“Bir Yaprak Daha Düştü”

Bu sabah büroma geldiğimde, masamda beni bekleyen bir mektup buldum. Mektubun sahibi, onu sizinle paylaşmamı istedi. Öyle yapıyorum. İçimdeki duygu ve düşüncelerin konuşmasına mani olarak, sizi sadece mektupla ve yazarıyla baş başa bırakıyorum. 

“Bir Yaprak Daha Düştü

Suphi Amca ile bir ay önce ziyarette karşılaşmıştım. Bana sarılmak için yerinden kalkmaya çalışmış ama gücü buna yetmemişti.

Oğlu için 25 yıl adalet aramaktan, her ziyaret gün usanmadan, yorulmadan oğlunu teselli etmek için cezaevine gidip gelmekten bedeni yorgun düşmüştü.

Bana, “seni çok iyi gördüm ama bizimki çok zayıflamış görünüyor” demişti. Oysa o hoş sohbet, tatlı dilli Suphi Amca’nın kendisi asırlık bir çınar gibi yorgundu. Susuz kalmış bir çiçek gibi solgundu.

Ayrılırken bana sıkıca sarılmış, yanaklarımdan öpmüş, sizi Allah’a emanet ediyorum, diyerek, duygusal bir veda yapmıştı. Ayaklarını sürüyerek ağır ağır ziyarethaneden çıkışına bakmış, “Ey Allah’ım, çaresiz kullarını sen yardımcısız bırakma. Anne babalarımız bizim umudumuzun ta kendisi, bizi buralarda umutsuz bırakma!” diye dua etmiştim. Onlar olmasa biz kaybolmuş, yitik insanlarız. Dışarıda kaydı düşülmüş ölüden farksız canlılarız. Sadece onların içlerinde ve dualarında yaşıyoruz.

94 Nolu Koğuştaki arkadaşlarımız haftalık telefon görüşmelerini yaptıktan sonra gelecek yeni haberleri beklemeye koyulduk. Az sonra Osman’ın, çatının üstünden attığı pusula avlumuzun tam ortasına düştü.

Notu açtığımda Suphi Amca’nın felç geçirmiş olduğunu ve yoğun bakıma alındığını öğrendim. Daha ayrıntılı bilgi almak için koğuşun kapısından güçlü bir sesle Ömer’e seslendim.

Ömer, Suphi Amca’nın durumunun çok kritik olduğunu, cefakâr avukat* dostumuzun, Can’ın babasını görebilmesi için bakanlıktan izin almaya çabaladığını söyledi.

Ne diyeceğimi bilemedim. Elimizde, dilimizde, yüreğimizde duadan başka bir şey yoktu ki.

Ömer’e, peki Can nasıl, diye sordum. Nasıl olsun, dedi ve başka bir şey söyleyemedi. Zamanın dilinin tutulduğu anlardı.

İnsanın omuzlarını çökerten acılar vardır. Gelir çöker omuzlara, insanın dizlerinin bağı çözülür, nefes dahi almak zor gelir. İçinde, taşmaya hazır deli bir çağlayan vardır, gelir birikir sular ve o bentten bir damla dışarı çıkmaz olur.

Kemal Sayar’ın, evladını kaybetmiş bir anne için, “tek bir hıçkırık! Öyle bir hıçkırık ki hayatı özetliyor…” dediği türden bir hıçkırık çıkabilse, içinde biriken 25 yılın hasreti, kini, öfkesi, hayal kırıklıkları çözülüp bent yıkılacak, girdaptan sıyrılıp çıkacak…

Bu duvarlar nice çığlıklar, nice ağıtlar gördü ama biz, şairin dediği gibi “Kısık Sesleriz”. Acısını, sevincini içine gömüp tevekkülle ayakta duran, tek tutunacak dalı Allah olan, sabırla dövüle dövüle bugüne gelmiş mahkûmlarız.

Cumartesi akşamı 94 Nolu Koğuşun kapısı gürültüyle açıldı. Bizim 93 Nolu Koğuşumuzun küçük kapı mazgalından baktım, Can hafif kamburunu çıkarmış, başını yere eğmiş, sessizce ilerliyor… Tam önünden geçerken, kapıya vurup, “Suphi Amca’ya selam ve dualarımızı söylemeyi unutma” dedim. Boynunu bükerek, “unutmam” dedi ve yoluna devam etti.  

Boynunu öyle bir eğişi vardı ki hâlâ gözümün önünden gitmiyor. Adeta içinde gizlediği tüm acılar o hareketle dışarı yansımıştı.

İçeride geçirdiği 25 yılda kim bilir kaç defa İstanbul’a, evine döneceği günü hayal etmişti. Ama böyle değil! Babasını kaybetmeden görme telaşıyla içi kor alevken, askerlerin arasında, kelepçeli olarak, hiç değil!..

İçinde yarım kalan baba hatıralarıyla hüzünlü bir gece buluşmasına giden arkadaşımızın neler hissettiğini tahmin etmek zor değil. Sakarya Ovasının ufuksuz zifiri karanlığında yol alırken, babasının hayali gitgide içinde büyüyordur. Gözlerden uzak bir hayatın diyardan diyara göç eden bir yolcusu gibi, “hepimiz senden geldik, yine sana döneceğiz” diye dualar mırıldanıyordur…

Doktorlar hastanın durumu kritik diye sadece 10 dakika görüşme izni vermişler. Suphi Amca, oğlunu bekliyormuş. Bilinci açıkmış. Oğlunu tanımış ve son suyunu oğlunun elinden içmiş. Bize tek tek selam söylemiş.

Eşi Nevin Teyzemiz gibi Suphi Amca da bizi ‘bu adaletsiz dünyanın en temiz ve güler yüzlü çocukları’ diye adlandırırdı. Onlar için hepimiz birer Can’dık.

Baba oğul 10 dakikaya başka ne sığdırabildi, bilmiyorum. Ama içimde bir his, o sabırdan kaya arkadaşımızın, bir hıçkırıkla, gözyaşlarına yenik düştüğünü söylüyor.

Allah’ım, öyle güç ki… Kapkara bir gecede ellerinin arasından kayıp giden bir babadan ayrılmak… Mevla’nın verdiği güç olmasa bu firakın dehşetine kalp nasıl dayanır?

Pazar, fecr deşmeden 3.30’da Can koğuşuna döndü. Pazartesi sabah maltada karşılaştık. “Psikolog beni çağırmış, gidip bakayım, size yetişirim” dedi. Ancak, gelmedi.

Suphi Amca, oğlunu görene kadar direnmiş. Oğluyla helalleştikten sonra hayata ebediyen veda etmişti.

“Şüphe yok ki, göklerin ve yerin egemenliği yalnızca Allah’ındır: hayatı bahşeden de, ölümü takdir eden de (yalnız) O’dur; ve Allah’tan başka sizi koruyabilecek, size yardım edebilecek kimse yoktur.” (Tevbe Suresi 116. Ayet)

Tamer Aslan – F Tipi Cezaevi / Bolu”

Can Özbilen, babasının cenazesinde. 

 

*Av. Kaya Kartal veya Av. Mehmet Okatan olmalı. Mazlumlar için didiniyorlar, Allah kendilerinden razı olsun.

Cezaevi Ziyaretleri -2

İlkinin üzerinden iki yıl geçmiş.

Tekrar Bolu F Tipi Cezaevi’ndeyiz.

Avukat Kaya Kartal ve Ahmet Kılıç ile.

Pripyat’a hoş geldik!

Terk edilmiş bir yerde, unutulmaya terk edilmiş, hem toplu halde hem tek tek terk edilmiş Müslüman tutsaklara misafiriz.

Bir cümlede bu kadar “terk edilme”, insanı rahatsız ediyor değil mi?

Evet, her cümlenin öznesi imtihandır bu dünyada, bizce.

Bir görüşme, ortalama 35 dakika.  Toplam sekiz görüşme gerçekleştirdik.

Can Özbilen’i gayet diri gördük. Elhamdülillah.

Yayına hazırladığı kitabından bahsediyor.

Osman Erdemir’se, içimizi burktu.

93 yılından beri tutsak olan bu Müslüman şairin konuşurken zorlandığı göze çarpıyordu. İnsan fıtratını fazlasıyla zorlayan bu tip cezaevlerinin sayısız yan etkilerinden, asıl cezaya ilave cezalarından biri olabilir. Bilemiyorum.

“Sahiplenme, hatırlanma yok” diyor. Sadece ailesi. Arkadaşları, babasını filan görünce memlekette, şaşırıyorlar, soruyorlarmış: “Osman halen çıkmadı mı?”

Tamer Aslan’ı da iyi gördük. Neşeli.

Bu adamlar başka bir evrende, bizim bilmediğimiz, aklımızın almadığı, hiçbir kanalda yayınlanmayan, pek bir kaydı kuydu olmayan, belki biraz farazi, bir yere kadar arızi hayatlar yaşıyorlar. Arşivleri açılmamış yaşamlar.

İrfan Çağrıcı. Tutsak derviş. Peltek vaiz! Kekeme Çocuklar Korosu’nun başı. Üzerine 10 kişinin abandığı Bruce Lee!

Konuşması, konuşamaması, susması, bakması, yorgunluğu, dinginliği, garipliği, hüznü kabulü, hüznü tevekkülü, hüznü tebessümü…

Gözlerimde, boğazımda bir acıma, yanma hissettim.

İrfan Çağrıcı, günün 20 saatini küçücük bir odada yalnız başına geçiriyor. Sadece 4 saat, küçük bir avluya çıkma ve aynı avluya çıkan 2 mahkûm ile görüşme olanağı var.

Her tutsağın odasında televizyon var. Fakat İrfan Çağrıcı Televizyon sokmamış odasına. İnanılır gibi değil! 15 yıldır günde 20 saati minik bir odada tek başınıza geçirmeye mahkûmsunuz ve sizi “oyalayacak” TV gibi bir aracı kabul etmiyorsunuz.

“Tutsak Derviş” derken, abarttığımı düşünenler olabilirdi. Halen olabilir mi?

Rıdvan Çağrıcı. Heyecanlı. Dile kolay, 28 yıllık bir tutsaklıktan sonra, bu yılın sonu inşallah tahliye oluyor. Bir küçük hukuksuzluk daha eklemezlerse! Yoksa, 2015 sonu. Ama garanti değil. Burası Türkiye. Hem, zaten unutulmuş bir adamın, 5-10 sene daha unutulması işten bile değil!

İsmail Uysal. Salih Mirzabeyoğlu’nun yan koğuşunda kalıyor. Aynı minik avluyu kullanıyor. Kumandan’ın hizmetinde. Kumandan’a yapılan telegram işkencelerini anlatıyor.

“Nasılsın” sorusuna verdiği cevap hoş.

“Müslümanız, daha ne olsun!”

Velit Bilen. Mahcup köylü çocuğu. Yiğit delikanlı.

Tahliye ne zaman, diye sormuş bulunuyoruz kendisine.

(böyle sorular sormazdık genelde, çekinirdik, ayıp olur diye düşünürdük.)

2023 diyor. Emin değil gibi. “Yani, öyle görünüyor” demeye getiriyor. Ya da b şıkkı: Beklentisi yok. Allah bilir. Tahliye beklenmez. Gelecek olan gelir.

92 yılında, 20 yaşında içeriye girmiş birinden bahsediyoruz.

Salih Baytap. Resimler, kitaplar, okumalar, okumalar, okumalar.

Bir cezaevi ziyaretinin daha sonuna geldik.

Bir cezaevi yazısının daha sonuna geldik.

Düşünün ki bu yazı boyunca biri hep yanı başınızdaydı.

Sizi görüyordu, konuşmanızı duyuyordu.

Siz hareketlenince, o da size doğru hareketleniyordu.

Bir gardiyan. Bir gardiyan daha. Bir gardiyan daha…

 

“Efkar mektubudur aşkın sözsüz okunur 
Yalan dünya dört mevsimde bir bahar olur 
Varsın eller gönül yarası kapanır sansın 
Kabuğun altında sevgili sen kanayansın”

(Not: Tutsaklara mektup göndermek isteyenlerin adres kısmına “F Tipi Cezaevi / Bolu” yazmaları yeterli olacaktır.)

Daha Başka

Mahmut Uyan, Abdülselam Durmaz, Şevket Baytap, Ahmet Şat, M. Ali Şeker, Rıdvan Çağrıcı, Sabri Aktaş, Velit Bilen, İdris Yağmur, İbrahim Günaydın, Tamer Aslan, Rıza Bayramçavuş, Osman Erdemir, Can Özbilen…

Bu isimlerden herhangi birini tanıyor musunuz?

Bir başka isim ile ipucu vereyim: Salih Mirzabeyoğlu?

Evet, onu tanıyorsunuz. 16 yıldır cezaevinde.

Hukuk ile bağlantısı olmayan bir “yargılama” sonucu, suçlu olduğunu gösterir herhangi bir delil bulun-a-madan, kat be kat ağırlaştırılmış bir kararla bu ülkenin her köşesinde şubesi bulunan F tipi zindanlardan birine atılmış.

Öyle bir zulüm ki bu, kendisine resmen verilmiş ceza, gayrı resmi olarak uygulanan işkencelerin yanında hafif kalıyor olabilir.

Hiçbir kayıt, şart ve talebe bağlı kalmaksızın, sadece Adalet için, bir an önce tümüyle iptal edilmesi gereken 28 Şubat Siyasi yargı kararlarının öne çıkardığı sembol bir isim Salih Mirzabeyoğlu.

28 Şubat Siyasi Yargı Kararları neden iptal edilmeli, sorusu önemli.

Olağan dönemde dahi adil bir yargılama yapamadığı bilimsel olarak aşikâr T.C. Mahkemelerinin, bir hayli olağanüstü dönemlerde vereceği kararlarla adaleti tesis etmesi şüphesiz ki mümkün değildir.

(Bu cümlenin birilerine ağır geleceğini veya fazla iddialı görüneceğini tahmin edebiliyorum. Bilhassa devlet’ini çok seven, ama sevdiği oranda sorgulamayıp tonlarca kiloluk günah yükünü sırtlananlar, ayrıca öfke de duyabilirler. Doğrudur, gerçekler bazı devir ve bünyelerde “yan etki” yapar. Ne var ki görememek, gerçekleri değiştirmez. KPSS’ye girmeyebiliriz, ancak yaşamak imtihanına girdik, dünyaya geldik, burada ve bu zamanda.)

İstiklal Mahkemeleri’nden Devlet Güvenlik Mahkemelerine, oradan Özel Yetkili Mahkemelere… Devlet, Adalet dersinden istikrarlı biçimde en düşük notlarla sınıfta kalmış, kalakalmıştır.

(Sadece adını yazan bir öğrencinin kâğıdına hoca kaç puan verebilir ki!)

Devlet dersinde “öldürülmüş”, mahkûm değil tutsak olan, hayatı zindanlarda, f tiplerinde, tecritlerde geçen binlerce insanı temsil etmesi açısından sadece ama sadece 14 isim saydık.

Biraz daha empati için sırasıyla, kaç yıldır zindanlarla olduklarına bakalım:

20 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 28 yıl, 21 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 21 yıl, 21 yıl!

Kalkınma değil Adalet için soruyorum:

Herkese için adalet diyecek yüreğiniz var mı?

Bu zulmün üzerine yürüyecek pratiği de geçtim, teorik ‘karar’lılığınız var mı?

Soracak mıyız:

“Yahu, 19 yaşında cezaevine gönderilen bir çocuk, neden 20 yıldır içerde?”

Neye göre ceza veriliyor, dahası ne için ceza veriliyor?

Devletin aklı, psikolojisi, bilinçaltı şu mu:

“Allah kahretsin ki Batı’ya şirin görünmemiz, bir tür çağdaşlık elbisesi giymemiz gerektiğinden idam cezasını kaldırmak zorunda kaldık, onun yerine ağırlaştırılmış bir ölümle imha edeceğiz muhaliflerimizi, biraz zaman alıyor evet, ne yapalım, bununla yetineceğiz!”

10 yılda, 20 yılda bir insanı “ıslah” edemeyen sistemin esasen kendisi ıslaha muhtaç değil mi?

Mesela henüz Uğur Mumcu’nun katili bulunabilmiş değilken, 93 yılından bu yana onlarca “Uğur Mumcu Katili” yakalayan, cezalandıran; binlerce insanın hayatını -fırsat bu fırsat- mahveden, sayısız davalarda insanlığı sakınmaksızın sahne alan sayısız işkenceci hâkimler, savcılar, polisler, gardiyanlar besleyen sistemden önce ıslaha muhtaç kimdir, nedir bu ülkede?

“Bir iç kanama gibi sessiz ve derinden” tesir eden, paramparça edilen, yoksulluk gibi gözlere çöken, evlat acısı gibi yüreklere oturan öyle çok hayatlar var ki bu ülkede!

Bir başkadır benim memleketim.

İşte bizim gibi “ütopyacılar” da başka olmasını istiyorlar.

Daha başka!

Doğa’nın Çağrısı

Abdülselam Durmaz. Halen cezaevinde bulunan siyasi tutsaklardan biri. Bulunan yerine unutulan mı demeli! Sanırım en iyisi “kasten unutulan” demek. Devletin uyguladığı ilgili imha politikası için –aşağılarda bir yerde olacak- “dışarıdakiler için gelsin” adlı mektuplu yazıya bakılabilir. Yazıyı ben iliştirdim, mektup, kendisi de bir siyasi tutsak olan kıymetli yazar Ahmet Şat’a ait.

İlma adlı fantastik roman serisinin ilk kitabı yıl başında yayınlanan Abdülselam Durmaz ile mektuplaşmak büyük bir mutluluk ve nimet benim için. (Ahmet Şat, Rıdvan Çağrıcı, Tamer Aslan, Can Özbilen ve İsmail Şah Balta ile mektuplaşmak da öyle. Sahici, içten, maddi ve manevi besleyici.)

Bu mektup hikâyeleri Mazlumder ile başladı. Mazlumder Cezaevleri Çalışma Grubu ile yaptığımız bir cezaevi ziyareti bize çokça kapılar açtı. (En son 10.su düzenlenen cezaevi söyleşilerinin notları için mazlumder’in sitesine bakılabilir.) Dua ve Bereket ile açıklanabilecek bir yol alış oldu. Yol aldık, ama yol biter mi? –“yol bir yere gitmez, o bir durma biçimidir!”- Yolun başında sayılırız.

Abdülselam Durmaz’ın gönderdiği son mektuptan ayrı bir bölüm olarak çıkan ÇAĞRI. Çağrı filminin açılış sahnesi gibi.

Doğa ile ilgili, her canlıyı ilgilendiren ilgili çağrıyı ilginize sunuyorum. (çok fazla ilgi ve alakaya ihtiyaç duyuyoruz modern çağın insanları olarak, esasa ilişkin! O bakımdan, ilgi kelimesine bilhassa dikkat çektim. Allah insanı ilgi/sevgi ve Alaka’dan yaratmadı mı? İlk ayetten hemen sonrası.) -mab.

Doğanın şükür ile kıyam çağrısı

Işıl ışıl bir sabah. Güneş bütün tatlılığıyla parlıyor; serçeler tüm coşkularıyla cıvıldıyorlar. Yeşilliklerin davet edici kokusu odama kadar geliyor. Doğanın şükür ile kıyamı bu! Yeniden temizlediği, arındırarak tazelediği, hayat vererek anlamlandırdığı için Rabbe tüm içtenliğiyle teşekkür etmesinin, parıltısı, cıvıltısı, kokusu, coşkusu bu.

Her biri verebileceği en güzel ürün/amel ile şükrediyor… Hepsi bütün tortularından, ağırlıklarından, sinmişliklerinden, kirlerinden arınarak; giyebilecekleri en güzel elbise, takınabilecekleri en güzel takı ve sürünebilecekleri en güzel koku ile bu şükür coşkusuna katılıyorlar. Böylece Rabblerini gereği gibi takdir ederek İMANlarını tazeliyorlar. Sonra var güçleri ile bizi de bu şükür coşkusuna, bu iman tazelemesine çağırıyorlar;

“Hey sen! Başı önde giden işçi kardeşim! Heyy sen! Televizyona, internete yapışan Dostum! Heyy sen! Hayatın hareketli karmaşasında kaybolan Bacım, Arkadaşım, Dostum! Heyy sen! Evet evet, sen! Çoook meşgul olan İNSAN! Hadi gelin! Dışarıya; ormana, kırlara, dağlara… Gelin! DUA ile ŞÜKÜR ile bu arınma coşkusuna katılın. Haydi gelin! Hep beraber tazeleyelim İMANımızı!…” diye davet ediyorlar; her biri kendi dilince; kimi güneş gibi usulca ışıl ışıl parlayarak, kimi serçeler gibi cıvıl cıvıl öterek, kimi çiçekler gibi güzel rayihalarla, kimi de sabah meltemi gibi nazikçe tenimizi okşayarak…

Her biri kendi lisanı ile bu çağrıyı bize duyurmak için elinden geleni yapıyor, olabilecek en güzel şekilde tebliğ etmeye çalışıyorlar.

Bizi bu şükür korosuna, arınmaya, iman tazelemeye davet eden doğanın bu görkemli, coşkulu ve renkli çağrısının farkında mıyız? Bu çağrıyı hâlâ duymadınız mı? Duymadıysanız şayet merak etmeyin. Bunun için uzağa gitmenize gerek yok. Odanızın penceresini açıp kulak kabartmanız yeter. Yok hala hiçbir şey işitmiyorsanız, o zaman, derin bir nefes alın. Gözlerinizi kapatın ve kalbinizin penceresini açın. O vakit işiteceksiniz; serçelerin, güneşin, rüzgârın, ağaçların, DUA ile ŞÜKÜR ile “Haydi arınmaya! Haydi İMAN tazelemeye!” dediklerini.

Eee Haydi! 🙂

Abdülselam DURMAZ

29.04.2013

Batman M Tipi Cezaevi B-8

BATMAN