Özgürlük İftarı

Dün Bolu Cezaevi’nin önündeydik.

Mazlumder’in organize ettiği “Özgürlük İftarı” öncesinde, pek çok sivil toplum kuruluşunun destek verdiği bir basın açıklaması düzenlendi.

Bizler cezaevinin dışındaydık, İslam’a düşman kesilmiş zalim yargının hukuk dışı kararları ile yirmi beş yıldır esaret altındaki Müslümanlarsa cezaevinin içindeydi.

Zalim duvarları aşsın, mazlum kulaklara ulaşsın diye olanca sesimizle haykırdık sloganlarımızı, özgürlük dualarımızı.

28 Şubat’ın hukuksuz yargı kararları neticesinde 600 kadar Müslüman farklı davalardan tutulup zindanlara atılmıştı. Uzun bir süre içerde unutuldular. Neyse ki onların hakları ve özgürlükleri için mücadele edenler de vardı. Seslerini duyurmak için didindiler ve ilgili cemaat ve çevrelerin de destekleriyle taleplerini güçlü bir şekilde ortaya koydular.

Neticede, kendi içlerinden çıkan bir parti iktidardaydı. Aynı hassasiyetleri dillendiriyor, Müslümanlardan devşirdiği güçle iktidarını sağlamlaştırıyordu.

Bu zulmün ortadan kaldırılması için hükümet yetkililerine müracaat edildi. Pek çok kesim, pek çok vesile ile, pek çok düzeyde irtibat kurdu. En alt kademeden en üst kademeye kadar Ak Parti, raporlarla, belgelerle, ibretlik hikâyelerle, mağdurlarla, mağdur yakınlarıyla sayısız kez uyarıldı. Dilinde tüy bitti insanların artık.

Her defasında “hak verildi” ve “bir düzenleme yapılacağı” söylendi. Hele şu kritik dönem, bu mühim süreç, önümüzdeki seçim, bu viraj, şu dönemeç bir geçilsin… diye diye 10 yıl geçti.

28 Şubat mağduriyeti üzerine iktidara gelip bu mağduriyetin “ekmeğini” sonuna kadar tıka basa yiyip bitiren bir iktidar, Müslümanları 10 yıldır oyalaya oyalaya işte bu noktaya getirdi: Sıfır noktasına. Büyük bir ayıp ve kazık bu! Tarih bunu bir kenara yazdı. Günahı vebali hükümetin boynuna. 

16 yıllık iktidarın ilk 6 yılında, “mazeretli” sayılır. Hak vermek gerek. Yeni gelmişti. Müesses nizam ve darbeciler enselerindeydi. Ayaklarını yere sağlam bir şekilde henüz basabilmiş değildi.

Ama son 10 yıl, tümüyle Müslümanları oyalama ve açık açık aldatma ile geçti. Asla samimi değildi.

Bu iktidar, zindandaki Müslümanların mağduriyetini gidermenin “rantı”nı bir türlü göremedi! Nasıl olsa onların ve gözü yaşlı yakınlarının iradeleri, oyları çantada keklikti.

Geçmiş olsun! Artık bu iş bitmiştir. Bir gelişme olursa bu konuda, çok ama çok şaşırırım. Hükümetin sözünde durmasını değil tahliye tarihlerini (2023’leri, 2025’leri…) veya ecellerini bekliyor mazlumlar. 

İstişarenin ve ortak aklın sesi Ak Parti öleli yıllar oluyor. Yerine, eski tip tek adamlığın AKP’si geldi ve o da tek başına iktidar değil şimdi. Yeni ortağı, eski Devlet’in ta kendisi. Eski ve “derin” geleneği genlerine işlemiş devletin ta kendisi. Müslümanlar ve Kürtler gelecekleriyle ilgili umutsuz olmak bir yana, ciddi ciddi endişeliler. 

Bu milleti, adaletin ve özgürlüğün bahçelerine çıkartsın diye iktidar yapılan AK Parti, geldiği noktada ülkeyi eski-döküntü devlet’in bahçesine, rantın ve zulmün betondan avlusuna, olağanüstü halin karanlığına hapsetti.

Özgürlük, anasının ak sütü gibi kendilerine helal olan mazlumları tahliye edecek hükümetin ortağı, mafya babasını ziyaret ediyor, ona af talep ediyor. 

Zulmedenler paşa paşa dışarda geziyor, zulmettikleri mazlumlar çeyrek asırdır içerde. “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa.”

Ben, AK Parti’ye de AKP’ye de hiç oy vermedim. Yine de, hakkım varsa -bu ülkede yaşayan bir insan, bir müslüman, bir vatandaş olarak- helal etmediğimin bilinmesini isterim. 

Bizi aldatan bizden değildir. 

Nuray Canan’ın Hayatı

Yıl 1998. İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu ikinci sınıf öğrencisiydi. Mezun olmak üzereydi. Son sınavlardan birine girmek için sınıfta yerini almıştı ki okutman olarak görevli Çiğdem Yalvaç tarafından duyuru yapıldı:

“Başörtüsünü açanlara sınav kâğıtlarını vereceğim, açmayanlar dışarı çıksınlar.”

Başörtülü iki arkadaştılar. Başörtülerini çıkartmayı da dışarı çıkmayı da reddettiler. O okulun öğrencileriydiler ve sınava girme hakları vardı.

Okutman, sınıftan çıkıp polislere haber verdikten sonra geri döndü. Bu defa tavrını sertleştirerek başörtülü öğrencilere bağırdı:

“Ya insan gibi giyinin ya da sınıfı terk edin. Yeter!”

Çok geçmeden polis sirenleri duyuldu. Pencereden baktığında iki polis otobüsünün okulun bahçesine girdiğini gördü. Şok olmuştu. Sınıfın kapısı açıldı ve zırhlı 7-8 polis bir anda içeriye daldı. “Ne oluyor, yapmayın, etmeyin” demeye kalmadan, yaka paça sürüklenerek gözaltına alındı.

Bir süre hücrede bekletildikten sonra Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldü. Parmak izi alındı. Önüne rakamlar konularak fotoğrafları çekildi. Sorgulandı. Birçok örgüt ismi söylendi kendisine ve bu örgütlerden birini seçmesi istendi. Hangi örgüttendi?

Sorgu neticesinde, önüne bir evrak konuldu. O evrakı imzalarsa serbest kalacağı, imzalamazsa gözaltı süresinin uzatılacağı bildirildi.

“Ben sınıfta başörtüsü ile bulunuyordum. Bu yüzden kargaşa çıktı. Diğer öğrencilerin eğitim ve öğretimini engelledim. Suçumu kabul ediyorum.”

Nuray Canan sekiz saatin ardından evrakı imzalayıp serbest kaldı.

Ertesi gün final sınavına girmek üzere okula gittiğinde, ana kapının önünde polis barikatı ile karşılaştı. Bir liste hazırlanmış ve okul sekreterine verilmişti. Yalnızca o listede adı okunanlar sınava girebilecekti.

Öğrenciler okul önünde yığılmış, adlarının okunmasını bekliyorlardı. Herkesin adı okunuyor, başörtülülerinki okunmuyordu. Listeyi kontrol ettiklerinde, başörtülü öğrencilerin adlarının yanına “Türbanlı” anlamında, “T” işareti konulduğunu, bu sebepten isimlerinin atlandığını fark ettiler.

Bu ayrımcılık karşısında öfkeye kapılan öğrenciler okul yönetimini protestoya başladılar. Başörtülü öğrenciler hep birlikte içeriye girmeye çalışırken çıkan arbedede yere düştü. Polis, postalıyla kolunu birkaç kez teklemedikten sonra ezdi. Nuray Canan’ın kolu mosmor olmuştu. Hastaneye kaldırıldığında, liflerin koptuğu anlaşıldı. On beş günlük iş göremezlik raporu aldı.  

Yasaklar ve polis şiddeti toplumda rahatsızlık oluşturmaya başlamıştı.

Nuray Canan, İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği’nde sargılı koluyla kameraların önüne geçti ve başörtüsü zulmünün geldiği noktayı kamuoyuna gösterdi.

Mazlumder İstanbul Şubesi Başkanı Av. Şadi Çarsancaklı, “polisin görevi üniversite içinde sulh ve sükûnu sağlamak, kamusal hakların kullanılmasının engellenmesini önlemek iken, İstanbul polisi üniversite öğrencilerinin anayasal hakkı olan eğitim hakkını engellemek ve imtihana girmek için anfide yerini almış çocukları yaka paça dışarı atmakla meşgul olmaktadır” dedi.

1000 yıl süreceği beyan edilen 28 Şubat sürecinin sembol isimlerinden bir kişi ve bir kurum, ilk kez o basın açıklamasında birlikte görülüyorlardı.   

Nuray Canan kendisini darp eden polisin sicil numarasını aldı. Ardından o polis hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu suç duyurusuna ilişkin olarak kayıt dışı bir biçimde gözaltına alındı. Getirildiği karakoldaki polisler tarafından tehdit edildi. Tehditler sonucu, ancak polis hakkındaki şikâyetinden vazgeçince serbest kalabildi.

Yine, ilerleyen aylarda, Vefa’da, çalıştığı klinikten alınıp karakola götürüldü. Bu kayıt dışı gözaltında da polislerin nasihat, uyarı ve tehditlerine muhatap oldu. Hemen ardından, polislerce işyerine yapılan baskı neticesinde işinden oldu.

Üniversitelerde tehdit ve yıldırma politikaları sonucu başörtüsünden vazgeçmeyen öğrenciler için “ikna odaları” olarak adlandırılan yöntem devreye sorulmuştu. Öğrencilere, başlarını açmaları karşılığında burs bağlanacağı, staj ve iş imkânı sağlanacağı gibi destek vaadlerinde bulunuldu.

Nuray Canan, okul kaydını dondurmak zorunda kalırken verdiği dilekçede, başörtüsünü değil maddi imkânsızlığı gerekçe gösterdi. Bunun üzerine okul sekreterliğinden kendisine, “maddi problemlerin varsa hiç sorun değil, sen başını açmaya niyetliysen hesap numaranı ver, biz sana istediğin kadar para yatırırız” dendi. Kabul etmedi.

Yıl 1999. İstanbul Üniversitesi’nin önünde başörtüsü yasakları protesto ediliyordu. Nuray Canan hamileydi ve o gün hastaneye, kontrole gitmek üzere durakta bekliyordu. Polis müdahalesi nedeniyle fakülte önündeki göstericilerden bir kısmı sağa sola kaçıştı. Oluşan kargaşa içinde sivil polisler Nuray Canan’ı da gözaltına aldılar.

Hamile olduğunu, doktorla randevusu olduğunu, eylemle hiçbir şekilde alakası olmadığını söylese de dinletemedi. Çeke sürükleye, zorla polis minibüsüne sokuldu. Bir anda, 17 kişiyi doluşturdukları bir minibüste, sıkış tıkış halde buldu kendini.  İkiz bebeklere hamile olduğu için zorlanıyordu.

“Pencereyi açar mısınız, nefes alamıyorum” diye seslendi polislere.

Bayan polislerden biri, “kes sesini, size bu ülkenin havası bile haram” diyerek tersledi kendisini.

Beyazıt Karakolu’nda bir odaya alındılar. İçlerinde 3-4 tane erkek öğrenci de bulunuyordu. Polisler hiçbir açıklama yapmadan, ellerinde coplarla öğrencilere saldırdılar. Kin ve nefretin güdülediği öfkeyle, acımasızca dövüyorlardı.

“Durun, yapmayın!” diye araya girilmesi nafileydi. Büyük bir arbedenin içindeydi artık.

Nuray Canan, o arbede içinde baygınlık geçirdi. Gözünü açtığında Haseki Hastanesi’ndeydi. Doktorun sözleri kulağına çalınıyordu:

“Bebeklerden birinin kalp atışı gelmiyor. Bunları almak lazım…”

Duyduklarına inanmadı.

“Benim zaten randevum vardı bugün. Beni kendi hastaneme götürün” dedi.

Yarı baygın halde, polis aracına bindirildi ve kayıtlı olduğu hastaneye götürüldü. Hastane, gözaltında olduğu için kendisini kabul etmedi. O telaş içinde başka bir hastane bulundu.

Doktor, polis nezaretinde gelen hamile hastasını muayene etti ve akıbeti bildirdi:

“İkiz bebeklerden biri ölmüş. Ölen bebek diğerini zehirleyeceği için ikisinin de alınması gerekiyor.”

Polisler bir an olsun yanından ayrılmıyorlardı. Kapıda nöbet tutuyorlar, beş dakikada bir kapıyı açıp içeri bakıyorlardı.

Nuray Canan, kollarında serumlar, tedavi altında, endişeli bir halde olan biteni idrak etmeye çalışıyordu.  

Sabah olduğunda polisler kendisini Sultanahmet Adliyesi’ne götürmek üzere geldiler. Gözaltına alınan diğer öğrenciler hâkim karşısına çıkartılacaktı. Onu da duruşmaya yetiştirmeliydiler. Kanun bunu emrediyordu.

Doktorlar karşı çıktılar:

“Bu bayanın tansiyonu yüksek… Karnındaki bir bebek ölü… Diğer bebeğin kalp atışları zayıf… Hayati tehlikesi var, hastayı size veremeyiz.”

Altı yedi polis, doktorlara baskı kuruyor, sert sözlerle dediklerini dayatmaya çalışıyorlardı. Polis amiri doktora sert çıktı:

“Vereceksin! Serumları kolundan sök. Bize verilen talimat bu.”

Polisler hastaneyi birbirine kattılar. Doktorlar mecbur kalarak hastayı polislere teslim etti.

Nuray Canan, “gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet” suçlamasıyla hâkim karşısına çıkartıldı, ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.  

Gözaltında maruz kaldığı şiddet dolayısıyla karnındaki ikiz bebeklerden biri ölmüştü. Ne var ki bu gerçeği kabullenmek istemiyordu.

Bir ay boyunca inanmadı bebeğinin öldüğüne ve hastane hastane gezdi. Bebeğinin yaşadığını öğrenene dek doktorlara görünmeye devam ediyordu. Doktorlar, hangi psikolojide olduğunu anlamışlardı. Nihayet bir radyoloji uzmanı, aşikâr olan acı gerçeği ona kabullendirdi. Onu karşısına aldı ve silkeler gibi sert konuştu:

“Bak! Bebeklerinden biri ölü, tamam mı!? Bunu artık kabul etmek zorundasın, anlıyor musun? Kabul etmek zorundasın!”

“Tamam” diyerek, çaresiz, yanından ayrıldı doktorun.

Draman’a gitmek için minibüse bindi. Minibüste kendisini sıktı, sıktı, sıktı… Tam inmek üzereyken bir çığlık attı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kabullenmişti artık; bebeklerinden biri ölmüştü!

İnsanlar, “ne oluyor” diye panikle yanına geldiler yardımcı olmak için. O ise caddede deli gibi koşmaya başladı. Hem koşuyor, hem ağlıyor hem de “ölmüş, ölmüş” diye bağırıyordu.

Eve vardı. Kapıyı annesi açtı. 

“Hayırdır, ne oldu” diye sordu.

“Bebeklerden birisi ölmüş.”

“Kızım sen deli misin? Bir ay oldu, niye böyle inat ediyorsun!”

Ana kız, birbirlerine sarılıp ağladılar.

İmtihan, asıl şimdi başlıyordu. Hangi doktora gitseler “çocukları almak lazım” deniyordu. Kürtaj yapılması gerektiği net bir biçimde ifade ediliyordu.

Nuray Canan bunu da kabul etmedi. Dört buçuk aylık bebeğinin hayatı için ölü ikizini dört buçuk ay karnında taşıdı ve nihayet mükâfatını aldı: Bebeği sağlıklı bir şekilde doğmuş, kucağındaydı.

Nuray Canan hakkında “eğitim ve öğretim çalışmasını engellemek suçu” işlediği gerekçesiyle Fatih 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı.

Dava 2 yıl sürdü. Suçun işlendiğine ilişkin delil olarak iki adet belge gösteriliyordu. Biri, sanığın karakolda, korku ve baskı altında imzalamak zorunda kaldığı evrak, diğeri ise okutman tarafından düzenlenen tutanak… Bu tutanağın altında okul müdürü ile iki polisin şahit olarak imzaları bulunuyordu.

Şahitler Mahkemeye çağrıldılar. Sorulduğunda, yargılama konusu olaya şahit olmadıklarını ifade ettiler.

Hâkimin, “o halde bu tutanağa neden imza attınız” diye sorması üzerine, “Çiğdem Hanım çok ısrar etmişti” dediler.

Hâkim, hüküm gerekçesini oluştururken Hukuk Felsefesine dalarak özlü çıkarımlarda bulundu:

“Herkes yasaların men etmediği ölçüde, dini inanç ve düşüncelerinde serbesttir. Kimse bir diğerini dini inancından ve buna bağlı dininden dolayı kınayamaz. Aksine davranış suçtur. Okumak herkesin hakkıdır, kimse bu haktan mahrum bırakılamaz, ancak kimsenin yasaların suç saydığı ve men ettiği davranışlarda bulunma hakkıda yoktur. Herkes hakkını kullanırken kurallara uygun davranmak zorundadır.

Yine her sahada Anayasal hakkı olduklarını ileri sürerek hak arayanların hak arama sınırlarının, başkalarının haklarının başladığı yerde bittiğini bilmesi gerekir.”

Mahkeme suçun işlendiğine kanaat getirdi. Nuray Canan 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. 28 Şubat postmodern darbesinin ruhuna uygun bu karar Türkiye’de uzun süre konuşulacaktı.  

Hürriyet Gazetesi “Eğitimi Engellemeye 6 AY HAPİS” başlığı ile verdiği haberin ilk cümlesinde, sanığın tutuksuz yargılanmasına dikkat çekti:

“Türbanla girdiği final sınavında eğitim ve öğretimi engellediği gerekçesiyle tutuksuz yargılanan Nuray Canan Bezirgân 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.”

Star Gazetesi, “Türbana İlk Hapis” manşetiyle verdiği haberde sanığın büyük boy fotoğrafını kullandı. Fotoğraf kenarına önemli gördüğü kısa açıklamalar iliştirdi:

“Mahkemeye eşi ve altı aylık oğlu ile geldi. Çarşafı andıran siyah türbanını çıkarmadı.”

“İki yıla kadar hapsi isteniyordu. Altı ay aldı. Hapse düşmesini, mahkemedeki iyi hali önledi.”

Karar Türkiye dışında da ses getirdi.

ABD’nin etkili yayın organlarından Washington Post’ta “Türkiye’nin problemleri kadınların başına dayandı” başlığı ile genişçe bir haber yayınlandı. Haber, Nuray Canan’a verilen altı aylık hapis cezası ile başlıyor ve başörtüsü mağdurları, insan hakları grupları ve bilim insanlarının görüşlerini kamuoyuna aktarıyordu.

Uluslararası İnsan Hakları Kuruluşu “Human Rights Watch” (İnsan Hakları İzleme Örgütü) başörtüsü ile sınava girdiği için altı ay hapse mahkûm edilen Nuray Canan’ı Avrupa Parlamentosu’nun gündemine getirdi.

“HRW Türkiye’deki insan hakları ile ilgili kaygılarını bir mektupla Avrupa Parlamentosu üyesi milletvekillerine iletti. Türkiye’deki okullarda ve devlet dairelerinde yaşanan başörtüsü yasağının ve bundan kaynaklı sorunların dinmek bilmediği belirtilen mektupta, bu uygulamanın laiklik adına ve ordunun desteği ile sürdürüldüğü kaydedildi.”

Yıl 2000. Keyfi gözaltılar ve maruz kaldığı fiziki ve psikolojik şiddet bir yana, tehditler almaya devam ediyordu. Her ne kadar altı aylık hapis cezası ertelenmişse de hakkında yeni bir dava daha açılmıştı. O şartlar altında Türkiye’de daha fazla kalamadı ve Amerika’ya gitti. Bir süre Amerika’da kaldıktan sonra Kanada’ya sığındı.

Sığınmacı olarak başvuru sahibi kişiler önce mülakata alınıyor, uygun görülürlerse bir sonraki aşamada vatandaş olmalarına ilişkin karar için mahkemeye çağrılıyorlar.

Nuray Canan mülakatta hayat hikâyesini, Türkiye’de yaşadıklarını anlatınca, görevli kadının gözleri doldu. “Kendimi iyi hissetmiyorum, müsaadenizle bir ara vermek istiyorum” diyerek, odadan çıktı. On beş dakika sonra geri döndü ve “tamam” dedi, “mahkemeye gerek kalmadan sizi vatandaşlığa kabul ediyoruz.”

Kanada tarihinde ilk kez bir kişi “dininden dolayı ayrımcılığa tâbi tutulduğu için sığınma başvurusunda bulunmuştu. Hikâyesini okumakta olduğunuz bu kişi Kanada tarihinde en kısa sürede vatandaşlık hakkı edinen kişi olmuştu ayrıca. Eşi ve çocuğu da kendisiyle birlikte bu hakkı elde etti.

Aradan iki hafta geçmişti ki, Adliye’ye davet edildi Nuray Canan. Eksik evraklarıyla ilgili bir bildirimde bulunacaklar herhalde, diye düşündü. Adliye’ye girdiğinde bir görevli kendisini karşıladı. Bir odaya buyur etti. Burası büyük bir Mahkeme salonuydu. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Derken, hâkim kürsüsüne oturmasını rica ettiler. Oturdu. Yanında tercüman, karşısında onlarca hâkim…

“Bizi aydınlatmanı istiyoruz” dediler. “Türkiye’de ne oluyor? Devlet neden sizin gibi başörtülü insanlara karşı böyle baskıcı bir tavır sergiliyor?”

Nuray Canan, Türkiye’de yaşanan süreci, olup bitenleri anlattı.

Kişisel sorular soranlar oldu, onlara cevap verdi. Duydukları karşısında gözyaşlarına hakim olamayan yaşlı bir kadın hakim yerinden kalktı ve boynuna sarıldı. “İnsanlığımı hissettim. Gerçekten, ancak böyle büyük bir inanç insana bunları yaptırır” dedi. 

O brifingin ardından Kanada Hükümeti Nuray Canan’a, inancından dolayı mağdur olarak Türkiye’den gelenler için referans olma hakkı tanıdı. İlerleyen yıllarda onun referansıyla en az 25 kişi Kanada’da vatandaşlık hakkı elde edecekti.  

Vatandaşlık elde edenler için bir tören düzenleniyordu. Büyük bir salonda toplandılar. Vatandaşlık yemini edildi. Genelkurmay’dan üst düzey bir asker, vatandaş olanlarla tokalaşarak belgelerini takdim etmeye başladı.

Nuray Canan, belgeleri takdim eden komutanın yardımcısına giderek, “söyler misiniz kendisine, bana elini uzatmasın” diye ricacı oldu.

Sıra kendisine geldiğinde Komutan, “size bunu takdim ediyorum ama çıkışta sizinle mutlaka görüşmek istiyorum, beni bekleyin, olur mu?” dedi.

Törenden sonra komutan Nuray Canan’ın yanına gelerek, tokalaşmama gerekçesini sordu. İnancından dolayı tokalaşmadığı yanıtını alınca, “sizi canı gönülden tebrik ederim. Sizin gibi bir insanı tanıdığıma sevindim.” dedi.

Nuray Canan da bu tavır karşısında şaşırmış ve sevinmişti.

Komutan, “yalnız şunu anlayamadım” dedi, “neden diğer örtülüler kendileri ellerini uzatıyorlar?”

Nuray Canan, üniversite eğitimine Kanada’da devam etti. Türkiye’de başörtüsü yasakları genişletilirken o Kanada’da bir devlet okulunda öğretmen asistanlığı yapıyordu.  

Kanada’da geçirdiği 7 yılın sonunda kendisine tiroid kanseri teşhisi konuldu. Doktor, “kaç tane çocuğun var” diye sordu.

“Üç”

“Yaşları kaç?”

“Bir, iki ve yedi”

“Kansersin ve son aşamada olduğundan acilen ameliyat gerekiyor”

Doktor, hemen sekreterini aradı ve en yakın tarihe ameliyat günü ayarladı.

“Şuraya imza atar mısın?” 

“Bu nedir”

“Kanser ses tellerine de sıçramış olduğundan, ses tellerini kesmemiz gerekiyor.”

Nuray Canan için şok edici bir gerçek daha belirmişti birdenbire.

Yedi yaşındaki oğlu apartmandaki bütün Türklerin kapılarını çalarak komşulara, okulda öğretmenine, tanıdıklarına “biliyor musunuz, annem ölecek, kansermiş” diyerek derdini anlatıyordu.

Nuray Canan, bir yandan, “konuşamazsam ne yaparım” diye üzülürken bir yandan da sürekli dua ediyordu: “Allah’ım sen bana canımı, sağlığımı  bağışla!.. Eğer bağışlarsan sesimi, canımı, malımı, her şeyimi senin uğrunda feda edeceğim.”

Bu teşhisin ardından, bir süre tereddüt ettikten sonra tedaviyi reddetti ve Türkiye’ye kesin dönüş yaptı.

2008 yılında Mehmet Ali Birand’ın sunduğu 32. Gün adlı programa konuk olan “katı laikçi” ve “yasakçı” zihniyeti temsil eden konuşmacılar karşısında, canlı yayında söz aldı. Süregelen yasakları ve laikliğin bir baskı aracı olarak kullanılmasını eleştirdi. Başörtüsünün her alanda serbest olması gerektiğine ilişkin sözleri hararetli tartışmalara sebep oldu.

Bu sözlerden çok daha fazla fırtına koparacak sözleri Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek adlı programda dile getirdi:

“Atatürk’ü seviyor musun” diye soruldu kendisine. Canlı yayındaydı. Türkiye’yi tanıyordu. Zaman kazanmak için soruyu tekrarladı: “Atatürk’ü seviyor muyum?”

Derin bir nefes aldı. O saniye, aklına Kanada’daki son günleri geldi: “benim ses tellerim kesilecekti, hak neyse onu söylemeliyim” diye düşündü. 

“Atatürk’ü sevmeme hakkı var mı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının? Başıma bir iş gelmeyecekse, ben sevmiyorum.”

Türkiye o tarihte de normalleşebilmiş değildi. Nuray Canan’ın başına o sözlerden sonra bir değil birçok şey geldi.

Hürriyet Gazetesi, haberi internet sitesinden, “alçaklığın geldiği nokta” başlığı ile duyurdu. Linç harekâtı için işaret verilmişti. Medya saldırıya geçti. Ajan, hain hatta “2. Fadime Şahin” ilan edildi, iftira ve hakaretlere maruz kaldı.

Öte yandan, saldıranlar kadar değilse de savunanlar da vardı.

Özgür-Der “resmi ideoloji dayatmasına ve medya lincine hayır” diyerek, saçmalıklara ve dayatmalara boyun eğilmemesi çağrısında bulundu.  

Mustafa Akyol Star Gazetesi’nde yer alan “Atatürk’ü nasıl sevsinler ki” başlıklı yazısıyla konuya “anlayış”la yaklaşıyordu:

“Bu otoriter sistemin ve onun yarattığı “lider kültü”nün herkes tarafından güle-oynaya benimsenmesini beklemek, tek kelimeyle saflık olur. Bunu zorla elde etmeye kalkmak, “Atatürk’ü kanun zoruyla sevdirmek” ise, saflığın ötesinde despotluktur. Unutmayın ki sevgi dayatılmaz, kazanılır. Eğer bazı vatandaşlarınız sizi bir türlü sevemiyorsa, suçu sürekli onların “ihanetinde” aramak yerine biraz da kendinize bakmanız, “biz ne yaptık bu insanlara” diye sormanız lazım.”

Nuray Canan hakkında Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığınca “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. İfade vermek üzere çağrıldığında, savcı “kızım, dilim sürçtü de, kapatalım bu konuyu” diyerek kendisine yardımcı olmaya çalıştı. 

Nuray Canan, dilinin sürçmediğini belirterek, yardımı geri çevirdi.

Savcı söz konusu soruşturma hakkında takipsizlik kararı verdi. Hürriyet Gazetesi bu haberi “takipsizlik ama şamar gibi” başlığı ile duyurdu.

29 Aralık 2009 tarihinde İstanbul Kumkapı Geri Gönderme Merkezi’nde görevli müdür, o dönem İmkân-Der Genel Başkanı olan Nuray Canan’ı aradı. “Altı aydır idari gözetim altında tutulmakta olan hasta bir çocuk var, gelip onu hastaneye götürün isterseniz” dedi.

Nuray Canan, dernekte görevli üç kişiyle birlikte gitti. “İşlemler gerçekleştirilirken siz aşağıda bekleyebilirsiniz” denildi kendilerine.

Denilen yerde bekliyorlardı ki bir sivil polis Nuray Canan’ın yanına gelerek, “sen neden bu kurum aleyhinde Akit Gazetesi’ne konuşuyorsun” dedi.

“Bir karışıklık olması lazım, ben hiçbir yerde burayla ilgili demeç vermedim” dedi.

Sivil polis, “çık dışarı” diye bağırdıktan sonra ona saldırdı. Başörtüsünden tutup duvara vurdu, yerlerde sürükledi, merdivene fırlattı. Bu sırada omuriliği çatladı Nuray Canan’ın.

Diğer polisler, o dövülene kadar seyrettikten sonra müdahale ettiler. Bir kadını davet ettikleri devlet dairesinde döven polisler içinden beş tanesi, darp edildiklerine ilişkin rapor aldı. 

Nuray Canan, karakol basıp beş polisi yaraladığı gerekçesiyle hâkim karşısına çıkartıldı! Daha sonra, kendisi o polisler hakkında şikâyetçi oldu ama hukuk yine devre dışı bırakıldığı için sorumlular yargı önüne çıkartılmadı.

Nuray Canan’ın 20 yıllık hayatının özetini sundum. Buradan nasıl bir “yargı”ya varılır, takdiri okuyucuya bırakıyorum.

İnandığımız kitap bize iddialarımızın sınanacağını söylüyor.

10 Haziran 2000 tarihinde Selam Gazetesi’ndeki röportajında kendisine sorulan son soruya verdiği cevap, özetini sunduğum bu hayatın önsözü olsa gerek.   

“Topluma herhangi bir mesajınız var mı?

Hani, “Ey iman edenler iman ediniz” diye bir ayet var ya, insanlar gerçekten bu dine inanmışlarsa, bazı şeyleri göze almayı lütfen kabul etsinler. Bedelsiz hiçbir şey yoktur. Her şeyin bir bedeli vardır, insanlar mutlaka bir şeylerini feda etmeliler, mutlaka haksızlıklara karşı mücadele etmeliler.”

Cezaevi Mektupları

Mehmet Ramazan Aydemir ile cezaevinde tanıştım.

O, çok tanıdık bir nedenle zindana düşmüştü, bense cezaevi ziyaretleri gerçekleştiriyordum. Yolumuz, bir F Tipi cezaevinin tarifi mümkün olmayan duygular barındıran küçücük ziyaretçi odasında kesişti.

Mehmet Ramazan Aydemir, 28 Şubat Darbe Dönemi Hukuk Katliamlarında, adı kurbanlar listesine yazılmış binlerce insandan sadece biri.

Şu malum hikâye, tanrılar kurban ister!

Aydemir, İşkenceci polisler ve emir “kulu” silik bir savcının tezgâhından geçtikten sonra, Salih Mirzabeyoğlu, Metin Kaplan, Yakup Köse gibi nice insana zulmetmiş “ünlü” bir ‘devlet hâkimi’ne denk gelmiş.

Müslümanlara karşı olan önyargısı ve garezi ile nam salmış Metin Çetinbaş adlı bu zat, önüne gelen Müslümanlara, hukuk’u ve kanunları hiçe sayarak en ağır cezaları yağdıran eski bir DGM hâkimi.

Bu adamın altına imza attığı zulümleri yazıya sığdırmaya çalışmayacağım. Hülasa edip geçeceğim. Esasen kişiye değil zihniyete işaret edeceğim.

Adil yargılanmadığı 16 yıl sonra ancak ortaya çıktığı için Bolu F Tipi İşkencehanesinden tahliye edilen Salih Mirzabeyoğlu’na idam kararını veren de bu adam, manşetlerin ve darbeci generallerin gazıyla Metin Kaplan’a iki defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası veren de…

Metin Kaplan’ın oğlu Fatih Kaplan’ın aktarımıyla, dönemin “çakma yargılama” sürecinde yaşanan “derin bayağılaşmaya” dair şu habere bakın:

“20’ye yakın kişinin çok ağır işkencelere maruz bırakıldığını söyleyen Fatih Kaplan, “O dönem tutuklanan şahısların hepsi savcılıktaki ifadelerinde, Emniyet’te işkence altında ifade verdiklerini bildirmişlerdir. Ki devletin kendi Adli Tıp Kurumu da bu yönde rapor vermiştir” dedi. Kaplan, babasının yargılanması esnasında avukatların bütün itirazlarına rağmen, işkence gördüğüne dair Adli Tıp raporlarının, mahkeme hâkimi Metin Çetinbaş tarafından değerlendirmeye alınmadığını belirtti.”

Daha sonra ilginç gelişmeler oldu. Yıllar geçti ve misyonunu tamamlayan “DGM hâkimimiz” avukat oldu.

Hukuk tanımayan, Adalet duygusunu çöpe atmış, insanları diri diri zindanlara gömen, işkencecileri korumakla işkenceci “payesi”ni hak etmiş bu adama İstanbul Barosu –Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan- avukatlık ruhsatı vermiş! Bu da yetmezmiş gibi düzenlediği panellere konuşmacı olarak davet etmiş.

Yazıklar olsun! İstanbul Barosu’na yazıklar olsun!

Sonra da, adınız “darbeci baro”ya çıktı denildiğinde, kızıyorlar.

Ne diyelim, herkes kendine yakışanı yapıyor bu dünyada.

Biz, Mehmet Ramazan Aydemir’e dönelim…

O da pek çokları gibi, gerçekte değil sadece Çetinbaş-larda “var” olan örgüt adına faaliyet yapmıştı. Kaldı ki bunu da itiraf ediyordu: “Örgüt adına” camide Kur’an dersi vermek. Yine, “örgüt adına” gençlerle Peygamber Hayatı üzerine sohbet etmek…

Dün Mazlumder Cezaevi Söyleşilerinin 27.’sini gerçekleştirdik. Konuk, 2 ay önce cezaevinden çıkmış Mehmet Ramazan Aydemir’di.

Çok şey anlattı. Yer yer gözleri doldu, konuşmakta zorlandı.

Bir hususun altını çizdi. Altını çizmek istiyorum: Cezaevi Mektupları.

(Üç yıl oluyor, 10’dan fazla cezaevi ziyaretinde bulundum. Yedisinin notlarını aktardım. Bu, konuyla ilgili 17. yazım. Haksız yere, “diri diri betonlara gömülen” mazlumlar adına bu büyük zulmü gündemleştirmeye, hafifletip yok etmeye çağırdım yazarları çizerleri, vicdan sahibi kişileri. Hatırlattılar, hatırlattım. Tekrara düşmemek adına geçiyorum ama yardım çağrısını yineliyorum!)

Yaklaşık 4 yıl cezaevinde kalan Aydemir, Cezaevinde kalanlarla mektuplaşmanın önemini şu cümlelerle anlatıyor:

“İçerdeki insanlar bir selama muhtaç!”

“Bir mektup 50 defa okunur mu? Her bir mektubu, yenisi gelene kadar defalarca kez okuyorsunuz. Dışardan selam, hatırlanma getiren mektupları öpüyorsunuz!”

“Okuduğum kitabın arasına koyuyorum mektubu, ucu görünsün… Aynı mektubu aynı gün içinde açıp açıp okuyorum! Hatırlanmak çok güzel… Bir mektup bir ay moral kaynağı, sevinç oluyor!”

Ben tam olarak anlayamam, cezaevine ancak ziyaretler için gittim, ziyaretçi odalarında toplamda 30 saat bile kalmamışımdır. Bu mektup köprüsünün dışarıdaki ayağındayım. Bolu, Ankara, Kocaeli, Batman, Tekirdağ, Tokat… 3 yıla yakındır 10 kadar tutsakla düzenli olarak mektuplaşan bir kardeşiniz olarak konuşuyorum.

Gelin, bir vefa dalgası başlatalım dışardan içeriye.

Mektuplarımız göçmen kuşlar olsun, bir sürü, uçsunlar, konsunlar cezaevindeki insanların omuzlarına, umutlarına, kaderlerine…

Bir mektup, katar katar dua katar hayata. Umut katar, hayat katar.

Yıllardır arayanı soranı olmayan insanlar var zindanlarda, unutulmuşlar.

Tebessüm sadakadır, selam sadakadır. Hal hatır sormak, yaşamanın zekâtıdır. “Kutsal emanet merhaba’dır!”

En yakınlarımızdan başlayarak sorabilir, bulabiliriz.

Cezaevinde mektuplaşacağı insan tanımayanlar için elimizdeki güncel irtibat bilgilerini paylaşmaya hazırız. Bunun için Mazlumder Cezaevleri Komisyonu Başkanı Av. Kaya Kartal’a yazabilirsiniz. (av.kayakartal@gmail.com)

Mektubun hükmünün kaldığı, bütün canlılığıyla gerçekte yaşadığı tek yere çağırıyoruz.

 

Soma Notları

İnsan Hakları Ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlumder) 16, 17 ve 18 Mayıs’ta, farklı şehirlerden gelen 40 kadar gözlemci ile Soma’daydı. İçinde İş güvenliği uzmanı, psikolog, sosyolog, mühendis, avukat vb. meslek mensupları ile üniversite öğrencilerinin yer aldığı bir ekip mazlumlarla dayanışmak, taziyede bulunmak, insanları dinlemek, etkili ve yetkili kişilerle görüşmek ve nihayetinde raporlama çalışması yapmak üzere bölgeye dağıldı. Ben de bu ekip içinde 2 tam gün Soma’nın merkezindeydim. Kahvehanelerde, cami avlularında, çay bahçelerinde, ara sokaklarda insanlarla, ne yazık ki artık Soma denince akla gelecek tek “şey” (bu katliam gibi facia) etrafında konuştuk.

***

Soma ortalama bir Anadolu kasabası için fazlasıyla olağanüstü bir gündemi yaşıyordu. Herkes hem acı içinde, hem tedirginlik hem de “güvenlik” içindeydi. Güvenlikten kastım şu: Polis polis polis… Her yerde, her köşe başında polisler. Her yanı sarmış “görünen” polisten daha fazla“görünmeyen” –sivil- polisin varlığını sezmek, tahmin etmek, anlamak güç değil. Muhabirler, televizyoncular, üstlerinden başlarından cihazlar, fotoğraf makineleri, kablolar sarkan insanlar. Herkes, amiyane tabirle, birbirini kesiyor. Kim bu? Olay ne? Çünkü malum, birileri buraya taziye, yardım, dayanışma için gelmişse, birileri de bu acı üzerine kendi siyasi çıkarlarına alet edecekleri bir öfke ve şiddet inşa etmek niyetiyle geldiler.

***

Parkta oturuyoruz. Bir sokak ötede gösteri var, polis müdahale etmiş. Kavga gürültü ve bağırış çığırış içinden bir genç kaçarak, koşarak yanımıza geldi. 20 yaşında var yok. Hayırdır, diye sorduk. Polis saldırdı, cop yedim, dedi. Ayaküstü kısa bir sohbet geçti aramızda, sonra da geldiği gibi kaçtı. Gezi eylemlerine katılmış bir arkadaştı. Devlete ve polise saydırdı. Daha sonra da Somalılara küçümseyici laflar, hakaret etti. Kendileri ta İstanbul’dan kalkıp bu insanların hakları için gelmişlerdi, bu insanlarsa kendileri gibi ayağa kalkmıyorlar, kendileri gibi itiraz yükseltmiyorlardı. Anlaşılan, bu halk için değmezdi!

İkinci elinden, çakmasına, olmamışından emeklisine şu bizim solcuların “halk” diye tabir ettikleri kitle ile karşı karşıyaydılar. Somalılarla… Küçümsedikleri, hor gördükleri için anlayamadıkları, kendi kafalarındaki bir kurgu kadar sahih bu halk yine kendilerinin kadrini kıymetini bilmemişti! Yoksa neden kendileri ile hareket etmesindi!

***

Belediye hoparlöründen sıklıkla cenaze ilanları veriliyor. Salâlar okunuyor. Akşam namazından önce, saat 8’de bile cenaze namazı kılınacağı duyuruluyor. Sokak aralarında bile cenaze nakil araçları, ambulanslar bekliyor. Sessizlik ya fırtına öncesi ya fırtına sonrası sessizlik. Normal bir sessizlik değil.

***

Başka bir madende ve fakat yer üstünde çalışan bir genç anlatıyor. Olayın sıcaklığı ile ilk haberler gelmeye başladı. Bir arkadaşımızın öldüğünü haber aldım. Bu haberi, ortak bir arkadaşı arayıp doğrulatmak istedim. Arkadaşı aradım. Telefonunu başkası açtı ve arkadaşın madende öldüğünü söyledi.

***

Müslümanlar keşke kaza ve kadere inandıkları kadar tedbire de inansalar. Doğrudur, işin doğasında vardır kaza lakin asgari insani şartları tesis etmek ve azami tedbiri almak da işini doğru yapmanın doğası gereğidir, öyle değil mi?

***

Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukatları gözaltına almak için polisler Soma’nın merkezinde kumpas kurmuşlar. 100 kişi 10 kişiye karşı hukuksuz ve insanlık dışı bir biçimde şiddet uyguluyor. Neymiş?  Bu insanlar dışarıdan gelmiş ve protesto gösterisi yapacaklar. Henüz yaptıkları bir şey yok ama yapacaklar. İstihbarat var. Eylem yok, henüz oluşmuş bir suç yok ama “azılı düşmanlar”,  bu “adi suçlular” yakalanacaklar. Sanki suç işlememiş insanları, avukatları değil de kuduz köpekleri etkisiz hale getiriyor polis. Öyle onur kırıcı davranıyor ki. Şahidim. Fiili bir hukuksuzluk, zorbalık, haksız şiddet, kötü muamele sergileniyor. Amirleri buna hakları, yetkileri olmadığını o kadar iyi biliyorlar ki. Sorun değil ama; yukarıdakiler vermiş emri. Biz yaptık oldu. Burası Soma. Hem günlerden cumartesi. Hakkımı arayayım, haklılığımı ortaya koyayım derken 30 saat geçer. Bu da zalimlere yeter.

***

“İBDA-C ile örgüt liderliği ilişkisi ispatlanamadığı halde önce idam sonra ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis’ alan gazeteci-yazar Salih Mirzabeyoğlu ilk kez konuştu. Son 10 yıldır tek kişilik hücrede ‘tecrid’ altında tutulan Mirzabeyoğlu; ‘Yukarıdakiler öyle istiyor diyerek yargılandım. Yukarıdakilere selam söyleyin!’ diye konuştu.”

Yukarıdakiler arasında öyle cahiller var ki “kuş kadar” beyinleri yok.

Yukarıdakiler arasında öyle zalimler var ki yatacak yerleri yok.

Üç günlük dünya, üç kuruşluk dünya menfaati için nefislerine tapıyorlar, kirli egolarını şişiriyorlar, insan olmanın lezzetini çoktan unuttular, insanlığı çocuklukta bıraktılar, ondan beri insan olmanın onurunu çiğniyorlar, vicdanlarını taşa çevirmişler, ruhlarını kirletiyorlar, önce kendi huzurlarını katlediyorlar, sonra da kuşattıkları yetki alanlarında insanlara zulmediyorlar. Öyle zavallılar ki.

Zalimler muazzam bir yanılsama içinde mahvoluşlarını ilmek ilmek örüyorlar ve fakat cahilliklerinden ötürü göremiyorlar. Böyleleri ölüm yaklaşınca yedikleri haltların anlamını ne kadar kaçarlarsa kaçsınlar, sezerler. Koca koca ünvanlara veya şöhretlere veya trilyonlara sahip olsalar da içlerindeki uçurumlara yuvarlanırlar, kendi kazmalıklarıyla kazdıkları huzursuzluk çukurlarına yuvarlanır, orada yaşamaya mahkûm olurlar.

Allah Kuran’da insanoğluna, “İnsanı Yaratan Benim ve Onun Neye Muhtaç Olduğunu Da Pekâlâ Ben Bilirim” diyor.

Açıp bir daha bakalım, zulmedenlerin ruh hali ve akıbeti nasılmış.  

Açıp bir daha bakalım, âlim kimmiş, cahil kimmiş.

Allah yukarıdakileri ıslah etsin. Allah yukarıdakilere kolaylık versin. İşleri çok zor…

Ramazan Günlüğü 04

Mazlumder’in organize ettiği iftardaydık.

Geniş katılımlı bir piknikte buluşulmuş oldu, güzel oldu.

Çıkışta Gökhan, Semih, Buhari ve Beheşti ile ferah bir çay bahçesinde muhabbete devam ettik.

Son günlerin ortak gündemi, Mazlumder’in hedef tahtasına oturtulması üzerine konuşurken, konu gelip yine Türkiye Siyasi Hengamesine dayanıyor, kaçarı yok.

Gezi olayları sonucu iyice belirginleşen kamplaşma-taraftarlaşma-holiganlaşma ortamında duygular fokur fokur fokurduyor, bünyeleri sarıp sarmalıyor ve akıl mantık, hakkaniyet, sağduyu hatırı sayılır derecede silikleşiyorken, ortada duranın canı çıkıyor!

Böylesi ateşli kutuplaşma dönemlerinde “bizden” değilsen “onlardan”sın, dolayısıyla, tövbe etmediğin sürece sen de marjinalleştirilip ve ötekileştirilerek ‘sivil ölüm’e mahkum edilmelisin!

Tut, buruştur, itibarsızlaştırıp kenara at.

Artık gına geldi şu Türkiye parodisinden!

Dün olduğu gibi bugün de ilkeli, adil bir duruş sergilemeye, Müslüman olarak eksikleri yanlışları söylemeye çalışıyorsun, olmuyor.

Dün oluyordu çünkü dün bu söylemin sonucu işine geliyordu, bugün gelmiyor.

Dolayısıyla git ekmek ve yağa sarıl!

Bu ucuzluğu ve kolaycılığı göndere çek.

Çığırtkanlık yap, düğmelere bas, hücreleri harekete geçir, haykır da haykır:

–      Mazlumder nokta noktanın ekmeğine yağ sürüyor!

Bu cümledeki nokta noktanın yerine yeri gelir İran geçer, yeri gelir PKK, yeri gelir CHP, yeri gelir Ergenekon..

Ne iki noktaymış be mübarek!

Bugün gelinen süreçte Müslümanların, sivilliği bir kenara bırakmış toplum kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarının arasına giren ne?

Soruyu şöyle de sorabiliriz:

Hükümet Dışı Organizasyon özelliğini hükümetle kurluğu ilişkiler dolayısıyla yitirmiş organizasyonlar ile her şeye rağmen hükümet dışı kalmaya kararlı organizasyonlar arasındaki gerilimin sebebi nedir?

Bir Hükümet politikası olmasın!

İktidarın itme çekme kuvveti olmasın!

Keşke Müslümanlar derneklerini, vakıflarını, gazetelerini, televizyonlarını.. bu kadar kolay araçsallaştırmasa, bu denli kolay harcamasa.

Fırtınada gemiyi limana getirmek, evet, usta kaptanların işi.

Milyonlarca insanın emeği ve yılların birikimi ile ayakları üstünde duran müesseseleri yönetenler her daim “putları reddet, idealleri koru” ilkesi gereği bâsiret ve ferâset ile hareket etmeli, edebilmeli.

Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılmak ve birbirimizi koruyup kollamak görevimiz değil mi?

Allah bize bu görevi yerine getirebilmemiz için gerekli asgari ilmi, imanı ve yürek genişliğini nasip etsin.

Nisa Suresi 135. Ayet:

Ey müminler, kendinizin, ana-babanızın ve akrabalarınızın aleyhinde bile olsa, adalete sıkı sıkıya bağlı kalınız ve Allah için şahitlik ediniz. Haklarında şahitlik ettiğiniz kimseler ister zengin, ister fakir olsunlar, Allah kendilerine herkesten daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak doğruluktan sapmayınız. Eğer kaypaklık eder, ya da şahitlik yapmaktan kaçınırsanız, kuşku yok ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Doğa’nın Çağrısı

Abdülselam Durmaz. Halen cezaevinde bulunan siyasi tutsaklardan biri. Bulunan yerine unutulan mı demeli! Sanırım en iyisi “kasten unutulan” demek. Devletin uyguladığı ilgili imha politikası için –aşağılarda bir yerde olacak- “dışarıdakiler için gelsin” adlı mektuplu yazıya bakılabilir. Yazıyı ben iliştirdim, mektup, kendisi de bir siyasi tutsak olan kıymetli yazar Ahmet Şat’a ait.

İlma adlı fantastik roman serisinin ilk kitabı yıl başında yayınlanan Abdülselam Durmaz ile mektuplaşmak büyük bir mutluluk ve nimet benim için. (Ahmet Şat, Rıdvan Çağrıcı, Tamer Aslan, Can Özbilen ve İsmail Şah Balta ile mektuplaşmak da öyle. Sahici, içten, maddi ve manevi besleyici.)

Bu mektup hikâyeleri Mazlumder ile başladı. Mazlumder Cezaevleri Çalışma Grubu ile yaptığımız bir cezaevi ziyareti bize çokça kapılar açtı. (En son 10.su düzenlenen cezaevi söyleşilerinin notları için mazlumder’in sitesine bakılabilir.) Dua ve Bereket ile açıklanabilecek bir yol alış oldu. Yol aldık, ama yol biter mi? –“yol bir yere gitmez, o bir durma biçimidir!”- Yolun başında sayılırız.

Abdülselam Durmaz’ın gönderdiği son mektuptan ayrı bir bölüm olarak çıkan ÇAĞRI. Çağrı filminin açılış sahnesi gibi.

Doğa ile ilgili, her canlıyı ilgilendiren ilgili çağrıyı ilginize sunuyorum. (çok fazla ilgi ve alakaya ihtiyaç duyuyoruz modern çağın insanları olarak, esasa ilişkin! O bakımdan, ilgi kelimesine bilhassa dikkat çektim. Allah insanı ilgi/sevgi ve Alaka’dan yaratmadı mı? İlk ayetten hemen sonrası.) -mab.

Doğanın şükür ile kıyam çağrısı

Işıl ışıl bir sabah. Güneş bütün tatlılığıyla parlıyor; serçeler tüm coşkularıyla cıvıldıyorlar. Yeşilliklerin davet edici kokusu odama kadar geliyor. Doğanın şükür ile kıyamı bu! Yeniden temizlediği, arındırarak tazelediği, hayat vererek anlamlandırdığı için Rabbe tüm içtenliğiyle teşekkür etmesinin, parıltısı, cıvıltısı, kokusu, coşkusu bu.

Her biri verebileceği en güzel ürün/amel ile şükrediyor… Hepsi bütün tortularından, ağırlıklarından, sinmişliklerinden, kirlerinden arınarak; giyebilecekleri en güzel elbise, takınabilecekleri en güzel takı ve sürünebilecekleri en güzel koku ile bu şükür coşkusuna katılıyorlar. Böylece Rabblerini gereği gibi takdir ederek İMANlarını tazeliyorlar. Sonra var güçleri ile bizi de bu şükür coşkusuna, bu iman tazelemesine çağırıyorlar;

“Hey sen! Başı önde giden işçi kardeşim! Heyy sen! Televizyona, internete yapışan Dostum! Heyy sen! Hayatın hareketli karmaşasında kaybolan Bacım, Arkadaşım, Dostum! Heyy sen! Evet evet, sen! Çoook meşgul olan İNSAN! Hadi gelin! Dışarıya; ormana, kırlara, dağlara… Gelin! DUA ile ŞÜKÜR ile bu arınma coşkusuna katılın. Haydi gelin! Hep beraber tazeleyelim İMANımızı!…” diye davet ediyorlar; her biri kendi dilince; kimi güneş gibi usulca ışıl ışıl parlayarak, kimi serçeler gibi cıvıl cıvıl öterek, kimi çiçekler gibi güzel rayihalarla, kimi de sabah meltemi gibi nazikçe tenimizi okşayarak…

Her biri kendi lisanı ile bu çağrıyı bize duyurmak için elinden geleni yapıyor, olabilecek en güzel şekilde tebliğ etmeye çalışıyorlar.

Bizi bu şükür korosuna, arınmaya, iman tazelemeye davet eden doğanın bu görkemli, coşkulu ve renkli çağrısının farkında mıyız? Bu çağrıyı hâlâ duymadınız mı? Duymadıysanız şayet merak etmeyin. Bunun için uzağa gitmenize gerek yok. Odanızın penceresini açıp kulak kabartmanız yeter. Yok hala hiçbir şey işitmiyorsanız, o zaman, derin bir nefes alın. Gözlerinizi kapatın ve kalbinizin penceresini açın. O vakit işiteceksiniz; serçelerin, güneşin, rüzgârın, ağaçların, DUA ile ŞÜKÜR ile “Haydi arınmaya! Haydi İMAN tazelemeye!” dediklerini.

Eee Haydi! 🙂

Abdülselam DURMAZ

29.04.2013

Batman M Tipi Cezaevi B-8

BATMAN