Arıza değil Fâsıla

İslami Mücadele’nin Ankara ayağındaki Hür Beyan Hareketi 3 yıllık emeklerinin meyvesini verdi. Öğrenci işi olmanın azmi ve coşkusuyla, ancak ondan öte kalitede bir kitap huzurlarınızda: Fâsıla.

İslami Gençlik Tartışması alt adıyla okuyucuyu selamlayan bu derleme 26 gencin “saha” gözlemlerinden oluşuyor. Ortalama 2o’li yaşların ortalarında, aynı büyük dertle dertlenen gençlerin halı, beton, çim, toprak vb. değişik sahalarda devşirdiklerini okuyacaksınız.

“Ellerinizin arasında tuttuğunuz bu kitap, köklerini kadim zamanlarda bulan İslami Hareket ve Mücadele’ye mütevazı ve güncel bir katkı sunmak amacıyla hazırlandı” diyen Takdim’le açılıyor, denize. Ardından Atasoy Müftüoğlu Önsöz’ü söylüyor. Her zamanki gibi kısa, sade ve derin. Büyük bir tecrübeyi sıkıp suyunu çıkarmış, bir bardak, gençler için!

Bana ayrılan yazıda “Bağımsız İslami yapıların yazgısında yalnızlık ağır basıyor. Bu cümlede geçen bağımsızlık ve yalnızlık kelimeleri, toplumsal gerçekliğimize tekabül eden bir izaha muhtaçtır” demiş, izaha girişemeden çekip gitmiştim. Tevafuk, eksik bıraktığım yerden alan ve alan açan Şahin Gürçay, “Zamanın Ruhu” adlı yazısında uzunları yakmış! Teşekkür ediyorum, şimdi daha iyi anlıyorum.

Ammar Kılıç, Müslümanlar olarak farklı gruplarla birlikte nasıl iş kotarabileceğimizin fıkhına dair berrak yazısı ile yerinde ve zamanında bir katkı sunuyor.

Sema Erdoğan Başaran, bu sahaların netameli konusu “kadın erkek ilişkileri” üzerine yazdığı yazıda işi kolay kılacak “ölçü”lerimizi hatırlatıyor.

Ömer Carullah Sevim, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki tecrübelerini anlatıyor:

Tecrübemiz fazlasıyla bize has gibi gözükse de özellikle Müslümanların ana akımla kurdukları ilişki bağlamında düşünülünce hepimizin zihinlerinde bir karşılık buluyordur diye umuyorum.

İstanbul, Ankara, Sakarya derken Selman Demirci Trabzon’daki deneyimlerini aktarıyor ve özeleştiri yapıyor.

Mesela, Ankara Üniversitesi’nde kendini solcu veya sosyalist sanan “farklı düşüncelere ve içine kapanık” örgütlü hazımsızlar ile nasıl mücadele edilebileceğini görüyorsunuz. Bu insanlar, belki en çok ODTÜ’de, ancak her yerde karşınıza çıkabilir. Sözcü veya Cumhuriyet Gazetelerini elinde bir baston gibi tutan ve aniden celallenip kafanıza vuracak böylesi aksi ihtiyarlara tahammül, mücadeleye dahil. Allah Mervelere, Gülnurlara sabır versin.

Akife Alan’ın ODTÜ’lü Neval Erdem ile söyleşini muhakkak okuyun. Yine bu bağlamda, Ramazan Tekeş’in bir Müslüman ve Kürt olarak Ankara’da yaşadıkları bize çok şey söylüyor.

Fâsıla’da biraz fazla “tashih hatası” var, okuru rahatsız ediyor. Öte yandan, eksik kalan, dahası aksayan yazılar olduğu gibi epey istifade edilecek yazılar da var.

Arif Emre İsaoğlu’nun “Siyasi Dilin Dönüşümü” mesela, besin değeri yüksek, okuru sıkmadan “uzayıp giden”, alıp götüren bir metin. Soru işaretleri de mübarektir!

Kitabın ortaya çıkmasında büyük emeği bulunan Emre Berber’i, kalitesine yaraşır iki yazı ile “sarp yokuş”u tırmanırken görüyoruz. Allah razı olsun.

Mustafa Emin Büyükcoşkun fragman tadında, hızlı ve çarpıcı bir değerlendirme kaleme almış. Okurken kendinizi İslami düşüncenin gondolunda hissedebilirsiniz. İndiğinizde başınız dönebilir. Bu iyidir.

Emek Ve Adalet Platformu’ndan tanıdığımız Bedri Soylu, “İslamcılık Nasıl Bir Şey Olmalıdır Sorusuna Mütevazı Bir Cevap Arayışı” olarak kaleme aldığı yazı ile bize “çağrı” atıyor. Cevapsız çağrı değil. İnşallah!

Nebiye Arı Çelik, “eylemcinin el kitabı” tadında bir yazı ile yol yordam bilgisi veriyor. Bu el kitabının genişletilmiş ikinci baskısını bekliyoruz. Bu haliyle bir açığı kapatır.

Fatma İlhan, Bağımsız Müslüman Gençlik Hareketleri başlıklı yazısında yanıt arayışına da giriştiği asıl soruyu soruyor:

Özellikle son dört beş yılda sayıları artan ve önemli bir boşluğu doldurmaya namzet duran bu gençlik hareketleri, bundan bir yirmi yıl sonraya rengini verebilecek mi? Böyle bir amaç ve rüyaları var mı?

Fâsıla böyle bir amaç ve rüyanın kitabı, bana kalırsa.

Sonuç mu?

Çok daha fazla çalışmamız gerektiği aşikâr.

Hayatlarımıza Allah’ın rengini vermek bugünkü kadar hafife alınmış, çarpıtılmış bir Müslümanlık ile mümkün görünmüyor da ondan.

(*Fâsıla -İslami Gençlik Tartışması- Hür Beyan Hareketi, Ekim 2013, Ankara)

Ramazan Günlüğü 13

Emek ve Adalet Platformu’nun bu Ramazan düzenlediği ilk iftardaydık.

İftar sofrası kurmak konusunda şimdiden gayet anlamlı bir gelenek oluşturan arkadaşları kutluyorum.

Geçen Ramazan, Türkiye’de pek tanınmayan Gezi Parkı’nda bir iftar sofrası kurmuşlardı, a’sından z’sine unutulmaz bir akşamdı.

Her iftar programı olanca anlamının yanı sıra bir tema’da düzenleniyor. Bu defa tema Emek’ti.

“Dertlerimiz, korkularımız, yalnızlıklarımız gibi dermanımız da aslında ortak, onu biliyoruz. Sorunlarımızı ancak birlikte, beraberce, istişareyle ve imeceyle; yani gerçek ve herkese açık bir kardeşlikle çözebiliriz; işte bundan eminiz.”

Sözün güzeli ile böylece çağrılmış, öylece gitmiştik.

Büyüleyici Şehzade Camii’nin arka bahçesi sayılan bir parkta, işçilerle birlikte, piknik havasında hoş bir iftar.

Alana altı Afrikalı ile birlikte iftar sofrası için gecikmeli sayılacak bir vakitte –sadece 10 dakika kala- hızlı ve fiyakalı bir giriş yaptık.

Altısı işsiz ve siyah, biri yer yer işsizliğe çalan bir serbest meslek sahibi (erbap demek haddi aşmak olur) beyaz olarak tema’ya ilk bakışta gayet uygun bir halimiz vardı. Ne var ki işçilerin sorunlarının konuşulduğu bir ortam için fazla şamatalı, gülmeceli halimiz dikkatlerden kaçmıyordu. (Bu durum Fuat Kına’nın dikkatinden kaçmadı mesela. Gerçi ondan hiçbir şey kaçmaz.) Zira ben sınırlı İngilizce kelime ‘hazine’mle –ayıptır söylemesi- ‘sınırsız’ espriler yapıyordum. (vücut dili’nin katkılarıyla..)

Afrikalılar komikliğe teşne, muhabbetli, dertlerini bir kenara kolayca koyabilen, belki de buna mecbur insanlar. Ya da bana öyle geliyor. Ya da sadece Sierra Leoneliler öyledir. Ya da ne bileyim işte, öyle bi’şe..

Tarantino’nun son filmi “Zincirsiz”de ‘Jango’ adlı bir kahraman var. Bizim Afrikalı zıpır oğlan, ona pek bir benziyor. Adını Jango koyduk!

İftardan sonra, köleleştirilen(taşeronlaştırılan) işçiler adına konuşmalar yapılıyorken, “jango”, dedim, “sen de çık bir selamlama konuşması yap!”

Bu, Jango’dan beklenebilecek bir iş sonuçta. Jango Jango olalı acayip bir özgüveni var. (umarım bunu yerinde ve zamanında kullanır, çarçur etmez.)

“Jango sen Türkiye’deki en meşhur Sierra Leoneli’sin. Orası neresi, doğru düzgün bilene rastlanmıyor olabilir ama senin adın Jango! İstanbul’da değil 70, 700 kişi de olsanız, sen başkasın. Yıldız bir oyuncusun! Ama ne olur yavaş konuş, normal İngilizce! Afrika İngilizcesi bilen altı kişisiniz şunun şurasında!”

Düşünün, bunları ben üzeri tozlanmış hazırlık İngilizcesi ile ite kaka, düşe kalka söylüyorum. Nasıl anlaşılıyor bilmiyorum. Bilmiyorum o kahkahaları ayıp olmasın diye mi atıyorlar. Türkçe de bilmiyorlar, böyle bir şey olur mu?

Organizasyon ekibinden bir arkadaş Jango’yu günün anlam ve önemini belirten konuşmasını yapmak üzere ‘sahneye’ çağırdığında, hemen Afrikalılara döndüm, herkes el açsın, hayatımda ilk kez İngilizce dua ediyorum, melekler de gülüyor mu, yoksa Allah günah mı yazar- sanmıyorum:

–      Allah’ım! (Oh my God!) Burada bulunanlara –başta tercüme edecek arkadaşa- Jango’yu anlamayı nasip et! (AMİNN) Komik kulun Jango’ya yavaş ve normal İngilizce konuşmayı nasip et, (Fluent and normal English) heyecanlanınca dili dolaşıyor ve hemen Afrika İngilizcesine bağlanıyor! (not african english!) Jango kardeşimizin dilindeki düğümü çöz! (AMİNNN!)Onu mahcup etme – (pleasee) bizi rezil etme. Bizi rezil etme! Bizi rezil Etme! Bu kadar fazla, sayıca, bu kadar saygın bir ortamda. (number.. Saygın’ın İngilizcesi neydi?)

Daha önce hiç bu kadar Afrikalıyı bu kadar (yürekten ve gülmekten) dua ederken görmemiştim!

Jango kısa ve öz konuşuyor. Gururla yanımıza geliyor, cevapları garantiye almış, emin ve muzip soruyor:

–      Nasıl konuştum ama?