Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi*

Yedi yıl öncesi. Öğrenci evimiz. Gecenin bir vakti. Arkadaşlarla muhabbetin bir yerindeyiz. Eğlenceli, müzikli bir yer. Arka planda detaylar ve anılar. Beş yılda çok şey değişti. Sanırım Afrikalı kardeşlerin tamamı İstanbul’dan geçip gittiler. 

After Ramadan Fast in Istanbul Sierra Leone Trash Sorters Meet Turks and the two groups sing together.

Ahmet Kılıç’a Armağan

Dostum Ahmet Kılıç’ı tanımayan yoktur.

10 parmağında 10 marifet bulunan biridir kendisi.

En büyük marifeti ise çocuk olmanın bütün olumlu yanlarını yanından ayırmamasıdır.

Dostluğumuzun vatanı da burasıdır zaten.

Gereksiz ciddiyetler, salak saçma adetler, “adam” görüntüsünü muhafaza için takınılan “patentli” tavırlar bizden uzaktır.

Biz düz yazıya değil, şiire ve masala inanırız.

(Deneme’ye de inanırız elbette. Şirk olmasın. “Denemeye değer!” deyip bazı işlere dalarız. Ha, çakıldığımız da çoktur, ayrı konu.)

Mahalle arasında oynayan çocukların topu üzerimize gelirse, iki çalım atıp bir orta kesmeden geçmeyiz.

“Aman terlemeyelim” demeyiz, sokak hayvanları yüz verirse, ellerimizin kirleneceğini düşünmeyiz.

Ekmekle eve dönene kadar ucundan biraz koparıp ağzımıza atarız.

Hava alanlarında elimize geçirdiğimiz alışveriş arabası ile bir şeyler yaparız!

Boşta duran bisikletin sahibine, “bi tur atıp geleyim mi?” diye teklif etmekten geri durmayız.

İmaja, görüntüye değil olmaya, illâ samimi olmaya inanırız.

Sırada durmaktan hazzetmeyiz. Ne var ki sıra dışı olacağız diye de kasıntı hallere girmeyiz.

Hayır, ağır ağabeyleri sevmeyiz.

Biz hafifiz, çocuklarız. “Hafif çocukları” severiz.

Rahat, hayatı rahatlatan, kolaylaştıran, sevdiren, müjdeleyen, fark eden,  fark ettiren, kendi öznelliğini parmak izi gibi yaşayan, yaşını başını almış olsun, olmasın, yalan olmasın, hep çocukları severiz!

Angut gibi büyümeyi reddederiz.

Alışmaya karşı geliriz.

Ahmet ile pek değerli dostluğumuza dair sağda solda çok konuşuldu.

(Sayıları 38’i bulan kıymetli okurlarımız da bazı kesitlere şahittirler. Hiç değilse düğünlerde cümle âleme dönük karşılıklı önemli açıklamalarımız, atışmalarımız, “tutuşmalarımız” olmuştur. Ahmet daha çok tutuşmuştur, onu da söyleyeyim! Eşine sorabilirsiniz. –gülücük gülücük- smily. )

-Kardeş misiniz? diye yüzlerce kere- sorulmasaydı, belki o kadar konuşmazdık.

Konuştuk diye yazacak mıyız? Kim yazacak? Bunların ne önemi var? Saat Kaç?

Ahmet’in –edebi manada – yazma konusunda hiçbir parmağında pek bir marifet yok!

Ama her nasılda, tuttu bir yazı yazdı 4 sene kadar önce.

Bu işi nasıl başardı bilmiyorum. (profesyonel yardım almış olabilir mi?)

Bu yazı bir süre sonra hem Ahmet’in nadir yazma eserlerinden biri olduğu için, hem hiç de fena sayılmayan bir tarz tutturduğu için, hem de kaybolduğu için efsane oldu.

Yazı iki bölüm halinde yayınlanmıştı, daha sonra “yayınevi” kapanmıştı, izine rastlayan olmadı, aradık taradık bulamadık.

Geçen gün alakasız bir yerde, Google’ın bir muhitinde, ellerimde ceplerimde dolaşırken, aklıma düştü, sordum, soruşturdum, kovuşturdum, temyize gittim ve evet, nihayet buldum Allah’a şükür!

İşbu giriş yazısı Ahmet Kılıç’a armağandır. İşte şimdi o yazıya geçebiliriz.

Ahmet’in yazısının, bulduğum ilk bölümü öyle bir yerde bitiyor ki, şahsen sevinsem mi üzülsem mi bilemedim!

Yazıyı Ebrar 172 adında esrarengiz biri 30.09.2009 tarihinde risalet forum (nokta) net adresinde başlığı değiştirerek yayımlamış.

Altına da şu notu düşmüş:

“(okuduğumda çok zevk aldığım bu yazıyı sizlerle uzun zamandır paylaşmak istiyordum vakit bulamamıştım… Umarım siz de benim gibi zevk alarak okursunuz.)”

Umarız!

Yazıya 7 tane de yorum gelmiş ama okumak mümkün olmadı.

Ebrar 172’yi alkışlarla yerine alıyoruz.

Ve sizleri Ahmet Kılıç’ın nadide yazma eseri ile baş başa, kendi halinize, bırakıyoruz.

 

Öğrenci evi.

(bir öğrencinin dilinden)

Her gittiğimde mutlu olduğum bir öğrenci evinin hikâyesidir.

Klasik öğrenci evlerini bilirsiniz. İki, üç, dört ve hatta daha fazla öğrencinin bilmem hangi vesilelerle bir araya gelip üniversite hayatlarını geçirdikleri evlerdir bunlar. Farklı karakterler, farklı davranışlar, anlayışlar, kültürler bir araya gelmiştir ve herkesin birbirine tahammül etmesi gerekir. Bu zordur. Bir erkek olarak bakıldığında bu zorlukları aşmak daha da zordur.

Mesela tuvaleti nasıl görmek istiyorsan öyle bırakırsın ama bıraktığın gibi bulamadığında sinirlerin tepene çıkar. Kimin yaptığından ziyade neden yaptığına hatta nasıl yaptığına dair derin tefekkürlere dalarsın. Bu olay her başına geldiğinde o derin tefekkürlere dalıp dalıp çıkarsın. Ama atsan atamaz satsan satamaz bir durumdasındır, sırf bu yüzden evini değiştirmeye kalkmak çok mülteci bir hayal olarak kala kalır.

Bu, işin en vahim de olsa yegâne tarafı değildir elbet. Kiranın ödenmesi, faturaların ödenmesi, yemek ve sair giderlerin hesabının tutulması bir yana temizlik nöbetindeki anlaşmazlıklar, yemek yapma sırası ve ne yapılacağı (genelde menemendir bu, ama çok büyütülür.) her zaman sorundur. Tabi bu sorunlar muhabbet ortamının olduğu evlerde yumuşak geçişlerle atlatılır. Her zaman toparlayıcı birisi vardır.

Aslında buna toparlayıcı değil de kendini feda eden desek daha yerinde olur.

Eğer bir öğrenci evinde bu “abi kavga çıkmasın” tarzında yaşayan güzel insan tipi olmasa o ev çekilmez olur. Lanet acayip bir şey olur yani. Her eve lazımdır o türden insanlar.
Tek kişilik öğrenci evleri vardır bir de. Eğer tek kişi kalıyorsa onun adı öğrenci evi değildir aslında. O başka bir şeydir. Aradığınız samimiyeti bulamadığınız, her an kalkmak istediğiniz, sanki misafirliğe gitmiş gibi bir halin üzerinize sindiği bir yerdir. Her şey yerli yerindedir ve hepsinin üstünde dokunulmazlık jelâtini vardır. Ev sahibinin “sahipliğini” sonuna kadar hissedersiniz.

Ya da birden fazla kişinin kaldığı ama birbirlerinden bihaber oldukları öğrenci evleri vardır. Buradakilerin bir araya nasıl geldiği de muammadır. (Benim için hala muamma olduğundan bir şey söyleyemeyeceğim : ) Bunlar ilk örnekten daha nalet yerlerdir. Buralarda öğrenci evi değil adeta pansiyon havası solursunuz. Hiçbir birlikteliğin olamadığı, ortak yapılan işin sadece aynı eve girip çıkmak olduğu, kendinizi her daim yabancı hissettiğiniz mekânlardır bu tür evler. Belki de öğrenci evi dağınıklığının zirve yaptığı yerlerdir.

“Ben ne yapıyorum burada hemen çıkayım da rahat bir nefes alayım, yabancılaştım iyice kendime de, öğrenciliğe de, hayata da” diyebilme ihtimalinizin yüksek olduğu gidilmeyesice yerlerdir kısacası. Gidince kalınamayan, kalınca rahat edilemeyen, insanı gurbette gurbete düşüren yerlerdir.

Bu tür evlerde hele bir de sigara içiliyorsa oradan acilen uzaklaşılması gerekir. Allah muhafaza kalmak zorunda mı kaldınız; ertesi gün insan içine çıkmayın, evinize gidin duş alın elbiselerinizi değiştirin, en son tövbe istiğfar edip yeni bir sayfa açın hayatınızda. Evet evet abartmıyorum bunları yapın.

Unutun!

Unutun bütün yazılanları. Çünkü şimdi yukarıda anlatılanların alakasının olmadığı bir yere gidiyoruz sizinle. Burası İstanbul’un Mecidiyeköy’ünde, Mecidiyeköy’ün aşağılarında bir yer.

İzzetpaşa durağında indiğinizde cep telefonu marifetiyle tarifi yapılır. Yokuş inersiniz. İnerken ayrı çıkarken ayrı yorulursunuz.( Bu kadar ayrı yorulmaları yaşadığınız yere haftada en az üç dört kez gidiyorsanız düşünün muhabbeti artık.) Aşağı kapıdaki zil çalışmadığından yine cep telefonunu kullanarak ve evdeki “cep telefonu” kullanan birisine telefon açarak aşağıda olduğunuzu bildirirsiniz.

Anahtar genelde gazeteye sarılarak atılır. Ayağınızla futbol tabiriyle “stop etmeye” çalışırsınız. Başarılı olduğunuzda aptal bir sevinç yaşarsınız. (Süresi kısadır bu sevincin anlamsız olduğundan : )
Neyse efendim dizlerinizi kırarsınız gayet alçakta olan kilidi açarsınız. Zaten buradan başlar kendinizi evinizde hissetme hali.

Ağır ağır çıkarsınız merdivenlerden. Ben, bunu fazla yapamadım şimdiye kadar, ama siz yapın. Soluyun eski apartman kokusunu. Kapı önlerindeki dağınık ayakkabılar kapının ardındaki yaşamla ilgili istemeden de olsa fikir versin size. Sadece ayakkabı kalabalığı mı? Hayır tabii ki. Mesela, o boşluğun israf olacağından korkmak mı dersiniz, artık ne derseniz deyin oraya her şey bırakılmış olabilir. Kullanılmayan ama kışın kullanılacak olan soba, sulanmaya layık görülmeyen ve hayattan ümidini kesmiş çiçek, bitki vs., eski usul bidonda kurulmuş ve bekletilmeye alınmış turşu(lar), muhtemelen sokakta halı yıkamak için kullanılan bahçe hortumu, çocuk bisikleti, sebzelik, odun veya kömür torbaları, bir kere bile kullanılmamış olan ayakkabılık, duvara asılmış bebek arabası, karton yumurta kutuları ve eskimiş-tozlanmış kapı önü paspası.

Bunları tefekkür ederek beşinci kata ulaşırsınız. Kapı mevsim yazsa açık olur. Kışsa zaten anahtarınız vardır, açar girersiniz. İçerde yaşayanlardan önce içeriyi anlatmak daha iyi olacak. Kapıdan girer girmez hemen sağda masa üstü ocakla karşılaşırsınız.

Dış kapıyla bitişik durumda bir masanın üstünde eski gazeteler(genelde taraf gazetesi) ve onun üstünde bu ocak. Klasik öğrenci evlerindeki ocaklara benzemez, birikmiş yağ kalıntıları, kir pas yoktur. Olması gerektiği kadar temizdir yani. Anne temizliği de aramayın; “etik olmaz”.

Bu güzel evde halıfleks kullanılmaktadır. Bu aralar artık moda daha çok parkeden yana bilirsiniz. Bu anlamda modern dünyanın bu evde canı çok sıkılır diyebilirim. Ama ev tam bir Amerikan tarzı.

Saçmalama dediğini duyar gibiyim M. Ali kardeşim. Ama hiç kızma! Mutfak girişle bitişik durumda olduğundan ve ben girişi giriş olarak değil de salon olarak kabul ettiğimden böyle anlattım. Öyle ya Amerikalılar salonlarıyla mutfaklarını beraber kullanıyorlar.

Neyse efendim, girince mutfakla karşılaşmak iştahınızı açıyor zaten. Mutfağı da biraz anlatmak lazım. Bir tezgâh. Tezgâhın üstünde bir adet bulaşık dizgeci.(bu isim tamamen istişare sonucu bulunmuştur : )

Tezgâhın altında öyle dolap falan yok. Tezgâhın hemen altına montelenmiş korniş ve bu kornişe takılı; bire iki boyutunda, kahverengiye çalan, parlak, perdeden bozma örtü ve bunun arkasında ne olsa beğenirsiniz: ayakkabılık ve elektrik süpürgesi!

Peki evde kap-kacak diye tabir edilen tabak çanak nereye konuluyor dersiniz? Tabii ki tezgâhın hemen karşısında, duvara montelenmiş raflara. Bu raflar ki bana Anadolu’daki evleri hatırlatır. Eve girip de şöyle bir tezgâha göz attığınızda eğer Anadolu evlerini anımsamıyorsanız Anadolu’yu unutmaya başlamışsınız demektir. Aman dikkat edin. Kopmayın bu kadar oralardan.

Efendim, kapıdan girdiğinizde tam karşınızda bir ayna vardır. “Eve girdin, hemen rahatlama, kendine bir çeki düzen ver, sonra otur oturacaksan” kabilinden. Aynanın hemen altında alakasını bir türlü kuramadığım bir şekilde baharat kavanozları vardır. Dikkat edin kavanoz diyorum, plastik kutu değil yani. Hangi öğrenci evinde üşenilmeyip baharatlar kavanozlara konulur ki.

Bu baharatların üzerinde bulunduğu iki katlı cam sehpa da evlere şenliktir. Benim için de ayrı bir sevinç kaynağı olmuştur bu sehpanın birinci katı. Çünkü bir “çocuğun” hoşuna gidebilecek bir şeyler kesinlikle olur bu katta. M. Ali’nin çantasından da eksik etmediği yulaflı bisküvi, kremalı bisküvi, burçak, kırmızı kaplı, bim’den alınma gevrek. Çayla beraber “götürülmek” üzere bunlardan biri kesinlikle bulunur. Bulunmadığı zamanlarda bir eksiklik var demektir. Bakınca ‘cancanlı’ bir bisküvi paketi görürseniz içinizi anlam veremediğiniz bir sevinç kaplar.

Hani cebinizde paranız olur da kafanız rahattır ya, onun gibi bir şey işte. Bu arada bu sehpanın üzerinde sehpa örtüsü vardır filan diye düşünüyorsanız resmen yanılıyorsunuz. Çünkü “taraf” burada da tarafını belli etmiş ve iç sayfalarıyla başköşede yerini almıştır. Sehpanın hemen solunda bir oda kapısıyla karşılaşırsınız. Bu oda, tek kişilik bir yatak ve hemen kapının arkasında basit kurulum bez bir dolaptan müteşekkildir. Sonraları girişte bulunan otuz yedi ekran televizyon da sehpasıyla birlikte bu odaya taşınmıştır. Evet evet yanlış duymadınız, bir televizyon var bu evde.

Ama durun, hemen heveslenmeyin. Çünkü söz konusu televizyon (son model plazmalara, efendim, elsidilere “nazaran” cep telefonu kategorisine de sokulabilir. Çalışmaz. Ama çalışmadığından değil çalıştırılmadığından. Gereksiz bir mahlûk olduğundan mütevellit değer verilmez kendisine. Gündelik kullanılmaz, ‘şöyle bir eve gideyim de, televizyonun karşısına geçip pinti pinti zaman geçireyim’lik bir hali yoktur. Zaten bu verilmeyen değerden dolayı küsmüş, girişte iken içerdeki odaya taşınmıştır. Peki neden hala bu evdeki mevcudiyetini muhafaza ve müdafaa etmektedir? Sidi ve dividi oynatıcıyla mündemiç olduğundan. (mündemiç: iç içe geçmiş, beraber anlamında.)

Bazen izlenmesi gereken filmler büyük bir tevekkül ve tevazuyla bu televizyonda izlenir.

Küçük odanın kapısı ile M .Ali’nin odası arasındaki kiriş duvarına dayalı bir koltuk vardır. Tek bir koltuk. Belli ki bir koltuk takımının kalan son ferdi. Evdeki yerini korumaya çalışıyor. Alakasız ve yalnız bir hali var. Genelde kendisinin üzerine değil de karşısındaki çekyata oturulur. Acil durumlar için vardır. Sonra kadim bir hali de vardır. Yani eskimeyen, samimiyetinden hiçbir şey kaybetmemiş bir hal.

Hakkında çokça cümle kurulması gereken bir eşya da, ben beceremiyorum işte.

Veeeee… M. Ali’nin odasında sıra. Odaya girmeden önce biraz soluklanın. Hemen girmeyin bence. Her santimetrekaresine ayrı bir değer verdiğim bir oda bu. Hemen koymam içeriye sizi. Sabırsızlandırırım. Yorarım, kızdırırım, “gir artık şu odaya” dedirtirim. Öyle yağma yok. Önce üç ihlâs bir Fatiha, okunmuş tesbih, pirinç tanesi, dilek taşı ve benzeri ekipmanı hazır etmeniz lazım. Sonra bir kuple şeyhin himmeti, stajyer şeyhin duası, keramet ehli mektep mensuplarının rızası da unutulmamalı tabi.

Hımm, anlıyorum, tamam tamam duydum sesinizi. Artık girelim şu odaya. Bence de..

Ahmet Kılıç

Batum, Hopa ve Kazım Koyuncu

Küçük yerlerde insana köyünü sorarlar, tanışırken.

Büyük şehirlerde “memleket neresi” diye sorulur, malûm.

Trabzonlu olduğumu söylediğimde Laz olup olmadığıma dair bir soru da gelirdi ardından çoğu kez. Hayır der ve Lazların yaşadığı yerleri sıralardım.

O yerlerden biri de Hopa.

Kardeşimin nişanlısı Laz ve Hopalı olunca, Hopa’ya gitmek ve Laz kültürünü daha bir yakından tanımak fırsatı doğdu.

Lazları, Laz müziği üzerinden Kazım Koyuncu ile biliyorduk, genel bazda.

Hopa çok yeşil, pek bakir, güçlü bir doğa.

Trabzon ve Rize’nin coğrafi olarak doğal uzantısı iken kültürel ve siyasal olarak farklılaşıyor.

Laz büyüğümüz Yavuz Yazıcı’nın rehberliğinde yarım günlük bir Batum gezintisi gerçekleştirdik.

Lazca konuşan Laz rehberimiz olmasaydı, Batum’da geçirdiğimiz zamanı heba edebilirdik.

Lazca konuşan Laz diyorum, çünkü Lazca konuşamayan çok Laz var, ne yazık ki.

Lazlar ve Laz kültürü asimilasyona tabi tutulduğundan, bilhassa gençler Lazcayı bilmiyorlar. Bilseler de pek bir işe yaramayacak halde..

Öğrenci evinde 5 yıl birlikte kaldığım dostum Hasan Hüsnü Türker Çaykaralıdır (Hopşeralı) mesela. Köyünde yaşlılar, kendi aralarında Rumca konuşur halen. Gençler artık bilmez, bilse de kullanmazlar bu dili.

Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük “başarı”sıdır bu ve benzeri asimilasyonlar. Esasen Türkiye Cumhuriyeti’nin ne kadar küçük ve çapsız bir yönetimle bu günlere geldiğinin bir göstergesidir.

İnsan’ı, dilleri, dinleri, kültürleri yaşatmakla büyük devlet olunur. Biçmekle, budamakla, kırıp dökmekle, tehditle, tehcir’le, katletmekle değil!

Türkiye’yi yönetenler “bölünme” ve “şeriat” diye iki “el yapımı” bomba korku ile bu milleti hizaya soktular. Bu millet üzerinde içi seni dışı beni yakar sıra dağlar gibi türlü türlü zulümler uyguladılar. Bu büyük büyük günahlara Toplum Mühendisliği adını koydular. Ali Şükrü Bey’lerden, İstiklal Mahkemeleri’ne, Dersimlere, Madımaklara, Ergenekonlara kadar binlerce “patlama” ile acı, kan, gözyaşı, gasp, cinayet, tecavüz..

Gürcistan’a Sarp Gümrük Kapısı’ndan giriş yapılıyor.

Sınır Kapısının Türkiye tarafı keşmekeş, Gürcistan tarafı daha düzenli, temiz ve planlı.

Nüfus kâğıdınız ile15 TL yurtdışı çıkış harcı ödeyerek sınır’ı geçebiliyorsunuz.

Sınır’da ilginç bir tablo var.

Tam sınırda, yüz metre geride bir Cami, ben buradayım diyor, yüz metre ilerde bir kilise “Yanlış olmasın!” demeye getiriyor, amiyane tabirle!

Maç başlamadan iki takım kaptanı hakemin önünde dikilir ya, öyle.

Simgeler konuşuyor! Simgeler konuşadursun, içerik yerlerde sürünüyor!

Karadeniz Samsun’dan Hopa’ya kadar sahil boyu dar bir koridormuş meğer; Batum gibi geniş bir oturma odasına açılıyormuş.

Çoruh Nehri’ni de içine alan geniş mi geniş, yeşil mi yeşil koyu yeşil bir alan Batum. Bir liman kenti, bir sayfiye yeri. Göz alabildiğine sahil.

Sahil demek park demek, bahçe demek. İnsanlar sahilin her metrekaresinden denize girmeye yemin etmiş gibiler.

Bizde sahiller dolduruşa getirilmiş, kalkınma adına bir tür katliam yapılmış, sahil boyu kayalarla, karalar bağlamış kıyılar. Batum’da tam tersi bir doğallık, yeşillik, mavilik ve saygı var denize ve tabiata.

Her yer “gezi”, her yer direniş değil dinleniş, ağaç, çimen, heykel, kendi kültür ve sanat serpintileri ile dolu.

Batum’da mimari dikkat çekici özellikler arz ediyor. Biraz gidiyorsun ki ufaktan bir Newyork, biraz sonra Rusya’nın bir yerinde sanıyorsun kendini, bir yerde 80 yıllık döküldü dökülecek binalar, yoksa terk edilmiş bir virane mi buralar… Biraz Küba, biraz İtalya, biraz bizim bura..

Tarih kitabını karıştırıyor hissi uyanıyor. Roma, Bizans, Osmanlı, Rus ve ABD etkisi…

Bir hayli tahrif edilmiş bir Hıristiyan kültürü hâkim şehre. Kiliseler var, faal.

1866 yılında yapılmış Orta Cami’de namaz kıldık.

Batum’un Acara Özek Bölgesi’nin başkenti olduğunu idrak ettik. Parlamento Binası gibi bir tarihi yapının önünde asker görünümlü güvenlik nöbette. Bir yanda Gürcistan bayrağı, bir yanda Gürcistan bayrağı içinde Acarya Arması bulunan bayrak. Orası bir otonom bölge imiş. Biraz öyle biraz sözde..

Gürcüler sabah akşam bira vb. içkiler tüketiyormuş, gördük.

Biz müslümanız, Borjomi denen yerel maden sularından içtik.

Armut suyu gibi bir içecekleri de var, alkolsüz.

Batum’da çok ünlü bir Botanik Park var, gezmek nasip olmadı. Hakkını vermek için bir gün ayırmak gerek sanırım. Çok büyük.

Rehberimiz meydandaki altın post heykelinin ilginç hikâyesini anlattı. Rusların üç milletin de canını sıkacak ünlü atasözünü de öğrenmiş olduk:

“Azeri’den malını, Gürcü’den canını, Türk’ten karını koruyacaksın.”

Kavgada söylenmeyecek sözü atasözü yapmışlar! Bilemiyorum, belki de haklılık payı vardır. Bu konuda yorum yapamayacağım. Rusların yalancısıyım! (O halde vay halime! Mi, acaba?)

Hopa’ya döndüğümüzde Kazım Koyuncu’nun Pançol’daki –resmi adı ile Yeşilköy’deki- mezarını ziyaret ettik.

Kazım Koyuncu’nun müziğini seviyorum. Düşüncelerinin çoğu bir yana, duruşunun, karadenizliliğinin, hayat hikâyesinin bende ayrı bir yeri vardır.

Bir yerde şöyle bir haber yapılmıştı ölümünden sonra:

“O ne kanal kanal gezdi, ne televolelere malzeme oldu, ne kapris yaptı, ne mankenlerden medet umdu, fakat çok sevildi”

Vefatından çok kısa bir süre önce Amerikan Hastanesi’nde kendisini ziyaret etmiştik. Son bir konser’den bahsediliyordu ve son durumu (hastalığının boyutu) kamuoyundan gizleniyordu.

Son bir konseri çok arzuluyordu, program zaten hazırdı, duyurular yapılmıştı.

Konser sahnelerinde kuşlar gibi özgür, çocuklar gibi şen şakrak, “şımarık” ve yaramaz Kazım’ı Amerikan Hastanesi’nde o halde görmek bizi derin bir hüzne sürüklemişti bir anda. Allah’tan gelmişti, yapacak hiçbir şey yoktu.

Hemen yanı başında nişanlısı Gönül’ü hatırlıyorum, Umay Umay vardı ve adını bilmediğim 5-10 arkadaşı, dostu..

Kazım bizi gözleriyle selamladı zira konuşamıyordu.

Gözlerinde o denli diri bir bakış, çok şey söyleyen, tesirli bir ifade vardı ki unutulmaz.

Açık duran televizyondan gelen seslerin –sözün bittiği yerde- biçare kulaklara çalındığı, anlamsızca kulaklara çalındığı bir ortamda susku ayaktaydı, bizler uykudaydık!

Önlüklü bir hasta bakıcı görevli bir anda ardında belirdi Kazım’ın, dinlenme süresi dolmuştu besbelli, ardındaki tüple birlikte tekerlekli sandalyeyi hareket ettirdi, asansöre doğru yöneldi.

Son kez, asansöre geri geri bindirilirken gördüm kendisini, elini havaya kaldırmış, selamlarken bizi.

O kendi şarkısını söyledi.

Hepimiz söyleyebilsek kendi şarkılarımızı!

“Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük.

Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.

Ramazan Günlüğü 05

Maltepe Zümrütevler’de bizimkilere misafiriz Hasan Hüsnü Türker ile.

Öğrenci evinde koca bir 5 yılı birlikte geçirdiğim sıra dışı adam Hasan Hüsnü. İsmiyle müsemma.

Bazı insanlar böyledir, nadiren, ismiyle müsemma.

Bazı insanlar da ismiyle muşamba oluyorlar! Salça olanlar da az değil, ne var ki konumuz bu değil.

Bu sıra dışı adam, bir o kadar da sıradan biridir bana kalırsa. Nasıl oluyor diye soracak olursan, oluyor işte, şöyle:

Basitlik, yalınlık, duruluk, ahlaki ilkelere sıkı sıkıya bağlılık, çağın putları olan gösterişe-imaja değil illa öze değer verişi –ye kürküm ye, demeyişi- hayata tesir edici bir ahiret inancı, halen bir köylü çocuğu anlayış ve anlamayışları ile yaşıyor olması dolayısıyla sıradan, sıradan olduğu kadar da sıra dışı bir şehirli.

Oturmasına kalkmasına, durmasına bakmasına, konuşmasına ve susmasına bakınca anlıyorsunuz, bir medeniyet var bu adamın arkasında.

Nezaket mesela, bazı insanlarda samimiyetle bir arada değildir ve iğreti durur. Onun nezaketi sevgi ve içtenlik ile yoğrulmuştur. Kalpten kalbe bir yol varsa, o yolu hızlıca ve rahatça yürür.

Düşüncelerinize hiç katılmayacak ve dahi değer vermeyecek insanlarda bile en kısa sürede saygı uyandırmak, kolay bir iş değildir. Bu, Hasan için işten bile değildir.

Gıpta ettiğim ve şunlardan ben de biraz edinsem dediğim çok özelliği vardır.

Peygamberleri hatırlatan bir özelliği mesela..

Düşünün, öğrencisiniz, kentin çarpık çurpuk ilişkileri ve ilişkisizlikleri içinde daha size evini, apartmanını, sokağını ‘kiralarken’ dahi ayrımcı ve itici sahipleri, sakinleri, esnafı vardır buraların.

Buralar, İstanbul denen metropolün çoğu “sonradan görme” gecekondu bölgeleridir. Öğrencilik ekonomimiz ancak oralarda yaşamaya el verir.

Hasan, Şişli içinde, İzzet Paşa veya Çağlayan gibi “durma -geç -git” yerlerde o fazlasıyla öğrenci haliyle diyaloglar geliştirir, bir kere konuşmaya ‘bakar’, ikincide hal hatır sorar, konu olur, komşu olur, yaşlıları gözetir ve giderek genişleyen bir çevrede insanlara yardımcı olur.

Bazen aklın şaşar.. Senin ekmek alıp eve gittiğin yerde, onu görsen, onun çalışanlarla muhabbetini görsen, sanırsın ki pazarcı esnafı amcalar eski günleri yad ediyorlar..

El arabası ile meyve satan adamdan, bir kızı ile yaşayan apartman temizlikçisi teyzeden, yüzümüze bakmayan 3. Kattaki dayıdan acayip bilgiler alıp eve gelir!

Besbelli ki zamanla fırsatlar devşirilmiş, muhabbetler geliştirmiştir.

5 yılı birlikte geçirdiğimiz öğrencilik hayatı binlerce anı ile benim adıma besleyici, kelimenin tam anlamıyla bereketli idi.

Böyle bir ev arkadaşım, dostum olduğu için şükrediyorum. Kendimi Allah’ın sevgili bir kulu olarak görüyorum. Evlendim, evlendiğim insana bakıyorum ve halen öyle görüyorum. Elhamdülillah, diyorum.

Fıtratımızı, inançlarımızı, Müslüman aklımızı tarumar etmek için işleyen modern, kapitalist, Allah’sız, aşksız şu yavan- çorak- sığ -kof ‘şekil’ çağında özümüze, kendimize ait şarkılar söylüyor olabilmek, olabildiğince, Büyük Nimet!

Çok şey anlatan bir anı ile, üç nokta ile ara vereyim:

Bir gün esenler otogar’dan geldim, memleketten ara ara nevale gönderiyor anne babamız, koliyi iple bağlamışlar, bıçakla kestim hemen, içindekileri çıkarmaya, mutfakta yerleştirmeye çalışıyorum,  Hasan da bana yardım ediyor, bir yandan muhabbet ediyoruz, bir ara baktım, benim kestiğim ipleri birbirine bağlıyor, sıkıca geriyor, sarıyor, çekmecelerden birine koyuyor.

Neden ama, ne diye?..

Evet, öyle..