Vicdani retçi kimdir ne ister?

HaberTürk Gazetesi’nin Pazar ekinde yer alan Bülent Günal imzalı haber.

Kendimle ilgili kısımda, minik bir tashih yapmam gerekirse: vicdani ret beyanımın tarihi 2007 değil 2013’tür. Yukarıda “değilim” adlı bölümde de görülecektir. Bülent Beyle konuşmamızda 2007 yılından bahsetmiştim. O yıl, bir Müslüman olarak askere gitmeyeceğini gerekçeleriyle açıkça ortaya koyup sistemi bir noktada ‘kilitleyen’ Enver Aydemir’le tanıştığımda, askere gitmeyeceğime karar vermiştim. Ne var ki biraz, “hayırlı evlat olma” beyhude çabalarımdan, daha çok da korkudan ötürü 6 yıl beklemiştim. Korku duvarının beri yanında 6 yıl kadar bekledim.

Duvarlar o kadar da kalın, hele yıkılmaz, hiç değil. Bunu, Büyük Adam, ilk Müslüman vicdani retçi Muhammed Ali‘yi tanıyınca idrak ettim.

Bugün, bu şartlar altında, “ben Allah’a teslim oldum” diyenlerin kendilerine dayatılan askerlik zulmünü/angaryasını reddetmeleri için birazcık Siyer, azıcık Yakın Tarih, 2-3 tane de Kur’an ayeti yeter! (fazla bile.)

Devlet memuru olmaya yazgılı olmadığına inanan binlerce genç neredeler? Bizden çok daha imanlı, sevdalı gençlerin nerede kaldıklarını merak ediyorum. 2023’e kadar yaşama garantisi, ak parti iktidarı ile ahiretimizi  ilgilendirmeyen “istikrar”ı ve nihayet Tayyip Baba’nın bir -şeyleri- düzenlemesini mi bekliyorlar?

Biraz yaramazlık, biraz itaatsizlik, biraz isyan inanın ki iyi gelecek.

Kaldı ki “La İlahe İllallah” derken müslüman, reddetmekle (la) ile başlıyor söze.

http://www.haberturk.com/yasam/haber/955660-vicdani-retci-kimdir-ne-ister

Sık sık gündeme gelen “vicdani ret” kavramını mercek altına aldık ve vicdani retçi 5 kişiyle konuştuk. Zor sorular da sorduk.

Türkiye’deki tartışmalı konuların başında gelen vicdani ret, geçen hafta iki ayrı haberle tekrar ülke gündemindeydi. Haberlerden ilki AİHM’nin verdiği bir kararla ilgiliydi. AİHM, “Yehova Şahidi” olduğu gerekçesiyle askerlik yapmayı reddeden 4 gencin yaptığı başvuruda Türkiye’yi haksız buldu ve gençlere yoplam 57 bin 650 Euro tazminat ödenmesine hükmetti. Bir diğer haber ise vicdani retçi Osman Murat Ülke’nin, AİHM’nin kendisi hakkında verdiği kararı Türkiye’nin hâlâ uygulamaması nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurusu üzerineydi. Peki kim bu vicdani retçiler? Hangi gerekçeyle askere gitmeyi reddediyorlar? Sorulara yanıt bulabilmek için vicdani retçi 5 kişiyle bir araya geldik. Kimi antimilitarist ve anarşist olduğu için, kimi de dini gerekçelerle vicdani retçi olduğunu savunuyor. İlginçtir, her geçen gün aralarına katılan kadın sayısı da artıyor. “Sizi askere çağıran zaten yok’’ dendiğinde de lafı yapıştırıyorlar: “Biz sadece askerliğe değil, militarizme karşıyız.’’

“SAVAŞMAM DEMİYORUM KURAN’DA SAVAŞ VAR”

Görüştüğümüz ilk vicdani retçi 31 yaşındaki Mehmet Ali Başaran’dı. 2009’da Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Başaran 3 yıldır avukatlık yapıyor, 2 yıldır evli… “Ailem milliyetçiliğin kalesi sayılan Trabzon’da yaşıyor. O yüzden hâlâ anlayamıyorlar bu düşüncemi’’ diyor gülerek. Başaran’ın vicdani ret gerekçesi dini nedenlerden kaynaklanıyor: “Çok farklı sebeplerden dolayı askere gitmeyi reddeden,vicdani retçi olanlar var. Genellikle de sol, sosyalist, anarşist çevrelerin bir eylemi gibi algılanıyor vicdani ret. Benim vicdani retçi olma gerekçemse İslam’a dayanıyor. Müslümanım ama antimilitarist değilim, elime silah almayı reddetmiyorum. ‘Hiçbir şartta savaşmam’ demiyorum. Çünkü Kuran’da savaş var. Ama biz Allah rızası için, hak ve adalet için savaşırız. Hak ve adalet için savaş zaten cihattır. Ayrıca resmi ideolojinin belirlediği düşmanlar benim kişisel düşmanlarım değil. Ben ancak İslam için savaşanların ardında savaşırım. Bu nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Peygamber ocağı olarak görmüyorum. Türkiye’de şehitlik ve Peygamber ocağı kavramları istismar ediliyor, vebal altına giriliyor.’’

“ASKER KAÇAĞI DEĞİLİM BİR YERE KAÇMIYORUM”

“PKK ile savaşırken ölen askerler şehit olmuyor mu?’’ sorusuna Başaran, “Ne şehittir ne de değildir, diyemiyorum ama şehit olabilmek için ona uygun ilkeler altında savaşmak gerekir’’ diye cevap veriyor. Vicdani reddin bir sivil itaatsizlik eylemi olduğu iddiasında: “Vicdani retçi olabilmek için bunu kamuoyuyla paylaşmak zorundasınız. Ben de 28 Şubat 2007’de vicdani retçi olduğumu duyurdum. 28 Şubat’ı da özellikle seçtim. Her vicdani retçinin bir metni vardır. Politik, ideolojik, dini; neyse gerekçesi bunu yazar. Vicdani retçi olduğumu açıklayana kadar önümde bir korku duvarı vardı ama o tarihten sonra bu duvar yıkıldı. 2 yıldır asker kaçağı olarak adlandırılıyorum ama ben asker kaçağı değilim,vicdani retçiyim. Bir yere de kaçmıyorum. Gittiği yere kadar gideceğim… Yarın öbür gün inzibatlar koluma girip de askere götürmek isterse yine gitmeyeceğim, hapisse hapis. Son çıkan bedelli askerlik için yaşım tutuyordu ama ‘Vicdani retçiyim’ derken gidip bedelli askerlik için para yatırmam ilkesel olarak doğru olmazdı. Adaletsizliğin sürdürülmesine izin vermiş olurdum.”

“HERHANGİ BİR OLAYLA KARŞILAŞMADIM”

Grafik tasarımcısı Şendoğan Yazıcı, 40 yaşında, evli ve 2 çocuk babası… “26 Haziran 2009’da açıkladım vicdani retçi olduğumu. Temel gerekçem antimilitarist olmam” diye başlıyor anlatmaya. “Orduların sistemi korumak için kendi halkına karşı örgütlenmiş birer kurum olduğunu düşünüyorum. Resmi deyimle 6.5 yıldır kaçağım. Bu süre zarfında vicdani retçi olduğum için herhangi bir olayla karşılaşmadım; aslında karşılaşmak için elimden geleni yaptım. Adıma telefon aldım, kira kontratı imzaladım. Amacım birileri beni almak için gelirse düşündüklerimi yüzlerine haykırmaktı. Askere gitmek isteyen varsa gitsin ama gitmek istemeyen de zorla götürülmesin.’’

“ELİME SİLAH ALMADIM, 9 YIL HAPİS YATTIM”

Ercan Aktaş 43 yaşında. Sivaslı. Sözlü tarih üzerine çalışıyor, dergilere, web sayfalarına siyaset felsefesi yazıları yazıyor. Kendini antimilitarist, anarşist ve barış aktivisti olarak tanımlıyor. “Şiddeti, militarizmi, üniformayı reddettiğim içim vicdani retçiyim. Hayatım boyunca takım elbise bile giymedim’’ diyor. Vicdani retçi olduğunu 14 Mayıs 2005’te açıkladığını söyleyen Aktaş, bu süreci şöyle anlatıyor: “İlkokulu İstanbul’da okudum, ortaokulu Sivas’ın İmranlı İlçesi’nde… Alevi kimliğim ilk kez o dönem öne çıktı. Üniversitede önce inşaat mühendisliği, sonra sosyoloji okudum; her iki bölümü de terk ettim. O dönemde de Aleviliğim, Kürt kimliğimle birleşti. Emekçi, yoksul bir ailenin çocuğuydum. Öğrenci faaliyetleri, dernekler derken bir gün kendimi terör örgütü üyesi olmaktan hapiste buldum. Sisteme muhalif olduğunuz zaman başınıza her şey gelebilir. Hayatım boyunca elime silah almadım ama 9 yıl 4 ay 15 gün hapis yattım. Hapisteyken kararımı vermiştim, çıkınca askerlik yapmayacaktım. Birkaç kez yurtdışına da çıktım, pasaport ve vize aldım ama bir sorun yaşamadım. Zaten her vicdani retçinin uyması gereken bazı detaylara ben de dikkat ediyorum. Örneğin otelde kalmıyorum, gece yolculuğu yapmamaya özen gösteriyorum. Özellikle geceleri otogarlarda inzibatlar daha çok oluyor.’’

“MİLİTARİZM HAYATIN HER ALANINDA”

Furkan Çelik 21 yaşında, lise mezunu birvicdani retçi. “Rize, Çayeliliyim. Babam müteahhitlik yapıyor. Anarşist faaliyetlerle lisede tanıştım” diye tanıtıyor kendini ve şöyle devam ediyor: “Anarşist, antimilitarist olarak askerliği reddediyorum. Tecilimin dolmasına 1 yıl var ama ben 17 yaşımdayken vicdani retçiolduğumu açıkladım. Askerlik ölmeyi ve öldürmeyi emrediyor. Militarizm sadece askerlikle sınırlı değil, hayatın her alanında var. Ailem muhafazakâr bir yapıya sahip ve bu düşünceme karşı çıktılar, hâlâ zaman zaman ‘Git askerliğini yap, çıkar aradan’ diyorlar ama gitmemekte kararlıyım. Ben Kürt kardeşime silah tutmak istemiyorum. Elbette hiçbir anne çocuğu ölsün istemez.’’

“KADIN OLDUĞUM İÇİN VİCDANİ RETÇİYİM”

Vicdani Ret Derneği’nin 300’ü aşkın üyesi var ve üyeler arasında kadınların sayısı da her geçen gün artıyor. Fulya Aydın da onlardan biri. 27 yaşında. Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans yapıyor. “Bir kadın olarak neden vicdani retçisiniz’’ diye sorduğumda, “Sorunun cevabı içinde’’ diyor.

“Kadın olduğum için vicdani retçiyim. Vicdani ret sadece askerliğe değil, sisteme, militarizmin tümüne karşı çıkmaktır.’’ 2 hafta önce vicdani retçi olduğunu açıkladığını söyleyen Fulya Aydınsözlerini şöyle sürdürüyor: “Savaşlarda önce kadın kirletiliyor. Savaşlar sadece birilerinin söylediği gibi vatan, bayrak gibi kavramlar yüzünden çıkmıyor. Petrol için savaşlar çıkıyor. Ve sistem bir kadın olarak bu savaşa çocuk göndermemi istiyor. Buna karşı çıkıyorum. Savaşlarda en çok kadınlar ve çocuklar zarar görüyor.’’ İşte başka bir soru: “Ordunuz yok, başka bir ülkenin askerleri ülkenize saldırıyor, o zaman o kadınları kim koruyacak?’’ Aydın şöyle cevaplıyor: “Militarizme karşıyım ama kendini savunmaya değil. Söylediğim, 1960’ların 70’lerin hippilerinde olduğu gibi ‘savaşma seviş’ mantığı değil. Birisi toprağıma, ırzıma saldırırsa elbette savunurum.”

“VİCDANİ RET HUKUKİ BİR HAK”

Vicdani retçilerin avukatı Davut Erkan “Vicdani ret hukuki bir haktır” diyor: “AİHM, vicdani veya dini gerekçelerle askerlik yapmayı reddetmenin din ve vicdan özgürlüğü kapsamında olduğunu 2011’de verdiği ‘Bayatyan Ermenistan’a karşı’ davasında kabul etti.

Bu tarihten sonra özellikle Türkiye’den yapılan birçok başvuruda bu içtihadını tekrarladı. Bu nedenle iç hukukta bir yasal düzenleme olmasa da hem Anayasa’da 24. maddede düzenlenen ‘din ve vicdan özgürlüğü’ hem de Anayasa’nın 90/5 maddesinde uluslararası sözleşmelerin yasanın üzerinde olduğuna ilişkin düzenleme gereği vicdani ret hakkının tüm kamusal makamlarca kabul edilmesi gereken bir hak olduğu aşikârdır.”

Erkan, vicdani reddin Avrupa’da bir hak olarak tanındığının altını çiziyor: “Avrupa ülkelerin büyük çoğunluğunda zorunlu askerlik tamamen kaldırılmıştır. Zorunlu askerliğin olduğu bir avuç ülkede ise vicdani ret hakkı vardır. Bu ülkelerde dini-vicdani sebepler ileri süren kişiler sivil kamu hizmeti yaparak askerlikten muaf tutulmakta. Kimi durumlarda ise total retçiler sivil kamu hizmetinden de muaf olabilmektedirler.”

Ramazan Günlüğü 17

Bir Müslüman vicdani retçinin Askeri Mahkemece cezalandırılıyor olmasının islamcı yahut muhafazakâr, ana akım yahut “paralel merkez” yahut “yandaş” medya tarafından “görülmediği”, görülmeye değer görülmediği bir zaman ve ortamdayız.

İslami kavramlar bazen çok şeyi açıklar. İmtihan!

Bazı şeyleri hatırlamanın ve hatırlatmanın zamanıdır.

Pınar Öğünç, Asker Doğmayanlar kitabının girişinde Türkiye’deki Vicdani Ret Mücadelesinin tarihini 11 sayfada etraflıca ortaya koyuyor.

Bir yerde şöyle bir “gönderme” yapmış:

“Vicdani Reddini açıklayanların sayısı artarken, 3. Müslüman Öğrenciler Buluşması’ndan da önemli bir bildiri çıktı. Özgür Açılım Platformu, Hür Beyan Hareketi, Umut Gençliği, Genç Öncüler, Felah Çağrısı ve Mavera Gençlik Hareketi’nin imzaladığı metinde, vicdani reddin, insani ve İslami bir hak olduğu belirtilerek çağrıda bulunuluyordu.”

Kitaptaki en çarpıcı bölüm, bana kalırsa ilk bölüm. Türkiye’nin ilk vicdani retçisi Tayfun Gönül’ün düşüncelerini okuyunca (öngörülerine, sadeliğine, netliğine, kararlılığına ve cesaretine bakınca) katılmasanız da takdir edeceksiniz!

Türkiyeli Müslümanların büyük kısmı askerlik sorunu ile hesaplaşmak için Tayyip Erdoğan’ın (”Baba”, Büyüksün!) vicdani retçi olmasını beklerken (2023’e kadar bekleyebilirler!) arkasına Allah’ı, Melekleri ve Müslümanları almamış Tayfun Gönül’ün sözlerine ve dahası sözleri ile uyumlu eylemlerine bakın. Yıl 1990!

Sokak Dergisi’nde kendisi ile yapılmış söyleşiden bir iki pasaj aktarmak isterim:

“Askerliğe karşı tepkin ne zaman başladı?

Çocukluğumdan beri diyebilirim. Çünkü ben kendimi bildim bileli, var olan dünyadan çok, olması ge­reken üzerine düşündüm.(…)

Neden paralı askerlik yapmadın, üç ay­da kurtaracaktın?

Yaşamımda her zaman düşüncelerimle, davranışlarım arasında bu uyumu gözetmişimdir. Sonuçta benim askerliğe karşı çık­ma nedenim; askerliğin zor ve uzun olma­sından değil, çünkü ben bir doktorum, her­kes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullar­da sürdürmektir.

Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir. Bunun ahlaki sorumluluğunu üstlenmek istemiyo­rum.

Bu kampanya başını belaya sokmaya­cak mı?

Bu kararı vermeden önce bir yıl kadar dü­şündüm. Birçok arkadaşımın yaptığı gibi gözden uzak, kıyıda köşede durup askere gitmemek de vardı. Ancak ben yaşamın an­lamını hiçbir zaman salt kendi yaşantım üzerine kurmadım.

Dünyayı değiştirmek mücadelesiyle kendimce bir bağ kuramadı­ğım zaman, huzursuz oluyorum. Böylesi gizli saklı yaşamak bana onursuz geliyor. Bunun pratik sonuçlarının farkındayım.

Beni zorla askere alabilirler. Saçlarımı ke­sip elbise giydirebilirler. Ama hiçbir zaman emredersiniz komutanım dedirtemezler. Elime silah verip al bir düşman diye karşım­daki insanları öldürtemezler. Selam verdirtemezler. Yapabilecekleri en fazla şey, beni öldürmek.

Doğrusu ölüm beni korkutuyor ama, insan yaşamını nereye ka­dar ölüm korkusuna göre düzenleyebilir?

Kimlerden destek umuyorsun?

Öncelikle kadın hareketinden. Çünkü militarizm hiç tartışmasız bir erkek ideolojisidir. Militarizme karşı mücadele (bazı fe­ministler gene kendileri adına politika üret­tiğim için kızacaklar ama) kadın hareketi­nin asli meselelerinden biridir.

Ayrıca, bu­gün Kürt ulusuna karşı ilan edilmemiş bir iç savaş vardır. Ben nasıl erkek olmama rağ­men cinsiyetime ihanet ediyorsam, bu sa­vaşa katılmamakla kendi ulusal kimliğime de bir anlamda ihanet ediyorum.

Dolayısıy­la Kürt hareketinden destek bekliyorum. Özellikle merak ettiğim bir konu sosyalistlerin tutumu. Acaba, bir anarşisti destekle­yecek kadar “özgürlükçü” olabildiler mi?

Hemen söyleyeyim, bir sosyalist ülkede de yaşasaydım, aynı kampanyayı yürütürdüm. Benim için ordunun kızılı da sarısı da beya­zı da hepsi bir. Ayrıca, Müslümanların tu­tumlarını da merak ediyorum. Bana öyle geliyor ki inançlarında samimilerse, bu lâ­dini devlette askerlik yapmak onlara da ters geliyor olmalı. “

Düşündürücü!

Pınar Öğünç’ün bahsettiği 3. Müslüman Öğrenciler Buluşması’ndan çıkan çok önemli gördüğüm ortaklaşma metnini buraya almadan önce okuru Hilal Kaplan ile baş başa bırakmak istiyorum.

Enver Aydemir askeri Cezaevine kapatıldığında “Müslümanların ‘vicdan’ları ile imtihanı” başlıklı bir yazı kaleme almıştı Taraf Gazetesi’nde.

(Yasin Aktay’ın Yenişafak Gazetesi’nde yayımladığı “Enver Aydemir’in Uyarıcı Vicdanı” da, adı üzerinde uyarıcı idi. Akılda kalmış.)

Hilal Kaplan uyarıcı yazısını irkiltici bir tarzda noktalıyordu:

“İmanî bir imtihanı fevkalâde bir biçimde veren Enver Bey ile Türkiyeli Müslümanlar olarak imtihan oluyoruz. Bu minvalde askere alınma ihtimali olmayan Müslüman bir kadın olarak vicdani reddin “hak” olduğunu haykırmak adına yapabileceğim ‘delikanlılık’ bu kadar. Bakalım Müslüman erkeklerimizin ‘delikanlılığı’ ne kadar olacak…” (30.12.2009)

Ve o Ortaklaşma Metni:

3. Müslüman Öğrenciler Buluşması Ortaklaşma Metni:

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

1.   Laiklik temelinde inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nde askerlik, mesleklerden bir meslektir ve kimse bir mesleği yapmaya zorlanamaz. Askerlik dâhil hiçbir meslek “vatan borcu” sayılarak insanlara dayatılamaz.

2.   Halkı, başka hiçbir meslekten soğutmak suç olmadığı gibi askerlikten soğutmak da suç olamaz. ‘Halkı askerlikten soğutmak’ diye bir suç olacaksa, askerlik sırasında bu halkın çocuklarını aşağılayan Türk Silahlı Kuvvetleri seçkinlerinin tamamı söz konusu suç dolayısıyla yargılanmalı en başta.

 3.   Laik ve demokratik bir kimlik taşıdığını iddia eden cumhuriyetin askerlik kurumu, dini ve dinî kavramları bir meşruiyet zemini olarak kullanamaz. Dolayısıyla TSK’nın, ”Şehitlik”, ”Vatanın kutsallığı”, ”Peygamber Ocağı” gibi kavramları kullanarak İslami değerleri istismarına bir an önce son verilmelidir.

4.   Müslüman ancak Allah’ın rızasını gözeten bir orduya mensup olabilir. Müslüman bir şahsiyetin NATO gibi uluslar arası emperyalist bloğa dahil veya laik bir orduda kendi rızasıyla görev alması düşünülemez.

5.   Kişinin dinî, ahlaki, siyasi ve sair nedenlerle herhangi bir orduda zorunlu olarak askerlik yapmayı reddetmesi demek olan Vicdani Ret insani ve İslami bir haktır.

6.   Dünyanın pek çok bölgesinde vicdani reddin bir hak olarak tanındığı ve fakat “vatanı düşmanlardan korumaya dair” bir sorun veya zaaf yaşanmadığı kamuoyunun dikkatinden kaçırılmamalıdır.

7.   “Vatanı kimden koruduğumuz” ve “Kime karşı cihad ettiğimiz” sorularına Müslümanlar hiç şüphesiz vahyin ışığında yanıt bulmalılar. İki kardeş halkın çocukları, kirli bir ‘iç savaş’ın kurbanları oluyorken, devlet’ten veya kavim’den değil, yalnızca Hak’tan yana tavır almalılar!

8.   Askerlik yapmakla erkeklik / erkek olmak arasında mantıklı, rasyonel bir ilişki bulunmamaktadır. Ancak resmi ideolojinin sponsorluğunda kof ve yoz bir “erkeklik edebiyatı” yapıla gelmektedir. Gayrıfıtrî bu erkeklik kurgusu, ‘askerlik yapmayanın erkekten sayılmayacağı’, ‘askere gidince adam olunacağı’ ve ‘askere gitmeyene kız verilmeyeceği’ gibi komik ve korkunç ‘batıl inançlar’ın yaygınlaşmasına sebep olmaktadır.

9.   Askerlik yapmayan veya yapamayan insanlara bir kurum tarafından “çürük” denmesi o insanların ruh veya beden sağlığı ile yahut karakterleri ile alakalı olmayan, söz konusu kurumun kendine ait teknik bir tabirden ibarettir. “Çürük”, dışlayıcı ve aşağılayıcı bir dil’den dökülen kötü bir sözdür, kabul edilemez.

10.  Tüm bunlar düşünülerek, ‘zorunlu askerlik’ ve ‘vicdani ret hakkı’nın hem toplumsal hem de siyasi düzlemde ciddi biçimde -itidal ve derinlik içinde- tartışmaya açılması gerekmektedir.

 Özgür Açılım Platformu – Hür Beyan Hareketi – Umut Gençliği – Felah Çağrısı – Mavera Gençlik Hareketi

(2 Mayıs 2012)

Ramazan Günlüğü 16

En son Abdurrahman Arslan söylüyordu:

“Türkiye’de adalet olmadığı için Adalet Sarayları yapılıyor.”

Eskişehir Askeri Mahkemesi “asker olmayan” -vicdani retçi- Enver Aydemir’i yargılama hakkını kendinde görmüş, kendisine 10 ay hapis cezası vermiş ve bunu da -6000 TL- para cezasına çevirmiştir.

Bir Zaytung Haberi değil bu!

Ne yazık ki şaşırma yeteneğini kaybediyor insan bu ülkede.

Bizzat varlığı hukuksuz olan bir mahkemeden hukuki bir karar beklentisi içinde olunamayacağı gün gibi ortada.

Askeri Mahkeme kararında Enver Aydemir’in vicdani retçi olamayacağını ifade ediyor. Esasen mahkeme kendi hakkında bir karar vermiş ve kendisini gerçekliğin dışına savurmuş, görünen köye kılavuz istemiş ve nihayet güneşi balçıkla sıvamaya beyhude çalışmasını ‘bitirmiş’tir.

Vicdani Retçi olmayan adama, kabul etmediği ve gayet sağlıklı ve “bozulmamış” olduğu halde neden çürük raporu verildiği sorusunu sormasın kimse!

Enver Aydemir hakkında, kendisine işkence yapıldığına ilişkin bir dava Selimiye Askeri Mahkemesi’nde devam ediyor. Hukuk’tan bağımsız olarak!

Yargı bağımsızlığı dedikleri bu olmasın!?

eski şehir notları

Yol almak nefes almak anlamına geliyorsa, var git, durma!
..

İçinden gitmek geçiyor trenin geceden.
..

Vagon, giden bir bekleme salonu.
..

Trenin raylardaki sesi, dama yağmurun atması gibi.
..

Elimde kağıt kalem. Tarkovski’nin İz Sürücü’sünde bir sahne var: Rüyadan mı uyandı yoksa uzuuun mu uzun, zor, yorucu bir yoldan mı geldi, geldi evine ve öyle bir yerde, öyle bir uzandı ki yere, işte öyle uzanıyorum geceye, günün batımına, hayatın bitimine!..
..

Uykuya dalmışım.. 14 kişi kadar varız ekipte. Tek tanıdığım Mehmet Atak. Uyandırıyor:
– Montunu çıkart Mehmet, terleyeceksin!
..

Bu sahneyi bıkıp usanmaksızın tekrar tekrar çekiniyorum!
..

Formamdan çekiliyor, bire bir faulle yere düşürülüyorum.
..

Kelimeler, onlarla ilgilenmediğim için söyleniyorlar!
..

İnsan yalnızlıktan iç’erliyor.
..

Yazgında yaz varsa, bu yaz, mevsim değil eylemse, bil ki soğuk bir eylemdir zira yaz’ın çoğu ‘az’dır! Evet soğuktur, azdır ama buna şükretmeli. Yaz sadece bir mevsim olabilirdi ve yazgın azgın olabilirdi. Nefsini ilah edinmemekteki kazancın büyük.
..

Devlet Demir Yolları imiş.. Eğer yâr deyince kalem elden düşüyorsa, yol deyince de devlet yıkılıyor, demir eriyor!
..

Yola değer çünkü yol değiyor insana.
..

Sokaklara bak, beyaz ışık geceyi acıtıyor, oysa sarı ışık geceye çok yakışıyor. Yağmurun üzerinde ise gri güzel duruyor. (Bunu en iyi semâ bilir yine de..)
..

Gri kanımca ve kanımda duran bir renktir edebiyatta ve edebiyat da!..
Turuncu hiç yerinde durmuyor. Doğu Karadeniz’de bir adalet devleti kursak, bayrağı turuncu üzerine mavi ve yeşil olsun isterim.
..

Ogün Samast’ı düşünüyorum.. Planda olmamasına ve üstelik berbat bir fikir olmasına rağmen eve dönmek isteyişini.
Ya ev yoksa!
Büyük günah işlemedim (sanıyorum) ama kısacık bir süre içinde ayağa kalkamazsam sanki nakavtla kaybediyorum bütün iddialarımı.
..

Mehmet Atak, tekrar uyandırıyor beni.

– Eskişehir’e geldik!
..

Haydarpaşa’dan hareket saatimiz 22 idi, saat 03.30 şimdi. Garın dışına adımımızı atıyoruz ki yanımıza 3 kişi yanaşıyor, bizi karşılamaya gelen kızlı erkekli arkadaşlarla kaynaşmaya başlamışız..
– Gençler ateşinizi alabilir miyiz!
İşkillendiğimden çok güldüm. Sivil polisler kör göze parmak, biz burdayız diyorlar. Polis aracına da bakıyorlar falan.. Polisçe bir ‘hoşgeldiniz’. Biz polis kadar ‘yapay’ değiliz, oralı olmuyoruz. İstikamet bir ev. Bilmediğim bir ev. Bu planda yoktu. Anarşist arkadaşların evinde sabahı edeceğiz. Emmoğlu’nun bahsettiği türde bir öğrenci evindeyiz. Her şey her yerde, her yer bilinmiyor nerde! Bunlar sahalarda görmek istemediğimiz hareketler, neylersin ki misafirlikteyiz. Misafir umduğunu yemez. Ben yemiyorum, onlar sigara yiyor. Çay kahve içiyoruz. Yarın Müslümanlar da katılacakmış eyleme, dendiğinde muhabbetin bir yerinde, Mehmet Abi, dindarları kastediyorsan, Mehmet de dindar müslümandır diyor. ‘Bakışlar’ bana çevriliyor. İslami konular da konuşuyoruz. Masada şaraptan sonra ayetler de var. Ezan okunuyor, aklımdan bir ayet geçiyor: “Biz kalbini açıp ferahlatmadık mı ve üzerinden yükü kaldırmadık mı!” İyi ki doğmuş bir arkadaş, ‘kafa iyi’, geliyor kutlamadan, ama öyle güzel sorular soruyor ki. Akıl almaz ortak noktalarımız var bu insanlarla. Bir arkadaş paltosunu tersyüz edip mutfaktaki parça halının üzerine seriyor:
– Buralar temiz değildir, bunun üzerinde namaz kılabilirsin!

..

Sabah evden erken çıktık. Duruşmanın saat 10’da değil de 14’te olduğunu öğrenince herkes tekrar buluşmak üzere dağıldı şehrin bir yerlerine. Biz de gelen müslüman kardeşlerle Eskişehir denince ilk akla gelen kişinin yanına, Atasoy Müftüoğlu’na ziyarete gittik. Aklımda bu sokakları önceki gelişimde nasıl yürüdüğümüz var Alıntılar Defteri Ekibi ile. Sahneler gözlerimin önünde, hallerimiz..
Çay simit ve üçlünün üçüncüsü, Atasoy hocanın muhabbeti!
İnceden bir ah diyorsunuz, ah!
(İstiklal caddesinde yürüyoruz.. Kardeşim Ahmet askere gidecek, son ‘takılmalar’dayız.. Bir telefon geldi, kardeşim açmadan bana seslendi heyecanla!
– Atasoy Abi arıyor!
Askere gitmeden aramıştı, halini hatırını sormuştu, mutlu etmişti bizi.
Kitapçıları gezerken, Ahmet, dedim, şu kitabı alsak, Atasoy Abiye göndersek, o çok sever ya kitap hediyelerini.)
Ziyaretimiz bitmek üzere, kalkıyorduk ki bir ritüel daha yerine getirilecekti.
Abimiz, gençler, dedi, hepiniz şurdan birer kitap alın, hediye olarak.
Kitapları kucakladığı gibi masanın üzerine yıktı.
Benim elimi uzattığım kitap, kendisine hediye edelim dediğim kitaptı:
Aynalar, Eduardo Galeano.
..

Farklılığın psikolojisi aynılığın içinden çıkıp gelmiş insanı afallatırcasına sorgulatıyor. Sorularla dolaşıyorsun, her şeye, her yere ‘alıcı, algılayıcı’ gözle bakıyorsun. Hani, bir ‘rivayete’ göre peygamberimiz kızgın güneşin altında ilerlerken bir bulut ona gölge yapıyormuş ya, işte öyle ‘gölge’ yapıyor bana sorular yağdıran bir bulut.
..

Enver Aydemir’in duruşması için askeri alanın girişindeyiz. Abartılı bir güvenlik önemli var civarda. Orduya kalsa, bizler düşmanız. Robocoplarla, bilumum mukavemet materyali ile barikat kuruyorlar. Kapıları zorlayacak halimiz yok. Şunun şurası 2o-25 kişiyiz, yol yorgunuyuz. Gövde gösterisini ibadetten mi sayıyorlar, anlamıyorum. Köpekleri de ilk kez bu karşılamada gördüm. Sürekli havlattıkları köpeklerin arasından geçiyoruz. Sınırlı sayıda kişiye izin veriyorlar, duruşmayı seyretmek hukuki hakkımızı kullanmak istediğimizde. Askeri alan o kadar büyük ki, bir otobüsle git babam git varıyoruz mahkeme salonuna. Tertemiz bir hastahane havasında, beyaz ağırlıklı bir devlet dairesi.

..
Duruşma beklediğimizi vermiyor bize. Adalet bekliyorduk yine de, umutluyuz ama bunun bir ederi var: hakkımızın peşinde olmalıyız, haklı taleplerimizi dillendirmeliyiz.
Eskişehir’in merkezine dönüyoruz. Ulaşım hiç sorun değil. Zart diye şuraya buraya gidiyoruz. Havasında siyaset yok kentin. Şehir demeye dilim varmıyor.
Porsuk çayının kenarında bir eylem için birikiyoruz!
Mütemadiyen havalanan jetler isyanımızın Eskişehirdeki ifadesidir!
Havaya çalınan birer çığlık: kahrolsun zalimler!
Fena bir sayımız yok. Kısa ve tuttuğunu kopartan türde bir eylem oluyor.
Uykusuzsanız, yorgunsanız, başka yerlerdeyseniz, düşünceliyseniz başka başka şeyler görmeye başlıyorsunuz. Aslında hep gördüklerinizi farklı yerlerden görüyorsunuz, ayrıntı sayılacak şeylere ‘takılıyorsunuz.’
Eylem sonrası içlerinde az sayıda ‘müslüman’ın bulunduğu kafile ile Kesk’in lokaline gidiyoruz. Masaları birleştiriyoruz.
Enver Abinin babası marketten bir şeyler aldırıyor. Gazeteleri seriyoruz masaların üzerine. O esnada çok şiirsel bir iş yaptığımızın herkesten ziyade ben farkındayım. Bir kere, fakirliğin edebiyatında bir şaheser olan ‘gazete üzerinde yemek yemek’ adlı romanı çevir çevir okudum, evlensem, zengin olsam da okurum!
Yazılar üzerinde beslenme dersi önemlidir, devamsızlık yapmamak lazım.
Dilimlenmiş ekmekler dağıtıyor masalara. Görsen, şu kızlara kim demiş ‘inin cafe’lerden aşağıya!’ diye, merak edersin!
Sonra peynirler dağıtılıyor, sonra zeytinler, peşi sıra çaylar..
..
Dönüş trenindeyiz.
Ölüm camdan bana bakıyor!
Soru cevap kısmından sonra hayat paneli bitecek.
Pan’ın Labirenti.
..

Sevdiklerinizle daha çok vakit geçirin.
Söylemeyi düşündüğünüz bütün güzel sözleri muhataplarına ulaştırın.
Kırgın olduğunuz kişilerden, haksız olan siz değilseniz bile helallik isteyin.
Şöyle bir durun hele, her halinizle:
Zamanın yüreğinizin içinden geçip gittiğini hissedin.
Nelere değiyor, nelere değmiyor?
..

Fıtratımıza fitre ve zekat vermeli ve dahi her fırsatta infak etmeliyiz.
..

Yaşam ve anlam’dan oluşan bir kelime olsun ‘yaşanlam’
Yaşanlam notun kırık mı?
..
Her masal biter musalla!

(22 Ocak 2010)