Malcolm X

Şehitleri anmak için doğum veya ölüm tarihlerine gerek yok.

“Bir çok kişi, bu fırtınalı, bu tezatlı, bu gözü pek genç kaptanda Harlem’in övünecek ne bulduğunu soracaktır bize, bizse bu soruya gülüp geçeceğiz.” (Ossie Davis) 

https://mehmetalibasaran.com/x/

Malcolm X’in Portresi

http://www.on5yirmi5.com/biyografi/inanc/islam/170104/malcolm-xin-portresi.html

Bugün 21 Şubat 2015. Bizim ‘siyah prens’imiz Malcolm X’in şehit edilişinin 50. yıldönümü.

ABD’nin başını çektiği bir çete tarafından suikaste kurban gittiğinde yeni kıta’da İslam’ın temsilcisi, Müslümanların lideri konumundaydı. Habeşli değilse de Afro-Amerikalı bir Bilâl’di. Allah’a verdiği sözden dönmedi.

Kardeş Malcolm’un bilinen 40 yıllık hayatının öncesine ve sonrasına odaklanan, erişilebilmiş FBI raporlarından alıntılar barındıran, 16 kurşunla onu susturmaya çalışanların yanıldığının resmi olan bu dosyayı istifadenize sunuyorum.

Bir taş at, dedi, attık.

Bir şiir ateşle dedi, ateşledik.

Şehitleri an, dedi, şimdi onu anıyoruz.

 

Malcolm X’in Portresi

 

1.

Aşırı sigara, alkol ve uyuşturucu tüketimi, uyuşturucu satıcılığı, yasadışı kumar organizatörlüğü, dolandırıcılık, hırsızlık, silahlı soygunculuk, zina, fuhuş ve kadın pazarlamanın da içinde olduğu çetelerde tümüyle dibe vurmuş ve hapsi boylamış bir sokak serserisiyken 20. Yüzyılın en önemli Müslüman önderlerinden biri haline gelen sıra dışı bir şahsiyet: Malcolm X.

Kavga dolu, hızlı hayatı acılar ve arayışlar içinde geçti ve bir suikastle neticelendi.

Hidayeti ve hürriyeti miras bırakmış El Hajj Malik el Shabaz (Hacı Malik Şahbaz) nam-ı diğer Malcolm X’i şehit edilişinin 50. yıldönümünde hatırlatmak istiyoruz.

2.

1492 yılında Kristof Kolomb Amerika’ya ulaştıktan sonra Avrupa’dan bu kıtaya göçler başladı. “Yeni” kıtada Amerikan yerlileri olan Kızılderililer yaşamaktaydı. Avrupa kökenli beyazlar 1800’lerin sonuna dek, yaklaşık 400 yılda, 70 milyon Kızılderiliyi katlederek, devasa bir soykırım sonucu Amerika’ya yerleşip egemenlik kurdular.

Dünyanın her yerinden insanlar beyazların diyarı bu yeni kıtaya göç ederken Siyahderililer Afrika’dan zorla, köle olarak getirildiler. 16. yüzyılda başlayan köle ticareti 19. yüzyıla dek sürdü. Siyahlar, “özgürlükler ülkesi” Amerika’da ilk üç yüzyıllarını köle olarak geçirdiler. Kısa bir süre ikinci sınıf insan muamelesi gördükten sonra ancak 1965 sonrasında beyazlarla eşit haklara sahip olmaya başladılar. Dört yüzyıldır yaşadıkları yerde, diğerleri gibi vatandaş olmak hakkını yeni elde edebildiler.

Bugünkü parlak görüntünün ardına bakıldığında, Amerika’nın siyah vatandaşlarının kadim -beyaz anglo-sakson protestan- vatandaşlarla halen tam olarak eşit olduklarını söylemek pek kolay olmasa gerek.

Bir Afro-Amerikalı olan Malcolm X, işte böyle bir dünyada 1925 ila 1965 yılları arasında yaşadı. Bilhassa çocukluk ve gençlik dönemini ırkçılığın ve ayrımcılığın ağır zulmü altında geçirdi. Siyah olmanın zorluğuna, siyahların hakları için mücadele eden bir ailede doğmanın zorluğu ilave edilmişti.

3.

Ataları vatanları Afrika’dan zorla getirilip köleleştirilmişti. Üç yüzyıldan fazla süren muazzam bir sömürünün neticesi olarak dinlerini, dillerini, kültürlerini, kim olduklarını ve nereden geldiklerini unutan milyonlarca siyahtan biri olarak 19 Mayıs 1925’te Amerika’nın Nebraska eyaletinin Omaha şehrinde doğdu Malcolm Little. Adını anne babası vermişse de soyadını, onları köklerinden kopartan beyaz köle efendileri vermişti.

Malcolm, siyahların koynundaki derin uykusundan uyanıp kimliğini bulmak üzere yola çıktığında ilk iş olarak köle efendilerinin verdiği soy ismini reddetti ve kendini Malcolm X olarak kabul etti. Matematikte X bilinmeyeni ifade etmekteydi ve Malcolm kendini bulmaya niyet etmişti. Kendini ve kendisiyle birlikte Amerika dedikleri yerde kaybolmuş 22 milyon Siyahderiliyi.

1920’lerde Amerika’da en çok konuşulan siyah, Jamaikalı karizmatik bir eylemci olan Marcus Garvey’di. Karayipler, Orta Amerika ve İngiltere’de gazetecilik yapmış bir matbaacı olan Garvey, ilk ciddi siyah hareketin öncüsü konumuna sahipti. 1914 yılında Dünya Siyahlarını Geliştirme ve Koruma Derneği ve Afrika Toplulukları Birliği’ni kurmuştu ve siyahları, anavatanları olan Afrika’da tek millet olarak devletlerini kurmak için mücadeleye çağırıyordu.

Garvey 1918 yılında kurduğu Zenci Dünyası (“Negro World”) adlı gazetedeki yazılarında ve Afrika-Amerika-Avrupa seyahatlerinde yaptığı konuşmalarda Pan-Afrikanist görüşlerini kitlelere aktarıyordu. Siyahların kendilerini sürgündeki soylular olarak görmeleri ve kendi eğitim ve kültür kurumlarını inşa etmeleri gerektiğini anlatıyordu.

1930’lara gelindiğinde bir tür “Siyah Musa” olarak görülen Garvey’in çok geniş bir coğrafyadaki takipçilerinin sayısı bir milyon civarındaydı.

Siyahların tarihindeki bu en büyük kitlesel harekete dâhil olanlar arasında Malcolm’un anne ve babası da bulunuyordu. İyi bir temel eğitim almış, akıcı Fransızca konuşan ve hırslı bir kadın olan annesi Louise ile siyah halkın hakları ve özgürlükleri hakkında vaazlar veren cesur ve kararlı babtist rahip Earl. Malcolm bu ailenin yedinci çocuğuydu.

Amerika’da siyahlar nihayet insan olarak görülmeye başlandıktan sonra, beyazlarla eşit haklara sahip olmaları gerektiği gündeme gelince, 1800’lerin ikinci yarısında Ku Klux Klan (KKK) adında, siyah karşıtı, ırkçı bir terör örgütü faaliyete başlamıştı. Beyaz çarşafların ardına gizlenerek dolaşan bu çapulcular, siyahların kazanmaya başladığı haklara, özgürlüklere ve siyah-beyaz eşitliğine karşı çıkmak amacıyla şiddete başvuruyor ve sistem tarafından korunmanın verdiği rahatlıkla her yerde terör estiriyordu.

Irkçılığın ve ayrımcılığın had safhada olduğu bir dünyada doğan Malcolm daha annesinin karnındayken KKK gruplarının saldırısına uğramış, babası yokken evlerine baskın düzenleyen Klan grubu hakaretler ve tehditler yağdırarak gözdağı verdikten sonra Little ailesine Omaha’yı derhal terk etmelerini bildirmişti.

Malcolm 4 yaşındayken bir gece yarısı ırkçı beyazlar tarafından evleri ateşe verildi. Ev yanarken aile fertleri apar topar kendilerini dışarı atmayı başardı ve bu felaket, can kaybı yaşanmadan atlatıldı.

Siyahlara ait kiliselerde Garvey’in düşüncelerini aktaran Earl Little, baskılar üzerine Omaha’dan Michigan eyaletinin Lansing şehrine taşındıysa da, kısa bir süre sonra orada da tehditler almaya başlamıştı.

Babası, çocuklarından sadece Malcolm’u, 5 yaşına geldiğinde Garveycilerin gizli toplantılarına katılmak üzere yanında getirmeye başlamıştı. Malcolm babasının toplantılardaki ateşli konuşmalarını hatırlıyordu:

“Toplantılar genellikle babamın birkaç kez ‘Ayağa kalk ey kudretli ırk! Ne istiyorsan yapabilirsin!’ deyip, peşinden bu sözü dinleyenlerin tekrarlamasıyla biterdi.”

5.

Malcolm’un kaya gibi katı ve ağır haksızlıklara karşı yılmadan mücadele eden babası 8 Eylül 1931 gecesi tramvay yolunda feci bir halde ölü bulundu. Bu, muhtemelen kaza süsü verilmeye çalışılmış bir cinayetti. Siyahlara korku salmak ve onların haklı mücadelesini kırmak amacıyla ırkçı beyazlar tarafından gerçekleştirilmiş bir cinayetti.

Babalarının ölümü üzerine derinden sarsılan ailede bütün yük anne Louise’in üzerine kaldı. Amerika’da 1929 ila 1942 yılları arasında etkisini gösteren büyün ekonomik buhran en fazla yoksul zencileri etkilemişti. Little ailesi de onlardan biriydi.

Altı yaşındaki Malcolm’un, babasının cenazesine dair aklında kalan en net hatıra, annesinin geçirdiği histeri krizleriydi. Annesi bu ağır hadiseyi atlatmakta başarı gösteremedi ve giderek akli dengesini yitirdi. Babasının yokluğu ve annesinin endişe verici hali bir yana, Malcolm’un ailesi artık yoksulluğun pençesindeydi. Aile mecburen, yardımlarla ayakta kalmaya çalışıyordu ve fakat bu da yeterli gelmiyordu. Çocuklar yetersiz beslenmeden ötürü baş dönmeleri yaşar olmuştu.

Okulunda siyah olmanın yanı sıra “yardım alan çocuk” olmak zorluğunu da yaşıyordu küçük Malcolm. Nedenini tam olarak anlayamadığı bir ağırlık bünyesini ‘iç kanama gibi sessiz ve derinden’ derinden sarsıyordu. Bir süre sonra ister istemez farklı davranışlar sergilemeye başlayacaktır. Tam da akşam vakti, “yemeğe kalsana” denilmesi umuduyla, komşulara gitmeye başlamak gibi. Yahut hem yaramazlık yapmak hem de açlığını gidermek için mahalle bakkalından bir şeyler aşırmak gibi.

1934 yılına gelindiğinde ailesi parçalanmaya yüz tutmuştu. Devlet yardımlarıyla durum idare edilemez haldeydi.

1937 yılında Malcolm sosyal hizmet görevlileri tarafından ailesinden alınarak koruyucu bir aileye verildi. Diğer kardeşleri de benzer bir akıbet bekliyordu.

1939 yılında aklını yitirmiş olan annesi “ağır depresyon” teşhisi ile Michigan’da bir akıl hastanesine yatırıldı. Gördüğü “tedavi” sonucu hastaneden çıkması, dile kolay, tam 24 yıl sonra mümkün olacaktı.

6.

Malcolm X’in 1957 tarihli FBI raporlarına girmiş konuşmasından bir kesit:

“Hayatımız boyunca bize hep aşağılık olduğumuz öğretildi. Küçükken beyaz ve zenci çocuklar birlikte kovboyculuk oynarken kim Tom Miks, Buck Jones ya da Lone Ranger oluyordu? Beyazlar… Biz kimdik? Tonto, onun uşağı… Robinsonculuk oynadığımızda kim Robinson Cruseo oluyordu? Beyazlar… Ya Cuma kim oluyordu? Tahmin edin, kim oluyordu?”

Malcolm ortaokulu bitirdikten sonra liseye devam etmek gereği duymadı. Zira bunun kendisine herhangi bir fayda sağlayacağına inanmıyordu. Okusa da okumasa da bir zenci olarak beyazların dünyasında gelebileceği en iyi yeri anlatılanlardan ve gördüklerinden biliyordu. Garson, otobüs biletçisi veya ayakkabı boyacısı olabilirdi. Daha şanslı zenciler bekçilik veya taksi şoförlüğü yapmaktadır. O dönemde postacı olmak bir zenci için en fiyakalı iştir.

Malcolm X, Alex Haley tarafından kaleme alınan otobiyografisinde okul yıllarına dair önemli bir anısını anlatır. Okuldan soğumasını biraz da bu olaya, en sevdiği öğretmeninin sözlerinde cisimleşen yaklaşıma bağlar. Öğretmeni ona, kendisi için hangi mesleği düşündüğünü sorar. Malcolm avukat olmak istediğini söyler. Bu cevap üzerine şaşıran öğretmeni, bir zenci olduğunu aklından çıkarmaması ve gerçekçi olması gerektiğini söyler ve marangoz olmasını tavsiye eder.

“Ben onun en iyi öğrencilerinden biriydim. Hatta okulun en iyi öğrencilerinden biriydim ama onun ‘sizin yerinize’ düşünebileceği gelecek bütün beyazların siyahlar için düşündüğünden hiç de farklı değildi.”

7.

Malcolm 1941 yılında 8. sınıfı bitirdikten sonra okulu bırakıp üvey ablasının yanına Boston’a taşındı. 1946 yılında hapiste son bulacak çok hızlı bir 5 yıl bekliyordu kendisini. Kötü alışkanlıklar edinmekle başlayan, dinsizleşmekle devam eden, günah ve suç yüklü beş yılın sonunda berbat bir hapishanenin daracık pis bir koğuşunda tükenmiş, amaçsız ve çaresiz bir haldeydi. Sekiz yıl hapse mahkûm edilmişti.

Yakayı ele verdiğinde beyaz kadınların da üyesi olduğu bir silahlı soygun çetesinin lideriydi. Bir ay kadar kısa sürede sekiz ev soymuşlardı. Çetenin çökertilmesi Malcolm’un hatasıydı ve arkadaşlarını ele veren de oydu. En başta hayati bir kural koymuşlardı: “asla çaldığın malı kendine alma ve mümkün olan en kısa sürede her şeyi sat.” Kuralı Malcolm bozdu. Çaldıkları çok değerli ve güzel bir saati kendine almıştı. Tamir gerektiren bu saati tamirciye vermiş, almak için geri döndüğünde polisleri karşısında bulmuştu.

Uyuşturucu bağımlısıydı. Ahbaplarını dahi endişelendirecek kadar fazla uyuşturucu ve alkol tüketiyordu. Herhangi bir ahlaki norm tanımıyordu. Enselenmedikten sonra her ne olursa olsun, mübah görüyordu.

“Detroit’li Kızıloğlan” lakabıyla tanındığı hayatının bu devresi daha çok Boston-New York arasında geçmişti. Asıl mekânı ise New York’ta siyahların ağırlıkta olduğu meşhur Harlem’di.

Malcolm, otobiyografisinde uzun uzun anlattığı, suçu ve günahı hayat tarzı haline getirdiği bu yılları “soytarılık ve kör cahillik” olarak değerlendirmiştir.

“Geriye baktığımda, düşünüyorum da, gerçekten neredeyse aklımdan oluyormuşum. Birçok insanın sebze yemesi gibi uyuşturucu alıyordum. Bugün nasıl kravat takıyorsam, o gün silah takıyordum… Bence ölümü her yoldan davet etmiştim. En çılgın yollarla.”

Malcolm X hakkında çok kapsamlı bir araştırmanın ürünü olan, 2012 Pulitzer Tarih Ödüllü kitabında Manning Marable bu döneme ilişkin bazı gerçeklerin şişirildiğine, bazı gerçeklerinse es geçildiğine dikkat çekiyor:

“Kuşkusuz Malcolm hayatının bu evresinden utanç duyuyordu. İşlediği en büyük kabahatin, karıştığı adi suçlarla ailesini küçük düşürmek olduğunu düşünüyordu muhtemelen. Fakat aynı zamanda efsanesini şekillendirme çabasının bir parçası olarak da geçmişindeki bu olayları es geçmiş olabilir.”

Kesin olan bir şey varsa, o da, poliste kayda değer bir suç izi bulunmamasına rağmen sistem tarafından çok ağır şekilde cezalandırılmış olduğudur. Malcolm bunu siyah olmasına bağlar. Mahkeme aşamasında bütün suçu üzerine yıkan beyaz kadınlardan birinin para cezasıyla, diğerininse 7 ay gibi kısa bir hapis cezasıyla “yırtmış” olmaları bu iddiayı kanıtlamaktadır.

Malcolm gibi rehberi ve akıl hocası olmayan milyonlarca siyahı eleştirmeden önce, kendilerini içinde buldukları, zulme tekabül eden o sosyal yapıyı eleştirmek gerekir hiç şüphesiz.

Çağa İz Bırakan Müslüman Önderler serisi içinde Malcolm X’i anlatan Prof. Dr. Recep Şentürk bu hususun altını özenle çizer:

“Malcolm’un ve daha birçok zencinin yer altı dünyasına girmesi ve kanunsuz işlere bulaşması, sadece onların ahlaki bozukluğuna atfedilemez. Onların içinde yaşadıkları sosyal yapının, bütün kanuni yolları kapatarak, fark ettirmeden onları bu yola ittiğini de görmek gerekir. Suç işlenmesine, suçsuzlar bilerek veya bilmeyerek katkıda bulunmasa, suç çoğu zaman ortaya çıkmaz. Başka bir ifadeyle, suçsuzlar potansiyel birçok suçu daha işlenmeden tedbir alarak önleme imkânına sahiptir. Ancak, suçsuzlar, o tedbirleri almayarak suçun işlenmesini mümkün kılarlar. Bu bakış açısından, bir suç işlendiğinde, ihmal göstererek suça zemin hazırlayan suçsuzlar da en az suçlular kadar sorumludur. Amerika’da hapishaneleri dolduran binlerce zencinin durumu buna çok güzel bir örnek teşkil etmektedir. Hapse düşen bu zenciler kadar onları suça zorlayan toplumsal yapı da sorumludur.”

8.

Malcolm, tek kelimeyle berbat bir yer olan Charlestown Hapishanesi’ne düştüğünde 21 yaşındaydı ve dışarda sürtmeye devam etmesi halinde rakip olduğu bir gangster, birlikte olduğu beyaz bir kadının kocası veya beyaz bir polis tarafından öldürülmesi pek muhtemeldi.

Tıkıldığı küçücük hücrede su ve tuvalet yoktur. İhtiyacını gidermesi için günde bir kez boşaltılan bir kova bulundurulmaktadır. Yemekler hücrelerde yenmektedir. O artık bir insan değil 22843 numaralı mahkûmdur sadece. İçine düştüğü hâle öfkeyle isyan etmektedir. Görevlilere, rahiplere ve hatta Tanrıya en ağır biçimde küfürler etmektedir. Bundan dolayı kendisine “şeytan” lakabı takılmıştır. Psikolojisi fena halde bozuktur. Uyuşturucu ve sinir krizleri geçirir. Üvey ablası Ella’dan dilendiği paralarla gardiyanlar aracılığıyla uyuşturucu temin eder.

Malcolm bir yıl sonra Charlestown’dan biraz daha iyi bir yer olan Massachusetts Concord Hapishanesine, orada geçirdiği 14 aydan sonra ise Norfolk Mahkûmlar Sitesi’ne nakledildi. Burası olabilecek en özgür hayatın yaşandığı, mahkûmlar için gayet rahat bir yerdi. Her şeyden önce, insan muamelesi görüyorlardı. Malcolm için geniş kütüphanesi ile ayrı bir öneme sahip olacak bu deneme hapishanesi, ıslah ve topluma geri kazandırma amacıyla kurulmuş özel bir yerdi, ‘ ceza sisteminin en merhametli tesisi’ydi.

Hapishane hayatının başlarında amaçsız bir halde ömür tüketen Malcolm, konuşması ve çevresinde saygı uyandırmasıyla dikkat çeken bir zenciden etkilenir. Her konu hakkında anlatacak bir şeyleri olan, çevresinde daima dinleyici kitlesi bulunan Bembry adlı bu kişinin duruşuna ve ününe hayran olan Malcolm, onun gibi olmayı arzular ve nihayet aklını kullanmaya başlar. Öğrenme ve kendini geliştirme hevesiyle okumaya dört elle sarılır. Etrafa küfürler yağdırmayı bırakmış ve kurallara uymaya başlamıştır.

İçeride Malcolm’un hayatı bir şekilde düzene girerken dışarıda, kardeşler cephesinde, önemli gelişmeler yaşanmaktadır. 1948 yılının başlarında kardeşi Philbert’ten gelen mektupta, kendisiyle birlikte tüm aile fertlerinin “siyahlara özgü bir din olan” islam dinine geçtikleri yazıyordu. Kardeşi, ‘kurtuluşa ermek için Allah’a ibadet etmesini’ istiyordu. Malcolm bu coşkuya şaşırmadığı gibi, hadiseyi pek de ciddiye almamıştı. Ne var ki daha sonra, diğer kardeşlerin ziyaretleri ve anlattıkları üzerine bu yeni yola ve yaşam tarzına ilgi duymaya başladı.

9.

Malcolm 1949 yılında, mektup yoluyla tanıştığı İslam Milleti (Nation Of Islam) cemaatinin lideri Elijah Muhammed’in öğretisini kabul ederek Müslüman oldu ve 1952 yılında tahliye olana dek, vaktini yoğun bir okuma programı içinde, verimli bir biçimde geçirdi.

Hapishaneden çıktığı gün ‘zindanın iliklerine değin işlemiş olan isini pasını adamakıllı çırpmak için’ bir Türk hamamına gitti. Altı yıl süren hapishane hayatından sonra artık yepyeni bir hayata başlamaya hazırdı.

10.

Tahliye olduğu 7 Ağustos 1952 tarihinden, İslam Milleti cemaatinden ayrıldığı 9 Mart 1964 tarihine dek geçen 12 yılda Malcolm kendini Elijah Muhammed’in davasına adamış ve müthiş bir tempoda çalışmıştır. Ne var ki islam diye kendini adadığı dava islam ile bağdaşması mümkün olmayan sapkın fikir ve pratikler barındıran yanlış bir yoldur. Malcolm’un büyüklüğü, her daim hakikati araması ve ne pahasına olursa olsun yanlıştan dönmesi olmuştur.

İslam Milleti cemaatinde siyahların üstün ırk, beyazların şeytan ve Elijah Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanılmaktadır. İslam Milleti siyahlara sahih bir islam inancı sunmamakla birlikte onları sömürgeci beyaz efendilerin “afyonlu” dini olan Hristiyanlıktan ve dinsizlikten/nihilizmden alıkoymaktadır. Bunun yanı sıra, köle zihniyetine sahip amaçsız yığınlar halindeki başıboş siyah halkta ciddi bir kimlik ve ahlak inşa etmektedir. Zenciler artık kendilerine güvenen ve dayanışma içinde ayağa kalkmış, bir hedefe doğru yürüyen inançlı bir kitledir. Bu yeni kitle genç, ateşli, dimdik duran bir lider kazanmıştır: Malcolm X.

Malcolm X Amerika’nın dört bir yanında örgütlenme çalışmaları yapmak için gece gündüz yollara düşmektedir. İslam Milleti’nin sayıları hızla artan şubelerinde “Muhterem Elijah Muhammed’in öğrettiği gibi” konuşmaktadır. Malcolm radyolarda, televizyonlarda, sokaklarda, üniversitelerde ve dahi her vesile ile her yerde davasını anlatmak gayesiyle konuşmaktadır. Yıllar geçtikçe gücünü arttıran genç hatip, karizmasının da katkısıyla bir hitabet sanatçısına dönüşmüştür ve adeta kitleleri büyülemektedir.

Millet’e Malcolm etkisi ile katılan ve ilerleyen yıllarda kritik roller oynayacak Louis Farrakhan, gözlemlerini şu sözlerle ifade etmektedir:

“Hiç kimse Malcolm ile başa çıkamazdı. Çok parlak bir zekası vardı. Disiplinliydi. Onu hiç sigara içerken görmedim. Hiç beddua ettiğini duymadım. Bir kadına kaş göz yaptığına hiç tanık olmadım. Öğünler arasında hiç yemek yemezdi. Günde tek bir öğün yerdi. Sabah namazını kılmak için her gün 5’te kalkardı. Randevularına asla geç kalmazdı. Saat gibi dakikti.”

Malcolm’dan önce atıl sayılabilecek, ancak ancak yürüyen İslam Milleti Malcolm’dan sonra deyim yerindeyse, uçuşa geçmiştir.

“1953-55 yılları arasında İslam Milleti neredeyse 4 kat büyüyerek yaklaşık 1200 üyeden 6000 üyeye ulaşmıştı. 1956-61 yılları arasında ise 10 kattan fazla büyüyerek 50.000 ila 75.000 üyeye dayandı.”

Adanmış kararlı bir adamın gayretleri öyle etkili olmuştur ki sadece Amerika’daki 22 milyonluk siyah halk değil FBI da gelişmeleri dikkatle takip etmektedir.

1958’de Afro-Amerikan bir FBI muhbiri Malcolm’u ve İslam Milleti içindeki yerini açık yüreklilikle şöyle anlatıyor:

“Kardeş Malcolm etki olarak üçüncü sırada filan gelir. Her yere gitme özgürlüğü vardır ve Elçi’mizin en yakın aile bireylerinden sonra en güvenilir kişidir. Mükemmel bir konuşmacıdır. Etkileyici ve ikna edicidir. Yorulmak nedir bilmeyen bir çalışan ve uzman bir örgütçüdür. Malcolm’un «mavi gözlü şeytanlara» büyük bir nefreti vardır ama bu nefretini asla şiddet olarak açığa vurmayacak kadar zeki ve kültürlüdür. Korkusuzdur ve şahsına zarar vermeye yönelik tehditlere ve sözlere pabuç bırakmaz. Bütün cevaplar parmağının ucundadır ve onunla uğraşırken dikkatli olunmalıdır. Ne içki ne de sigara içer. Yüksek ahlaklı bir karakteri vardır.”

11.

Malcolm, Amerikan Devleti’ni net ve keskin biçimde mahkûm eden eleştirel bir dil geliştirmiştir ve zencilerin ancak kendilerine ait ayrı bir devlet kurmakla onurlu bir gelecek inşa edebileceklerini vaaz etmiştir. Hakları için gerekirse, son çare olarak şiddet kullanma yoluna başvurmayı meşru görmektedir.

Dönemin diğer bir zenci lideri, papaz Martin Luther King ise; siyahların beyazlarla eşit haklara sahip olabilmesi için kesinlikle şiddet içermeyen bir direniş sergilemek gerektiğini ifade etmektedir.

1963 yılında, büyük çoğunluğunu siyahların oluşturduğu ve çeyrek milyon kişinin katıldığı “İş ve Özgürlük İçin Washington’a Yürüyüş”te yaptığı meşhur “bir hayalim var” adlı konuşmasında kalabalığa şunları söylemiştir:

“Bugün size diyorum ki, dostlarım, şu ânın getirdiği güçlüklere ve engellemelere rağmen bir rüyam var benim. Amerikan rüyasına derinden kök salmış bir rüyadır bu.

Bir hayalim var… Gün gelecek, eski kölelerin evlâtlarıyla eski köle sahiplerinin evlâtları, Georgia’nın kızıl tepelerinde kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar.”

King, Amerikan rüyasına derinden kök salmış bir rüya görmekteyken, Malcolm’un gördüğü, kelimenin tam anlamıyla bir karabasandır. O Amerikan rüyasını değil riyasını görmekte ve göstermektedir:

“Ben Amerikalı değilim, Amerikanizmin kurbanı milyonlarca insandan biriyim, herhangi bir Amerikan pembe düşünü görmüyorum, bir karabasan benim gördüğüm. Amerika’nın çok ciddi bir meselesi var. Amerika’nın meselesi biziz. Hakir görülüyorsanız, siyah olduğunuz içindir. İkinci sınıf ve sadık köleleriz biz. Amerika’nın ahlakını, vicdanını değiştirmeye çalışmayın. Çünkü Amerika’nın vicdanı iflas etmiştir. Beyaz adamı değil, kendimizi değiştirelim. Geri dönmemek üzere yürüyeceğiz. Amerika’nın tek seçeneği vardır: Ya kurşun ya oy! Ya ölüm, ya özgürlük! Kendisini özgürlük ve demokrasi timsali gösterirken, kendi yurttaşlarını oy kullanmak istemelerine rağmen, silah kullanmaya mecbur eden bir sistemden daha kokuşmuş bir sistem var mıdır? Bizim yalnız yurttaş olarak değil, birer insan olarak bile mevcudiyetimizi tanımadı; bir kadın, bir erkek, bir insan olarak bile saygı göstermedi. Amaç: “Hürriyet, adalet, eşitliktir.” Biz, hepimizin insan olduğumuzun farkına varılmasını, bize saygı duyulmasını istiyoruz. Genç siyah adam öteki yüzünü çevirmeyi bıraktı, uysal olmaktan vazgeçti. Yeteri kadar beklediğimizi sanıyoruz. Oturarak, ağlayarak ve dua edip dilenerek kayda değer bir sonuç elde edeceğimize inanmıyoruz. Amerika’da siyah adam, demokrasi ülkesinde değil; polis devletinde yaşıyor.”

12.

Amerika’nın 22 milyonluk siyah halkı için farklı bir din ile diriltici bir söylem geliştiren ve kitleleri etkisi altına almaya başlayan İslam Milleti çok geçmeden FBI’ın hedef tahtasına oturtulmuştu. İslam Milleti içerisine istediği kadar muhbir sokarak gelişmeleri yakından takip eden FBI, Millet’in gözbebeği ve gelecek vaat eden güçlü lideri Malcolm’un açığını yakalayamayınca Elijah Muhammed’i ablukaya aldı. Millet’in Chihago’daki merkezinde, Elijah’ın en yakınında, yönetimde yer alanlar arasında, kesine yakın bir ihtimalle, FBI’a çalışan “üyeler” bulunmaktaydı. Malcolm Millet’ten ayrıldıktan sonra bu konudaki kanaatlerini çevresiyle paylaşmış, hatta açık açık isim de vermişti. FBI, Milleti çökertmek için Elijah ile geniş yetkiler kullanan, bir hayli etkili “ulusal vaiz” Malcolm’un arasını açmak için fırsat kollamaktaydı.

Bu arada 50’li yılların ortalarından beri Elijah Muhammed’in İslam Milleti’ndeki bazı kadınlarla gayri meşru ilişkiler yaşadığına dair söylentiler kulağına gelen Malcolm, bunları, iftiradan başka bir şey olamayacakları gerekçesiyle kulak ardı ediyordu. Ta ki 1963 yılına dek. Bu tarihte bizzat Elijah’ın oğlu Wallace’dan, söylentilerin doğru olduğunu öğrenen Malcolm, büyük bir şok yaşar. İnanamaz, inanmak istemez. Allah’ın elçisi olduğuna inandığı ve bir tür kutsallık atfettiği liderinin eski sekreterlerinden üçü ile bizzat görüşür. Cemaatten tecrit cezaları almış bu 3 kadının da Elijah’tan evlilik dışı çocukları olmuştur.

Duydukları ve öğrendikleri karşısında yakıcı bir hayal kırıklığı yaşayan Malcolm, ilerleyen süreçte kendini ihanete uğramış hissedecektir. Çaresizdir. Liderleri kendisini ve herkesi kandırmıştır. Sahtekârdır. Kurduğu, inandığı ve inandırdığı dünya başına yıkılmış gibidir.

Bir süre sonra cesaretini toplayıp lideri ile görüşen Malcolm, vahim iddiaların doğruluğunu teyit etmiş oldu. Bu gerçeklerin duyulması halinde, İslam Milleti darmadağın olabilirdi. Malcolm, ayakta kalmak ve yürüyüşünü sürdürmek amacıyla İslam Milleti neferlerini “aşılamak” için bir şeyler yapmak gerektiğine inanıyordu.

Malcolm için çalkantılı günlerde Amerika da şok edici bir olayla sarsılmıştı. 22 Kasım 1963’te WASP (White-Beyaz- Anglo Sakson Protestan) olmayan ilk başkanı, İrlanda asıllı katolik John F. Kennedy suikaste kurban gitti. La Fonten Masalları okumuş, konuşmalarını bu türlü benzetmelerle süslemeyi seven Malcolm, basın mensuplarının bir sorusu üzerine, hadiseyi, “tavukların tünemek üzere kümeslerine dönmesi”ne benzetti. Rüzgâr eken fırtına biçerdi. Amerika’nın şiddet kültürü bu defa dönüp başkanını vurmuştu.

Malcolm’un “kışkırtıcı” sözleri, kendisini çekemeyenler tarafından kırpılarak derhal genel merkeze iletildi. Beyaz Amerikan basını Malcolm’un sözlerini çarpıtma alışkanlığını tekrarladı. İşi bir tür linç girişimine vardırmışlardı.

Ertesi gün, Amerika yastayken, New York Times Gazetesi’nin manşeti şöyleydi: “Malcolm X ABD’yi ve Kennedy’yi Topa Tutuyor”

Elijah, siyahların sevdiği başkanla ilgili bu sözlerinden ötürü vekiline kızgındı. İslam Milleti’ni zor durumda bıraktığını düşünüyordu. Malcolm’un artık kesinlikle cezalandırılması gerektiği, art niyetli birileri tarafından kulağına fısıldanmış da olabilir ayrıca.

Neticede Malcolm kızağa alındı ve 90 gün boyunca herhangi bir yerde konuşması yasaklandı. Bu cezaya hiçbir şekilde itiraz etmeyen ve 90 günün bitmesini iple çeken, saygıyla bekleyen Malcolm, gelişmeler karşısında gittikçe şaşıracak ve üzülecekti. Artık kopuş başlamıştı.

“Aradan haftalar geçtikçe İslam Milleti Malcolm’a olan husumetle kaynamaya başladı. Bu husumeti körükleyen John Ali ve Raymond Sharrieff örgüt içindeki üst mevkilerini kullanarak alt kademelerde bir hakaret furyası başlattılar. Malcolm’un Muhammed’e itaatsizliğine dair çirkin söylentiler ilkin Müslüman Kızların Eğitimi kolundaki toplantılarda kulaktan kulağa fısıldandı.”

Bilhassa genel merkezde, Malcolm’un, Elijah’ın makamına göz koyduğu düşüncesi dillendirilir olmuştu. Öte yandan Malcolm’un militan politikası İslam Milleti’nin “apolitik siyah milliyetçiliği”ne aykırılık teşkil ediyordu. Gerçekte ise, İslam Milleti gömleği Malcolm’a dar gelmeye başlamıştı. Liderinin vaaz ettiği temel ahlaki ilkeye kendisinin uymaması midesini bulandırmıştı. Kendisi hakkında başlatılan karalama ve iftiralar da yenilir yutulur şeyler değildi. Kendisini davasına adamış, gecesini gündüzüne katmış çabalayan birinin kuyusu sözde yoldaşları tarafından kazılmıştı. Sömürgeci beyaz adamın, köle efendilerinin -FBI’ın- yönlendirmelerini de içeren olaylar hızlı gelişmişti.

29 Eylül 1963’te Philadelphia’da halkın karşısına birlikte son kez çıktıklarında Elijah Muhammed gurur kaynağı ulusal vaiz Malcom’u kastederek şu cümleleri kurmuştu: “Bu, benim en sadık, en çalışkan vekilimdir. Ölene kadar benim yolumda yürüyecek.”

Malcolm, 12 yılını verdiği İslam Milleti ile karşı karşıya gelmemeye özen göstererek ayrılmıştı, artık istenmediği yerden. 9 Mart 1964 tarihli New York Times Gazetesi sözlerini şöyle duyuruyordu:

“Şunun apaçık anlaşılmasını istiyorum ki, bütün Müslümanlara tavsiyem, Muhterem Elijah Muhammed’in manevi önderliğindeki İslam Milleti’nde sebat etmeleridir. Kimseye peşimden gelmeyi telkin etme arzusunda değilim.”

13.

Malcolm, İslam Milleti’nden ayrıldığında yapması gerektiğine inandığı çok önemli bir işi vardı. Otobiyografide, bu önemli işi şu cümlelerle anlatıyor:

“Allah’ın sadık bir kulu olarak nice zamandır buna niyetlenip duruyordum. Zaten. Ama altından kalkamayacağım bir meblağı gerektiriyordu bu iş.”

75 bin üyesi bulunan, milyon dolarlık bir ekonomiye sahip bir cemaatin ikinci adamı sıfatıyla büyük hizmetler sunmuş bir dava adamı olarak ne bir evi, arabası ne de kıyıda köşede birikmiş biraz parası vardır. Hacca, üvey ablasından aldığı borç para ile gider. Esasen kendisi için biriktirdiği parayı Ella kardeşine vermekte tereddüt etmez zira Malcolm’un ilerleyen yıllarda buna fırsat bulamayabileceğini sezinlemiştir.

Hacca gidişi sadece Malcolm’un kendi hayatı için değil Amerikalı Müslümanlar için de son derece önemli bir eşiktir. Malcolm dünyanın dört bir yanından gelmiş, rengi, ırkı, dili çeşit çeşit Müslümanların Rabbleri huzurunda tam bir eşitlik, kardeşlik ve esenlik içinde bulunduklarına şahit olduğunda adeta çarpılmıştır. Amerika’da tanıdığı islam ile şimdi Mekke’de içinde bulunduğu evrensel islam arasındaki devasa fark gözlerini tam olarak açmasına, deyim yerindeyse, irkilip uyanmasına sebep olur.

Malcolm artık en temel düsturla, ‘tevhid’le tanışmış, dünyanın Müslümanlarıyla tevhid ile kaynaşmıştır. Nihayet taşlar yerine oturmuştur. İçi huzur dolu, kıpır kıpırdır. Zaten delifişek bir adam olan Malcolm, artık hiç yerinde duramaz. Mekke’den eşi Betty’ye gönderdiği ve hem Amerika’daki Müslümanlara okunmak, hem de basına dağıtılmak üzere gönderdiği mektubunda, iman ve teslimiyet dolu şu satırları kaleme almıştır:

““Hz. İbrahim’in ve Hz. Muhammed’in Kutsal Kitap’ta adı geçen tüm peygamberlerin diyarı olan kadim Kutsal Belde’de bütün renklere ve bütün ırklara mensup insanlar arasında görülen sarsılmaz, gerçek kardeşlik ruhunun bir eşine daha rastlamadım. Geçtiğimiz hafta, her renkten insanın bana gösterdiği canayakınlık karşısında büyülenmiştim, dilim tutulmuştu sanki.

Kutsal şehir Mekke’yi ziyaret etmekten duyduğum mutluluk sonsuzdur. Muhammed adındaki mutavafın rehberliğinde Kâbe’yi yedi kez tavaf ettim. Zemzem kuyusundan su içtim. El-Safa ve El-Merve tepeleri arasında yedi kez, koşarak gidip geldim. Eski devirlerden kalma Mina şehrinde ve Arafat dağında namaz kıldım.

Dünyanın her yerinden gelen, yüz binlerce hacı vardı. Her renkten insan vardı; mavi gözlü sarışınlardan tutun da Afrikalı kara derililere değin. Ama tümümüz de, birlik ve kardeşlik anlayışına bağlı kalarak, aynı ibadeti yapmakla bütünleşiyorduk, oysa Amerika’da gördüklerimize bakıp beyazlarla ötekiler arasında hiçbir zaman, kardeşlik diye bir şeyin var olmayacağına inanırdık.

Amerika’nın İslam’ı tanıması gerekir, çünkü Amerika’yı başındaki ırk belasından temelli olarak kurtarabilecek tek şey İslam dinidir. Müslüman ülkelere yaptığım geziler sırasında, Amerikan toplumunda “beyaz” olarak damgalanabilecek kişilerle tanıştım. Konuştum, hatta onlarla aynı masada yemek yedim; ama İslam dini sayesinde bu insanların kafasında “beyaz” damgasını yiyecek hiçbir düşünce barınmamaktadır. Çeşitli renklere mensup olan insanlar arasındaki samimiyetin ve gerçek kardeşliğin böylesine hiç tanık olmamıştım; birbirlerinin renklerine aldırdıkları bile yok.

Benden duyduğunuz bu sözler karşısında, kim bilir, şaşırıp kalacaksınız. Ama hac sırasında gördüklerim, karşı karşıya geldiklerim, eskiden beri sahip olduğum düşünce kalıplarının birçoklarının yeni baştan düzene sokmamı ve eskiden beri sürdürdüğüm birçok yanlışlıkları bir yana itmemi gerekli kılmıştır. Benim için pek zor olmadı bunlar katı inançların bulunmasına karşın, her zaman gerçekleri araştıran ve yeni bilgilerin, yeni deneylerin göz önüne serdiği hayat ilkelerini kabullenen birisi olmuşumdur hep. Gerçek peşinden koşturan akıldan, yapacağı her atılımda belli bir esnekliği hiç elden bırakmaması beklenir; işte ben, bu esnekliğe kapılarımı sonuna değin açık tutan bir insanım.

İslam dünyasına geldim geleli on bir gün oluyor; o gün bu gündür de, gözleri maviler mavisi ve saçları sarılar sarısı ve tenleri beyazlar beyazı olan Müslüman kardeşlerle aynı yaratıcıya inandığımız için aynı tabaklardan yemekteyiz, aynı bardaktan içmekteyiz, aynı yataklarda (ya da aynı halılarda) uyumaktayız. Ve gene, “beyaz” Müslümanların sözlerinde, davranışlarında, tutumlarında; Nijerya’dan, Sudan’dan, Gana’dan gelen Afrikalı siyah Müslümanların gösterdikleri samimiyetin aynısını bulmaktayım.

Hepimiz de gerçekten “kardeş” gibiyiz, çünkü bu insanların aynı ilaha yönelen inançları; kafalarındaki tüm “beyaz” imajları, davranışlarındaki tüm “beyaz” imajları, ruhlarındaki tüm “beyaz” imajları silip atmıştır.

Hayatımda asla böylesine bir itibar görmedim ben. Hayatımda bundan daha alçakgönüllü, bundan daha sıkılgan hissetmedim kendimi asla. Kimin inanası gelir, bir Amerikan zencisi için bunca izzet-ü ikramda bulunulduğuna? Birkaç gün önce, bir Birleşmiş Milletler diplomatı, bir büyükelçi, kralların çok yakın dostu, Amerika’da hiç kuşkusuz önce “beyaz” olarak görülecek birisi, oteldeki kendi dairesini, kendi yatağını bana verdi. Bu kişi aracılığıyla, şu Kutsal Belde’nin hâkimi Kral Faysal, benim Cidde’de olduğumdan haberdar oldu. Hemen ertesi sabah, Kral Faysal’ın oğlu bizzat yanıma gelip, şevketli babasının arzusu buyruğu üzerine devlet konuğu olarak kabul göreceğimi bildirdi bana.

Protokol Bakanı, beni kendisi, götürdü Hac Kurulu huzuruna. Zat-ı Muhteremleri Zeyh Muhammed Harkan kendi ağzıyla onay verdi Mekke’yi ziyaret edebileceğime dair. Bu Muhterem zat bana, Amerika’da İslam’ın yılmaz bir savunucusu olmam için dua ettiğini söyledi. Bir araba, bir şoför ve bir de rehber vermişti benim hizmetime, Kutsal Belde’nin her yerini canımın istediği gibi gezip göreyim diye. Gittiğim her şehirde klima cihazlı, hizmetçili daireler ayrıldı bana hükümet tarafından. Bana öylesine payaler verileceğini hayalimden bile geçirmezdim; oysa bu payeler Amerika’da, olsa olsa, bir krala verilir, bir zenciye değil.

Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Saygılarımla, El-Hajj Malik El-Shabazz (Malcolm X)”

14.

Malcolm, İslam Milleti cemaatinden ayrıldıktan sonra çalışmalarını yürütmek üzere iki teşkilat kurdu: “Birleşik Müslüman Camii” ilmi ve dini faaliyetler içindi, “Afro-Amerikan Birliği Teşkilatı” ise siyasi mücadelenin farklı yanlarını birleştirmek için. Hacı olduktan ve tevhid’i kavradıktan sonra ırkçı fikirlerinden tamamen sıyrılan bir Müslüman olarak beyazlarla işbirliğine açıktı.

Zencilerin muhtaç oldukları eşitlik ve özgürlüğün, Amerika’nın iç meselesi değil bütün dünyayı ilgilendirir biçimde bir “insan hakları” meselesi olduğunu düşünüyordu.

İslam Milleti cemaatinden ayrıldıktan sonra kafasındaki geniş vizyonu uygulamaya sokmak üzere Orta Doğu’ya bir, Afrika’ya ise iki kez seyahat gerçekleştirdi. Arabistan, Mısır, Kuveyt, Lübnan, Etiyopya, Tanzanya, Gana, Gine, Sudan, Senegal, Kanya, Liberya, Cezayir, Fas, Filistin (Gazze), İngiltere, İsviçre ve Fransa’ya gitti. Devlet yetkilileriyle, çeşitli örgüt liderleriyle verimli görüşmeler yaptı. Halkla ve üniversite öğrencileriyle buluştu. Gittiği yerlerde radyolara ve gazetelere açıklamalarda bulundu. Halkının Amerika’da maruz kaldığı şartları anlattı, destek istedi, bağlantılar kurdu. 10 Mayıs 1964’te Niyerya’dan yazdığı satırlarda, nasıl karşılandığını anlatıyor:

“Gittiğim her yerde biraz daha kalmam için ısrar ettiler. Bu yüzden her ülkede, planladığımdan fazla kalmak zorunda kaldım. Müslüman dünyada, Amerikalı bir Müslüman olduğumu öğrenince, hemen seviyorlardı beni. Burada, Afrika’da benim Amerikalı Müslüman militan Malcolm X olduğumu duyar duymaz, hemen muhabbet gösteriyorlar. Afrikalılar genelde, Müslümanlar kısmen militanlığı seviyorlar.”

15.

Malcolm’un İslam Milleti’nden ayrılışı, cemaate yeni katılımları ister istemez durdurduğu gibi, Millet içinde kendisine yakınlık duyan üyelerin de zaman içinde kopmalarına sebebiyet verdi.

Malcolm İslam Milleti ile çatışmaya girmekten, zencilerin zarar göreceği endişesine binaen kaçınsa da cemaat içinde kendisine yönelik karalama ve iftira kampanyaları hız kazanmıştı. Bilhassa seyahatler için Amerika dışında bulunduğu vakitler cemaatin üst düzey yetkilileri Malcolm’u “zındık” ilan ettiler. İsmindeki, İslam Milleti nişanesi, “X” harfini artık kullanamayacağını zira kendisinin “hırsız, uyuşturucu müptelası ve pezevenk” olduğunu hatırlatma gereği duydular her yerde.

Cemaatin Malcolm’a saldırılarının belki de en etkilisi, resmi yayın organları olan Muhammed Diyor Ki (Muhammad Speaks) adlı gazetede yayınlanan Louis X imzalı bir yazıdır. Yazı, Millet’in silahlı kanadı olarak vazife gören İslam’ın Meyveleri (Fruit Of İslam) adlı teşkilata imalı bir tür göz kırpmadır:

“Ölüm kapıda ve Malcolm özellikle o şeytan işi ahmakça konuşmadan sonra akıbetinden kaçamayacak. Malcolm gibi biri ölümü hak ediyor.”

Manning Marable, Malcolm X’in o günlerdeki psikolojisini ve düşüncelerini şöyle açıklıyor:

“Kendisine en aşağılık şekilde ihanet etmiş baba figürüne karşı kendi içinde öfke ve kahır püskürüyordu. Ne var ki Elijah Muhammed’in sadakatsizliklerini ve Millet’in içsel yozlaşmasını adamakıllı ifşa etmediği sürece ABD’de geleneksel İslam’ın başarıyla ilerlemesinin mümkün olmadığına kanaat getirmişti.”

Malcolm’un evine artık ölüm tehditleri yağar olmuştu. Üç beş başarısız girişimden sonra çok tehlikeli bir saldırıya maruz kaldı. Bu hem tehlikeli hem de alçakça bir saldırıydı zira eşinin ve küçük kızlarının olduğu eve ateş bombaları atılmıştı. 14 Şubat gecesi, dondurucu soğukta, eşi ve çocuklarını alıp, yanmakta olan evden son anda çıkmayı başarmışlardı.

Bu olaydan bir hafta sonra, 21 Şubat 1965 pazar günü öğleden sonra, bir konuşma yapmak üzere 400 kişinin karşısına çıktığı kürsüde, “Es Selamü Aleyküm” diyerek başladığı sözlerine yüzlerce dinleyiciden “ve Aleyküm Selam” karşılığı aldıktan hemen sonra üç zenci tarafından sağdan ve soldan açılan ateşler sonucu şehid edildi.

Malcolm, önceki günleri kendilerine bir zarar gelmesin diye bilhassa eşinden ve çocuklarından ayrı geçirmişti. Normalde asla yapmayacağı bir şeyi yaparak o gün için eşini ve çocuklarını konuşmayı dinlemek üzere özel olarak çağırmıştı. Babalarını görecekleri için çok sevinçli olan kızlar, en güzel elbiselerini giyinmiş bir halde annelerinin yanında, ilk sırada oturuyorlardı. Malcolm o gün için, bütün ekibinin ısrarla karşı çıkmasına rağmen “anlaşılmaz” bir karar daha vermişti. Korumaların -biri hariç- tamamı silahsız olacaktı ve içeri girişte Müslüman kardeşlerinin üzerleri aranmayacaktı.

Bu açıdan bakıldığında Manning Marable’nin Malcolm’u Kerbela’daki Hz. Hüseyin’e benzetmesi anlamlıdır:

“Hüseyin gibi Malcolm da ölümden sakınmamaya veya kaçmamaya yönelik bilinçli bir karar almıştı. İsteseydi ölümden kolayca kaçabilirdi.”

16.

Malcolm’un ölümü, sözlerini çarpıtan ve kendisini anlamamakta ısrar eden, ırkçılıkla malul “beyaz” Amerikan basını tarafından üç aşağı beş yukarı, şöyle duyurulmuştu kamuoyuna:

New York Times Gazetesi: “Malcolm X siyah ve beyaz iki dünyada yaşadı, her ikisi de acıyla biten.”

Times Dergisi’nin başyazısı da klasikti: “Onca hakiki beceriyi şeytani bir amacın hizmetine sokmuş bir adam. Malcolm X’te liderlik kumaşı vardı ama şiddete olan fantastik ve acımasız inancı kendini sosyal haklar hareketinin sorumlu liderlerinden ve zencilerin ezici çoğunluğundan ayırmakla kalmadı, aynı zamanda kötü bir nam salmasına ve feci bir akıbete uğramasına vesile oldu.”

Time Dergisi birkaç gün sonra nedense iyice seviyesizleşmişti: “Malcolm X bir pezevenk, kokain bağımlısı ve hırsızdı. Utanma duygusu olmayan bir demagogdu. Düsturu nefretti.”

Neyse ki biraz itidalli olanlar da vardı. Saturday Evening Post, onlardan biriydi: “Malcolm X’in çirkince öldürülmesi çoğu insanı bu kafa karıştıran ateşli genç hatip üzerinde düşünmeye itti. Onun ölümü zencilerin eşitlik mücadelesinin kaçınılmaz bir parçası mıydı?.. Ölümü yeraltı dünyasına özgü bir infazdan ziyade bir azizin ölümüne benziyor. Fakat Amerikalılar haddinden fazla suikasta ve ihtilafları şiddet yoluyla çözme girişimine tanık oluyorlar.”

Esasen Malcolm medyayı tanıyordu ve boşuna dememişti; “Eğer dikkat etmezseniz medya size mazlumu zalim, zalimi mazlum gösterir.”

Suikastten 5 gün sonra Elijah Muhammed “Malcolm kendi düşünceleri yüzünden bu akıbete uğramış bir riyakârdı” demek suretiyle hiç üzülmediğini ifade etmişti.

Kesin olan şu ki Malcolm’un ölümünde birinci derecede sorumluluğu paylaşanlar İslam Milleti cemaati ile New York Polis Departmanıydı. Emniyet. Daha doğru bir ifadeyle ABD.

Malcolm cinayetini gerçekleştirdikleri iddiasıyla tutuklanan üç kişinin yargılanmasına bir yıl kadar sonra başlandı. Yargılama sonunda üç isim de ömür boyu hapse mahkûm edildiler. Bu isimlerden Norman Butler 1985’te, Thomas Johnson 1987’de ve Talmadge Hayer 2010 yılında tahliye edildiler.

Malcolm’un kurduğu çok yeni iki teşkilat kısa bir süre sonra işlerliğini yitirdi. Zira Malcolm gibi bir liderin yerini değil o yıllarda, halen dahi kimse doldurabilmiş değildi.

Alex Haley tarafından kaleme alınıp Malcolm’un ölümünden hemen sonra yayımlanan otobiyografi müthiş bir popülarite edindi ve lise ve üniversite müfredatlarına dahi girdi. Kitaba dair en yetkin tanımlama Malcolm’un münazara arkadaşı Bayard Rustin tarafından yapılmıştı. Washington Post Gazetesi’nde yazdığı yazıda şu yorumda bulunmuştu: “Kimliğini ve toplum içindeki yerini arayan Amerikan zencisinin Odesa Destanı.” Kitap ilk 12 yılda dünyada 6 milyondan fazla satmıştı.

“Çalışmalarımı anlayışları ve özverileri sayesinde yürüttüğüm sevgili eşim Betty’ye ve çocuklarımıza adıyorum bu kitabı” demişti Malcolm. Bugün kitabı eline alanların ilk sayfada göreceği üzere… Oysa ki ilk planda farklı düşünmüş, bir not kâğıdına bizzat yazdığı ithafı, “böyle olacak” diyerek yazarı Haley’e uzatmıştı:

«Bu kitabı, beni Amerika’da, yeryüzünün en çirkef uygarlık ve toplumunun bataklık ve pislikleri içinde bulan, beni oradan çekip çıkaran, beni arındıran, ayaklarım üzerinde durduran ve beni bugünkü halime getiren Muhterem Elijah Muhammed’e ithaf ediyorum»

17.

Elijah Muhammed’e ve dolayısıyla İslam Milleti’nin sapık inanç ve pratiklerine karşı çıkma cesaretini gösteren kişi olan Malcolm, bu anlamda yalnız değildi. Elijah’ın iki oğlu da başkaldırmıştı. Wallace Muhammed ile El Ezher Üniversitesi’nde eğitim görmüş kardeşi Akbar Muhammed.

Wallace Muhammed Malcolm ile temelde aynı düşünse de onunla birlikte hareket etmeyerek farklı bir strateji izlemiştir. Kendini geri çekmiş, takiyye yapmış ve nihayet babasının 1975 yılında vefatı üzerine cemaatte ipleri eline almıştır. O tarihten bu yana gerçekleştirdiklerini bir tür “islam devrimi” olarak nitelendirmek abartı olmaz.  Tanrılaştırılan adam Wallace Fard’dan gelen ismini Warith Deen olarak değiştirmiştir.

Warith Deen (Varüsiddin ) Muhammed, Malcolm hakkında ileri geri konuşan ve katı bir ırkçı olan Louis Farrakan’ın vekilliğini elinden aldı. İslam Milleti’nin ırkçı görüşlerinin tamamını reddetti ve beyaz üyelere kapıları açtı. İslam Milleti’ni Kur’an ve Sünnet çizgisindeki sahih İslam dairesine çekti. Yeni bir sayfa açtığından bahisle, örgütün ve yayın organının ismini değiştirdi. Malcolm’un itibarını iade etti ve Harlem’deki camiye onun adını verdi.

W. D. Muhammed, kendisini yenilemeyen/değişime kapatan Louis Farrakhan’ı daha sonra teşkilattan ihraç etmiştir. Babasının batıl inançlarını sürdüren ve ırkçılık üzere yürümeye devam eden Farrakhan, İslam Milleti ismini kullanarak etrafında ırkçı insanlar toplamıştır ve halen Millet’e liderlik etmektedir. Ancak bir farkla. Beyaz düşmanlığına katı bir Yahudi düşmanlığı ilave ederek.

18.

Malcolm, sadece İslam Milleti’nin değil, Amerika’daki İslam anlayışının da rayına oturmasına vesile olması bakımından unutulmaz bir değere sahiptir. Zulme karşı destansı direnişi sadece Amerika’da değil bütün dünyada pek çok farklı yapıya ilham vermektedir. Müslüman olsun olmasın, bütün siyah derililer, ırkçılığa karşı ölümüne mücadele vermiş bu “Siyah Prens”e ayrı bir saygı ve sevgi duyacaktır.

İran İslam Devriminin lideri Ayetullah Humeyni hükümeti üzerinde Malcolm’un resmi bulunan özel bir posta pulunu 1984 yılında yayınlayan ilk hükümettir. 1999 yılında Amerikan Devleti dahi Malcolm’un katkılarını yadsımayı bıraktığını gösterir şekilde, ona özel bir posta pulu bastırmıştır.

Umudu ve insan onurunu temsil eden, cesareti ve inanmışlığı ile bu dünyadan sembol bir şahsiyet olarak geçen Malcolm’un adı şehitler makamına yazılmıştır.

O bize, sahih İslam’ın insanı nasıl dönüştürüp güzelleştirebileceğini gösterdi. Bildikleriyle samimiyetle amel etti ve Rabbi ona bilmediklerini öğretti.

“Bir taş at” diye başlayan şiirinde, “şehitleri an” demişti.

Onu anlamak üzere anmak istiyoruz. Ve tüm şehitleri…

Allah onlardan razı olsun. Bizleri de onların makamına eriştirsin.

«Allah yolunda öldürülenlere “ölü” demeyin: Hayır, onlar yaşıyor, ama siz farkında değilsiniz.» (Kur’an, Bakara Suresi 154. Ayet)

Muhammed Ali’nin Portresi

1.

Bir efsane olarak Muhammed Ali’nin önemi tüm zamanların en iyi boksörü olmasından ileri gelmez. Yirminci yüzyılın en büyük sporcusu olması da değerini ifade etmeye yetmez. O halde, nasıl ve neden bir kahramandır Muhammed Ali? Sorunun cevabı yazıda bulunuyor değilse, onu bulmak okurlara kalıyor. Ben eksikleri ve boşlukları ile kendimce bir Muhammed Ali portresi çizeceğim. Başkasına ait, geçmiş başka bir zamanın hülasa edilemeyeceğini ise peşinen kabul edeceğim. Olan biteni ancak bir film gibi seyredebiliriz.

Cassius Marcellus Clay olarak başladığı hayatını kısa süreliğine Cassius X olarak sürdürdü ve nihayet Muhammed Ali olarak zirveye çıktı.

2.

Cassius Clay 17 Ocak 1942’de, Thomas Edison’un gençliğini geçirdiği ve icat ettiği ampulü ilk kez halka tanıttığı yerde, Kentucky eyaletinin Louisville şehrinde, orta halli zenci bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi.

Cassius Clay’in doğup büyüdüğü yıllarda Amerika’da büyük bir ırkçılık belası bulunmaktaydı. İnanması güç ama siyah derili insanlar ya insan yerine konmuyor ya da ancak ikinci sınıf insan muamelesi görüyordu. Siyahları “pis zenci” diye aşağılamak beyazların alışkanlığı haline gelmişti ve bu utanç verici alışkanlık sorgulanamıyor, mahkûm edilemiyordu. Siyahlar her yerde ayrımcılığa maruz kalıyor, açıkça aşağılanıyor ve zulme uğruyordu. Nefret, Amerika’nın sokaklarında adeta kol geziyordu. Yoksul gettolara sıkışmış siyah halkın çilesi artıyor, öfkesi kabarıyordu.

3.

1954 yılına geldiğinde, Clay 12 yaşındadır ve boksa başlayacaktır. Herkesin bildiği hikâye: Uzun süredir hayalini kurduğu bisikletine daha yeni kavuşmuştur. En yakın arkadaşı ile bisikletlerine atlayıp şehirde turlamaya çıkmışken şiddetli bir yağmura yakalanırlar. Yapacak başka bir şey ararken fuara gitmek akıllarına gelir. Hem burada ücretsiz patlamış mısır, sosis ve şeker de yiyebileceklerdir. Öyle yaparlar. Epey vakit geçirirler. Eve dönme vakti geldiğinde Clay’i kötü bir sürpriz bekler: Bisikleti çalınmıştır. Bisikletini bulmak için kızgınlıkla ve ağlayarak girdiği yer ise bir boks salonudur. Ortam acayip ilgisini çekmiş, oradaki atmosferden etkilenmiştir. Salonun görevlisi, Joe Martin adında siyah bir polis memurudur. 55 kilo, çelimsiz, kara kuru bir çocuk olan Clay’a, “Burada boks yapılır, katılmak istiyorsan, işte bir form” diyerek teklifte bulunur. Clay sonraki günlerde formu doldurup geri döner ve unutulmaz serüven böylece başlar.

4.

Clay, deli bir hevesle çalışmalara başlar ve her şeyiyle boksa odaklanır. Mesleğini seçmiş, hedefini belirlemiştir: “Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu” olacaktır. Hızlı ve kabiliyetlidir. Disiplini elden bırakmadan, canla başla hazırlıklarını sürdürür.

“Amatör günlerimde eski boksörler, kolayca yumruk yiyen biri olacağımı düşünürlerdi; ama öyle olmadım. Ben müdafaaya konsantre olurum. Zamanlamaya, figürlere ve geri çekilmeye konsantre olurum.”

Clay devrin şampiyonlarını dikkatle seyreder ve gün geçtikçe kendi tarzını inşa eder. Ringde sürekli hareket eder ve rakibin etrafında daireler çizer. ‘Vurulmadan vurmanın’, ‘darbelerden kaçmanın’ yollarını iyice beller. Boşa yumruk sallamamanın önemini kavramıştır. Rakibi yormanın, tempoyu ayarlamanın, dengeyi sağlamanın becerilerini edinir. Yumruklarından önce zekâsını konuşturmayı iyi bilir. Clay’i rakiplerinden ayıran özellikler git gide belirginleşir. Amatörlük dönemi sona erdiğinde 167 karşılaşmadan 161’ini kazanmayı bilmiş ve yavaş yavaş dikkatleri üzerine çekmiştir.

5.

1960 yılında Clay 18 yaşındadır ve ülkesi ABD adına Roma Olimpiyatlarına katılır. Buradan kesin bir zaferle, altın madalya ile evine döner. Doğduğu şehirde bir kahraman gibi karşılanır. Ülkesinde de tanınan ve sevilen biri olmuştur. Büyük bir hayalini gerçekleştirmiştir. Tatlı bir rüya gibi günler yaşamaktadır. Bir Kentucky gazetesi, madalyasını, “siyah bir çocuğun Louisville’e kazandırdığı en büyük ödül” olarak tanıtır. Time dergisi hakkında şöyle yazar: “Cassius altın madalyasını gözünün önünden ayırmıyor. Hatta onunla uyuyor.”

Muhammed Ali o dönemki duygu ve düşüncelerini biyografisinde şu sözlerle anlatıyor: “Haklıydılar. Onunla yemek yiyordum ve yatakta döndüğümde kenarları sırtımı kesse bile onunla yatıyordum. Hiçbir şey onu benden ayıramayacaktı.”

Kaderin cilvesine bakın ki kısa bir süre sonra, onu ülkesinin ve olimpiyat tarihinin bir parçası kılmış olan, taparcasına sevdiği madalyayı, “lanet olsun!” diyerek Ohio nehrinin en derin yerine fırlatıp atacaktır.

Roma’daki olimpiyat köyünde söylediği, basında çok konuşulan sözleri ve sonrasında yaşananlar Clay’in hayatında önemli bir kırılma yaratacaktır.

Bir Rus gazeteci ‘Amerika’nın zenciler için nasıl bir yer olduğunu’ sorduğunda şöyle cevap verir:

“Buraya bak, seni komünist. Amerika dünyanın en iyi ülkesidir, seninkinden bile daha iyi. Afrika’da yaşamaktansa, Louisville’i tercih ederim çünkü hiç olmazsa yılanlarla, timsahlarla uğraşmıyoruz ve çamur kulübelerde yaşamıyoruz!”

Daha sonradan pişmanlık duyacağı, toyluğun ötesinde cahilliğini gösteren sözlerinden ötürü utançla karışık “marazi bir duygu” içini kemirmiş durmuştur:

“Daha bu lafı eder etmez kocaman beyaz bir ağa takıldığım hissine kapılmıştım. Beyaz gazetecilerin siyah bir sporcudan duymak istedikleri sözü söylemiştim. Rusya’nın kör cahiliydim. Afrika üzerine de, Tarzan filmleri hariç çok az şey biliyordum.”

Bir tür aşağılık kompleksi sonucu beyazların onayını kazanma hevesiyle onlar gibi görünmeye, onların değerlerini benimsemeye çalışan siyahlar için kullanılan aşağılayıcı bir tabir vardır: Tom Amca. Clay, asla bir Tom Amca görüntüsü vermeme kararı almıştır kendi içinde:

“Bu sözümü kamuoyu önünde değiştiremesem bile kendi hayatımda değiştirecektim.”

O yıllarda Amerika’nın pek çok yerinde olduğu gibi Clay’in memleketinde de insanlık adına utanç verici bir ırkçılık hayatı kuşatmıştı. Siyahların giremediği dükkânlar, alışveriş yapmalarına müsaade edilse bile çalışmalarına izin verilmeyen işyerleri vardı. Lokantaların, otellerin, sinema ve tiyatro salonlarının çoğu siyahlara ya yasaktı ya da onlar için ayrı –ikinci sınıf- bir yer vardı. Siyahlar için ayrı beyazlar için ayrı okullar, kiliseler, parklar vs. bulunmaktaydı.

Rosa Parks ismi, o kara günlerden hatıra olarak tarihe yazılmış isimlerden sadece biridir.

“O yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nin güney eyaletlerinde siyahlarla beyazlar otobüslere ayrı kapıdan biniyor, kendilerine ayrılmış ayrı yerlere oturuyorlardı. Rosa Parks adlı kadın, bir gün Montgomery’de otobüse bindi. O otobüste bir beyaz, beyazlara ayrılan bölümde yer bulamayınca, siyahlara ait bölümde oturmakta olan Rosa Parks’tan, koltuğundan kalkıp kendisine yer vermesini istedi. Şoför de kalkması için uyardı ama Parks yerinden kalkmadı. Bunun üzerine olay çıktı. Tutuklandı ve hapse girdi.”

Cassius Clay de siyahların alınmadığı bir restoranda yemek yeme “cüretinde” bulunmuştu. Doğduğu, büyüdüğü ve ülkesi adına kazandığı olimpiyat altın madalyası ile bir kahraman gibi döndüğü memleketinde herhangi bir beyaz ile aynı yerde karnını doyurmaktı niyeti. Ne var ki Cassius Clay’in kim olduğu, işyeri sahibinin umurunda değildi. Zencilere kesinlikle servis yapmıyorlardı.

Bütün hayatı boyunca maruz kaldığı, siyahlara reva görülen bu aşağılayıcı muameleye karşı içinde isyan dalgaları patlıyordu. Bu son olay ona artık kesinlikle ringin dışında da kavga vermesi gerektiğini öğretmişti. Beyazdan başka renklerin yok sayıldığı onursuz düzenin alkışı da takdiri de olmaz olsundu. Clay, madalyasını kaldırıp atmıştı:

“Madalya gitmişti ama onunla birlikte o ‘marazi duygu’ da gitmişti. Sakin, gevşemiş ve kendimden emin hissediyordum. Beyaz umut olarak tatilim bitmişti. Artık gizli, yepyeni bir güç hissediyordum içimde.”

6.

Babası, Cassius Clay üzerinde diriltici bir etkiye sahip olmuştur. Oğluna, siyahların onurunu kuşanması ve ayağa kalkması gerektiği bilincini aşılamıştır.

Ele avuca sığmaz bir çocuk olan Cassius, dünya şampiyonu boksör olma hayalleriyle doludizgin kendini yetiştiredursun, okulda sıkıntıdan patlamaktadır. Dersleri zar zor idare ettiği, sınıfları ise namı ve karizması dolayısıyla geçtiği lise yıllarında İslam Milleti (Nation Of Islam) ile tanışır. İslam Milleti, Amerika’da kurulmuş, siyah Müslümanların dâhil olduğu ve ‘geleneksel islam’dan farklı inanışları olan bir cemaattir.

Clay’in İslam Milleti’ne olan ilgisi devam eder. Artık fırsat buldukça Müslümanların lokantalarına, mescitlerine uğrar olmuştur. 1962 yılının başında, ilerleyen yıllarda Müslümanlar için son derece önemli bir isim haline gelecek olan Malcolm X ile tanışır. Malcolm karizmatik bir lider ve güçlü bir hatip olarak Amerika’da tanınan siyah Müslümanlar arasında, deyim yerindeyse, parlayan bir yıldızdır. Clay ise Malcolm’dan çok etkilenmiş olup islam’ı sevmiş gençlerden biridir. Bu iki insanın kişilikleri ve kısmen kaderleri de benzerlik göstermektedir. Clay de Malcolm gibi soyadını bir kenara atmış, kimliğini, kişiliğini bulana kadar bilinmezlik işareti olarak X soy ismini almıştır.

7.

Cassius X, beyaz, Hristiyan ve ayrımcı Amerikan sistemi içinde zirveye çıkması engelleneceğinden, Müslüman olduğunu 1964 yılındaki şampiyonluk maçına dek kamuoyundan gizlemiştir.

Cassius Roma’dan döndükten sonra profesyonel olmuş ve kariyerinde hızlı bir yükselişe geçmiştir. Rakiplerini bir bir devirmesinin yanı sıra basının yakından takip ettiği “ilginçlikleri” onu kısa sürede bir fenomen haline getirmiştir.

Müthiş özgüvenli hali, gevezeliğe varır konuşmaları, muziplikleri, rakiplerini küçük görmesi ve onları hangi rauntta devireceğine dair hayli iddialı tahminleri, her maç için yazdığı şakayla karışık kahramanlık şiirleri, soytarılık olarak görülebilecek hal ve hareketleri ile ringlere renk kattığı gibi bütün Amerika’da da ilgi odağı haline gelmiştir.

Zencilerin Amerika’da “pis zenci” diye itilip kakıldığı bir dönemde gram eziklik hissetmeden bütün kamuoyuna her vesileyle yüksek sesle konuşmaktadır:

“Ben dünyanın en yakışıklı boksörüyüm! Ben dünyanın en güçlü boksörüyüm! Ben dünyanın en hızlı boksörüyüm! Maçın hangi rauntta biteceğini bilen tek boksör!”

Sokakta, radyo ve televizyonlarda, hatta otobüslerin üzerinde takılmalı-sataşmalı, hicivli-eğlenceli yiğitlik şiirlerini okumaktadır:

“Kalacak Liston kral, Cassius Clay’la karşılaşana kadar

Moore dörtte düştü, Liston sekizde biter”

8.

Cassius Clay karşılaştığı bütün rakiplerini perişan edip yenilmezliğini ilan etmekle kalmıyor, üstüne üstlük cümle âleme de meydan okuyordu. 1964 yılına gelindiğinde artık sıra şampiyonluk maçına gelmişti. Rakip, tek rauntluk nakavtlarla ün salmış çok korkulan bir isimdi: Sonny Liston.

Cassius, ilerleyen yıllarda söz konusu “tehlikeli” rakibini şöyle tasvir edecektir: “O gerçekten de bahsedildiği gibiydi. Kas, kudret ve güç yığını. Güçlü kasları olan yabani bir goril. Silahsız bir mücadelenin son noktası. Çevresi 35 santim gelen kemik-ezici yumruklarıyla bir insan parçalayıcı. Bu yumruklar özel imal edilmiş eldivenlere ihtiyaç duyuyordu. Ona taş yüzlü diyorlardı. Sert kahverengi gözlerinde merhametin zerresi yoktu.”

Cassius maçtan önce yine iddialı konuşmuş ve rakibini 8. rauntta yeneceğini hatta sadece onu değil, onunla birlikte herkesi yeneceğini söylemiştir.

İslam Milleti cemaatini yönetenler yeni ve gözde üyelerine ülke çapında gösterilen ilgiden hoşlansalar da spora uzaktırlar. Dahası, zirvedeki “beyazlaştırılmış” şampiyon Liston karşısında ağzı çok laf yapan 22 yaşındaki yeniyetme Clay’e hiç şans tanımıyorlardı. Kazanabileceğine hiç inanmadıklarından stratejik davranarak onu destekler görünmekten özenle kaçındılar. Ne var ki en başından beri yanında olan Malcolm’un Clay’e inancı tamdır.

9.

Clay, Malcolm ve ailesini büyük maçın hazırlıklarını sürdürdükleri kampa davet etmişti. Malcolm, 12 yılını verdiği İslam Milleti’nden kopma aşamasına geldiği o zor günlerde New York’tan uzak kalmak ve biraz olsun kafasını dinlemek istiyordu. Genç boksör değerli misafirlerini Miami Havaalanı’nda bizzat karşıladı.

Manning Marable’nin 2012 Pulitzer Tarih Ödüllü “Malcolm X – Arayışlarla Dolu Bir Hayat” adlı kitabında söz konusu olayla ilgili bir ayrıntıya yer verilir:

“Havaalanındaki bu beklenmedik karşılama bir casus tarafından yerel FBI şubesine bildirildi. Doğrusu Büro henüz Clay ile siyah ayrılıkçılar arasında bir irtibat saptamamıştı ve Miami’deki FBI ofisi öylesine şaşkına dönmüştü ki 21 Ocak’a kadar Washington’a durumla ilgili bilgi gönderemedi.”

Malcolm, Amerika’nın “büyük günahlarını” her platformda sayıp döken etkili bir siyah Müslüman lider olduğu için FBI ve CIA tarafından adım adım takip edilmektedir.

Altı yıllık evliliklerinde ilk kez birlikte tatile çıkma imkânına kavuşan Malcolm ailesi ile Clay’in fotoğrafları basında yer alınca şampiyonluk maçı tehlikeye girer. Sponsorlar ünlü boksöre, siyah Müslümanlardan uzak durması gerektiğini söyler ve kariyerini mahvetmek mi istediğini hiddetle sorarlar.

Dedikodular jet hızıyla yayılır. Maçı organize edenler ortalıkta dolaşan söylentilerin beyaz taraftarların keyfini kaçıracağından endişe etmektedirler. Masrafları karşılayacak hasılattan olmak istemediklerinden maçı iptal etme tehdidinde bulunurlar. Nihayet Malcolm’un maça kadar ön planda görünmemesi karşılığında uzlaşma sağlanır.

10.

Malcom X, Alex Haley tarafından kaleme alınan otobiyografisinde ondan şu sözlerle bahseder:

“Nerede bir konuşma yapacak olsam, yetişebileceğini aklı kesince, yüzde yüz hazır bulunmak istiyordu karşımda. Severdim kendisini. Herkesçe sevilen bir takım nitelikleri vardı, bu nedenle de evimde ağırladığım sayılı kişilerden birisiydi. Betty de çok severdi kendisini. Hele çocuklarımız, çılgına dönerlerdi onu görünce. Cassius sevimli, cana yakın, yakışıklı ve olumlu düşünebilen bir delikanlıydı.”

Malcolm X, 12 yaş büyüğü olarak kendisini Cassius X’in hamisi ve bir anlamda akıl hocası olarak görüyordu. Kritik şampiyonluk maçı öncesinde ring içindeki mücadeleyi ring dışıyla, “tarih ve kimlik” ile ilişkilendirerek ona şunları söylemiştir:

“Bu maç gerçek adına yapılan bir maçtır. Hilal ile Haç’ın ringe çıkışıdır bu; hem de ilk kez. Çağdaş bir haçlı seferi, bir Müslümanla bir Hristiyanın, televizyon başında bekleşen bütün dünya karşısında kozlarını paylaşmasıdır bu!”

Malcolm X’in protokolden, 7 numaralı koltuktan seyredeceği maç neredeyse herkes için büyük bir sürprizle sonuçlanacak, ‘çenesi düşük çaylak zenci’ kelimenin tam anlamıyla müthiş bir iş çıkaracaktı.

Clay’in ortaya koyduğu strateji işe yaramış, beşinci rauntta başına gelen hesap edilemez aksilikteyse, kendisini Allah korumuştu!

Clay ilk rauntlarda boğa gibi saldırıp öldürücü yumruklar sallayan rakibinden mahirce kaçarken onu yoruyordu. Üçüncü raunttan sonra havayı yumruklamakla meşgul öfkeli rakibini art arda indirdiği fırsat yumruklarıyla mütemadiyen hırpalıyordu. Adeta ceylan gibi kaçıyor ve yumruklarını panter gibi çakıyordu. Beşinci raunta gelindiğinde Liston’un nükseden omuz ağrısı için kullandığı merhem bilerek veya bilmeyerek Clay’in gözüne sürülmüş, maçı önde ve kontrolünde götüren genç boksörü ringde feci halde savunmasız bırakmıştı. Gözleri yanıyor, Clay gözlerini açamıyordu.

Bir raunt boyunca fırsattan istifade deli gibi saldıran Liston karşısında kendini yerde bulmaması, seyredilmeye değer bir mucizeydi. Altıncı rauntta gözleri açılan Clay, rakibini dağıttı. Liston yedinci rauntun başında köşesindeki iskemleden kalkamadığında Clay çılgınlık katsayısı hayli yüksek bir sevinçle ringte dönüp dolaşarak bağırıyordu:

“Dünyayı salladım! Yaşayanlar arasında en büyük benim! Yüzümde tek bir iz bile yok! Sonny Liston’ı hüsrana uğrattım. 22 yaşına daha yeni basmış biri olarak en büyük benim! Bunu bütün dünyaya gösterdim! Her gün Allah’a dua ettim! Dünyanın kralıyım ben!”

11.

Sonny Liston’ın şok edici yenilgisinden bir gün sonra, Amerika’da bütün gözlerin üzerine çevrildiği ışıltılı, gencecik yeni Dünya Şampiyonu, basının karşısına çıkarak Müslüman olduğunu ve ‘İslam Milleti’ içinde yer aldığını açıkladı. Hristiyan ve beyaz Amerika hayretler içinde kalmıştı. Clay, bununla da yetinmedi ve ‘Cassius Clay benim köle adımdı. Artık köle değilim!” diyerek, adını Muhammed Ali olarak değiştirdiğini bütün dünyaya ilan etti.

1964 yılını Muhammed Ali için çok önemli kılan olaylardan biri var ki, ilerleyen yıllarda üzülerek ifade edeceği üzere, hayatının en büyük pişmanlığı olacaktır: Malcom X’e sırt çevirmek.

Malcolm X ile Muhammed Ali’nin yollarının kesişmesine olduğu gibi ayrılmasına da İslam Milleti cemaati sebep olmuştur. İslam Milleti başında Elijah Muhammed’in bulunduğu, siyah Amerikalıların ayrı bir ulus olmaları gerektiğine ve siyahların seçkin kullar, beyazların ise şeytan olduğuna inanan bir cemaattir.

Malcolm cezaevinden çıktıktan sonra 12 yılını verdiği İslam Milleti’nden haklı gerekçelerle ayrılırken Muhammed Ali cemaatte kalmıştır. Cemaat Muhammed Ali’yi “kazanırken” Malcolm X’i düşman ilan etmiştir.

Malcolm X 21 Şubat 1965 yılında Amerikan Devleti’nin açık veya zımni ittifakı ile öldürüldüğünde Muhammed Ali, çok önemli bir dayanaktan, bir yol arkadaşından yoksun kalacaktır. Ali de ilerleyen yıllarda İslam Milleti’nden ayrılacaktır ancak, etrafın toz duman olduğu o yıllarda olayları kavrayamayacak kadar yenidir. Kaldı ki son döneminde sürekli seyahat eden, ısrarla arayışlarını sürdüren ve kendini geliştirip dönüştüren Malcolm’u takip etmek ardındakiler için hiç de kolay olmayacaktır. Nihayet Ali, merkezinde FBI ajanlarının dolaştığı İslam Milleti’nin limanından uzun bir süre ayrılamayacaktır.

Manning, bahsi geçen kitabında Malcolm ile Ali’nin beraberliğine ışık tutan bir tanıklığa yer vermektedir:

“Clay’in antrenörü Ferdie Pacheco daha sonraları şöyle diyecekti: “Malcolm X ile Ali çok yakın iki kardeş gibiydiler. Neredeyse birbirlerine âşık gibiydiler. Clay’in gözünde Malcolm “yeryüzündeki en zeki siyah adam”dı. Pacheco bile etkilenmişti ondan: “Malcolm X zehir gibi zeki, ikna edici ve büyük liderler ve azizler gibi karizmatikti. Bu özellikler kesinlikle Ali’ye de geçiyordu.”

12.

Cassius Clay’in büyük başarısı ve Muhammed Ali olduktan sonra daha da büyüyerek adeta bir rol model oluşu Müslümanlara, siyahlara ve mazlum halklara özgüven, gurur ve sevinç verirken belirli güç odaklarını rahatsız etmişti. Muhammed Ali çok oluyordu ve sesinin kesilmesi gerekiyordu.

Müslümanların en sevdiği iki ismi birden taşıyan, Müslümanların dünya tarihinin dışında kaldığı bir devirde İslamiyet’in sesini Amerika gibi bir kıtadan tüm dünyaya duyuran, ezilen halkı adına hakkı çekinmeden haykıran, dünyanın dört bir yanında sevilen Muhammed Ali’yi silmek için ABD’nin önünde Vietnam Savaşı gibi bir bahane duruyordu. Ali apar topar askere çağrıldı.

Bu noktada, ABD yönetiminin Ali’yi Vietnam’a değil de cezaevine göndermeyi planladığı yönünde bir akıl yürütülebilir. Zira Malcolm X bir suikast ile devre dışı bırakılmıştır. Ali bir lider olarak yalnızca Elijah Muhammed’in ağzına bakmaktadır. Elijah ise 2. Dünya Savaşı sırasında yandaşlarına askere yazılmama çağrısında bulunduğu için 4 yıl hapis yatmıştır. Bir oğlu da askere gitmediği için cezaevine girmiştir. Zaten Muhammed Ali de oğlu gibidir.

Esasen ABD’nin hesabı basit olmalı: Ali askere giderse boyun eğmiş, kariyerine ara vermiş ve zirvedeki yerini kaybetmiş olacak; şayet gitmezse vatan haini ilan edilecek ve cezaevine girecek. Plana göre her şartta kaybeden Muhammed Ali olacaktır. Ne var ki planların üzerinde bir plan vardır. Ali direnecek, rüzgâr farklı yerden esecek ve ABD kaybedecektir. Hem Vietnam’da hem de Muhammed Ali’ye kurduğu kumpasta…

13.

Muhammed Ali’nin askere çağrılacağı haberi, daha ortada herhangi somut bir gelişme yokken “içerden birileri” tarafından basına sızdırılır. Ali’nin her adımını takip eden basın ordusu fırsat buldukça kendisine bunu sorarlar: “Askere çağırıldığınızda gidecek misiniz?”

Ali artık her platformda çılgınca söylediği kahramanlık şiirlerinden biriyle cevap verir:

“istediğiniz kadar sorup durun bana

Bu şarkıyı söyleyeceğim Vietnam Savaşı hakkında

Vietkongla yok hiçbir derdim, olamaz da…”

Savaşın bütün yakıcılığıyla sürdüğü yıllarda Muhammed Ali, Amerikan Ordusuna katılmayacağını, Vietnam Savaşına karşı olduğunu söylediğinde adeta yer yerinden oynar. Olay denizaşırı ülkelerde de büyük ses getirir. Londra, Paris, Berlin, Madrid, Hon Kong, Roma, Amsterdam vb. merkezlerde TV ve gazeteler bu karşı koyuşu manşetlerden kamuoyuna duyururlar. Yıllarca tartışılacak bir konunun fitilini ateşlemiştir. Sözleri onu 60’ların en çok tartışılan isimlerinden biri haline getirmiştir. Ali çoktan ringin ve sporun dışına çıkmıştır. Amerika bölünmüş, Ali’nin doğru mu yanlış mı yaptığını hararetle tartışmaktadır. Savaş, savaş karşıtlığı ve vicdani ret konuları masaya yatırılmaktadır. Ali muhtemelen sözlerinin bu denli etki doğurabileceğini düşünmemiştir bile. Ringde herhangi bir rakibe değil zalim ve militarist Amerikan sistemine meydan okumaktadır:

“Louisville’de insanlar hâlâ ‘pis zenci’ diye çağırılıp köpek muamelesi görüyorken ve en basit haklarından bile mahrumken benden üzerime bir üniforma geçirip 10000 mil ötedeki bir ülkede bomba atıp kurşun sıkmamı nasıl beklerler? Hayır, 10000 mil öteye gidip beyaz köle efendilerinin beyaz olmayan başka bir millet üzerine baskı kurmalarına, onları öldürmelerine, evlerini yakmalarına yardımcı olmayacağım. Gün böyle kötü işlerin sona ermesinin günüdür. Böyle bir tavır içinde bulunmanın bana milyonlarca dolara mal olacağını söylediler. Daha önce de söyledim ve yine söylüyorum: Benim halkımın gerçek düşmanı burada, Amerika’da. Kendi özgürlüğü, kendi adaleti ve eşitlik için savaşan o insanları köleleştirmede kullanılan bir maşa olmayacağım. Dinimi, halkımı ve kendimi küçük düşüremem. Eğer bu savaşın benim 22 milyonluk halkıma özgürlük ve eşitlik getireceğini düşünseydim kendim gidip orduya katılırdım. Kendi inandığım değerler için direniyorum. Kaybedecek hiçbir şeyim yok. Beni hapse atacaklarmış, ne olmuş sanki? Zaten 400 yıldır hapisteyiz.”

14.

Ali Vietnam Savaşına karşı çıkışı ile kendini bir anda yepyeni, bambaşka dünyaların içinde bulur. Dünyanın her yerinden kendisine mektuplar ve telefonlar yağar. Ali o günlerde kendisini arayan insanlardan birini hiç unutmayacaktır. Bu Bertrand Russel’dır. Ali daha sonra bir ansiklopedi karıştırırken, konuştuğu adamın 20. Yüzyılın en büyük filozof ve matematikçilerinden biri olduğunu tesadüf eseri öğrenecektir.

Russel ‘önde gelen savaş karşıtlarındandır. Serbest ticareti ve emperyalizm karşıtlığını desteklemiştir. Barışsever tutumundan dolayı Birinci Dünya Savaşı sırasında cezaevinde yatmıştır. Daha sonra Adolf Hitler’e karşı kampanyalar düzenlemiş, Stalinci totalitarizmi eleştirmiş, Vietnam Savaşı’ndaki tutumu nedeniyle Amerikan hükümetini suçlamıştır. Aynı zamanda nükleer silahsızlanmanın dobra savunucularındandır. Son eylemlerinden bir tanesi İsrail’in Orta Doğu’daki ülkelere karşı izlediği tutumu eleştirdiği bir bildiri yayınlamasıdır. İnsan haklarını ve düşünce özgürlüğünü savunduğu yazıları dolayısıyla 1950 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştür.’

Ali telefonda Russel’a, neden herkesin kendisine sürekli ama sürekli olarak Vietnam savaşını sorduğunu anlayamadığını söyler.

Russel, “Dünya şampiyonunun ne düşündüğü büyük bir merak uyandırıyor. Şampiyonlar genelde nabza göre şerbet veriyor. Sen herkesi şaşırttın” der.

Ali daha sonra Russel’dan bir de mektup alır. Russel Hz. Muhammed’in peygamberliğini doğrulayıp ilerde başına gelecekleri öngören Varaka Bin Nevfel’i andırır biçimde Ali’yi teskin eder ve gelecek günleri önceden haber eder:

“Gelecek aylarda şüphe yok ki Washington’daki adamlar sana ellerindeki tüm imkânlarla zarar vermeye çalışacaklar. Sen Amerikan iktidarına meydan okuyarak kendi halkın ve tüm mazlumlar adına konuştun. Seni susturmaya çalışacaklar çünkü yok edemedikleri bir gücü temsil ediyorsun; yani korku ve baskıyla zulüm görmeye ve aşağılanmaya direnmekte kararlı bir halkın uyanış şuurunu. Tüm kalbimle seni destekliyorum. İngiltere’ye geldiğinde beni ara. Sevgilerle. Bertrand Russel”

15.

Muhammed Ali’ye kadar sporcuların fikri, düşüncesi, ideolojisi, toplumsal olaylara karşı söyleyecek sözleri olamazmış gibi ezber bir algı yürürlükteydi. Ali sadece boks sporuna veya boksörlere değil, genel anlamda spora ve sporculara bir saygınlık getirmiştir. Tavır alan, karşı çıkan, kural bozan ve kural koyan bir kişilik olarak dengeleri değiştirmeyi başarmıştır.

Muhammed Ali askere gitmeyi reddettiğinde en ağır şekilde cezalandırılır: 5 yıl hapis cezası (artı) 10.000 dolar para cezası (artı) pasaportuna el konulması (artı) lisansının iptal edilmesi (artı) şampiyonluk ünvanının geri alınması.

Muhammed Ali karara itiraz eder. Bu arada uyduruk bir trafik cezası kayıtlardan çıkartılır ve Ali tutuklanır. 10 günlük hapis cezasını çekmek üzere Miami Dade İlçe Hapishanesi’ne gönderilir. Parmak izi alınır, hapis kıyafeti verilir ve hücreye konulur. Bu, aklını başına alması için Muhammed Ali’ye verilmiş gözdağıdır.

Dünyayı Ali’ye dar etmek isterler. Malcolm X, John F. Kennedy ve Martin Luther King gibi liderlerin patır patır öldürüldüğü Amerika’nın karanlık 60’lı yıllarında her gün ölüm tehditleri alır. İşsiz ve parasız kalır. Ancak direnir ve geri adım atmaz. Pek çok yerde, yeni olarak da, davet edildiği Yale, Harvard, Columbia, Princeton gibi en prestijli üniversitelerde; Eşitlik, Özgürlük ve Adalet temalı ateşli konuşmalar yapar.

Beyaz öğrencilerin çoğunlukta olduğu bir davette tarihe not düşen bir konuşmasında boynuna takılmak istenen zincirlerden şu sözlerle bahseder: “Bana iki seçeneğin var deniyor: Ya cezaevine gidersin ya da askere! Başka bir seçenek daha olduğunu hatırlatmak isterim: Adalet!”

Bir Müslüman olduğu için savaşmayı reddetmesi vicdani ret davası olarak Amerikan Yüksek Mahkemesi’ne (Supreme Court Of The United States) taşınır. Yüksek Mahkeme 1971 yılında, boks lisansına el konulduktan dört yıl sonra, Muhammed Ali’yi haklı bulacak, kararı oybirliği ile bozacaktır.

Amerika’nın, benzerlerini ilerleyen yıllarda Ortadoğu’da işleyeceği savaş suçları, foto muhabirleri aracılığıyla dünya kamuoyu ile paylaşılınca, Vietnam maskesi düşer. Rüzgâr savaş karşıtlarının arkasındadır.

Kariyerinin zirvesindeyken 3 yıldan fazla süre sürgün hayatı yaşamak zorunda bırakılan Ali haklı bulununca, lisansı ve pasaportu iade edilir. Yeniden ringlere döner. Muhammed Ali’nin bir Müslüman olarak ringin dışında daha “tehlikeli” bir rakip olduğu tecrübe edilmiştir.

Ringin dışında değil, içinde konuşması istenmektedir. Sporun, boksun, hatta mümkünse sadece dövüşün içinde kalması tercih edilmektedir. Nasıl olsa 3 yıldan fazla ara verdiğinden, bu arada şampiyonluk da başka birine verildiğinden fazla sürmez, Muhammed Ali efsanesi de sona erer düşüncesi hâsıl olmuştur belirli odaklarda. Ne var ki Muhammed Ali yine şaşırtacak ve beyaz Tom Amca’ya yanıldığını gösterecektir.

16.

Amerika’da onurlu bir varoluş için mücadele veren zencilerin Müslüman lideri Malcolm X 1965’te öldürülmüştür. 1967’de zencilerin haklarını savunan Dünya Şampiyonu boksör Muhammed Ali Vietnam Savaşına katılmayı reddettiği için vatan halini ilan edilmiş, ünvanı elinden alınmış, pasaportuna ve lisansına el konulmuş, 5 yıl hapse mahkûm edilmiştir. 1968’de zencilerin Malcolm X’den daha popüler, yumuşak ve uzlaşmacı Hristiyan lideri Martin Luther King de bir suikast sonucu öldürülmüştür.

Zenciler, maruz kaldıkları bu alçakça şiddet ve aşağılanmalara hiç umulmadık bir yer ve zamanda, tarihi bir protesto ile karşılık verecektir: 1968 Olimpiyatları’nda, ödül töreninde, Amerikan ulusal marşı çalındığı esnada, dünyanın gözleri önünde.

1968 Olimpiyatları’nda 200 metre finalinde Amerikalı atletler Tommie Smith birinci, John Carlos ise üçüncü olurlar. Ödüllerini almak üzere kürsüye çıplak ayakla çıkarlar. Bir çift siyah eldiven de getirmişlerdir yanlarında. Tommie eldivenin sağ tekini, John ise sol tekini eline geçirir. Ulusal marşları çalınırken, boyunlarında madalyaları asılı bu iki zenci sporcu başlarını öne eğerler ve siyah eldivenli ellerini yumruk yaparak Siyah Güç (Black Power) selamı verirler. Amerika’ya, hileye başvuramayacağı en savunmasız anında “hayır” demiş ve itiraz etmişlerdir. Siyahların Amerikan politikası sonucu ezildiklerini, yoksul bırakıldıklarını ve fakat direnmek, güç birliği içinde dayanışmak gerektiği mesajını bütün dünyaya iletmişlerdir.

Elbette, öncekiler gibi bu sivil itaatsizliğin de bir bedeli olacaktır. İki sporcu milli takımdan ve olimpiyat köyünden derhal kovulurlar. İşsiz kalır, ölüm tehditleri alırlar. Uzun yıllar zor bir hayat sürerler. Ne var ki Mexico City’de o an yumruklarını öylece havaya kaldırmasaydılar, kendilerini tanıyor olmayacaktık.

Şüphe yok ki mazlumlardan gelen bu selamın dünya var oldukça bir gaye uğruna iletilecek olmasında Malcolm X, Martin Luther King, Muhammed Ali gibi isimlerin her zaman payı bulunacaktır. Oyunbozan, sıra dışı, cesur insanların…

17.

Muhammed Ali profesyonel olduktan sonra 61 müsabakadan, 37’si nakavtla sonuçlanan, 56 galibiyet almış, 5 kez de yenilmiştir. Emekli olduktan sonra çıktığı iki müsabakayı saymazsak, yenildiği 3 rakibinden de rövanşları almış ve dünya şampiyonluğunu tam 3 kez kazanmıştır.

Muhammed Ali’ye ilk yenilgiyi, vicdani ret dolayısıyla elinden alınan şampiyonluk ünvanı kendisine verilen Joe Frazier tattırmıştır. Yıl 1971’dir. Ringlerden 3,5 yıl uzaklaştırıldıktan sonra yeterince hazırlanıp eski formuna kavuşamadığından, sanatını icra edememiş, kelebek gibi uçup arı gibi sokamamıştır.

Asrın Dövüşü (The Fight Of Century) olarak lanse edilen karşılaşmanın 15. ve son raundunda Ali yere düşmüştür. Her iki boksörün de takatinin kesildiği, artık ayakta duracak halinin kalmadığı son bölümde Ali Frazier’ın sert ve ters bir yumruğuyla kendini yerde bulur. Dünyanın dört bir yanında radyo veya televizyonlardan müsabakayı takip eden mazlum ve Müslüman halklar için hüzün dolu bu andır bu. Ali’nin hemen kalkışının ardından bir bakışı vardır… Ali az bir farkla da olsa ilk kez kaybedecektir ama öyle bir bakışı vardır!

Söylemleri ve duruşu ile Amerikan sistemi için rahatsız edici olan Ali’nin silinip gitmesini arzu edenler bir hayli sevinecektir. Hâlbuki Muhammed Ali düşmanlarının o gece görüp görecekleri bir seraptan fazlası değildir.

Ali 1974’te Frazier’dan rövanşı alacaktır. Üçüncü ve son maçta da galip gelen yine Ali olacaktır.

1975 yılında Manila’da Korku Filmi (The Thrilla In Manila) adıyla Filipinler’in başkenti Manila’da gerçekleştirilen 6 Milyon Dolar hasılatlı müsabaka Ali’nin sadece bir boksör olarak değil bir sporcu olarak da yüzyılın en büyüğü olduğunu tescil etmiştir. Bu inanılmaz, kesinlikle inanılmaz bir müsabakadır. Efor, güç, dayanıklılık, irade, kararlılık ve şiddet anlamında sınırların zorlandığı böyle bir karşılaşma, kabul etmek zorundayız ki sporun sınırlarını da çoktan aşmıştır ve deyim yerindeyse bir meydan muharebesidir. Boksun sakıncalı olduğunu gösteren bir tür ölüm kalım savaşı! Ali’nin “dinazorlar son kez karşılaştı” diye nitelediği gece ile ilgili duygu ve düşünceleri ürperticidir:

“Bu geceki maçımızın ölümden önceki son durak olduğunu, bayılmanın ve kusmanın eşiğine geldiğimi söylememe gerek var mı? Frazier öyle kahrolası bir dövüşçü ki, hakem Carlos Padilla, Joe’nun yüzüne ve ardından menajeri Eddie Futch’a bakıp 15. raunda çıkmasına izin vermeyince nasıl rahatlıyorsam, yorgunluk ve acıdan dizlerim kırılıp olduğum yere de öylece çöküyorum; oraya, ringin tam orta yerine.”

Manila’daki korku filmini o gece ringin hemen kenarından seyreden yetenekli spor yazarı Mark Kram’ın “Lawdy Lawdy, He’s Great” başlıklı, Anıl Can Sedef ile Niko Yenibayrak’ın birlikte çevirdikleri değerli yazıdan, dehşet verici bu iki boksörün neler söylediğini öğreniyoruz. Maçtan sonra Ali’nin ruh halini yansıtan sözleri:

“Bu zebellah gibi adamın karşısında ne işim var! Gerçekten acı çekiyorum. Deli miyim neyim? Her zaman ben, dövüştüğüm boksörleri en iyisini yapmaya zorlamışımdır. Şimdi bunu rahatlıkla söyleyebilirim: Joe Frazier beni en iyisini yapmaya zorladı. O gerçekten büyük bir adam. Allah onu korusun.”

Frazier ile Ali birbirlerini fena halde dövmüşlerse de sevmişlerdir de. İkili, iyi arkadaştırlar aslında. Frazier’in büyük karşılaşmadan sağ çıktıktan sonra yatakta derin bir istirahatteyken ağzından dökülen şu sözlere bakın:

“Ona bir şehrin surlarını yıkabilecek yumruklar attım. Tanrım, Tanrım… O muhteşem bir şampiyon!”

18.

Manila’da Korku Filmi’nden (The Thrilla In Manila) daha zoru değilse bile daha heyecanlı ve sürpriz dolu olanı, adına Ormanda Kavga (The Rumble In The Jungle) dedikleri 1974 tarihli “George Foreman vs Muhammad Ali” karşılaşmasıdır. Bu film gibi karşılaşma Muhammed Ali hakkındaki bütün filmlerin ve belgesellerin sonunda muhakkak kendine yer bulacaktır.

Şimdilik, Ali’nin bizzat kendini oynadığı ve hiç de fena rol kesmediği 1977 tarihli “The Greatest” (“En Büyük” olarak Türkçeye çevrilebilir), 2001 tarihli Will Smith’in başrolde olduğu Michael Mann imzalı “Ali” ve onun ring dışındaki kavgasına, vicdani ret davasına odaklanan “Muhammad Ali’s Greatest Fight” (Muhhamed Ali’nin Büyük Kavgası) filmlerini sayabiliriz.

Bunların yanı sıra 1996 tarihli “When We Were Kings” adlı (“Biz Kralken” olarak Türkçeye çevrilebilir) Ormanda Kavga’ya dair, “2009 tarihli Facing Ali” adlı (Türkçeye “Muhammed Ali Efsanesi” olarak çevrilmiş) Ali ile dövüşmüş 10 boksörün tecrübelerini aktardıkları ve 2014 tarihli “I Am Ali” adlı (“Ben Ali”) aile hayatına odaklanan ve Ali’nin ilham verici kariyerini anlatan üç belgesel öne çıkmaktadır.

19.

Ali insanlara kendilerini iyi hissettiren, insanları çok seven, sevgi dolu bir insandır. Bilhassa çocukların dostudur. Her defasında çocuklara karşı kendini sevimli bir oyuncağa dönüştürmeyi becerir. Bunun yüzlerce örneği vardır ancak biri çok dokunaklıdır. “I Am Ali” adlı belgeselde, ekibinde yer alan yardımcısı anlatıyor:

“Orada küçük çelimsiz bir çocuk vardı. Muhammed Ali ile tanışmak istiyordu. Sorun değil dedim ve babasıyla oğlanı getirdim. Muhammed çocuğa baktı ve “neden bu sıcakta o şapkayı takıyorsun, hava çok sıcak” dedi. Çocuk, “lösemi hastasıyım, saçlarım yok, kemoterapi görüyorum” dedi. Ali, “ben George Foreman’ı, sen lösemiyi yeneceksin!” dedi. Çocuk ona baktı ve “umarım haklısındır Ali, umarım” dedi. Gidip kameramı aldım ve küçük çocukla Ali’nin fotoğrafını çektim. Babasının da adresini aldım. Ali fotoğrafın üzerine, “Ben George Foreman’ı, sen de kanseri yeneceksin. Allah seni korusun. Muhammed Ali.” yazdı. Yaklaşık iki hafta sonra bir telefon geldi. Çocuğun babasıydı. “Jimmy çok hasta, hastanedeyiz” diyordu, “başaramayacak ama hayattaki en büyük isteği Ali ile tanışmaktı.” “Çok üzgünüm, yapabileceğimiz bir şey var mı?” dedim, “hayır” dedi. Sonraki sabah koşudaydık. Sabah 4.30’du, güneş bile doğmamıştı. Ona çocuktan bahsettim. “Pekâlâ, şöyle yapacağız” dedi, “antremanımı bitirip bir duş alacağım ve hastaneye gideceğiz.” İki saatlik yoldu, hastaneye vardık. Küçük çocuk beyaz çarşaflarda yatıyordu. Saçsız, kocaman mavi gözlü, beyaz bir çocuk… “Muhammed, geleceğini biliyordum” dedi. Muhammed, yaklaşıp çocuğa sarıldı ve “sana söylemiştim, sen kanseri yeneceksin ben de George Foreman’ı, böyle olacak.” Küçük çocuk dedi ki: “Hayır Muhammed, ben Tanrı’yla tanışacağım ve ona seni tanıdığımı söyleyeceğim!”

20.

1974 yılının 30 Ekim gecesi Afrika’nın orta yerinde, Zaire’nin başkenti Kinşasa’da 5 milyon dolarlık kıtalar üstü dev bir organizasyon sonucu Goerge Foreman ile Muhammed Ali karşı karşıya geldiklerinde dünya, savaşlar dâhil en büyük meselelere ara verip gözünü ringe dikmişti. Sanırız en az bir milyar kişinin gözü-kulağı ordaydı.

Ali, hayatı boyunca karşılaşacağı en genç, en güçlü ve o tarihe dek en yüksek nakavt yüzdesine sahip rakibi karşısında kesinlikle favori gösterilmiyordu. Kariyerinin sonlarına yaklaşmıştı ve yenilgiler almıştı. Bahisler Amerika’da dörde bir, Avrupa’da üçe bir, çok popüler olduğu Tokyo’da bile üçe bir olmak üzere aleyhineydi. Gazeteler Ali’nin işinin zor olduğunu hatta hayatta kalmak için mucizeye ihtiyacı olacağını yazıyorlardı.

Ali’nin meydan okuduğu, şampiyonluk ünvanını elinde bulunduran George Foreman harbiden, öyle böyle bir boksör değildi! 1973 yılında Jamaika’da Ali’yi yenmiş olan Joe Frazier’i toplamda 6 defa yere indirerek 2. rauntta feci şekilde mağlup etmişti. Bir yıl sonra da Venezuela’da yine Ali’yi yenme başarısı göstermiş Ken Norton’u 2. rauntta perişan etmişti.

Uzun boylu, dev cüsseli 24 yaşındaki bu adam Ali’nin karşısına çıkana dek “dosta güven, düşmana korku salan” bir kariyere sahipti: 37’si nakavtla sonuçlanan 40 galibiyet. Sıfır yenilgi. Son 8 maçını da 2. rauntlarda kazanmıştı. Hep acelesi olan bir gençti. Ortalama 3 raunttan öteye ringde kalma gereği duymadan rakiplerin işini bitirmekle ün yapmıştı.

“Facing Ali” adlı belgeselinde boksör George Chuvalo, “Foreman’ın size vurması 60’la giden bir kamyonun çarpmasına benzer” der. Gerçekten de o dönem Foreman’ın, ringlerde “terör estiren” Mike Tyson’dan aşağı kalır yanı yoktu.

Ali, “hayatta ne istediysem, rinde bu gece ya hepsini kazanacağım ya da hepsini kaybedeceğim” düşüncesine sahipti. Ne var ki büyük müsabaka öncesi tarzı olduğu üzere, hayli çılgın ve iddialı konuşmalarına ara vermeden devam ediyordu:

“Ben tehlikeliyim, ağaçlar devirdim, bir timsahla boğuştum, balinalar tuttum, yıldırıma kelepçe taktım, gök gürlemesini hapse attım. Geçen hafta bir kayayı öldürdüm. Çok hızlıyım, çok. O kadar hızlıyım ki, dün gece yatak odamda ışığı kapadım ve daha ışık sönmeden yatağıma yattım!”

21.

Ormanda Kavga (The Rumble In The Jungle) başlamak üzere. Foreman kaskatı bir ciddiyetle buz gibi bakarken Ali sürekli olarak bir şeyler söylüyor.

Ali başlamadan önce her zaman yaptığı üzere ellerini açıp dua ediyor.

  1. raunt: Ali sağlam yumruklar çıkartıyor ve ardından yumruk yememek için, “haydi gel güreşelim” der gibi, her fırsatta rakibine sarılıyor.
  2. raunt: Ali tellere yaslanmaya ve rakibiyle her fırsatta konuşmaya başlıyor.
  3. raunt: Ali birbiri ardına seri yumruklar indiriyor ve tribünler tezahürata başlıyor: Ali Bomaye! Ali Bomaye! Afrika’da bir kahraman gibi karşılanmış Ali’ye has bir tezahürat bu. Yerel dilde bir kelime olan Bomaye, “devir onu, işini bitir” anlamına geliyor. Ali iki yumrukta bir Foreman’ın başını eğip kulağına bir şeyler söylüyor. Hakem Ali’yi, konuşmayı kesmesi için uyarıyor. Raunt biterken Ali’nin psikolojik üstünlüğü görülüyor.
  4. raunt: Ali rakibini sarsmayı başarıyor. Bu arada yediği sağlam yumruklar da var ancak attığı her yumrukta tribünlerden gelen ses gök gürültüsünü andırıyor. Raunt biterken yorgunluk Foreman’ın yüzünden okunuyor.
  5. raunt: Ali tümüyle savunmaya geçiyor ve tellere yaslanmış bir halde durumu idare etmeye çalışıyor. Yorgun veya kendini, tükenmiş bir halde yorgun gösteriyor! Foreman sağlı sollu yumruklarla Ali’nin vücuduna ve kafasına kafasına çalışıyor! Maçın sunucusu, “bu her halükarda Foreman’ın raundu oldu” diyor. Raundun bitimine 30 saniye kala Ali müthiş bir atağa kalkıyor ve bir planı olduğunu ve asla kolay lokma olmayacağını gösteriyor. Sunucu bu anları çıldırmış gibi anlatıyor.
  6. raunt: Foreman yumruklarını konuşturmaya devam ediyor. Ali ise iplere yaslanmaya, rakibine sarılmaya ve kulağına doğru bir şeyler söylemeye… Hakem sürekli araya girmeye, bu arada Ali’yi uyarmaya devam ediyor: “Dövüşürken konuşursan, bu maçı durdururum anlıyor musun? Durdururum!”

Ali dünyanın seyrettiği bu maçın böyle “basit” bir sebepten durdurulamayacak kadar büyük olduğunu biliyor.

Ali yumruklar yemeye devam ediyor. Antrenörü Angelo Dundee ve ekibi “iplerden uzaklaş, iplerden uzaklaş!”  diye yalvarıyorlar adeta.

“Dans et şampiyon, dans et!”

Ali’nin ringdeki meşhur dansı seyirciyi coşturmanın ötesinde psikolojik bir anlam da ifade ediyor. Ali’nin dans etmesi kadar, ona “Dans Et Şampiyon!” diye tezahüratta bulunulması da meşhurdur.

Ali’nin, zorlandığı bir maçta, motive olması için kenar ekibinde yer alan Bundini tarafından yapıldığı söylenen bir konuşmadan bahsedilir. Hakan Albayrak’ın çevirisi ile ringin kenarından bir “boksör”e söylenen o sözler:

“Dans et şampiyon, kimsesizler yurdundaki yalnız çocuklar için dans et. Çocuklar için salla yumruklarını. Kiralarını ödeyemeyen işsizler için dans et. Şu alçağın işini bitir! Meyhanedeki ayyaşlar için dans et şampiyon, kanserden ölen yoksul hastalar için, kefaletleri ödenmeyen sefil mahkûmlar için, herkesin terk ettiği eroinmanlar için, kocaları olmayan gencecik hamile kızlar için. Dans et şampiyon, savaş onlar için! Şu aşağılık herifin işini bitir, çenelerini dağıt hepsinin. Düşkünler yurdundaki zavallılar için, emeklilik maaşı alamayan yaşlılar için, pis bir sokakta müşteri bekleyen yaşlı ve yorgun fahişeler için… Meyhanelerde oturmuş demlenen bütün yalnız kalpler için, bilardo salonlarındaki yalnızlar için, sokak köşelerindeki yalnızlar için. Dans et şampiyon, savaş onlar için! Temizlik işçileri için salla yumruklarını; hava limanlarında, otobüs duraklarında, benzin istasyonlarında yerleri süpüren küçük insanlar için. Savaş onlar için şampiyon. Otellerde yatakları yapıp tuvaletleri temizleyen küçük odacı kızlar için dersini ver şu aşağılık herifin! Seni kurtaranlar senatör değildi, vali değildi, başkan değildi. Sokaktaki insanlar kurtardı seni. Şimdi sokaklar adına savaş, hadi evlat, işini bitir şu aşağılık herifin! Bu ring ikinize fazla. Hadi bitir işini, suratını paramparça et. Yoksullar adına şampiyon, yoksullar adına! Hadi yavrum salla yumruklarını! Muhammet Ali’yi hiç kimse yenemez, hiç kimse. Sadece Cassius Clay yenebilir ama o da bu akşam aramızda değil! Dans et şampiyon, hadi oğlum dans et!”

  1. raunt başlamadan Ali bir amigo gibi tezahürat yapıyor tribünlere doğru. Kendine yapılan tezahüratlara katılıyor. O sırada yapılacak iş mi Allah aşkına, akıl almaz ama yapıyor. Karşımızdaki insan herhangi biri değil: Muhammed Ali. İnanılmaz biri!

Maç boyunca sürekli ama sürekli konuşarak rakibinin moralini bozmayı ihmal etmeyen Ali, “elinden gelenin hepsi bu mu ha! Şu haline bak, berbat görünüyorsun! Sende vuruş muruş yok! Başın büyük belada oğlum! Bittin sen!” gibi laflarla rakibinin beynine, oradan da kalbine nüfuz etmiş.

  1. raunt: Ali yine tellerdeki yerini alıyor. Yaslanmış ve rakibini yorar ve yoklarken puan ve asıl önemlisi nakavt getirecek yumruklar için fırsat kolluyor. Sunucu son 30 saniyeye girerken, “belki de bu Ali’nin bir taktiğidir” diyor. Ali tellere yaslanmış boğuşurken fırsatını bulup atılıyor ve son ikisi etkili olmak üzere yedi tane yumruğu rakibinin başından aşağı adeta boca ediyor.

Foreman afallıyor ve yaralı bir kartal gibi süzülüp yere yuvarlanıyor. Hakem eğilip saymaya başlıyor. Foreman kalktığında maç bitmiş oluyor. İnsanlar delirmiş gibi kendinden geçiyor. Onlarca kişi bir anda ringe atlıyor. Ortalığı bir curcuna kaplıyor. Ali’nin iki soluk alıp kendine gelmesine imkân tanımıyorlar. Ali bir ara yere düşüyor. İtişip kakışanlar bir yanda, öte yanda insanlar çılgınlar gibi dans ediyor. Ali yine şaşırtıyor ve büyüklüğünü gösteriyor. Tıpkı 10 yıl önce Sonny Liston karşısında gösterdiği gibi.

22.

“Hayatla ilgili bir teori vardır: Güçlü zayıfı ezer. Ama zekâ gücü her zaman yener!”

Foreman, Ali’ye yenilmesinden uzun yıllar sonra o anları şöyle anlatır: “Muhammed Ali ben sendelerken, kendimi tutmaya çalışırken bunu gördü. Normalde boksörün işini bitirirsiniz. Ben öyle yapardım. Sağ yumruğu sallamaya hazırdı ama sallamadı. O yüzden, benim bugüne dek dövüştüğüm en iyi boksör Muhammed Ali’dir.”

Kendisine Muhammed Ali yerine ısrarla Cassius Clay diyen rakibi Ernie Terrel’i evire çevire döverken seyircilerin dahi duyabileceği şekilde defalarca kez bağırmıştır: “Adım neymiş, söylesene Tom Amca!?”(What is my name, Uncle Tom!?)”

Ernie Terrel gibi birkaç istisnayı saymazsak Muhammed Ali rakipleri dâhil milyarlarca insana kendisini sevdirmeyi başarmıştır.

İnsanı hayretler içinde bırakmayı adet edinmiş fantastik bir adam olan Ali’nin şiirleri, ilginç ve sıkı lafları her zaman için renkli kişiliğinin bir parçası olmuştur. Müsabaka öncesi şöyle bir demeç vermek ancak bir şair işi olsa gerektir: “Bu maç benimle ilk raunt arasında gerçekleşecek!”

23.

1978 yılında Amerikalı beyaz Süpermen Muhammed Ali’nin karşısına, bizzat ringe çıkana kadar efsane sahnede kalacaktır.

“Superman Vs. Muhammad Ali” çizgi romanı bariz simgeler üzerinden okura daha kapaktan çok şey söylemektedir. Bu öyle bir “kavga”dır ki, kapaktaki çizimde de görüleceği üzere Frank Sinetra’dan Kurt Vonnegut’a, Pele’den Don King’e, Jimmy Carter’dan Woody Allen’a, The Beatles’a kadar her kesimden ünlü orada, bu maçı seyretmektedir. Hristiyan Beyaz Süpermen’e karşı Müslüman Zenci Süpermen!

24.

1979 yılında Batı Berlin’de Muhammed Ali ile röportaj gerçekleştiren Nevzat Özpelitoğlu, boksu bıraktıktan sonra ne yapmayı düşündüğünü sorar. Muhammed Ali aynen şu cevabı verir:

“Bu güne kadar yumruğumla İslâm adına mücadele verdim. Boksu bıraktıktan sonra da İslâm’ın gönüllü bir mücahidi olarak bütün dünyaya tebliğ görevine çıkacağım.”

Sporcu kişiliğinden ziyade muhalif kişiliği ile dikkat çeken ve gittiği pek çok ülkede devlet başkanlarından fazla ilgi gören Muhammed Ali için emeklilik hayatı ağır bir imtihan ile başlar: Parkinson.1984 yılında Parkinson hastası olduğu kamuoyuna duyurulur ve ömrünün geri kalanını, yıllar geçtikçe etkisini gösteren bu hastalıkla geçirir.

Kesin denemezse de boksörlerin hazin bir akıbetidir karşılaştığı. Başına aldığı darbelerin sonucu olsa gerek, vücudun dengesini koruma yetisi zedelenmiştir. Hareketleri yavaşlamış, elinde ve vücudunda titremeler baş göstermiş ve konuşmakta güçlük çeker hale gelmiştir.

Ali, çok şey başarmışsa da fazlasıyla tehlikeli bir yer olan ring’ten zamanında ayrılmayı başaramamış, bu ölümcül yerde fazla kalmıştır. Kendine olan aşırı güveni buna sebep olmuş olabilir. Esasen Joe Frazier gibi ‘dev’ bir adamla 41 raunt, George Foreman gibi ‘tehlikeli’ biriyle de 8 raunt dövüştükten, balyoz gibi onlarca yumruk yedikten sonra 1975 yılında ringlere veda etmek, zirvede bırakmak istemiştir ama becerememiştir.

Son Frazier karşılaşması sonrası 7 defa daha ringe çıkmış, sonuncu maçında 1978 yılında Leon Spinks adlı –adı sanı olmamış ve olmayacak- birine yenilmiştir. Ali, tek başarısı kendisini yenmek olan rakibinden rövanşı 7 ay sonra alacak ve ringlere şampiyon olarak veda edecektir.

Nihayet ring dışındaki mücadelesine ağırlık vermesi beklenebilecekken iki yıl sonra bir sürpriz daha yapmış ve ringe dönüp Larry Holmes’un karşısına çıkmış ve bütün sevenlerini üzmüştür. Sevenleri Ali’yi dayak yerken, yenilirken, üstelik o halde görmeye dayanamazlar. Maçı, Ali’nin sağlığından endişe eden antrenörü Angelo Dundee, 10. rauntta sesini yükselterek, hakeme “hayır, devam edemez!” diye bağırarak durdurmuştur.

Büyüklükle malul olmanın bir sonucu, bir tür “gıda zehirlenmesi” olsa gerek, Ali bir yıl sonra bir kez daha ringe çıktı ve 10 raunt sonunda sayıyla-oybirliği sonucu yenildi. Üç kez boşanması, dört evlilik yapması da bu ruh halinin bir sonucu olabilir.

Ali iyi bir baba ancak başarısız bir kocadır. Hırpalandığı gibi, belli bir oranda hırpalanmış kadınlar bırakmıştır ardında.

Sevenleri ve yakın çevresi dâhil, sözü dinlenilir pek çok kişinin “yapma” demesine rağmen 1981 yılında çıktığı son karşılaşmadan önce Muhammed Ali’ye Parkinson teşhisi konulmuştur. Ali, kamuoyundan gizlenen böyle bir gerçeğe ve her türlü itiraza rağmen sağlığını tehlikeye atarak ringe çıkmıştır.

Amerika’da Müslümanlar yeni yeni var olmaya, bir toplum ve kültür oluşturmaya çalışıyorlardı. Muhammed Ali’ye yoldaşlık edecek dostu, kardeşi, akıl hocası Malcolm X 1965 yılında şehit edilmişti. Ali’yi daha fazla hırpalanmadan ringin dışına çekebilecek, bazı sapkın inanç ve eylemlerine rağmen öngörü sahibi, akıllı bir lider olan Elijah Muhammed ise 1975’te vefat etmişti.

25.

Türkiye’nin 4, ABD’nin 44 altın madalya kazandığı 1996 Atlanta Olimpiyatları’nda olimpiyat ateşini yakan kişi Muhammed Ali’dir.

Aynı yaz Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından, Irkçı-Beyaz-Zalim Amerika’ya kızıp Ohio Nehrine attığı olimpiyat altın madalyasının yerine sembolik bir altın madalya verilir kendisine.

Amerika “Muhammed Ali’ye ayıp ettik” der gibidir. Acaba samimi midir?

1997’de Muhammed Ali Parkinson Araştırma Merkezi’ni kurdu.

1988 yılında Birleşmiş Milletler Barış Elçisi seçildi.

1999 yılında dünyaca ünlü spor dergisi (Sports Illustrated) tarafından “Yüzyılın Sporcusu” (“Sportsman Of The Century”) seçildi.

Aynı yıl BBC tarafından “Asrın Sportmeni” (“Sports Personality Of The Century”) ödülüne değer görüldü.

Hakkındaki film ve belgeselleri arasındaki en bilineni, “Ali” filmi, 2001 yılında dünyaca ünlü yönetmen Michael Mann tarafından çekildi.

2005 yılında Amerikan Başkanı’nın elinden, en üstün sivil hizmet madalyası kabul edilen “Özgürlük Madalyası”nı (“Presidential Medal Of Freedom”) aldı.

Aynı yıl doğduğu şehir olan Louisseville’de bir kültür merkezi ve müze işlevi gören “Muhammed Ali Merkezi’ (“The Muhammad Ali Center”) açıldı.

Yedisi kız ikisi erkek, dokuz çocuk sahibi Muhammed Ali emekli ve hasta olduğu için köşesine çekilmemiş, Ahireti için hazırlanmaya ve hayır işlerine ağırlık vermiştir.

2000 yılından bu yana yürümekte ve konuşmakta artan oranda güçlük çeken efsanenin 2014 itibariyle artık konuşamaz olduğu haberi kardeşi Rahman tarafından kamuoyu ile paylaşılmıştır.

Bugün 73 yaşında olan Muhammed Ali, eşiyle birlikte Arizona’da yaşamaktadır.

26.

Muhammed Ali’nin ringe ve zirveye çıktığı yıllarda Amerika’da zenciler ikinci sınıf insan muamelesi görüyor, ağır bir ayrımcılığa maruz kalıyorlardı. Siyahlar ekonomi, eğitim, sanat, siyaset vb. temel alanlarda eşitsizlik nedeniyle boy gösteremiyordu. Muhammed Ali bu haksızlıklara isyan etmiş ve zulme karşı hakkı temsil eden bir mücadele vermiştir. Çok çalışmış, bedel ödemiş ve müthiş başarısıyla başta zenciler ve Müslümanlar olmak üzere mazlum halklara örnek olmuş ve özgüven vermiştir. Din değiştirmiş, isim değiştirmiş ve sadece ringde değil ring dışında da “boğa”larla kavga etme cesareti göstermiş ve galip gelmiştir. Bütün eksik ve kusurları ile birlikte efsane olan Muhammed Ali yürekten inanmanın tadını almış ve onu tanıyan herkese tattırmıştır. Belki de bu yüzden hiçbir sporcu onun kadar farklı olmamış, onun kadar sevilmemiştir.

Muhammed Ali kendini de derdini de yine en iyi kendi anlatır:

“Ben Amerika’yım. Tanımadığınız yönüyüm onun. Alışın bana. Siyah, özgüvenli, kendinden emin. Benim adım bu, sizin değil. Benim dinim, sizin değil. Benim amaçlarım, sizin değil. Alışın bana.”

“Şampiyonlar salonlardan çıkmaz. Şampiyonlar içlerinde tutku, hayal ve amaç olan insanlardan çıkar.”

Hatırla!

Cezaevinden bir mektup geldi. Okuyorum.

Yine umut, sevinç, hüzün, hayıflanma.

İçindekiler yine halimiz gibi karışık, ortada.

Şöyle yazıyor Abdülselam Durmaz*, mektubunda:

“Sonunda beşinci paket de açıklandı. 28 Şubat mağdurları için bir şeyler çıkacak beklentisi oluşmuştu ama sanırım PKK meselesine takıldı. Doğrusu bizim ciddi bir beklentimiz yoktu zaten. Çıkmış olsa dahi muhtemelen bizi es geçerdi yine… Dişe dokunmayacak, hafif kalan bir düzenleme ile sınırlı kalırdı diye düşünüyorum. Onun için ertelenmesi hâyır olmuştur, inşallah. O kadar çok paket, af, düzenleme vs. gördük ki, artık bizi pek heyecanlandırmıyor. Yani bize “Tahliyeniz Geldi!” deseler, “Hadi oradan!” deriz herhalde! Bizi kapı önüne koyuncaya kadar da pek inanasımız gelmez, sanırsam, herhalde, galiba! Bu işlerde, özellikle İslami camiayı ilgilendiren mevzularda, hükümetin bir acelesi yok zaten. Nasılsa biz cepteyiz, hesabı. Ne de olsa şikâyet eden yok; bağıran, çağıran, sokaklara dökülen yok… İslami STK’ların duyarlılığı ve etkinlikleri mâlum! Sol kesim, bir’i bin eder (insanlar için). Bizim bin’dir zaten, ‘bir’ bile edemiyoruz bazen… Ne diyelim, Allah yardımcımız olsun. (…) Oradaki kardeşler neler yapıyorlar? Nelerle meşguller? Gençler ne âlemde? Önemli olan onlar. Onları çok önemsiyorum. Genel seyirlerini iyi okuyup takip etmek gerekir. Biz, uzağız onlara. Siz uzak durmayın. Hepsine selamlarımı ve sevgilerimi yolluyorum, tanışmasak da, hâsbihal olmasak da… Mevlam yâr ve yardımcıları olsun.”

Yine üzülsem mi, yoksa isyan mı etsem..

40 yaşında bu adam, neden 20 yıldır içerde?

Onun gibi niceleri şimdi nerede, hangi cezaevindeler?

O kadar ayıp ki, toprağa düşse çözünmez 100 yılda.

O kadar büyük ki ayıbımız; “hukuk” savaşları sonucu esir düşmüş, “hukuk” katliamları neticesi zindanlara sürülmüş kaç insan var bu ülkede, kaç Müslüman, kaç Sosyalist, kaç Ülkücü?.. Kim bu insanlar, şimdi neredeler? Bilmiyoruz, bilinmiyor.

Beton duvar kalpli, mengene suratlı bilmem hangi devletten, bilmem hangi istihbarat örgütünden başka, kimde vardır kaydı? Yok!

İnsan evladı, âdem oğluyuz, sağcısı solcusu… Daha yaralılarımızı ziyaret edemedik, ölülerimizin bedenlerini teslim alamadık adamakıllı?

İnsanlığa, doğaya, tabiata, hukuka karşı nasıl bu kadar hoyratça tavır alınır, aklım almıyor.

Bir veya bir yığın insan – tüzel veya kendini özel hisseden kişiler- nasıl oluyor da insanlığa karşı tonlarca günah işliyor ve bu günahları sineye çekip yaşamaya devam edebiliyor? Pek ama pek büyük bir maharet doğrusu. Bilim adamları açıklamalı, nasıl becerebiliyorlar? Hangi yüzle bir ağaca tırmandıklarını, bir denize girdiklerini, bir hayvana temas ettiklerini, toprağa değdiklerini, temiz hava teneffüs ettiklerini gerçekten merak ediyorum.

Abdülselam gibi selamlı ve sabahlı adamlar kimleri yaralamışlar, adlarını verin. Yok! Çaldıkları mallar nelermiş, gösterin. Yok! Kimlere küfretmişler, kayıtları yayınlayın. Yok! Üç beş vatandaş, bir darbeye mi teşebbüs etmişler, planlarını ortaya koyun. Yok! Neler düşünmüş, söylemiş, teklif etmişler, dinlediniz mi? Yok!

Eee!?

Ee’si, bu insanlar Müslüman. Bu insanlar başka bir dünyayı arzuluyorlar. Başka bir düzene çağırıyorlar. Bu insanlar izzetin vatanı Şeriatı savunuyorlar, başka bir davet ve teklif ile öneri sunuyorlar. Bu insanlar uyandırıyorlar, düşünmeye teşvik ediyorlar, tahkiki telkin ediyorlar. Bu insan tenkit ediyorlar. Bu insanlar hayal kuruyorlar, hayalleri hayatlaştırmak için yola koyulmuşlar. Bu insanlar dinleniyorlar, rağbet görüyorlar. Bu insanlar siyasi suçlu!

Kim mi bu insanlar?

Bu insanlar, devletin milyonlarca insanı fıtri yönelişinden caydırmak adına ibret olsun kabilinden cezalandırdığı, kat kat cezalandırdığı, adeta boğazladığı “kurban”lar.

Tabiatla aynı takımda sahaya çıkmış bu insanları boğazlayan zalimlere karşı bir taş atmayı öneriyor bize Şehit Malcolm X.

“bir taş at.
bir taş daha at.
bir şiir ateşle.
bir yumruk yükselt.
sesini yükselt.”

Malcolm şimdi hayatta olsa şunu da eklerdi şiirine herhalde:

Bir mektup yaz.

Zindandaki kardeşlerini hatırla!

 

 

* Fantastik Edebiyat Yazarı  Abdülselam Durmaz halen Batman M Tipi Cezaevi’nde tutsaktır.  (Adres: M Tİpi C.Evi / Batman)

Ramazan Günlüğü 11

Ramazan’ın varlığını hissettirmediği bir yerinde oturuyoruz İstanbul’un.

Sokaklarında Ramazan görülmüyor, ‘mahalle’si bulunmuyor, komşuluk yapılmıyor.

Daha kötüsü, İslam’a, İslam’ı yaşama derdinde olanlara -Müslümanlara yani, saygı yok.

Ramazan’ın Müslümanlar için ne anlama geldiğini bilirler değil mi, bu ülkede yaşayan “çok çağdaş/modern, pek aydın, epey eğitimli, fazlasıyla batılı” vatandaşlar?

Bilir ve saygı duyarlar değil mi?

Hayır, bilmiyorlar ve saygı duymuyorlar.

Bu ülkenin havasına, huyuna suyuna, insanlarının büyük çoğunluğuna sinmiş İslam ve kültürünü bilmiyorlar, bilmeye yanaşmıyorlar, bundandır ki saygı duymuyorlar ve fakat bu insanlar eğitimli, çağdaş ve aydın oluyorlar!..

Nasıl oluyor?

Çok zorlama oluyor ama oluyor işte, burası Türkiye!..

Eğitim’i, çağdaş’ı ve aydın’ı tırnak içinde kullanırsan, oluyor.

Şair diyor ya:

“Olur, olmaz olur mu! / Ama, olmaz olsun!”

Olmaz olsun böyle ilericilik!

Bizzat gericiliğin kendisinin ilericilik addedilmesi ne büyük garabet.

Bizzat karanlığa aydınlık denmesi ne acı bir yanılsama!

En bariz saygısızlıkları, bana kalırsa çıplaklıkları.

Kadınları veya kızları çıplaklığın sınırlarını zorluyor, işi pornografiye vardırıp çoluk çocuk demeden insanların özüne, fıtratına, inançlarına, değerlerine, kendi’lerine karşı büyük bir taciz ve taarruzda bulunuyorlar.

Bunun ortak yaşama, ortak değerlere bir saldırı olduğu son derecede aşikâr değil mi?

Böyle bir tacizde bulunmaları kimseye onlara tacizde bulunma hakkı vermez kesinlikle. Evet ama bu ayrı bir mesele.

Mesele şu:

Kendi heva ve heveslerini tanrı edinmek, hangi din, düşünce veya düşüncesizlik adına yaşanıyor olursa olsun, insanlara -kendi mahrem alanı (evi) dışında- böyle bir taciz ve taarruzda bulunma hakkı verir mi?

Cevap, ‘kesinlikle hayır’ olmalı bence.

İşin garibi, insan’ı, insanın kendi’sini, özünü, fıtratını, geleceğini, ortak aklı ve iyiyi insan’ın şerrinden korumayı teklif eden bu düşüncenin sahiplerine gerici diyorlar bu ülkede.

İnsanın şerrini ve ifsadını hoş gören ve savunanlar da ilerici oluyor.

Spike Lee’nin Malcolm X filminde bir yerde, adamımız siyah kardeşlerini uyarırken şu minvalde bir laf ediyor:

–      Allah’ın sözlerini söylüyorum, boş laf değil!

Bakara Suresi 11, 12 ve 13. Ayetler’e bakar ve inanır mısınız!?

“Onlara “Yeryüzünde yozlaşmaya ve çürümeye yol açmayın!” dediklerinde “Biz sadece düzeltmeye ve iyileştirmeye çalışıyoruz!” diye cevap verirler.

Gerçekte onlar yozlaşmaya ve çürümeye yol açan kimselerdir, ama bunu (kendileri de) idrak etmezler.

Onlara: “Diğer insanların inandığı gibi inanın!” denildiğinde, “(Şu) dar kafalıların inandığı gibi mi?” diye cevap verirler. Gerçekte onlardır dar kafalılar, ama bunu bilmezler.”