İsyan

Türkiye’de cezaevleri, ağır hak ihlallerinin yaşandığı yerler olagelmiştir.

Binlerce insanın kapatıldığı cezaevleri bağımsız ve tarafsız sivil kişi ve kurumların denetimine açık değildir. Yapılan göstermelik denetimler ciddiye alınabilir olmaktan uzaktır.

Mahkûmlar Hukuk’tan ziyade zulmü netice eden keyfi yönetimlerin gölgesi altında ruh ve beden sağlıklarını muhafaza etmek derdinde, özgürlüğe kavuşacakları günü beklemektedirler.

Aşağıdaki, sıradan ve aynı zamanda sarsıcı cezaevi mektubunu okumadan önce şunları hatırlatmak isterim:

  1. Bu mektup bana elden teslim edilmeyip cezaevinden postayla gönderilmek istenseydi, kesinlikle veya kesine yakın bir ihtimalle cezaevinden çıkartılmasına izin verilmeyecekti.
  2. Bu mektupta ortaya konan zulüm Türkiye cezaevlerinin bir portresini sunmaktadır bize, üç aşağı beş yukarı. Denilebilir ki mektubun yazarı kendisi gibi binlerce mahkûmun duygularına tercüman olmuştur.
  3. Bu mektubu, ‘Türkiye’de Cezaevleri’ bahsindeki olumsuz tablonun değişmesi umuduyla bir ihbar olarak BİMER’e (Başbakanlık İletişim Merkezi) ulaştırdım ve 1061702 başvuru numarası ile takibe aldım.

Sizi, hayli “can alıcı” sorular soran ve haliyle keyfinizi kaçıracak bu mektupla baş başa bırakıyorum.

Beton duvarlar arasında sıkışmış insan seslerinin işitilebilmesi ve insanların insanca muamele görebilmesi duası ile…

“KOCAELİ 1 NO’LU T TİPİ KAPALI CEZAEVİ’NDE İSYANIN AYAK SESLERİ

Bilindiği gibi kısa bir süre önce Kocaeli 1 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevinde tutulan mahkûmlar, yataklarını yakarak koğuşlarının çatılarına çıkmış ve cezaevinin olumsuz şartlarına bir tepki olarak isyan etmişlerdi.

Tabii isyan amatörce ve aniden geliştiği için hemen son bulmuş ve isyan eden mahkûmlar -gardiyanların aşağılamak için kullandığı deyimle- tek tek başka cezaevine paket edilmişti.

Şunu belirteyim ki, o isyan gününde, çatıya çıkan mahkûmlara cezaevi idaresi birçok sözler vermişti. Bu sözlere göre “cezaevindeki olumsuz şartlar, keyfi uygulamalar ve tabii zulümler son bulacaktı.” Peki son buldu mu? Kesinlikle hayır! İşte bulmadığı için de bugün mahkûmların gündeminde tekrar isyan var. Mahkûmların birçoğu tekrar isyan etmekten bahsediyor. Fakat belirteyim ki, bu isyan önceki gibi amatörce olmayacak. Bu kez daha profesyonel bir isyan düşünülüyor.

Gerçi şu anda bile bireysel olarak olumsuz şartlara ve haksız uygulamalara karşı direnen mahkûmlar var. Kimisi süreli kimisi de süresiz açlık grevindeler.

Bu arada, süresiz açlık grevine giren Yasin Karaoğlan adlı mahkûmun açlık grevindeyken vefat ettiğini üzüntüyle belirtmek isterim. Bu mahkûm açlık grevine girdiğinde benim daha önce kaldığım koğuştaydı. Onunla orada tanıştık. Kendisi çok efendi, saygılı, mütevazı, saf ve temizdi.

O açlık grevine girdiğinde, cezaevi idaresi onu başka bir koğuşa verdi. Fakat başka bir koğuşa verilir verilmez kavga etmişti. Sonra başka bir koğuşa verildi ama orada da kavga etti. Daha doğrusu idarenin hizmetinde olan mahkûmlar tarafından dövüldü. Sonra başka bir koğuşa daha verildi ama orada da dövüldü. Yasin bana gönderdiği mektupta, bir hafta içerisinde 6 defa koğuşunun değiştirildiğini yazmıştı. Daha sonra da ölüm haberi geldi.

Ben kesin bir şekilde söyleyeyim ki Yasin’i bile bile, göz göre göre öldürdüler, ölüme terk ettiler. Bunu idare yaptı. Çünkü bu cezaevinde “İDARE KOĞUŞU” olarak bilinen, idarenin “DEMİR YUMRUK” koğuşları vardır.

Bu koğuşlarda kalan mahkûmlar bir kısım imtiyazlar karşısında kurum idaresine hizmet eder. Hizmetleri şöyledir:

“Kurum idaresinin yaptığı haksız uygulamalara karşı direnen cesur mahkûmlar, direnişleriyle idareyi hem yasal hem de gayri yasal çerçeve içerisinde zor bir duruma sokunca, cezaevi idaresi bu tür mahkûmları koğuşlarından alır, idare koğuşlarından birine verir. Ve orada kalan mahkûmlar tarafından ‘uslandırılmasını’ sağlamaya çalışır. Bu cesur mahkûm (Yasin Karaoğlan gibi) bu mahkûmlardan işkence görür. Falaka, kafada bardak kırma, tekme ve tokatlı toplu dayak vs… yapılan işkencenin bir kısmıdır. Bu şekilde mahkûmun uslandırılması ve direnme güç ve cesaretinin kırılması amaçlanır. Bazen bu, cinayetle sonuçlanır ama tabii intihar süsü verilir ve öyle tutanak tutulur.”

Açlık grevindeyken ölen Yasin Karaoğlan dışında benim aklıma Hasan Özer adlı genç mahkûm da gelir. Bu genç, annesiyle yaptığı telefon görüşmesinde annesine şunları söylemişti:

“Anne beni öldürecekler. N’olur yardım edin!”

Bu görüşmeden sonraki gün, bu mahkûm kaldığı odanın banyosunda ölmüş olarak bulundu. Bunun intihar olduğu söylendi. Bu genç mahkûmun psikolojik sorunlarının olduğu dile getirildi. Hâlbuki ölümünden kısa bir süre önce bu mahkûmun cezaevi koridorunda gardiyanlardan kaçarken çekilmiş görüntüleri ortaya çıktı. Fakat buna rağmen intihar denilip üstü kapatıldı. O intihar daha sonra başka intiharları da kovaladı. Peki gerçekten de bunlar intihar mıydı yoksa intihar süsü verilmiş cinayet miydi? Eğer intiharsa onları intihara sürükleyen amil neydi? Eğer cinayetse -ki bize göre öyledir- şu halde neden failleri bulunup haklarında işlem yapılmıyor?

Yukarda belirttiğim gibi cezaevi idaresinin DEMİR YUMRUK olarak kullandığı koğuşlar vardır. İdare bu tür mahkûmları onlara belli imtiyazlar vererek kullanmaktadır. Bundan dolayı ölümler olmuştur. Ve bunlara tepki olarak iç ve dış isyanlar doğmuştur. Bununla beraber yakında yeni isyanlar da olacaktır. Tabii isyanların bu ana sebep dışında bazı yan sebepleri de vardır ki onları şöyle sıralayabilirim:

  1. Ziyaret süresi 45 dakikadır. Bu sürenin hemen hemen 10 dakikası gidiş gelişlerde tükenmekte ve geriye 35 dakika kalmaktadır. Mahkûmlar bu kısa süre içerisinde aileleriyle ne konuşabilirler? Neyin hasretini giderebilirler?
  2. 12 kişilik olarak yapılmış koğuşlarda mevcut bazen 20’ye çıkabilmekte ve insanlar yerde yatmaktadır. Bu durum devamlı sorun doğurmaktadır.
  3. Cezaevinde tutulan mahkûmların çoğu çeşitli hastalıklara müptela olmuştur. Ama buna karşın bu mahkûmlar tedavi olamıyor. Zira her koğuştan haftada bir defa ancak 2 tane mahkûm revire çıkarılıyor. Hastaneye sevk edilen mahkûmlar hastaneye götürülmüyor.
  4. Mahkûmlar koridorda tek sıra halinde yürütülmeye zorlanıyor.
  5. Maddi imkânları geniş olan mahkûmlar imtiyaz sahibidir ama buna karşın fakir mahkûmlar ezgindir, eziliyor. Mesela onların özel koğuşları vardır.
  6. Gardiyanların bir kısmı mahkûmlara hayvan muamelesi yaparak onların psikolojisinin bozulmasına sebep oluyor.
  7. Mahkûmlar ailelerinden uzakta olan cezaevlerinde tutuluyor. Ve bu mahkûmlar bir türlü ailelerinin bulunduğu cezaevlerine gönderilmiyor.

İşte bu durum birçok olumsuz sonuç doğuruyor. Ailelerimizden vefat haberleri alıyoruz ama biz gurbet cezaevlerinde onlardan uzağız. Mesela benim babam, dedem, yeğenim ve son olarak da cezaevinde olmamdan dolayı çektiği sıkıntılara yenilen eşim vefat ettiğinde ben hep gurbette bir cezaevindeydim. Oysa ben işlediğim suçun cezasını memleketimdeki cezaevinde çekmiş olsaydım ve eşim ziyaretime gelip gidebilseydi belki çok daha farklı olurdu.

Bundan sonra da belki ölüm haberleri alacağız. Bu da bizim cezaevi içinde cezaevi hayatı yaşamamıza neden olacak.

Gerçekten çok merak ediyorum; biz bu devlet için neyi ifade ediyoruz? Nasıl bir hak hukukumuz var?

Sakın kimse bize anayasal hakları hatırlatmasın. Çünkü biz onların bizim için olduğuna kesinlikle inanmıyoruz! Onlar apoletli ve makam mevki sahibi olan imtiyazlı sınıf içindir. Alt tabaka olarak görülen bizler için hak ve hukuk yok.

İmtiyazlı sınıf mensubu biri canı istediği zaman bir sevk dilekçesi yazar ve istediği cezaevine gider. Bizim dilekçelerimiz ise hep red gelir. İmtiyazlı sınıf grip olunca hemen “hastalığından dolayı cezaevinde kalamaz” raporunu alır ve tahliye olur. Biz ise ölümcül hastalığa müptela olsak da çıkamayız. Çünkü alışmışız acı çekmeye. Biz ancak ölürsek cezaevinden çıkarız.

Yasin Karaoğlan adlı mahkûm arkadaşımın dilekçesi zamanında işleme konulsaydı tahliye olacaktı. Çünkü cezası bitmişti ama konulmadı. Göz göre göre ölüme terkedildi ve cezaevinden ölüsü çıktı. Alkışlayarak ve tezahüratlar eşliğinde uğurlayamadık onu ama ona yas tuttuk.

İmtiyazlı sınıf için yeni ve modern cezaevleri inşa edilir. Onlar, dışarda olduğu gibi içerde de rahattır. Fakat biz ahırı anımsatan cezaevlerinde yatırılırız. Nasıl olsa hayvan olarak görülüyoruz.

Eğer öldüğümüz zaman devlet için değerli olacaksak, eğer o zaman devlet erkini elinde tutan yetkililer ölümümüzden dolayı, “üzgünüz, pardon” açıklamasını yapacaklarsa ve eğer öldüğümüzde diğer mahkûmların kaldığı cezaevlerinin şartları düzelecekse merak etmeyin size çok yakında ölüm haberlerimiz gelecektir.

Fakat siz, ey adalet duygusu zedelenmemiş onurlu insanlar! Sizler biz ölmeden bir şeyler yapamaz mısınız? Herkesin karanlığa ve zulme sevdalı olduğu bu zamanda adaletin meşalesini yakıp karanlığı aydınlatamaz mısınız?

Yeni ölümler gelmeden önce, henüz ölmemiş olanlara, yeni yaşamlar yaşama fırsatı sunamaz mısınız?

Biz sizin yapacağınıza inanıyoruz. Sizi umut olarak gördük. Sakın siz de klasikleşmiş ve hiçbir işe yaramayan “cezaevini denetlemesi için” müfettiş göndermeyin. Çünkü şimdiye kadar hiçbir müfettiş bizi dinlemeye gelmedi. Derdimizi sormadı. Tek yaptıkları şey cezaevine gelip çay içmek ve konferans salonunda tiyatro izlemek oldu. Tiyatroyu izlediğinde zaten attığı kahkahalar bizi unutmasına neden olmuştu.

Başka bir metodla bize gelin. Gerçekleri, ne acılar çekildiğini, bir dedektif inceliğiyle araştırıp gün yüzüne çıkarın. Her mahkûmu özel olarak dinleyin. İsyan ettikleri için başka cezaevine gönderilen mahkûmlara kulak verin.

Ne yapacaksanız yapın ama mutlaka bir şeyler yapın. Eğer adilseniz onurlusunuz demektir. Şu halde onurunuz lekelenmesin diye bir şeyler yapmak zorundasınız.

BU MEKTUP, KOCAELİ 1 NO’LU T TİPİ KAPALI CEZAEVİ’NDEKİ MAHKÛMLARIN FERYADIDIR.”

 

http://islamianaliz.com/haber/cezaevinden-mektup-var-bu-mektup-kandira-t-tipi-kapali-cezaevinde-kalan-mahkumlarin-feryadidir/12884/

Cezaevi Ziyaretleri -4

Kandıra (1 Nolu) T Tipi Cezaevindeyiz.

Burada siyasi değil adli mahkûmlar kalıyor.

Siyasiler, kendilerine mahkûm denilmesinden hoşlanmıyor. Onlar tutsak. Bir nevi rehinler, esirler.

Devlet, hakkı gasp ettiğinde bunun hesabını vermez genellikle; insanlarsa haklarını almak için çabalayınca, meşru müdafaa sınırları içinde dahi kalsalar, kendilerini zindanda bulurlar, en nihayetinde.

Devletin yürüttüğü mücadeleye savaş denilmesine karşın, daha meşru, hatta tümden meşru bir mücadele yürüten küçüklerin (birey, grup, ekip vb.) mücadelelerinin terör olarak nitelendirilerek mahkûm edilmesi hikâyesi…

Devlet güçlüdür. Silahlı – silahsız kuvvetleri ile güçlüdür. İnsanları zorla silah altına alır. Zorla alınanlar, zorunlu olanlar “amele” askerlerdir. Gönüllü olarak gelenler ise profesyonel olurlar. Devlet bu askerlere maaş verir, özel olarak yetiştirip kritik noktalara yerleştirir. Zavallı amele askerler karada sürünür, patates soyar, tuvalet temizlerler. Küfür kıyamet eşliğinde “ne işim var ya benim burda!” isyanlarıyla sağa sola takılır, şişkin egolu bir zulüm içinde lanetler okuya okuya esaret günlerini eritmeye bakarlar. Profesyoneller ise denizde, havada, gemilerde, uçaklarla, hülasa bambaşka havalardadırlar.

Devlet zorla’yarak veya gönüllü olarak elde ettiği askerleri sorgulanmasını istemediği savaşlara, hallere sokar çıkartır, öldürtür, yaralar, kafasına göre şehitlik gazilik vb. payeler dağıtır.

Devlet, aklı ve vicdanı arızalı insanlardan aydınlar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler, kanaat önderleri vb. imal eder. Devlet’in suladığı, ekip biçtiği seralarda üretilen bu kiralık katiller, hakkı, hakikati katlederler. Bu genetiği değiştirilmiş organizmalar misali “mühim” insanlar, getirildikleri mevkilerde, oturtuldukları makamlarda insanlık onurunun ayaklar altına alınmasına bizzat, değilse, sessiz kalarak katkı sağlarlar. Silahlı Kuvvetlerin geri çekildiği dönemlerde Silahsız Kuvvetler öne çıkacak, boşluğu dolduracaktır.

Türkiye gibi, Hukuk ile bağlı olmayan, hukuk devleti olmayan ülkelerde zulüm normal nizam halimi alır da kimsenin ruhu duymaz. En büyük tehlike de budur.

Örneğin, devlet eliyle basbayağı terör estiren insanlardan çoğunlukla hesap sorulmazken, silahla işi olmayan insanlar terörist ilan edilerek son derece ağır cezalara çarptırılabiliyor.

Bugün kaç (yüz veya bin) Müslümanın Hizb-ut Tahrir davalarından dolayı içerde olduğunu bilemiyoruz. Ne acı!

Hizb-ut Tahrir teröre karşı en başından bu yana net bir tutum takındığını beyan ediyor. Kendini şöyle ifade ediyor:

Hizb-ut Tahrir, ideolojisi İslâm olan siyasî partidir. Faaliyetleri sadece siyasî ve fikrîdir. Amacı ümmetle birlikte İslâmı dava edinip hâkimiyeti/yönetimi tekrar sadece Allah’a ait kılabilmek için hilafeti tekrar kurma yolunda ümmete önderlik etmektir. İslâmî topraklardan başlamak üzere bütün Dünya’yı bir hilafet altında bütünleştirmek için çalışan İslâmî esasa dayalı siyasî ve ideolojik bir partidir.” (http://tr.wikipedia.org/ )

Katılırsınız, katılmazsınız, saygı duyar veya duymazsınız…

Ne var ki siz hem demokrasiye, ifade özgürlüğüne, insan haklarına saygılı olduğunuz reklamları yaparak çağdaşlık, ilericilik, batılılık kisveleri ile rant elde edeceksiniz hem de şiddete bulaşmamış insanları suçlu ilan edip ağır cezalarla cezaevlerinize yollayacaksınız.

Devletin bu yaptığına ne denir! En basit ifadesi ile pis bir ikiyüzlülüktür bu.

Şu habere bakın:

“09.12.2013 / İstanbul 14.Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden Hizb-ut Tahrir Bursa davası, yapılan karar duruşmasında, yüksek cezalar verilerek karara bağlandı. Bugüne kadar hiç bir şiddet eylemine başvurmamış ve sadece İslami fikirlere sahip olan Hizb-ut Tahrir’li gençlerden, Suat Çoban’a 15 yıl, Nurettin Göksugüzel, Nihat Kurtaran, Serdar Yılmaz, İsmail Özcan, Mesut Şahin, İbrahim Er ve Mehmet Sena Arat’a 7,5’ar yıl ceza verildi.” (http://www.haksozhaber.net/hizb-ut-tahrir-bursa-davasinda-ceza-yagdi-42884h.htm )

Sağcısı, solcusu, liberali, İslamcısı, alevisi, kürdü, zart partilisi, zurt partilisi, Fenerbahçelisi, dev-gençlisi, sev-gençlisi, hiç düşündünüz mü soluduğumuz havada ne kadar vebal var?

Bu kadar vebalin altından Müslüman olarak kalkabilmek! Bu nasıl mümkün olacak?

Avukat dostum Ahmet Kılıç ile bu defa Kandıra (1 Nolu) T Tipi Cezaevindeyiz.

Burada Hüseyin Gündüz ile görüşüyoruz.

Hüseyin 25 yaşında. 7 yıldır cezaevinde.

Cezaevinde, 20 yıl yatacakmış kadar sabırlı, yarın çıkacakmış kadar umutlu olacaksın, diye bir laf varmış.

Bir mahkûmu 3 şey çok mutlu eder, diyor:

Aile ziyareti, dostların mektubu ve telefon görüşmesi…

Bu ziyaretler, mektuplar uzun süre ayakta kalmamızı sağlıyor, diyor.

Koğuşta 18 kişi kalıyorlar. 2 kişi yerde yatıyor.

Hüseyin çok okuyan, samimi, güzel bir Müslüman.

Kaldığı koğuştan da çok memnun.

“Bizim koğuşa Evliyalar Koğuşu diyorlar. Herkes okuyor, namaz kılıyor, İslami hassasiyet sahibi. Televizyon çok sınırlı bir süre için açılıyor, sabah namazlarından sonra uyumak yok, kitaplığımız var, kitaplar okuyor, sohbetler yapıyoruz.” diyor.

Yine hoş bir muhabbet oluyor. Ziyaret sona eriyor.

Ayrılırken, bir isteğin var mı, diye soruyoruz.

Atasoy Müftüoğlu’nun kitaplarını istiyor. Elinizde varsa, gönderebilirseniz, güzel olur diyor.

İnşallah üstadın kitaplarını kendisine imzalı olarak göndereceğiz.

Bu yazıyı okuyan kardeşler de inşallah cezaevlerindeki birkaç mahkûma, tutsağa dokunurlar.

Onlar insan ve fakat gayrı insani şartlarda, insan doğasına aykırı bir biçimde, müthiş bir yalnızlığa, insanı lime lime eden bir tecrite, uzun vakte yayılmış bir işkence ile sinsice bir ölüme terk edilmişler.

Bir mektup ile sadece selam, gayet basit bir hal hatır sorma, onları oyalayacak, dışarısı ile bağlantı kuracak haber havadis, olursa başından geçen basit bir hikâye, bir şeyler anlatmak işte, kısacık da olsa, sade, insanız nihayetinde…

Unutmayın, “uzun süre ayakta kalmalarını sağlayacak”

Bir mektup, mektubuna cevaben bir mektup, belki iki ayda bir mektuplaşma, belki ayda bir kartpostal, belki arada bir minik hediye olarak kitap…

Kendine kazandırır, topluma kazandırır, hayata kazandırır, eşine dostuna, anasına babasına kavuşturur, karaya çıkartır, iyi eder, iyiliğe, hayra, güzelliğe sevk eder.

Hayli basit, çok etkili…

Bunları kitaplarda okumadık, Hüseyinlerin gözlerinde okuduk.

Gözlerinden olsun, sözlerinden olsun, okuyun siz de mutlaka!

Bu “yazı”yı mutlaka okuyun, bu “yazı”yı mutlaka paylaşın.

http://islamianaliz.com/haber/mehmet-ali-basaran-cezaevindeki-muslumanlardan-haber-var/4755/