nezaket

Dün Ahmet ve Selim’le Silivri Cezaevi’ne ziyarette bulunduk. Av. Selçuk Kozağaçlı ile kısa bir görüşme gerçekleştirdik. Avrupa’dan yabancı misafirleri, meslektaşlar vardı, onları bekletmeyelim dedik.

Yanlış duymadıysam 12 gündür açlık grevindeydi. Halsizliğinden belli oluyordu. Kısa bir süre önce babası vefat etmişti. Yetkililer uzun saatler süren yolculuk boyunca (İstanbul- Konya- İstanbul) bileklerindeki kelepçeyi çözmeyerek, zaten haksız yere tutuklu bulunan bir hukukçuya ilaveten işkence etmenin zalimliğini sergilemişlerdi. Konya’da mezar başında çekilmiş bir fotoğrafı basına yansımıştı. Büyük bir zulmün küçük bir parçasıydı sadece o kare.

O şartlar altında, kutu kadar küçük görüşme odasında, hal hatırdan sonra dosyasından aşağıdaki kâğıdı çıkarttı. Aylar önce kendisine gönderdiğimi unuttuğum çocuk kitabımı okuyup notlar almış. Ayrıntılı olarak tahlil etmiş, eleştirilerini aktardı. “Vay be” demeden edemedim. Bana fazla böyle şeyler! Edebiyatın biraz, “çocuk” edebiyatının hepten küçümsendiği, arkadaşlara, kardeşlere hediye ettiğim kitapların çoğunlukla okunmadan bir kenara atıldığı bir ortamda şaşırmamak ne mümkün!

Bu nezakete ve derinliğe karşı saygı duruşunda bulunmak adına paylaşmak istedim. 

(Ben de Özge keşke daha çok çizseymiş dedim.)

Bir Garip Deneme

Bazı dönemlere ait simge fotoğraf ve görüntüler vardır. On yıldan, yirmi yıldan geriye o birkaç fotoğraf karesi veya görüntü kalır. Bunlar o yılları ve yaşananları tamı tanıma özetler ve hafızalara kaydeder.

Mesela 28 Şubat dönemine ait böyle bir karede kadın polisi, bir kadının başörtüsüne asılmış çekiyorken görürüz.

Aynı dine mensup, aynı ülkenin vatandaşı iki kadından biri devletin üniformasını kuşanmış halde diğerinin “şahsiyet”ine saldırırken çekilmiştir fotoğraf.

Kenan Evren döneminin bariz fotoğrafı mesela, “gözaltı ve işkence”dir.

Yıllar geçtikçe, önce hayal kırıklığına, ardından hukuksuzluğa evrilen, derken zulme ve basbayağı zorbalığa dönüşen AKP döneminden geriye hangi simgeler kalacağını hiç düşündünüz mü?

İlk 10’da yer alacak kareler arasında 15 Temmuz gecesine ait olanı herhalde başta gelir.

Roboski Katliamı’nın yürekleri dağlayan o karlı, battaniyeli fotoğrafını unutmak mümkün mü?

Failleri Ankara’nın derin dehlizlerinde kaybolmuş Hrant Dink cinayeti de, listede kendine yer bulacaktır sanırım.

Muhakkak bir şantiye fotoğrafı veya sözümona ‘Yeni Türkiye’nin beton ormanlarından bir kare.

Birikim Dergisi’nin 270. sayısının efsane kapağı da olabilir: “İnşaat Ya Resulullah”

Listeye girebilecek bir fotoğraf ile bir görüntü birkaç gün önce Konya ve Adana’dan geldi. Öyle zannediyorum ki hafızalardan kolay kolay silinmeyecek.

KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin Başkanı, muhalif avukat ve hukukçu Selçuk Kozağaçlı’yı, babasının mezarı başında bileğinden kelepçelenmiş vaziyette toprağa dokunurken gösteren bir fotoğraf…

Türkiye’deki “düşmanlığın” her türlü hukuk ilkesini ezip geçtiğinin, İnsan’ın insan oluşuna, acısına, onuruna, izzetine, örf-adet-gelenek ve göreneklere, insanın kutsalına, en temel hakkına saygı duyma gereğini dahi yerle bir ettiğini gösteren saygısızlığın fotoğrafı…

Kozağaçlı mahkeme için başka bir ülkeden ve üstelik savaş bölgelerinden güçlükle geçerek Türkiye’ye gelmiş ve “kaçma şüphesine binaen” tutuklanmış biri. Böyle birinin babasının cenazesinde, mezarı başında kaçma ihtimali yüzde bir bile olsa, kelepçe takmadan da güvenlik sağlanabilir herhalde. Mesele kaçma şüphesi veya güvenlik olsa…

Bu utanç fotoğrafını çeken kim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yakasına yapıştıran kim? Siz kimin itibarını sağlıyor, kimin itibarını sarsıyorsunuz?

Talimat verenlerin veya uygulayanların yüzleri hiç mi kızarmadı, merak ediyorum. “Yahu, ayıptır, bu kadar da olmaz” diyen bir iç ses de mi duymadılar?

Bu fotoğraf ne şimdi? Devletin güç gösterisi mi yoksa acziyet belgesi mi? Elbette ikincisi. Herkes kendine yakışanı yapar, öyle değil mi? Birilerinin içinin yağı eriyor gibi görünüyor. Esasen bu milleti utandırmaktan, seviyeyi iyice ama iyice düşürmekten başka bir şey yapmıyorlar.

Alparslan Kuytul’a Adana’da, evinin balkonunda konuşurken yapılan da ibretlikti. Devlet’i yöneten “ölümlülerin” zulmünün ve kibrinin seviye tespit sınavı gibiydi yaşananlar. Öte yandan zulme dilsiz, kör ve sağır kesilen kesimler için de yine acıklı bir performanstı sergilenen.

Allah için adil şahitler olma mesuliyetini Allah biz Müslümanlara değil de evcil hayvanlara mı yükledi acaba diye sormadan geçmeyelim.

Devlet, hiçbir surette şiddete başvurmamış, ısrarla ve sabırla yasalara bağlı kalan insanlara karşı tahrik edici tavrını polisler eliyle sürdürüyordu. Nihayet en yüksek seviyeye çıkarttı.

Kuytul’un evi sanki terör örgütüne ait bir hücreymiş de içerde teröristler varmış gibi polis otoları ve onlarca polisle üç gün boyunca abluka altına alındı.

Sebep?

İftiralardan müteşekkil bir iddianame ve hukuk dışı kararlarla bir yıl boyunca haksız biçimde tutuklu kalan bir hoca nihayet serbest kaldı da evine dönüyor diye.

Dahası?

Dahası, kendine gönül veren vatandaşlar onu karşılayacak, bir “geçmiş olsun, hoş geldin- hoş bulduk” merasimi yapılacak.  

Ne oldu?

Bolu’dan çıkıp Adana’ya gelene kadar asker ve polislerce sürdürülen takip ve taciz ve engellemelerden sonra evine varan, vakfı haksız yere kapatılan, vakıf mallarına el konulan başkan, balkondan misafirlerine, takipçilerine seslendi.

Devlet’in zorbalığının ve acziyetinin resmi işte o esnada çekildi. Alparslan Kuytul konuşurken sokağa yığılan polis otoları, hep birlikte siren sesleri çalarak hakkı söyleyen adamın sesini bastırmaya çalıştılar.

Yetkili memurlarda veya onlara talimat verenlerde kaybolan sadece hak hukuk bilinci değil. “Basiret” de kayıplara karışmış görünüyor çoktandır.

Alparslan Kuytul 3 gün boyunca avukatlarıyla savunma yaptıktan sonra tahliye olmuştu. Hakkı söylemeye, zulmü ve zulmedenleri eleştirmeye devam ettiği için derhal gözaltına alındı ve tutuklanıp geldiği yere, Bolu F Tipi Cezaevine gönderildi. Düğmeye basılması ve tutuklanması 24 saatten değil 12 saatten kısa sürdü.

Hak söz konusuyken kaplumbağa hızı, haksızlık söz konusuyken ışık hızı!

Bu arada eşi Semra Kuytul da yine, yeniden gözaltına alındı. Artık “eşidir” diye değil “sünnettir” diye haftada bir rutin olarak gözaltına alırlarsa şaşırmayız.  

Tüm bu garabetler seçkisinden geriye devletin “deneme” çalışması kaldı. Adana Emniyeti şöyle bir “deneme” yaptı:

“Acaba biz bir insanın evinin önüne polis otoları ve onlarca polis yığsak, uzun namlulu silahlarla gece gündüz nöbet tutan polisler olsa, mahalleliye eziyet etsek, çoluğu çocuğu korkutsak, ortamı gersek, üstelik bu “olay yeri” sahnesini üç günden fazla süre sahnelesek, siren sesleri ile ortalığı inletsek, itiş kakış yaşatsak, elde telsizlerle birileri yüksek sesle sağa sola talimatlar verse, gövde gösterisi yapsak, işgal topraklarında devriye geziyor edaları da eşlik etse, buradan bir “terör örgütü” algısı oluşturabilir miyiz?”

“Olur, A Haber’e ağızları sulandıracak bir malzeme olur!”

Boşa bir deneme. Milletin vergilerini böyle boş işlere, gereksiz mesailere harcıyorlar. Bu hukuka uygun mu, helal olur mu? Soran yok nasıl olsa.

Bosna’nın bilge lideri Aliya İzzetbegoviç “Düşmanlarımıza karşı tek bir borcumuz var: Adalet” demişti.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin düşman bellediği kişi ve kesimlere adalet borçlu olmadığını gördük, görüyoruz. Bu ülkede Hukuk’un halen daha içselleştirilmediğini, sadece “düşman” pataklamaya yarar bir sopa olarak kullanıldığını gördük, görüyoruz.

Kendini bu yolda kullandıranlara yazık oluyor. Hem bu dünyalarını hem de ahiretlerini ziyan ediyorlar. Yarın bu ülkenin evlatlarının yüzüne bakamayacaklar.     

İzzet ve şerefi doğru yerde aramak lazım… Devletler değil, mevkiler makamlar değil insanlar Allah’a hesap verecek.

Hak mücadele verenler kazanır, Allah şahittir, tarih onları yazar. Zulmedenler, zulme taşeronluk edenler ve bu kuru gürültüye eşik edenler elbette silinip giderler.

Cezaevi Ziyaretleri – 20

Avukat arkadaşım Ahmet Kılıç ve Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevinde Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı ve Şahırmerdan Sarı ile görüştük.

Üçü de Türk Yargısının mağduru. Üçü de hukuk yüzü görmedi. Üçüne de reva görülen muamele zulüm ve işkence.

Osman Kavala’nın tutuklanmasının üzerinden bir yıldan fazla süre geçti. Hakkında halen bir iddianame dahi hazırlanmış değil. Bu, “ipini koparmış” bir “Yargı”dır. Bu “çakma yargı”, devlet iktidarını gasp etmiş bir müfteri gibi davranmaktadır.

Ortada suça ilişkin tek bir delil yok, dağ gibi iftira var. Art niyet var, yoz bir kötülük var, hapis var, dahası var:  

Osman Kavala “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”na çarptırılmış bir mahkûmdan daha ağır şartlarda, tek başına tutuluyor. Kendisine spor ve sohbet hakkı tanınmıyor. İçeride ziyaretçilerden başka kimse ile görüştürülmüyor.

Aynı işkence Selçuk Kozağaçlı’ya da uygulanıyor.

Yargı’nın içinde bulunduğu utanç verici hali son günlerde Karar Gazetesi’nde birbiri ardına kaleme aldığı yazılarla Yıldıray Oğur ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor.

Şahımerdan Sarı, Fetö’cü hâkim ve savcıların hukuk mukuk dinlemeksizin, içlerinde kaynayan fesatlıkla verdikleri korsan kararlar neticesinde geçmişte 10 yıl hapis yattı, halen “tutsaklığı” devam ediyor.

Allah kimseyi bu yargının eline düşürmesin! Bu yargıyı, bu hâkim ve savcıları Allah ıslah etsin diye sözlü ve fiili duada bulunmak lazım.

Süreyya Berfe, çocuklar ölüme verilmiş gözdağıdır, demiş. Türk yargısı da topluma verilmiş bir gözdağıdır. Bu zihniyetle ve karakterle, geleceğimize pusu kurmuş bir mayın tarlasından farksızdır.

Yargı denilen, derinlere kök salmış sorunu çözmeden başı beladan kurtulmaz bu milletin. Zulüm ile abad olunmayacağına göre…

Bugün ziyaret ettiğimiz üç isimle ilgili üç okuma parçası sunarak özetime son noktayı koyayım istiyorum. Bu kadar kötülükle karşı karşıya kalmak yoruyor insanı.

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46082758

https://m.bianet.org/bianet/siyaset/200861-tahliye-edilen-avukat-selcuk-kozagacli-darp-edilerek-emniyete-goturuldu

http://www.sahimerdansari.com/28-subat-ve-feto-magduru-sahimerdan-sari-adalet-bekliyor.html

Bir Put Olarak Hukuk

“Tahliye olmasından bir gün sonra hakkında gözaltı kararı çıkarılan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı, “Yatarız hapiste, hesabını da sorarız” diye konuştu.”

Kozağaçlı, twitter hesabının başına şu sözü sabitlemiş: “Hukuk diye helvadan put yapmışsınız acıkınca yiyorsunuz.” 

Olan biten, olan ve hiç bitmeyen yargı zulmü ancak bu söz kadar veciz biçimde izah edilir diye düşünüyorum. 

(Az ama kıymetli okurlarımla birlikte bu ülkede, bu zor şartlar altında, “düşünce ve ifade özgürlüğü”müzü işler tutmaya dönük okumalar yapıyoruz bu mütevazı yazıhanede. Bence önemli.) 

Hakkı tutup kaldırma niyeti taşıyanlar için en zoru, düzen tarafından ötekileştirilenlerin, fena halde öcüleştirilenlerin haklarını görebilmek ve gözetebilmektir. En büyük mazlumlar, bilhassa terör’le, devletin güvenliğine karşı suçlar’la ilişkilendirilip iftira ile tutuklanan ve itina ile zindanlara atılanlar arasında yer alır. Kitle iletişim araçları hakkı batıl ile örtmek için deli bir para ve mesai harcarken pek çok tanıdık sima bilerek veya bilmeyerek, aktif veya pasif katkılarını sunarlar bu zulüm çarkına.

Allah için, Adalet için soruyoruz yıllardır, soralım, sormak zorundayız. İnsanlığımız, Müslümanlığımız, kutsal kitabımız bu soruları sormamızı gerektiriyor: 

“Hangi suçtan ötürü bu insanlar lekeleniyor, zindanlara atılıyor, işkence görüyor? Suçları nedir? Hani delilleri? Açıklayın.” 

“Hangi Hukuku uyguluyorsunuz? Rehine hukukunu mu? Öyleyse bu hukukun ilkeleri nelerdir?”

“OHAL’de cezaevlerine atılan veya işinden atılan yüz binlerce vatandaşın hakkı için bir açıklama yapma gereği duymuyor mu bu devleti yönetenler? Yıllar, hayatlar geçiyor.”

“Bu ülkede Adalet mülkün temeli mi yoksa lafın gelişi mi?”

Ey Müslümanlar, kanaat önderleri, cemaat liderleri hani, sorularınız nerde?

Hakkın hatırını gözettiğinizin göstergeleri sizce de yeterli mi?

Yoksa itirazlarınız sustuğunuz yerde mi ikamet ediyor?

Cezaevi Ziyaretleri – 19

Silivri 9 No’lu Cezaevindeydik bugün.

Av. Selçuk Kozağaçlı, Osman Kavala, Av. Bekir Kaya ve Ahmet Altan’la görüştük.

4 Mayıs 2018 tarihli bir önceki ziyaretimizde görüştüğümüz Ali Bulaç, Mehmet Altan ve Ahmet Turan Alkan kısa bir süre sonra tahliye olmuşlardı. 

Altı yıldır farklı cezaevlerinde ziyaret ettiğimiz mahpuslardan da tahliye haberleri geldi birbiri ardına, sevindik.

Cezaevleri ama bilhassa Silivri 9 No’lu Cezaevi adeta bir tanınmış muhalifler kampına dönüşmüş durumda. Kamp dediysem, birbirleriyle irtibatlı oldukları anlamı çıkmasın buradan. Ağır bir tecrit var. Pek çok tutsak tek başına kalıyor.

Selçuk Kozağaçlı, daha önce fesat “FETÖ Yargısı” neticesinde hapis yatmış tecrübeli, dirayetli ve sızlanmayan bir tutsak olmasına rağmen ağır tecrit altında artık zorlandığını söylemeden edemiyor.

Kendilerine uygulananın, adı konulmamış bir “düşman ceza hukuku” pratiği olduğunu belirtiyor, ki katılmamak elde değil. Pek çokları gibi onun da maruz kaldığı sürecin hukukla, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarıyla filan alakası yok elbette. Tam manasıyla yasa dışı ve kayıt dışı bir “hukuk” uygulanıyor. 

Selçuk Kozağaçlı ile apayrı dünyaların insanlarıyız lakin şunu bütün samimiyetimle ifade etmek isterim ki inançlarının ardındaki coşku dolu kararlı duruşu ve bilhassa verdiği hukuk mücadelesi ile hayatı hukuk fakültelerinde ders diye okutulmayı hak ediyor.

Hukuk felsefesi üzerine uzun uzun konuşuyor ve haklı olarak soruyor: “Bize ve pek çok kesime uygulanan bu muameleyi hukuk olarak kabul edebilir miyiz? Eğer kabul edersek, bu çok tehlikeli içtihat yarınlara büyük bir tehlike olarak miras kalacak.”

İthama ve illa ki yeni bir tanımlamaya ihtiyaç olduğu ortada. Ağız alışkanlığıyla “hukuk” olarak adlandırılan sürece de, “yargı” denilen mekanizmaya da farklı adlar vermek zorundayız. Kelimeleri ve kavramları zayi etmeye hakkımız yok. Yeni tanımlamalar yapmak ve cari zihniyet ve pratiği izhar ederek şekilde içini doldurmak lazım.

Hayır, buna “hukuk” diyemeyiz, “yargı” diyemeyiz. Hâkim hâkim değil, savcı savcı değil.

Adına Duruşma Salonu denilen yerde devlet memuru olarak bir tek zabıt kâtibi ve mübaşir işini doğru yapıyor. Böyle bir garabet içinde gerçekleşen “tiyatro”ya yargılama demek su katılmamış bir haksızlık olur.

Burada edebiyat yapmıyorum. Bilmeyene bir distopya romanından fırlamış gibi gelen cümlelerden müteşekkil gerçekliğin altında büyük bir zulüm yatıyor, fantastik bir kurgu değil.

Zindan gerçek, esirlik gerçek, hukuk değil, yargı hiç değil. Literatüre aşina olanlar için söyleyeyim, bu, türünün son örneği bir “kıyamet alameti”.

Kitaba uymama aşaması geçilmiş, kitaba uyduramama aşaması da geçilmiş, kitaba uydurma gayret ve çabası ise nihayete ermiş. Artık bambaşka bir aşamaya geçilmiş. Usulden ve esastan ipini koparmış bu aşamada artık her şeyi yeniden tanımlayıp tasnif etmeye ihtiyaç duyuluyor.

(Hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, hukuk psikolojisi üzerine düşünenleri, akademisyenleri yardıma çağırıyorum tam da bu noktada. Allah rızası için defansa gelsinler. Daha fazla gol yeme lüksümüz kalmadı.)

Dokuz aydır hakkında bir iddianame bile hazırlanmamış Osman Kavala “Adaletin yüzünü görebilmiş değilim henüz.” diyor.

Adaletin yüzünü göremeden zindanlara atılmış, karalanmış, cezaevinde yıllarını geçirmek zorunda kalmış binlerce insanın hikâyesi yazılmadı henüz.

Bu garabetle hesaplaşmadan var olmayı, dik durmayı başarabileceğimize inanmıyorum toplum olarak. 

“Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor.”

Şükür ki cılız bir umut var elde. Onu büyütmek, güçlendirmek zorundayız.