itiraz ettiniz mi?

28 Şubat yaklaşıyor.

Sağcısı, muhafazakârı, milliyetçisi bol, koca bir “İslami camia” 20 yıl önceye gidecek ve zulümleri yâd edecek.

İşte bu bana hiç samimi gelmeyecek.

Türkiye’nin bugün, 28 Şubat şartlarından daha ağır bir baskı ve hukuksuzluk ortamı içine hapsolduğunu görmezden gelenlerin “o günleri” anmaları benim için hiçbir anlam ifade etmeyecek.

O günleri gerçekten ananlar, bu günleri iyi anlarlar.

“Olmakta olan”ı idrak edemeyenlerin, zulümleri tevil üstüne teville kamufle edenlerin, “olan”dan hakkıyla ders çıkarttıkları söylenemez.

Derdi sadece “başörtüsüne özgürlük” olanlar kenara çekilip yakın tarihte nostalji yapabilirler. Sözüm onlara değil. Sözüm, 28 Şubat günlerinde “herkes için adalet, başörtüye özgürlük” diyenlere.

Adalet değil de kalkınmaksa derdiniz, sözüm size de değil. Üzerinize alınmayın. Siz, kurduğunuz “rantiye ve şantiye medeniyetiyle” övünün, bu dünyanın bir de öbür dünyası yokmuş gibi ömür sürün.  

Ben, Allah’ın Adaleti emrettiğine iman etmiş olanlar için yazıyorum. Gereksiz yere bana kızmayın. Bana, sevimsiz, gıcık, marjinal bir adammışım gibi bakmayın, parmak sallamayın.

100 binden fazla insan bu ülkede “yargısız infazla”, “suçu ispat edilene kadar herkes suçsuzdur” temel hukuk ilkesi çiğnenerek işinden oldu. İtiraz ettiniz mi?

50 binden fazla insan tutuklanıp hapse konuldu. Bu ülkede “tutuklama” en son çare olarak görülen bir tedbir değil, düşmanları sopalamak için kullanılıyor. Haksız tutukluluklara itiraz ettiniz mi?

Türkiye’de yargı üst düzey bir siyasallaşmayla malûl. Mağduriyetler, insan hakları ihlalleri fazlasıyla arttı. İtiraz ettiniz mi?

OHAL bir gereklilik olmaktan çıktı, bir buçuk yıl geçti, keyfiyete dönüştü. Normal, olağan bir hale geçilmemesine itiraz ettiniz mi?

“The Cemaat”e sempati beslesin veya beslemesin, terörle-fetöyle-darbeyle alakası olmayan gazetecilere bir, iki hatta üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları isteniyor, dahası birkaçına cezalar verildi bile. Bu akıl almaz, vicdanlara sığmaz, haddi fazlasıyla aşmış iddianamelere ve cezalara itiraz ettiniz mi?

Sev veya sevme, Alparslan Kuytul’a, Taner Kılıç’a, Ömer Faruk Gergerlioğlu’na yapılan yargı zulmüne, onların şahsında bulundukları çevrelere “iyice bi’ gözdağı” verilmesine itiraz ettiniz mi?

Şiddeti açıkça reddeden Hizb-ut Tahrir’in, her türlü izan ve insaf bir kenara bırakılarak Yargıtay’ca “terör örgütü” ilan edilmesine, mensuplarının “terör örgütü üyesi” olarak etiketlenip hapse atılmasına itiraz ettiniz mi?

İfade Özgürlüğünün soluğunun kesildiği, kutuplaşmayla birlikte linç kültürünün beslendiği, trol ordularının hücuma geçtiği, ülkede son 3-5 yıldır iyice ağırlığı hissedilen baskıcı-boğucu, sağlıksız atmosfere itiraz ettiniz mi?

Etmediyseniz, 28 Şubat’ı anmış olacaksınız belki ama anlamış olmayacaksınız.

Yine de, bu hususta asıl mesele 28 Şubat veya 28 Şubat’lar değil. Asıl mesele Allah’a inanan Müslümanlar olarak bizi bekleyen o ciddi tehlike!  

Beni endişelendiren, uyarmaya ve itiraz etmeye iten sebep bu. Yoksa “sempatik” olmayı inanın ki ben de becerebilirim. Yerli ve milli alkışlar almayı, “gururla yerli” tavırlar takınmayı, sevgi gösterileri içinde kaybolmayı… Attığı golden sonra asker selamı veren Emmanuel Adebayor kadar aklım kesiyor. (Yolumu bulurum yani, yol yol olsa!)

Asıl meseleye geleyim, asıl tehlikeye…

Allah Hud Suresi 113. Ayette Müslümanları şöyle uyarıyor:

“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka yardımcılarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.”

Art Niyetli Yargı

Avukat olduktan sonra adını sıkça duyar olmuştum: “Yargıtay 9. Ceza Dairesi”

Müslümanların davalarına ilişkin dosyalar bu dairede görüşülüp nihai anlamda karara bağlanıyordu.  

Bu öyle bir daire idi ki Hukuk’a veya Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na veya Türk Ceza Kanunu’na bağlı kalma gereği duymuyor, kafasına göre hareket ediyordu.  

Kafasında ne vardı? Süzme art niyet. Siyasi bilince sahip, bilhassa tebliğ ve davet çalışmaları içindeki örgütlü Müslümanlara karşı tam teşekküllü kin ve nefret…  

FETÖ’cü kumpaslar ortaya çıktığında mesele “aydınlığa kavuştu” ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ndeki “yapılanma” tasfiye edildi. Eldeki dosyalar 16. Ceza Dairesi’ne gönderildi.

Dağlar kadar hukuksuzluktan, yığınla haksızlıktan sonra, bir şeyler değişir diye umuluyordu, iyi niyetli düşünceler eşliğinde. Yargı cephesinde yeni bir şey olmadığı eski kararları onayan “yeni” kararlarla ortaya konuldu. 

Hiçbir surette şiddete bulaşmadığı Emniyet raporları ile de sabit bulunan Hizb-ut Tahrir’e (İslami Kurtuluş Partisi’ne) mensup 78 kişi hakkında toplamda 450 yıllık hapis cezası Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nce onandı geçen günlerde.

Hizb-ut Tahrir’in, kurulduğu tarihten bu yana  65 yıldır şiddete bulaşmadığını kabul eden lakin ilerde muhakkak bulaşacağı “kehanet”i ile “terör örgütü” olduğuna karar verebilen, “şirazesi kaymış” bir yargı’dan bahsediyoruz.

Niyet okuyan, art niyetli olduğu için okuduğunu anlamayan, fal bakan, sabiteleri yıkan, hukukun en temel ilkelerini ayaklar altına alan bir yargı’dan bahsediyoruz.

Hâkimleri, cezalandırdıkları sanıklarla aynı cezaevinde “buluşturma” başarısını göstermiş bir yargı’dan bahsediyoruz.  

Üstüne vazife olmayan misyonlar giyinmiş, devleti adaletten üstün gören bir yargı’dan bahsediyoruz.  

Merhamete çok uzak, keyfiyete pek yakın demirlemiş, insanı anlamak varken hırpalamayı alışkanlık haline getirmiş asık suratlı bir yargı’dan bahsediyoruz. 

Gözünü karartmış bir yargıdan bahsediyoruz. Ahmet Şık’tan, Ahmet Altan’dan, Ali Bulaç’tan, bir gazeteciden, bir yazardan “terörist”, hiç değilse “darbeci” çıkartmaya “kararlı” bir yargı’dan bahsediyoruz.

Şimdi soruyorum: Yargı mı daha radikal fikirlere sahip Türkiye’de yoksa “Türkiye’de yargı yoktur” diyenler mi?

“Türkiye’de yargı yoktur” diyenler fikirlerini ortaya koyuyorlar sadece. Son derece makul fikirlerini…

Türkiye’de bir bakanlığı da bulunan “Yargı” mekanizması ise son derece radikal fikirleri –mahkeme denilen yerlerde, hâkim olarak adlandırılan memurları eliyle- ifade etmekle kalmıyor, cezaevleri gibi araçlarla ayrıca icra ve infaz da ediyor.

Şu halde kim radikal? (“Borges mi ben mi?”)

Elbette Selçuk Kozağaçlı değil. O kadar da değil!

Bir gece ansızın gelen bir KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin genel başkanı olan, şu sıralar Silivri F Tipi Cezaevi’nde bulunan meslektaşım gibi düşünmekten kendimi alamıyorum:

“Türkiye’de yargı yoktur. Adliye denilen yer kurgusal görünüm verilmiş, hükümetin idari kararlarının yahut siyasi ihtiyaçlarının icra ve infaz edildiği binalardan ibarettir.”

Laf Ola Beri Gele

Mazlumder Cezaevi Söyleşilerinin otuzuncusu dün gerçekleştirildi.

Bu defa konuk Köklü Değişim Dergisi yazarı, makine mühendisi Bekir Kurtuluş’tu.

Hizb-ut Tahrir üyesi olduğu için farklı zaman dilimlerinde 4 yıl hapis yatmış, cezaevinden yeni çıkmıştı.

Yargılanma sürecini, cezaevinde yaşadıklarını ve mücadelesini anlattı.

Olan biten “Bir Türkiye Klasiği” idi…

Ne acı ki, vicdan sahipleri habersiz ve sessiz kalmaya devam ederlerse, olan olmaya devam edecek ve bu zulüm bitmeyecek.

Öncelikle, bilmeyenler için Hizb-ut Tahrir’i kısaca tanıtmakta fayda var:

Hizb’ut Tahrir 50’den fazla ülkede faaliyet gösteren, İslam’a dayalı bir sistem inşa etmeye çalışan bir parti. En bariz vasfı fikri ve siyasi çalışmalar yapması ve şiddet kullanmayı kesinlikle reddetmesi. 60 yıldan fazladır varlığını sürdüren bu partinin şimdiye dek herhangi bir biçimde şiddete başvurduğu görülmüş, duyulmuş değil.

Durum böyle olmakla birlikte Türkiye’de Hizb-ut Tahrir Davalarından ötürü tutuklanan Müslümanların sayısı 500’den fazladır ve bu insanlara, dile kolay, 1828 yıl tutarında ceza yağdırılmıştır. Yüzlerce kişinin ceza aldığı dosyalar Yargıtay’da onanma –büyük – riski ve ihtimali ile karşı karşıyadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin “Hukuk”, “Yasa”, “İfade Özgürlüğü”, “Demokrasi” ve sair temel ilkelerini ayaklar altına alışının kısa filmini seyretmek isteyen buyursun. Ancak bu kadar olur!

Sistem adına, kelimenin tam anlamıyla bir rezillik var ortada.

Utanç verici, kaba mı kaba bir ikiyüzlülük seremonisi…

Bir hukuksuzluk abidesi…

Bir firavunluk hikâyesi…

İnsanları alıyorlar, sözde mahkemelerinde, sözde yargılama içine sokuyorlar, sözde bir iddianame hazırlıyorlar, sözde suçlar isnat ediyorlar, sözde kanunlarını yamultup insanların yaşamlarına boca ettikten sonra onları zindanlara yolluyorlar.

Hizb-ut Tahrir üyesi barış ve esenlik yanlısı Müslümanları tutuklayan irade onların zindanlara atılmasını buyurmuş! Ama bir kılıf da bulunması gerek.

İşte burası, zulmedenlerin tarih ve hakikat önünde ne kadar aciz duruma düşebileceklerinin resmi, zirvede çekilmiştir:

Sözde hâkimlerin sözde gerekçesi:

“Hizb-ut Tahrir, bugüne kadar herhangi bir şiddet eyleminde bulunmamış ve amacında şiddeti öngörmediği belirlenmiş ise de, amacı zaten kendi içerisinde şiddeti öngörmektedir. Rejimin demokratik yollarla halkın desteği ve sempatisini kazanarak yıkılması mümkün olmadığından mutlaka şiddete başvurması gereklidir. Bu nedenle Hizb-ut Tahrir bir terör örgütü kabul edilmiştir.” 

Kendi ilkelerini açıkça çiğnerken muhatabına iftira atmanın aynı paragrafta gerekçeli karar olarak sunulduğu bir devlette yaşıyoruz.

Burası Türkiye.

Laf ola beri gele Demokratik Hukuk Devleti!

İnsan, aklına ve mantığına biraz olsun saygıyı hak etmiyor mu bu ülkede?

Zalimlere kalırsa, hayır.

Zindanda Unutulmuş Müslümanlar

Muhakkak ki Allah Adaleti emreder.

Biz en başından beri “herkes için adalet” dedik.

Hukuk adalet getirmeli ve adalet hepimiz için gerekli.

Ortalık Ergenekon ve Balyoz Davaları ile çalkalanıyordu. Birileri tozu dumana katmıştı. O toz duman arasında gerçekleri görmeye çalışıyorduk. 2012 yılının ocak ayında bir grup Müslüman genç “Tutukluk Yapan Hukuk” adıyla bir bildiri yayınlayarak itiraz etmiştik:

“Ergenekon, Balyoz, KCK, El-Kaide, Hizbullah, Hizb-ut Tahrir vb. adlar altında bol keseden gerçekleştirilen tutuklamalar hukukun yanında bir yığın hukuksuzlukla sonuçlanmakta, kimin neyle suçlandığı tam olarak bilinmeksizin hukuk, kabataslak hatta hoyratça uygulanmakta, uzun uzun tutukluluk süreleri bizzat sindirme ve cezalandırma aracı olarak kullanılmaktadır.”

Ergenekon, KCK ve son olarak da Balyoz Davasında “adil yargılanma hakkı” ihlal edildiği gerekçesiyle tutuklu bulunanlar serbest kaldı.

Burada, yargılama adı altında ifratlardan ifrat, tefritlerden tefrit beğenilmesi garabeti, ayrı bir konu.

Asıl soru şu: Siz adil yargılanma hakkı derken samimi misiniz? Zira kamerayı biraz öteye çevirdiğimizde hiç de öyle görünmüyor.

Gelin, hükümet dâhil tüm çevrelerle bu ortak sözde, “adil yargılanma hakkı” üzerinde anlaşalım.

Sadece Türkler, Darbeciler, Askerler, Paşalar için değil Kürtler için de, İslami davalardan dolayı cezaevlerinde bulunan Müslümanlar için de “Adil Yargılanma Hakkı” diyelim, adalet talep edelim.

90’lı yılların başında başlayan, 2005’lere kadar bilfiil devam eden ve etkisi azalsa da halen süren 28 Şubat darbe sürecinde verilen kararlar ne olacak peki?

Hukukla değil darbeci kafaların talimatlarıyla bağlı olarak olağanüstü hal mahkemeleri görevi icra ederek verilen siyasi yargı kararları ile kendilerine, ailelerine, çevrelerine açıkça zulmedilen Müslümanların hali ne olacak?

Adil yargılanmanın a’sından nasibini almayan Müslümanların bazıları sürgünde, bazılarıysa 20 yıldır cezaevlerinde.

Üstelik bu insanlar cezaevlerinde “paşalar gibi” de ağırlanmadılar. Büyük çoğunluğu sayısız ve ağır işkence seanslarından geçirildiler. Bazıları sakat kaldı, bazıları işkencelere bağlı olarak bu dünyadan ayrıldı.

Kurunun yanında yaş da yanmasın. Hazır adil yargılanma demişken, hele şundan Müslümanlar da faydalansın! Olmaz mı?

Ne Anayasa Mahkemesi ne de hükümet, bu konuda bir açıklamada bulunmadı.

1690’lardan bahsetmiyoruz, halen içimizde yaşayan 1990’lardan bahsediyoruz!

Bence ‘Adil Yargılanma’dan önce, dürüst olmaktan, samimi olmaktan bahsedelim.

Altan Tan’ın konu ile ilgili TBMM’de bir soru önergesine verilen cevaba göre:

“Hizbullah, İbda-C, El Kaide ve Umut Davası dosyalarından 376 hükümlü mahpus bulunuyor. Bunların 231’i müebbet hapis cezası almış.”

İslami Hareket, Hizb-ut Tahrir, Ceyşullah, Sivas vb. davalardan içeri girenler, tutuklu veya hükümlüler, bu sayıya dâhil değil.

İşkenceler, hakaretler, küfürler, aşağılanmalar vb. akıl almaz insanlık dışı muameleler söz konusu sayıya dâhil değil!

İtilen kakılan, çelme takılan, altları oyulan, morglara kaldırılan binlerce hayat bu sayıya dâhil değil! (Sayıların dışında neler kaldığı, ancak dikkatli bakılırsa görülüyor.)

İnsanlıktan, eşitlikten, adaletten, hakkaniyetten, dürüstlükten bahsediyoruz ya ilkin. Daha sonra “Adil Yargılanma Hakkı”ndan…

O yüzden, bekliyorum, şöyle bir açıklama gelebilir her an Anayasa Mahkemesi’nden:

“Özür dileriz, Müslümanları –içerde- unuttuk.”

Doğru ya, bu ülkede Müslümanlar da var.

Anayasa Mahkemesi’nden böyle bir açıklama gelmezse, hükümetten gelir. Ne de olsa “bizimkiler iktidarda”, öyle değil mi!?

Hiç değilse, iktidarla halk arasındaki köprü olan “sivil” hükümet kuruluşları, “sivil” devlet kuruluşları, sivil görünümlü toplum kuruluşları veya birkaç “entegre firma” bir araya gelir, hep birlikte bir bildiriye imza atarlar. Göstersin kendini “Milli İrade”.  Daha önce olduğu gibi!

Bu da mı olmadı?

Bu davalardan ceza almış ve cezaevinde bulunan Müslümanların aileleri, yakınları, çevreleri, sokağa çıkar, sesini yükseltir, adalet taleplerini güzellikle birlikte mübarek bir baskıya çevirirler herhalde!

Yüzde 98’i Müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz neticede!

Yok artık, bu da mı olmadı!

O vakit, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi var!

Neyse ki Allah var (Ahiret var: Hesap Günü var.)

Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. 

Cezaevi Ziyaretleri -4

Kandıra (1 Nolu) T Tipi Cezaevindeyiz.

Burada siyasi değil adli mahkûmlar kalıyor.

Siyasiler, kendilerine mahkûm denilmesinden hoşlanmıyor. Onlar tutsak. Bir nevi rehinler, esirler.

Devlet, hakkı gasp ettiğinde bunun hesabını vermez genellikle; insanlarsa haklarını almak için çabalayınca, meşru müdafaa sınırları içinde dahi kalsalar, kendilerini zindanda bulurlar, en nihayetinde.

Devletin yürüttüğü mücadeleye savaş denilmesine karşın, daha meşru, hatta tümden meşru bir mücadele yürüten küçüklerin (birey, grup, ekip vb.) mücadelelerinin terör olarak nitelendirilerek mahkûm edilmesi hikâyesi…

Devlet güçlüdür. Silahlı – silahsız kuvvetleri ile güçlüdür. İnsanları zorla silah altına alır. Zorla alınanlar, zorunlu olanlar “amele” askerlerdir. Gönüllü olarak gelenler ise profesyonel olurlar. Devlet bu askerlere maaş verir, özel olarak yetiştirip kritik noktalara yerleştirir. Zavallı amele askerler karada sürünür, patates soyar, tuvalet temizlerler. Küfür kıyamet eşliğinde “ne işim var ya benim burda!” isyanlarıyla sağa sola takılır, şişkin egolu bir zulüm içinde lanetler okuya okuya esaret günlerini eritmeye bakarlar. Profesyoneller ise denizde, havada, gemilerde, uçaklarla, hülasa bambaşka havalardadırlar.

Devlet zorla’yarak veya gönüllü olarak elde ettiği askerleri sorgulanmasını istemediği savaşlara, hallere sokar çıkartır, öldürtür, yaralar, kafasına göre şehitlik gazilik vb. payeler dağıtır.

Devlet, aklı ve vicdanı arızalı insanlardan aydınlar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler, kanaat önderleri vb. imal eder. Devlet’in suladığı, ekip biçtiği seralarda üretilen bu kiralık katiller, hakkı, hakikati katlederler. Bu genetiği değiştirilmiş organizmalar misali “mühim” insanlar, getirildikleri mevkilerde, oturtuldukları makamlarda insanlık onurunun ayaklar altına alınmasına bizzat, değilse, sessiz kalarak katkı sağlarlar. Silahlı Kuvvetlerin geri çekildiği dönemlerde Silahsız Kuvvetler öne çıkacak, boşluğu dolduracaktır.

Türkiye gibi, Hukuk ile bağlı olmayan, hukuk devleti olmayan ülkelerde zulüm normal nizam halimi alır da kimsenin ruhu duymaz. En büyük tehlike de budur.

Örneğin, devlet eliyle basbayağı terör estiren insanlardan çoğunlukla hesap sorulmazken, silahla işi olmayan insanlar terörist ilan edilerek son derece ağır cezalara çarptırılabiliyor.

Bugün kaç (yüz veya bin) Müslümanın Hizb-ut Tahrir davalarından dolayı içerde olduğunu bilemiyoruz. Ne acı!

Hizb-ut Tahrir teröre karşı en başından bu yana net bir tutum takındığını beyan ediyor. Kendini şöyle ifade ediyor:

Hizb-ut Tahrir, ideolojisi İslâm olan siyasî partidir. Faaliyetleri sadece siyasî ve fikrîdir. Amacı ümmetle birlikte İslâmı dava edinip hâkimiyeti/yönetimi tekrar sadece Allah’a ait kılabilmek için hilafeti tekrar kurma yolunda ümmete önderlik etmektir. İslâmî topraklardan başlamak üzere bütün Dünya’yı bir hilafet altında bütünleştirmek için çalışan İslâmî esasa dayalı siyasî ve ideolojik bir partidir.” (http://tr.wikipedia.org/ )

Katılırsınız, katılmazsınız, saygı duyar veya duymazsınız…

Ne var ki siz hem demokrasiye, ifade özgürlüğüne, insan haklarına saygılı olduğunuz reklamları yaparak çağdaşlık, ilericilik, batılılık kisveleri ile rant elde edeceksiniz hem de şiddete bulaşmamış insanları suçlu ilan edip ağır cezalarla cezaevlerinize yollayacaksınız.

Devletin bu yaptığına ne denir! En basit ifadesi ile pis bir ikiyüzlülüktür bu.

Şu habere bakın:

“09.12.2013 / İstanbul 14.Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden Hizb-ut Tahrir Bursa davası, yapılan karar duruşmasında, yüksek cezalar verilerek karara bağlandı. Bugüne kadar hiç bir şiddet eylemine başvurmamış ve sadece İslami fikirlere sahip olan Hizb-ut Tahrir’li gençlerden, Suat Çoban’a 15 yıl, Nurettin Göksugüzel, Nihat Kurtaran, Serdar Yılmaz, İsmail Özcan, Mesut Şahin, İbrahim Er ve Mehmet Sena Arat’a 7,5’ar yıl ceza verildi.” (http://www.haksozhaber.net/hizb-ut-tahrir-bursa-davasinda-ceza-yagdi-42884h.htm )

Sağcısı, solcusu, liberali, İslamcısı, alevisi, kürdü, zart partilisi, zurt partilisi, Fenerbahçelisi, dev-gençlisi, sev-gençlisi, hiç düşündünüz mü soluduğumuz havada ne kadar vebal var?

Bu kadar vebalin altından Müslüman olarak kalkabilmek! Bu nasıl mümkün olacak?

Avukat dostum Ahmet Kılıç ile bu defa Kandıra (1 Nolu) T Tipi Cezaevindeyiz.

Burada Hüseyin Gündüz ile görüşüyoruz.

Hüseyin 25 yaşında. 7 yıldır cezaevinde.

Cezaevinde, 20 yıl yatacakmış kadar sabırlı, yarın çıkacakmış kadar umutlu olacaksın, diye bir laf varmış.

Bir mahkûmu 3 şey çok mutlu eder, diyor:

Aile ziyareti, dostların mektubu ve telefon görüşmesi…

Bu ziyaretler, mektuplar uzun süre ayakta kalmamızı sağlıyor, diyor.

Koğuşta 18 kişi kalıyorlar. 2 kişi yerde yatıyor.

Hüseyin çok okuyan, samimi, güzel bir Müslüman.

Kaldığı koğuştan da çok memnun.

“Bizim koğuşa Evliyalar Koğuşu diyorlar. Herkes okuyor, namaz kılıyor, İslami hassasiyet sahibi. Televizyon çok sınırlı bir süre için açılıyor, sabah namazlarından sonra uyumak yok, kitaplığımız var, kitaplar okuyor, sohbetler yapıyoruz.” diyor.

Yine hoş bir muhabbet oluyor. Ziyaret sona eriyor.

Ayrılırken, bir isteğin var mı, diye soruyoruz.

Atasoy Müftüoğlu’nun kitaplarını istiyor. Elinizde varsa, gönderebilirseniz, güzel olur diyor.

İnşallah üstadın kitaplarını kendisine imzalı olarak göndereceğiz.

Bu yazıyı okuyan kardeşler de inşallah cezaevlerindeki birkaç mahkûma, tutsağa dokunurlar.

Onlar insan ve fakat gayrı insani şartlarda, insan doğasına aykırı bir biçimde, müthiş bir yalnızlığa, insanı lime lime eden bir tecrite, uzun vakte yayılmış bir işkence ile sinsice bir ölüme terk edilmişler.

Bir mektup ile sadece selam, gayet basit bir hal hatır sorma, onları oyalayacak, dışarısı ile bağlantı kuracak haber havadis, olursa başından geçen basit bir hikâye, bir şeyler anlatmak işte, kısacık da olsa, sade, insanız nihayetinde…

Unutmayın, “uzun süre ayakta kalmalarını sağlayacak”

Bir mektup, mektubuna cevaben bir mektup, belki iki ayda bir mektuplaşma, belki ayda bir kartpostal, belki arada bir minik hediye olarak kitap…

Kendine kazandırır, topluma kazandırır, hayata kazandırır, eşine dostuna, anasına babasına kavuşturur, karaya çıkartır, iyi eder, iyiliğe, hayra, güzelliğe sevk eder.

Hayli basit, çok etkili…

Bunları kitaplarda okumadık, Hüseyinlerin gözlerinde okuduk.

Gözlerinden olsun, sözlerinden olsun, okuyun siz de mutlaka!

Bu “yazı”yı mutlaka okuyun, bu “yazı”yı mutlaka paylaşın.

http://islamianaliz.com/haber/mehmet-ali-basaran-cezaevindeki-muslumanlardan-haber-var/4755/