Askıda Beraat

Altı yıldır, ortalama iki üç ayda bir, tanımadığım insanlardan e-posta alırım. Askerlikle ilgili duygu, düşünce ve endişelerini paylaşır, bana soru sorarlar. Bugün de şöyle bir ileti ile güne başladım:

“Mehmet Ali Bey iyi günler, sizi uzun zamandır takip ediyorum ve ben de İslam’a dayalı esaslara bakarak askerliğin küfür ameli olduğunu biliyorum, vicdani retçi olmak bizim için daha mı iyi yoksa her seferinde kâğıt imzalayıp imtihanı def etmek mi lazım, bana bilgi verirseniz sevinirim.”

Arkadaşın, “kâğıt imzalamak” diye bahsettiği hususu askerlik sorunu olmayanlar bilemeyebilir, kısaca izah edeyim:

Askerlik yapmakla “yükümlü” olup bir sebeple bakaya veya yoklama kaçağı durumuna düşmüş kişilere GBT yoklaması neticesi “15 gün içinde en yakın askerlik şubesine başvuracağını beyan ettiği” bir tutanak imzalatılması işlemi. Bu işlemin ardından idari para cezası gelebilir.  

Zorunlu askerlik diye bir sorun olduğu, her yeni kuşağın bu sorunu kiriyle-pasıyla, olduğu gibi miras aldığı aşikâr.

Çok farklı gerekçelerle milyonlarca insan aynı kapıya çıktı, çıkıyor ve çıkacak: İnsanların inanmadıkları kurumların/değerlerin neferi olmaya zorlanması bir zulümdür. Zorla askere alınmak insan hakları ihlalidir.

Askerlik çocuk oyuncağı değil, içinde ölmenin ve öldürmenin olduğu, savaşa dayalı bir endüstridir. Bizim inancımıza göre haksız yere bir insanı öldürmek bütün bir insanlığı öldürmek gibidir. (Dikkat: haksız yere kimseyi öldürmemiş, lakin öldürenlere binlerce lira yardım yaparak “lojistik” destek vermiş olabilirsiniz!)  

Yirmili yaşların ortasında olduğunu tahmin ettiğim genç, “İslam’a dayalı esaslara bakarak” (İslami esaslarla alakasız bir orduda) “askerliğin küfür ameli olduğunu biliyorum” diyor.

Ben İslam âlimi değilim, hoca değilim. Bu soru bana soruluyor: kendimizi içinde bulunduğumuz bu müesses nizamda askerlik yapmak caiz midir, helal olur mu yoksa mekruh mudur?

Zorunlu değil de “bedelli” olsa sorunun cevabı değişir mi? Ne derece?

Ülkede binlerce cami var, binlerce imam ve ilahiyatçı çalışıyorken bu soru bir avukata soruluyor. Elbette benim bir cevabım ve kararım var, açık.

Sorunun bana sorumasını gayet tabii, anlıyorum lakin o binlerce, on binlerce kişiye sorulmamasını anlayamıyorum.

Müslümanlar ne zamandan beri sorunlarını “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek çözüyorlar, merak ediyorum. Kafayı kuma gömmek nasıl bir “fıkıh usulü”, merak ediyorum.

Sorulan, sorulamayan soruların bir hesabı olmayacak mı? Verilmeyen, verilemeyen cevapların bir anlamı olmalı.

Dün vicdani retçi yazar Ali Fikri Işık’ın avukatı olarak hâkim karşısına çıktım. Kendisi, bu ülkenin kanunlarında halen yeri olan “Halkı Askerlikten Soğutmak” (TCK m. 318) suçunu işlediği gerekçesiyle yargılanıyor.

Ali Fikri Işık hâkime şöyle bir soru sordu: “Ben insanları hangi askerlikten soğutmuşum: yıllarca ve son olarak 15 Temmuz 2016’da darbe yapmaya kalkan darbeci askerlikten mi yoksa bedelli askerlikten mi?”

Amfide ders anlatan ak saçlı bir profesör edasıyla sakin sakin ve de “derinlemesine” konuşan müvekkile katılmamak elde değildi! Biraz felsefeden sonra hukuk da serpiştirmek üzere savunma yaptım ben de:

“Müvekkilin sözleri İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 18 ve 19. Maddeleri,  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 9 ve 10. Maddeleri ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 25. Maddesince güvence altına alınan “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmedir.

Müvekkilin sözleri şiddete davetiye çıkartmamakta, toplum barışını bozmamaktadır. Kimse çoğunluğa uygun düşünmeye zorlanamaz. Farklı düşünmek ve bunu ifade etmek insan olmanın gereğidir. Müvekkilin sözlerinin yargılamaya konu edilmesi hukuka aykırıdır.”

Hâkim, dinledi, dinledi fakat beraat kararı veremedi. Ali Fikri Işık’ın geçmişini araştırmak istemiş olacak. “Hele şu seçimler geçsin, kimmiş bakalım bu Ali Fikri Işık?”

(Fetöcü olmasın? Kendisi değilse bile babası fetöcüdür belki de!? Bunu en iyi Süleyman Soylu bilir.)  

Beraat

“Askere Gitmeyin” adlı eylem, internet sitesi ve kitabın (üç aşamalı sivil itaatsizlik eyleminin) yargılandığı davada beraat ettik.

Dün ikinci duruşmanın görüldüğü Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde “Halkı Askerlikten Soğutmak” (TCK m.318) diye bir suçu işlediğim için şikâyetçi olan Genelkurmay Başkanlığı’nın ihbarına itibar edilmedi.

400 kişinin içinde bulunduğu sivil itaatsizlik eylemimiz mahkûm edilemedi. Aksi halde fatura tek başına bana kesilecekti ve adalete, hukuka ve yasaya aykırı olarak ceza alacaktım. Bu olacak iş değildi fakat olabilirdi.

Türkiye her türü hukuksuzluğun pekâlâ her an bir yerlerden fışkırdığı bir ülkedir. Sabah akşam hukuk devleti olmaktan dem vurulan, kanun devleti seviyesinin altında bulunan bir devlettir. Bu ne yazık ki böyledir. Değiştirilmesi için sevgiyle, barışla, şiddetsiz ve sivil biçimde hukukla birlikte mücadele edilmelidir. 

Kararın ardından bir kez daha dile getirmekte fayda var: zorunlu askerlik angarya, vicdani ret hak, halkı askerlikten soğumak diye bir suç ihdas etmek saçmalık, “askere gitmeyin” demek gayet normaldir.

İfade özgürlüğünün kuşatma altında olduğu ve sosyal/asosyal medya ordusu tarafından linç edilmek istendiği şu sağduyusuz, gaza gelmeli, “soruşturmalı” günlerde karar sevindirici oldu.

Yargılama boyunca bana destek olan eşime, dostlarıma, arkadaşlarıma, benimle birlikte Ankara’ya gelen kardeşlere, dik ve şık duruşu kurumsallaştıran Mazlumder Ankara Şubesi’ne, avukatlarım Mahir Orak ve Okan Kadir Bektaşoğlu’na teşekkür ederim.

Hakkı söyledik. Arkasında durduk. Vakti bereketlendirdik. Allah’a şükür.

 

*İlk duruşmanın ardı:

http://ankara.mazlumder.org/tr/main/faaliyetler/dava-takip/20/mazlumderde-vicdani-redci-mehmet-ali-basarana/12357

http://www.kuremedya.com/musluman-vicdani-redci-mehmet-ali-basaran-yargilandi-11500h.html#.VpjRu_mLTIV