmeyince hükümlüler oldukça mağduriyet yaşadılar.”

Yıllar gelip geçti, adamlar içeride unutuldu. Anaların duaları yere düşen dualar gibi toprağa karıştı.

Evlatlarını kaptırmış analardan biri Başbakan Tayyip Erdoğan’ın seçim otobüsüne girip, ah etmiş, feryat etmiş, “evlatlarımızı bize verin artık” diye…

Başbakan ve eşi ağlamışlar.

Adem Kozu’nun annesi bir siyasi liderin yolunu kesmiş, “evladımı uzak zindanlara attılar, bari yanımızda olsun, gidip ayda bir görelim” diye rica etmiş.

“ilgileneceğim,” demiş, “hele bir belediye başkanı olayım, sen gör..”

O lider ertesi gün bir helikopter “kazası” sonucu bu dünyadan ayrıldı.

Acaba Sivas Davası mağdurlarının Allah’tan başka kimi kimsesi kaldı mı?

 

Takip

Olayı 10 Kasım 2013 tarihinde Dört Serseri Polis başlıklı yazıyla duyurmuştuk.

11 Kasım 2013’te BİMER’e (Başbakanlık İletişim Merkezi) “922997” başvuru sayısı ile ihbarda bulunmuştuk.

Aynı gün Cumhurbaşkanlığı’na da başvurmuş, 24 saat içinde şöyle bir yanıt almıştık:

“Cumhurbaşkanlığına elektronik posta yoluyla ilettiğiniz dilekçeniz alınmıştır. Başkanlığımız tarafından elektronik postanızda yer alan detay incelenmiş olup, Emniyet Genel Müdürlüğüne iletilmiştir. KURUMSAL İLETİŞİM BAŞKANLIĞI”

Taraf Gazetesi 1 Aralık 2013 tarihinde “Bunun Adı Irkçılık” başlığı ile olayı manşetten kamuoyuna yansıtmıştı.

http://www.taraf.com.tr/haber/bunun-adi-irkcilik.htm

10 Aralık 2013 tarihinde İMC TVTürkiye’de Mülteci Olmak” başlıklı bir haberle konuya dikkat çekmişti:

http://www.youtube.com/watch?v=76_50gKtBjQ

Son olarak Av. Ahmet Kılıç İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na İhbar Dilekçesi ile bizzat başvuruda bulundu. Savcılı Soruşturma Numarası (: 2014/1614 ) ile takip etmeye devam edeceğimiz olaya ilişkin dilekçe de burada:

Hocamız Av. Muharrem Balcı’nın tabir ve duasıyla, “Hukukun Yaygınlaştırılması” amacıyla paylaşmayı bir sorumluluk sayıyoruz.

İSTANBUL CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NA

İHBAR EDENLER           : AV. AHMET KILIÇ  –   AV. MEHMET ALİ BAŞARAN

ŞÜPHELİLER                 : Sivil polis memuru olduklarını iddia eden 4 şahıs

SUÇ TARİHİ                  : 09.11.2013 saat: 04.00

SUÇ YERİ                      : (….) Tarlabaşı\Taksim\İstanbul

KONU                           : Yukarıda verilen adreste yaşayan Afrikalı göçmenlerin ikamet ettiği evin gece baskınıyla usulsüz aranması, orantısız güç kullanılarak korkutulmaları, hakaret edilerek şiddete başvurulması, özel hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığı ilkelerinin ihlal edilmesi hakkındaki ihbar dilekçemizdir.

SUÇ                                       : TCK md. 257 (Görevi Kötüye Kullanma), TCK md. 256 (Zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması), TCK md. 125 (Hakaret), TCK md. 120 (Haksız arama), TCK md. 116 (Konut dokunulmazlığını ihlal), TCK md. 134\1 ve md. 137 (Özel hayatın gizliliğini ihlal)

AÇIKLAMALAR      :

1-     9 Kasım 2013 saat 03.00-04.00 saatleri arasında sivil polis olduklarını iddia eden 4 şahıs (..) Tarlabaşı\Taksim\İstanbul adresine gelerek içeride yaşayanlardan kapının açılmasını istemişlerdir. İçeride bulunan Afrikalı göçmenler, kapıya vuranların sivil giyimli ve kimlik göstermeyen kişiler olduklarından ve bu kişilerin gerçekten polis olup olmadıklarını anlayamadıklarından kapıyı açmak istememişlerdir.

2-    Kapının açılmaması üzerine şüpheliler kapıya daha sert bir şekilde ve küfürler, hakaretler ve tehditler içeren sözlerle vurmaya başlamışlar, uykularından uyandırdıkları insanların fazlasıyla panik, korku ve endişeye kapılmalarına sebep olmuşlardır.

3-    Bu yaşananlar üzerine Afrikalı göçmenler kapıyı ısrarla çalan kişilerin polis olup olmadıkları konusunda şüphelendiklerinden (…) nolu numaradan 155 Polis İmdat hattını aramışlardır.

4-    155 Polis İmdat hattının aranmasından sonra 2 resmi üniformalı polis söz konusu adrese gelerek göçmenlerin kapıyı açmaları sağlanmıştır.

5-    Kapının açılması üzerine sivil polis olduklarını iddia eden 4 şahıs bir anda göçmenlerin üzerine silah doğrultmak suretiyle çullanarak “neden kapıyı açmıyorsunuz lan … koduklarım” şeklinde küfürler etmişlerdir. Bu arada aynı evde yaşayan Afrikalı göçmenlerden biri olan X’in kafasına silah dayayarak tehditler ve hakaretler savurmuşlardır.

6-    Polis olduklarını iddia eden 4 şahıs evde kalan diğer 3 Afrikalıyı da yere yatırdıktan sonra hiçbir arama kararı olmaksızın evin altını üstüne getirerek uyuşturucu aramışlar ve yaptıkları “aramada” hiçbir suç unsuruna rastlamadan evden ayrılmışlardır. Evden ayrılmadan önce de evde bulunanların fotoğraflarını -rızalarını almadan- çekmişlerdir.

7-     İhbar konusu olay 1 Aralık 2013 tarihli Taraf Gazetesi nüshasında manşetten verilerek haber yapılmıştır. Taraf gazetesinin bu nüshasını da savcılığınıza sunuyoruz.(Ek-1)

HUKUKİ DEĞERLENDİRME :

1-     Kendilerini sivil polis olarak tanıtan, ancak kimlik göstermeyen şahıslar PVSK’nın ilgili maddelerini ihlal etmişlerdir.

2-    Şüpheli şahıslar silah kullanmayı gerektiren her hangi bir durumla ve mukavemetle karşılaşmamalarına rağmen silah kullanarak PVSK’nın ilgili maddelerini ihlal etmişlerdir.

3-    Şüpheli şahıslar evde kalan şahısların rızalarını almaksızın fotoğraflarını çekerek özel hayatın gizliliği prensibini ihlal etmişlerdir.

4-    Şüpheliler arama kararı olmadan eve girdiklerinden “konut dokunulmazlığını ihlal” suçunu işlemişlerdir.

5-    Şüpheliler evde kalanların kafalarına silah dayamış, hakaret ve küfür içerikli sözler sarf etmişlerdir. Bu yönüyle de şüphelilerin hakaret ve tehdit suçunu işledikleri sabittir.

6-    Evde kalan mağdurlar kendilerini polis olarak tanıtan 4 şahıstan şüphelendikleri için 155’i aramışlar, gelecek olan polis ekibinin kendilerini koruyacağı beklentisine girmişlerdir. Ancak gelen polisler diğer 4 şahsın şiddet uygulamasını ve usulsüzlüklerini engelleyememişlerdir.

7-     Bilgi sahibi olmamakla birlikte eğer bu 4 şahıs polis olsaydı dahi; Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği, PVSK ve CMK’nın arama, kimlik sorma vs. ilgili maddelerini ihlal ederek görevlerini kötüye kullandıkları açıkça anlaşılacaktır.

SONUÇ VE TALEP :

Afrikalı göçmenlerin Türkiye’deki yaşama şartlarının oldukça kötü olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Taksim Tarlabaşı’nda çok zor şartlar altında yaşamaya çalışan bu insanlar ülkelerindeki iç savaştan, zulümden ve baskıdan kaçarak buralara gelmişlerdir. İçlerinden çoğunun annesi veya babası öldürülmüş, bazılarının kardeşi sakat bırakılmış, bazıları da siyasi baskıya maruz bırakılarak ülkelerini terk etmeye zorlanmıştır. Bunlarla birlikte -kabul anlamına gelmemek kaydıyla- kuşkusuz uyuşturucu kuryeliği yapan göçmenler de vardır. Ancak böyle bir durumun varlığı halinde bile yukarıda anlatılan fiillerin işlenmesi haklı görülemez. Kendilerini sivil polis olarak tanıtan söz konusu 4 şahsın ihbar konusu evde yapmış oldukları fiil ve işlemler tamamen hukuksuzdur. Günümüz Türkiye’sinde bu ve buna benzer uygulamalardan bahsetmek bile uzak ihtimal olarak değerlendirilirken böyle bir olayın yaşanması hukuksuz olmasının yanında devlet otoritesine ve kamu kurumlarına karşı güveni de yıkıcı niteliktedir.

Yukarıda izah edilen sebeplerden dolayı savcılığınız tarafından bu olayın araştırılması, 2 resmi üniformalı polisin kimler olduğunun tespit edilerek bilgilerine başvurulması ve kendilerini sivil polis olarak tanıtan 4 şahsın kimliklerinin tespit edilerek kamu adına cezalandırılmalarını talep ediyoruz.

AV. AHMET KILIÇ                     AV. MEHMET ALİ BAŞARAN

Ek-1: Taraf Gazetesi’nin 1 Aralık 2013 tarihli nüshası