Yaşamaya devam eden hikâyeler

https://www.yenisafak.com/hayat/yasamaya-devam-eden-hikyeler-3446133

Hukukun kör noktasına düşmüş kişilerin adalet arayışlarını veya haksızlığa uğramışların hikayelerini en iyi bir hukukçu anlatabilirdi elbet. Bir kısmı kendisinin bizzat şahit olduğu bir kısmı ise sanık veya tanıklardan duyduğu olayları edebiyat süzgecinden geçirerek kağıda döken Mehmet Ali Başaran’ın Pınar Yayınları’ndan çıkan “Ceza Hikayeleri” geçtiğimiz aylarda raflardaki yerini aldı. Daha önce çocuklar için kaleme aldığı “Gazete Okuyan Tavuk, Nasrettin Hoca’nın Bisikleti ve Kuzularla Saklambaç” adlı üç kitabı bulunan Başaran aynı zamanda avukatlık mesleğini devam ettiriyor.

İNSANIN ADALETSİZLİK KARŞISINDAKİ ACIKLI ÖYKÜSÜ

Hikayeler, yazarın dimağından çıkıp, kelimelere dans ettirilerek kağıda düşürülmüş birer hayal ürünü değil. Adından da anlaşılacağı üzere ceza hikayeleri bunlar. Çeşitli televizyon programlarından veya Üçüncü Sayfa haberlerinden aşina olduğumuz benzer olayları ve döneminde ülke ve dünya gündemini meşgul etmiş adaletsizlikleri ilk ağızdan anlatıyor. Yazarın bu yaşananları kaleme alırken sorumluluk hissi taşıdığı çok belli. Ara ara bir ayet, hadis veya okkalı bir mısra ile metni tamamlıyor. Kitabı okurken bazen şaşkınlıktan nefesimiz kesiliyor bazen de anlatılanlar göğsümüze bir yumruk gibi oturuyor. Adeta trajedinin ortasında buluyoruz kendimizi. İnsanın adaletsizlik karşısındaki acıklı hayat öyküsü ile baş başa kalıyoruz.

Özellikle kitapta 28 Şubat’tan hemen önce gerçekleşen ve ülke gündeminde geniş yer bulan Kudüs gecesi hadisesini, Sivas olaylarından sonra yargılama sürecini, dünya kamuoyunun yakından tanıdığı Başörtüsü mağduru Nuray Canan’ı ve suçsuz yere yıllarca Guantanamo’da işkence görmüş Murat Kurnaz’ın yaşadıklarını hiç bilmediğimiz şekliyle okuyoruz.

BUZDAĞININ GÖRÜNMEYEN YÜZÜNÜ İŞARET EDİYOR

Bir hukukçunun gözünden anlatılan Ceza Hikayeleri sadece bir olay örgüsü sunmuyor. Yaşananların arka planını göstermeye çalışarak bize buzdağının görünmeyen yüzünü işaret ediyor. Nitekim kitabın teşekkür kısmında şu ifadeye rastlıyoruz: “Bu kitapta anlatılanların tümü yaşanmıştır. Hatta tekrar tekrar yaşanacaktır. İnsanlık ütopya ve distopya arasında salınıp dururken.” Kitap inceden bir adalet resmi ortaya koymuyor. Bunu parmağını okuyucunun gözüne sokarcasına yapıyor.

Ceza Hikayeleri

https://cihanuluc.com/ceza-hikayeleri/

Mehmet Ali Başaran’ın ‘Ceza Hikayeleri’ isimli kitabı geçtiğimiz Ekim ayında Pınar Yayınları vasıtasıyla okurla buluştu. Kendi başından geçen ve alanda çalışan hukukçuların şahit oldukları hikayeleri anlatan Mehmet Ali Başaran’ın bu kitabında, benzerlerinden farklı olarak edebi yönünün ağır bastığı görülüyor. Kitabın tamamı gerçek ve yaşanmış hayat hikayelerinden oluşuyor.

Yayın dünyasında çeşitli meslek gruplarının (Avukat, Psikolog, Psikiyatr, Polis vd.) tecrübelerini anlattıkları kitaplara rastlamak mümkün. Polislerin yazmış olduğu meslek hikayelerinden oluşan kitapları okuduğumda genelde hissettiğim şey; polis tutanağını okumaktan farksızdı. Genelde hikâyenin iskeleti ve olay örgüsü ne kadar çarpıcı olursa olsun; kurgusu olmayan, okuyucuyu öyküye hazırlamayan, yavan ve soğuk bir dille yazılmış metinlerdi. Bu okuduklarımda neyin eksik olduğunu o yıllarda anlamasam da şimdi geri dönüp baktığımda şunları fark ediyorum.

Metinlerin içinde duygu ve insan eksikti. Olay kahramanları sadece tek boyutuyla anlatılıyor, diğer yönlerinden bahsedilmiyordu. Bu da okura kartondan yapılmış maket kahramanları dinliyormuş hissi veriyordu. Örneğin; katil sadece katletmekten mi ibarettir? Hırsız, sadece hırsızlık mı yaparak yaşar? İyilerin sürekli iyi olduğu, kötülerinde sürekli kötü olduğu yapay bir dünyayı anlatıyor gibiydiler. Oysa hayat bolca gri noktaya sahiptir. İyilerin kötülük, kötülerin de iyilik yaptığı anlar vakidir.

İkinci olarak; anlatıcının mesleki ve kurumsal taassuba yenik düştüğü açıkça fark ediliyordu. Meslek mensuplarının işini yaparken daima mükemmele yakın davrandıklarını okuyor; hiç zaaf gösterdiklerine, ihmallerine, zayıf yönlerine ya da korkularına dair bir cümleye bile rastlayamıyorduk. Burada bahsedilen görevliler ‘Hazır, daima hazır!’ ve ‘Polis uyumaz, acıkmaz, susamaz, korkmaz’ türünden sloganlarla tecessüm etmiş robotik varlıklardı.

Üçüncü olarak ise; olay örgüsünün sanki ilahi bir kuralmışçasına doğrusal düzlemde ilerlemesiydi. Bunu yine tutanak yazma alışkanlığına bağlamak mümkün. Öyle ya bir polis tutanağında kurmaca yapmanız, zamanın olağan akışını ileri geri esnetmeniz ya da ‘flaşbekler’ yapmanız pek de mümkün değildir.

Dördüncü olarak; bu kitapların yazarlarının aslında pek de iyi okuyucu olmadıklarını düşündüren birtakım emareler göze çarpıyordu. Bunlar hikayelerin yavanlığından, yazım ve imla hatalarının çokluğundan anlaşılabiliyordu.

Tam da bu noktada Ceza Hikayelerine dönelim. Mehmet Ali Başaran, her şeyden önce iyi ve dikkatli bir okur. Aynı zamanda edebiyata karşılıksız bir sevgi besliyor, yazımızın başında belirttiğimiz gibi edebi yönünün ve türlere vakıf olmasının meyvelerini topluyor. Kimi hikayelerde anlatımını dizelerle destekliyor, kimi hikayelerde ‘nakavt’ edici sonu yine bir şiir dizesiyle yapıyor. Bazen de hikâyeyi bir soruyla sonlandırarak, asla bitmeyen bir öykü bırakıyor okuyucunun kucağına.

Hikayalerdeki karakterlere de değinmekte yarar var. Çünkü hikayelerin çoğu bu karakterler üzerinden ilerliyor. Bazı öykülerin kahramanlarını özellikle daha fazla tanımak istiyorsunuz. Ne yer, ne içerler, ne düşünür, ne hissederler, nasıl aşık olurlar? Siyah Hikaye isimli öyküde Ebubekir karakteri benim merak ettiklerimden bir tanesiydi.

Kelimelerin ya da yer adlarının etimolojik kökenlerine yapılan göndermeler de var kitapta. ‘Langa’ isimli öykünün hem girişi hem de bitirişi bu isme atıfta yapıyor. İçerik de anlatılan hikaye ile doğrudan uyumlu ‘dışarıda’ bırakılanların hikayesi.

Son olarak kitaptaki öykülerin toplamının bende uyandırdığı ilk his anlatılan hikayenin kahramanlarıyla hemhal olmak, empati yapmak oldu. ‘Langa’ isimli öyküyü okuyan birinin sokakta rastladığı bir fahişeye eskisi gibi davranmasına imkân kalmıyordu. Yargı sisteminin ilk aşamasında çeşitli görevler alan bir kolluk görevlisi olarak edindiğim ikinci ders ise ‘asla yargılama’ ilkesini yeniden hatırlamak oldu. Özellikle Bir Noktalama İşareti isimli öyküde bir isim yanlışlığından dolayı gözaltına alınıp, başka bir şehre götürülen ve gözaltı sürecinde bir dizi kötü muameleye maruz kalan mağdurun öyküsünü okuduktan sonra…

‘Okur, başına geleceklere hazırlıklı olmalı…’

Cihan Uluç