Cezaevi Ziyaretleri (16)

Türkiye’de yargının karakteri hiç değişmedi. Bu ülkede yargı hakkın, hukukun ve adaletin değil gücü elinde bulunduranların hizmetindedir her daim. İstisnalar kaideyi bozmuyor.

Dün Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevini ziyaret ettik. 28 Şubat’ın hukuktan nasipsiz, kanunlardan bağımsız –sözde- yargı kararları ile feci halde mağdur edilmiş mahkûmlarla görüştük.

Ben Cihat Özbolat ile görüşüyorken avukat arkadaşım da cam duvarla ayrılmış yan odada Bülent Düğenci ile görüşüyordu.

Haksız yere atıldıkları zindanda Cihat Özbolat 22 yılı, Bülent Düğenci ise 24 yılı geride bırakmış.

Adamlar yıllardır, sayısız vesile ile kamuoyuna ve yetkililere uğradıkları zulmü anlatmaya çalışıyorlar. Sonuçta, değişen bir şey yok, ne yazık ki.

İnternette bu iki ismi arattığınızda, arşa ulaşmış adalet talepleriyle karşılaşabilirsiniz.

1 Mart 1997 tarihli, dönemin Sabah Gazetesi’ndeki haberde kaderin cilvesi bir ayrıntı gizli.

“Yasadışı İslami terör örgütü İBDA/C’ye üye 7 sanık, İstanbul 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) yargılandı.

Dünkü duruşmaya katılan Cihat Özpolat, Bünyamin Eser, Mustafa Ayyıldız, Halil Kantarcı ve Aydın Alkan suçlamaları kabul etmediler. Son sözleri sorulan sanıklar, ifadelerinin işkence altında alındığını belirttiler ve beraatlerini istediler.”

Evet, 15 Temmuz gecesi darbeye direnirken şeref yoksunu ellerden çıkan iki kurşunla canını veren; 1, 3 ve 9 yaşındaki çocuklarını ümmete emanet eden Halil Kantarcı…

Cihat Özbolat’ın dava arkadaşı Halil Kantarcı…

Cihat Özbolat nerdeyse, Halil Kantarcı da ordaydı. Cihat da Halil gibi zindandan çıkabilseydi, o sıcak-uzun gece de, pek muhtemeldir ki sokağa çıkacaktı.

Biri darbecilerin kurşunları ile can verdi, diğeri ise hukuksuz, kumpas işi mahkeme kararlarıyla 22 yıl zindanlarda esir edildi. Böyle giderse 8 yıl daha esir.

Halil Kantarcı’ya yüreği dayanmayanların buna yüreği dayanıyor, her nasılsa!

Türkiye’de yargının karakteri hiç değişmedi dedik ya…

Daha geçen gün, bir sosyal medya paylaşımı yüzünden “terör örgütü propagandası yapmak” suçu ile hapse atılan bir Müslüman’la görüştüm. Zafer işareti yapan ihtiyar bir adamın fotoğrafını kendi hesabında paylaştığı için hapiste.

Ona hapis cezası veren (vermek zorunda kalan mı demeli yoksa!) hâkim, şu “efsane” cümle ile hükmü gerekçelendirmiş:

“Her ne kadar fotoğrafta terör örgütü propagandasına ilişkin bir yazı, afiş bulunmasa da fotoğraftaki şahsın fotoğrafta görünmeyen elinde silah olduğu süphesinden dolayı…”  

Efsane ki ne efsane!

Yine –esir olduğu yerde başına kötü bir şey gelmesinden endişe duyduğum için- adını vermeyeceğim bir mahkûm ile OHAL’den sonra sevk edildiği bir cezaevinde görüşmedeyim… Bana, utana sıkıla, 90’lı yıllarda cezaevine girerken yemediği dayağı orda yediğini anlattı.

Sebep? Bir sebep yok.

Osmanlı ocaklarından devşirilen gardiyanlarmış. Ona, kendilerince “hoş geldin” demişler.

Sadece ona mı? Onun gibi gelen herkese.

Sakın yanlış anlamayın: bu ülkede işkence filan yok! Olağanüstü halden sonra insan hakları ihlallerinde ciddi bir artış da yok. Şüpheniz olmasın, masumiyet karinesi her zamankinden daha çok korunuyor. Suçlu olsun olmasın, hiçbir fetöcüye de işkence yapılmış değildir.

Birilerine karşı olan düşmanlığımız bizi adaletsizliğe sevk etmiyor, asla!

Ajanların sağda solda cirit attığı böyle bir zamanda, sizi kandırmalarına izin vermeyin.