Yeni Kitap, Yeni Baskılar

Yeni kitap, Yeni yayınevi, Yeni çizimler, Yeni kapaklar ve Yeni baskılarla “yepyeni” bir şekilde okurların karşısına çıkıyoruz. 

Serinin üçüncü ve son kitabı “Kuzularla Saklambaç” yayınlandı. 

İlk kitap “Gazete Okuyan Tavuk” 4. Baskıyı,

İkinci kitap “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti” ise 2. Baskıyı yaptı. 

Çizimlerini çok beğendiğim Özge Çiçek ve sanatçı duyarlılığıyla tasarım yapan Ammar Kılıç’la çalışmak ayrıca mutlu etti bizi. 

Beyan Yayınları’na teşekkür ediyor, Çıra Yayınları ile yolumuza devam ediyoruz. 

Yazar, Çizer, Tasarımcı, Yayıncı ve Okurlar için hayırlı olması duasıyla. 

 

*Kitaplar dokuz yaş ve üzeri tüm okurlar içindir.

https://www.kitapyurdu.com/yazar/mehmet-ali-basaran/177872.html

“Mahkemeye çıkartılan hayvan çetesi, Çoban’ın yanında işe başlayan Kurt, saflığın sınırlarını zorlayan Köpek, talihsiz masalcı, dedektif Tilki ve daha niceleri…
 
Bol macera, bol eğlence, bol sürpriz!
 
“Gazete Okuyan Tavuk” ile başlayan “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti” ile devam eden serinin son kitabı, karşınızda. Aman dikkat!

“İkinci işinde de yakayı ele veren bir hayvan çetesi, hamam sevdalısı şaşkın bir inek, acayip laflar eden kitaplar, dertli bir Ceviz Ağacı, Nasreddin Hoca’nın talihsiz bisikleti ve daha niceleri…
 
İlk kitap “Gazete Okuyan Tavuk” ile başlayan eğlenceli macera devam ediyor. Sırtında çantası, gözünde gözlüğü, ayağında şıpıdık terlikleriyle fırt fırt yürüyen kahramanımızı takip edin. Her yaştan okuru içine alacak farklı bir dünyaya açılıyorsunuz.”

“İlk İşinde Yakayı ele veren bir hayvan çetesi, otobüsle göç eden kuşlar, başları belaya giren rakamlar, hastaneye kaldırılan kitap, hayli ilginç avcılar, basın toplantısı düzenleyen Evliya Çelebi ve daha niceleri…
 
Her yaştan okuru içine alacak masal dünyasına adım atıyorsunuz. Sıradışı bir tavuğun başrolde olduğu eğlenceli bir maceraya hazırsanız…”

 

** Serinin ilk kitabını Arapça okumak isteyenler için:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/gazete-okuyan-tavuk-/427060.html&manufacturer_id=177872

***İlgili yazılar:

https://www.milligazete.com.tr/makale/848656/ismail-demirel/gazete-okuyan-tavuk

http://www.star.com.tr/yazar/gazete-okuyan-tavuk-vuk-gitgit-ve-nasreddin-hocanin-bisikleti-yazi-1147788/

https://www.dunyabizim.com/kitap/bir-avukattan-cocuk-kitabi-nasreddin-hocanin-bisikleti-h26211.html

http://www.felahkitap.com/2016/09/mehmet-ali-basaran-insandan-umit-kesemeyiz/

‘Askerlik çağındaki her erkek 15 bin TL ediyor’

“Şubat 2013’te vicdani reddini ilan eden Avukat Mehmet Ali Başaran, İslami gerekçelerle zorunlu askerliği reddeden isimlerden. Müslüman vicdani retçi Başaran 7 Eylül’de Savcılık soruşturması sebebiyle ifade verdiğini duyurmuştu. Başaran, arkadaşlarıyla birlikte bedelli askerlik tartışmaları yaşanırken “Askerlikte Adil Çözüm” isimli bir kampanya başlatmış fakat bedelli askerlik kararı ile birlikte kampanya duyurulamamıştı.

Başaran ile vicdani retçilerin talepleri ve hakkında açılan soruşturmayı konuştuk.”

https://www.artigercek.com/haberler/askerlik-cagindaki-her-erkek-15-bin-tl-ediyor

– “Askerlikte Adil Çözüm” başlığıyla bir kampanya çalışması başlatmıştınız ki kısa bir süre sonra bedelli askerlik uygulaması devreye girdi. Sizin hükümete önerileriniz neydi askerlik konusunda?

Biz, altında sekiz arkadaşın imzası bulunan bir çağrı yayınladık. Askerlik meselesinin rant değil hak temelli olarak adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulması adına teklifimizi sunduk.

Askerlik, zorunluluk olarak dayatılmasın, dedik. Zorunlu askerliği kaldırmak için erkendir denecekse, bir zorunluluk olmaktan çıkartılana kadar, askerlik yapmak istemeyenlere, askerlik süresini aşmayacak ve cezalandırmaya dönüşmeyecek şekilde alternatif bir kamu hizmetinde bulunma hakkı tanınsın, dedik.

Şayet bu da olmayacaksa, bedelli askerlik uygulaması ile yama yapmaya devam edilecekse, askere gitmek istemeyen vatandaşın ödediği meblağ, askere gitmek zorunda kalan vatandaşa ödensin, dedik.

– Şuanda vicdani retçiler neler yaşıyor? Önceden vicdani retçiler hapse atılıp, işkence görüyordu ve bu sistematik bir şekilde ilerliyordu. Zamanla bu durum değişti ama neye evrildi sence tam olarak?

Devlet vicdani retçilere eskiye nazaran daha nazik davranıyor. Ne var ki bu insanlara hayatı zindan etme refleksi göstermeye devam ediyor. Mesela haksız yere binlerce lira idari para cezası kesiliyor. Çalışma ve seyahat özgürlükleri keyfi olarak kısıtlanıyor. Her an gözaltına alınma veya tutuklanma riskleri de cabası. Son OHAL dönemi mağdurları, KHK ile işten atılanlar vicdani retçilerin yaşadıklarını gayet iyi anlayabilirler.

– Vicdani ret hareketi artık eskisi kadar güçlü değil, yeni vicdani ret ilanları ya da askerlik tartışmaları yapılmıyor. Vicdani retçiler neden bu kadar sessiz?

Sessizler çünkü kendilerini yeteri kadar iyi ifade edemiyorlar. Bazı vicdani retçiler marjinal takılmanın hazzını yaşamayı bir hak mücadelesi vermeye yeğliyor görünüyor. Sessizler çünkü seslerine ses katanlar çok azlar ve zayıf düştüler. Sessizler çünkü bu ülkede farklı seslere, farklı renklere tahammül azaldıkça azaldı. Sessizler çünkü özgür bir ifade ortamı kalmadı gibi. Ciddi bir baskı var ve bu ülkenin aydınları ya dağılıp gittiler ya da yer altına çekildiler. Cezaevi kampüslerinde değilseler, başka nerde olabilirler?

– Geçen günlerde savcılık tarafından ifadeye çağrıldığınızı yazmıştınız. Nasıl bir durumla karşı karşıyasınız?

Hakkımda bir dava açmaya hazırlanıyorlar, askerlik yapmadığım gerekçesiyle. Ben de haklılığımı her ortamda açıklamaya hazırım. Vicdani ret beyanımda özetlemiştim. Kendimizi ve birbirimizi kandırmaya son vermeliyiz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı hüküm sürdükçe daha haklı, daha ahlaklı, daha özgür bir toplum inşa edemeyeceğiz.

Şahsen bir suç işlemediğimden adım gibi emin olduğumdan, gerisinin bir önemi yok. Haklı davamızı kazanırsak, bu ülkenin gençleri ve geleceği için kazanılmış bir hak olacak. Buna yürekten inanıyorum. Ucuz, pespaye numaralarla “ihanet” olarak lanse ettikleri bu duruşun yani hakta direnmenin inananlar için ibadet olduğunu hatırlatmak isterim. Ve ibadetler birlikte yani cemaatle gerçekleştirildiklerinde çok daha kıymetlidir!

– Mesleğiniz avukatlık ve hakkınızda başlatılmış bir soruşturma var. Böyle bir dönemde vicdani retçi bir avukat olarak hukukun haklarınızı koruyacağını düşünüyor musunuz?

Düşünmek istiyorum ama düşünemiyorum, aklım fena halde karışık! Türkiye’de hukuka güvenmek için deli olmak gerek. Yargı bu ülkenin en çürük tahtalarından biri ne yazık ki… Alparslan Kuytul’a, Selçuk Kozağaçlı’ya bakın, onlar gibi sayısız insan var, uzun süredir zindanlarda. Böyle bir ülkede hukuktan bahsetmek mümkün mü? Bahsediyoruz ama daha çok farz ediyoruz!

Farz edelim ki yargılanıyoruz ve bir tiyatro salonunda değil mahkeme salonundayız, üstelik karşımızda hâkim var, üstüne üstlük talimata değil yasaya ve vicdanına göre bağımsız karar verebiliyor… İşte o vakit bu haksızlıktan “tahliye” olacağız, dahası zulümden “beraat” edeceğiz!

Düşünüyorum: ne yapabiliriz? Mücadele etmek, hukuku gözetmek ve umut etmekten başka tevekkül edebiliriz. Bu zulümler de, zulmedenler de gelip geçer, geriye şahitlikler ve güzel hikâyeler kalır, öyle inanıyorum.  Sonuçta üç günlük dünya…

– Hükümet hiçbir zaman vicdani reddi gündemine almıyor, üzerinde tartışmıyor. Sizce nasıl bir durum bu görmezden gelmeyi değiştirebilir ya da değişim ihtimali görüyor musunuz?

Ak Parti’nin bunu gündeme alma potansiyeli vardı, buna inanmıştım. Hükümetin, yani bugünlerde AKP ve MHP’nin bunu gündeme alması için bir sebep yok ortada. Zorunlu askerlik zulmü devam ettiği sürece askerlik çağına gelmiş her erkek en az 15.000 TL para ediyor! Devletin haksız yere aldığı bu türedi “vergiyi” ödemek için yarım milyondan fazla insanın kuyruğa girdiği bir zaman ve mekânda saha ve seyirci avantajından bahsedemeyiz herhalde. Değil mi ki hayat bir deplasmandır?

Bazı sorular sorulabilirse, değişim hızlanabilir diye umuyorum. Mesela, zorla güzellik olmaz, malum, peki zorla askerlik olur mu? Zorla şehitlik olur mu? İnsanların inanmadıkları kurumlarda çalışmaya zorlanması doğru mu? Bugün istismar edilen “şehitlik” ile Kur’an’daki “şehitlik” aynı şey mi? “Ordu Peygamber ocağıdır” diye batıl bir inanç var. Sormalı: Kur’an’da 25 peygamberin adı geçiyor, bu adaletsiz düzeni koruyan ordu hangisinin ocağı?

http://www.emekveadalet.org/alinti/askerlik-cagindaki-her-erkek-15-bin-tl-ediyor/

Askerlikte Adil Çözüm Mümkün Mü?

http://www.sivilsayfalar.org/2018/07/16/herkes-icin-askerlikte-adil-cozum-mumkun-mu/

“Herkes için askerlikte adil çözüm” sloganıyla yola çıkan aktivist, hukukçu ve yazarlardan oluşan bir grup insan konu hakkında çeşitli çözüm önerileri sunarak yetkililere çağrı yaptılar. 

Yazar Ümit Aktaş, Hukukçu Mehmet Ali Başaran ve vicdani red aktivizmi yürüten yazar Ali Fikri Işık bize kampanyayı anlattılar.

Bedelli tartışmaları devam ederken “Herkes için askerlikte adil çözüm” diyerek kampanyaya başladınız. Bu cümleyle neyi kast ettiğinizi açıklar mısınız?

A.F. Işık: Herkes için askerlikte adil bir çözümün ”Herkes ve adil” kavramlarına dayanmaktan başka da çaresi yok zaten; çünkü  zorunlu askerlik yasası herkesi ”zorunlu olarak kapsıyor ama herkesin adaletini ” aynı zorunlulukla” gözettiği söylenemez. Zorunluluk bildiğiniz gibi her şeyden önce özgür iradenin gasp edilme halidir ve özgür iradenin olmadığı yerde adalet olmaz ,dolayısıyla da hiç kimse adil olma ihtiyacı duymaz. Ama gelin görün ki bu zorunluluk zırhını da delmek gerekiyor. Bunun yapmanın en meşru yolu insanı görünür kılmaktır. Askerlikte zengin ve fakir ayrımını paranteze alarak,insanı daha görünür kılmayı başardığımız zaman onun için adaleti de kısmen sağlamış kılmış oluruz.

M.A. Başaran: İnsanların zorla asker yapılmasına karşıyız. Bazı insanlar bazı imkânlardan yararlanarak “zorla asker olmama hakkı”nı kullanabiliyor. Geçerli kabul edilen bir sağlık sorunu olanlar veya zenginler bu “hak”tan yararlanabiliyorlar. Ne var ki bu çözümler herkese teşmil edilemediği için adil değil. Biz meselenin geleneksel usulle, rant temelli olarak değil hak temelli olarak çözüme kavuşturulması için çağrı yapıyoruz.

Askerliğin “peygamber ocağı” sayılmasının da etkisiyle konunun kamuoyunda etraflıca tartışılamaması gibi bir endişem var. Siz önerilerinizin toplum değerleriyle örtüştüğünü düşünüyor musunuz?

Ü. Aktaş: Ordunun ve dolayısıyla da askerliğin “peygamber ocağı” kavramıyla ifadesi, doğrudan Peygamber (AS) ile alakası olmayan, tarih içerisinde türetilmiş bir kavramdır. Her ne kadar bunun kültürümüze yerleştiği bir gerçekse de, Peygamber (AS) son tahlilde askerî bir kişilik değildir ve sorunları mümkün olduğu her zaman barışçı yollarla çözümlemiştir. Ayrıca profesyonel ve zorunlu askerlik kavramlarının tarihi de neredeyse yüz yıllık geçmişi bulunmaktadır. Bu kavramın, yani “peygamber ocağı” atfının konunun tartışılmasını engellemesi ise asla söz konusu olamaz. Olsaydı şayet bu kadar yüksek sayıda kişi, “kutsal” askerlik görevini yapmak yerine onca parayı ödeyerek askerlikten muaf sayılmak için yıllarca kaçağa düşerek beklemezdi. Konunun tartışılmasını engelleyen asıl etken, halkın devlet korkusu veya fetişizmi ile ilgilidir. Ama bu da, yukarıda belirttiğim gibi iki yüzlü bir duygudur ve gerçek bir devlete saygı duygusundan kaynaklanmaz. Kısacası konunun özünde bir dinî bir kutsama ya da vatan sevgisi falan bulunmamaktadır. Mevzu her konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş ve demokratik teamüllere aldırışsızlığı ve bu meseleyi gizli bir vergilendirme kurumuna dönüştürme riyakarlığına dayanmaktadır. Tabi ve yine her konuda olduğu gibi, itaatkâr tebaamız da, kutsal devlet hazretlerinin yaptığı gibi, buna tepkisini aynı riyakârlıkla göstermekte, ne gidip askerliğini yapmakta ve ne de bu konuda “sivil itaatsizlik” gibi gâvur işi yollara başvurmakta, kuzu kuzu gidip devletin kestiği haracı ödemektedir.

Bu meselede en doğru yol, zorunlu askerliğin kaldırılması veya en azından askerlik yapmayacaklar için kamu hizmeti alternatifi getirilmesidir. İşte o zaman gerçekten bu meselenin ne kadar kutsandığı da ortaya çıkacaktır. Bu kadar diretilmesinin altında yatan sebep, belki bu yalın gerçekliğin ortaya çıkmasının önlenmesine dayalıdır.Meselenin üzücü yönlerinden birisi ise,  zorunlu askerlikte hâlâ direnen ülkelerden çoğunun “Müslüman” ülkeler olması. Buradan yola çıkılarak biçimsel bir yargıya varılması ise yanlış olur. (Müslümanlar askerlik sever ya da Müslüman ülkelerde askeri yönetimler egemen gibi.) Bence bu, Müslüman ülkelerin içerisinde olduğu açmazı ele vermekte. Çünkü sorunlarını çözme konusunda bariz bir yeteneksizlik içerisindeler ve bu nedenle de çoğu kez -her ne kadar bu sorunlarını çözme konusunda pek işe yaramasa da- askeri yollara başvurmaktalar. Beri yandan çoğunun yönetimi baskıcı ve antidemokratik olduğundan, kendilerini ancak asker korumalarla ve harcamalarla ayakta tutmaktalar ve doğal olarak  bunun bedelini de halklarına ödetmekteler. Tıpkı ülkemizde de olduğu gibi.

A.F. Işık: Bizim önerimiz insani değerler ile örtüşüyor.Önemli olan da bu. Hiç şüphe yok ki yaygın ve kabul görmüş değerler karşısında şimdilik sanki dezavantajlı durumdayız gibi bir görüntü var. Ama bu bir büyük yanılgıdan başka bir şey değil.çünkü milyonların askerliğe gitmediği, askerlik süresini ( bedelli yapmak) suretiyle siyasi konjonktürü markaja aldığı bir ülke de aslında o değerler öyle sanıldığı gibi sağlam inançlar üstüne bina edilmemiştir. Dolayısıyla reel gerçek bizi doğruluyor. Resmi algının yarattığı resim doğruyu yansıtmıyor. Eğer öyle değilse, o zaman Bedelli askerlik talebinin kendisini izah etmek zorundadırlar. Eğer devlet neredeyse periyodik sürelerde bedelli askerlik uygulamasına baş vurmak mecburiyetinde kalıyorsa, bu algı resmi düzeyde de bir tutarlılığa sahip değildir demektir.

M.A. Başaran: Endişenizde haklısınız. İslam dini ile sağlıklı bir ilişki kurulması olanağı bulunduğunda, kimi “dini” kurum ve kuruluşlar İslam’ın yakasından düştüğünde, İslam’ın sabiteleri uydurulmuş tabuların yerini alacaktır. O vakit, endişelenmenize gerek kalmayacak. Su akacak ve yolunu bulacak.

Sivil Sayfalar’da geçen günlerde Bedelli Askerlik Platformu’yla bir röportaj* yapıldı. Platform başkanı bedelli askerliğin devlet için zahmetsiz bir kazanç yöntemi olduğunu ifade ediyor. Bu görüş zaten dile getiriliyordu. Sizin bedelli önerinizse zenginle fakir arasında bir adalet tesis etmeyi hedefliyor. Ne kadar gerçekçi buluyorsunuz bu öneriyi?

A.F. Işık: Elbette gerçekçi bulmuyoruz ama defacto bir durumu nasıl iyileştirebiliriz sorusunun da kaçınılmaz yanıtı olarak ortaya çıkıyor bu önerme. Madem askerlik zorunlu ve madem bazı durumlarda bedelli adı altında bazı iyileştirmeler yapılıyor, o halde bedellinin uygulamasında da bazı iyileştirmeler yapmak mümkün. Bu mümkün, makul ve sürdürülebillir bir önerme ve çözümdür.

M.A. Başaran: Üç aşamalı önerimizin ilki bu. İkinci ve üçüncü aşamaya hemencecik “olmaz” diyeceklere, “buyrun” diyorum, “Bedelli askerlikte ısrar ediyorsanız ve adalet diye de derdiniz varsa, alın size öneri!” Herkesin durduğu yer ve gerekçesi farklı. Ben önerinin üçüncü aşamasında duran biri olarak ilk aşamadaki bedelli önerimizi “oyunbozan” olarak görüyorum.

Önerilerinizden biri olan “alternatif kamu desteği” çok ilgi çekici. Vicdani redde de alan açtığını düşünüyorum. Bu önerinin gerekçe ve faydalarını biraz daha anlatır mısınız?

A.F. Işık: Alternatif Kamu hizmeti, adil çözümün ikinci ve en etkili aşamasıdır. Vicdani ret yasası çıkıncaya kadar devlet birikmiş askerlik problemlerini Alternatif kamu hizmetleri yoluyla çözmek zorundadır.

Şu an yürürlükte olan anayasaya göre de Vicdani ret bir insan hakkıdır. Anayasanın 90. maddesi uluslararası sözleşmeleri iç hukuktan daha üstün ve geçerli tutar. Türkiye’de vicdani ret yasasının olmayışı bu talebi bir hak olmaktan çıkarmaz. Türkiye’nin altında imzası olan iki büyük sözleşme vicdani ret talebine hukuku dayanak oluşturur. Birleşmiş Milletler medeni haklar sözleşmesi ve Avrupa insan hakları sözleşmesi, ”Din ve vicdan özgürlüğü bağlamında vicdani ret’i insan hakkı olarak tanımlar.

M.A. Başaran: Bir kısım medya kasıtlı olarak vicdani reddi adeta vatana millete devlete düşmanlık olarak lanse ettiği için bu kavramı duyanların çoğu önyargılı hale geldi ne yazık ki. Bu bir ara formüldür. Dini, siyasi, ideolojik ve sair sebeple askerlik yapmak istemeyen kişi, eşdeğerde sivil bir kamu hizmeti ile topluma faydalı, hatta çok daha faydalı olabilir.

Malum olduğu üzere zorunlu askerlik bir angaryadır ve devasa boyutlarda bir israfa dönüşmüş durumdadır. İsraf da dinimizin hiç ama hiç hoş görmediği bir durumdur ayrıca. İslam adına konuşan meşhur hocalarımızdan hiçbirini bu konuda bir çift laf ederken göremiyoruz. Yoksa haramlara karşı mücadele bir yere kadar mı?

Son olarak, “vicdani red”, “zorunlu askerlik”, ”profesyonel askerlik” gibi konuların toplumda doğru bir şekilde tartışılabilmesi için sivil toplum bir rol üstlenmeli mi? Diğer bir deyişle bu tartışmayı kimler açmalı, kimler dahil olmalı bu tartışmaya?

A.F. Işık: Türkiye’nin bütün sorunları sivil alanda tartışılmalı. Sorunların özü ve karakteri ne olursa olsun o sorunu önce sivil toplum tartışmalı, bir karara bağlamalı ve uygulama için görevlendirdiği resmi odaklara sorun teslim edilmelidir. Sivillerin tartışıp çözmediği hiçbir sorun gerçek çözümlerine kavuşamaz.

M.A. Başaran: Bu konularda sağlıklı bir tartışma, konuşma ve düşünme ortamı oluşturulmaması konusunda son derece bilinçli bir politika olduğu anlaşılıyor. Düşünmeye, tartışmaya, aklıselime, hakka ve hukuka davet etmeye başladığınızda, linç kültürünün sopaları haline getirilen aygıtlar –başta medya, yargı ve troll çeteleri- derhal harekete geçiyor.

Bu tartışmayı Recep Tayyip Erdoğan açmalı ki ardından bir sürü köşe yazarı, “dini” lider ve ekran görseli bir anda aydınlanma yaşasın ve hiç vakit kaybetmeden tartışma köpürsün. Derken STK’lar –Sivil Toplum Kuruluşları- da kamu spotu görevini ifa etsin. Başka türlü olacak gibi değil! Vaziyet içler acısı ne yazık ki.

ASKERLİKTE ADİL ÇÖZÜM

Türkiye’de pek çok konuda “hak” ile “rant” karşı karşıya gelir ve fakat genelde hak değil rant galip gelir. Bu kadim “kapışma”nın akıbetlerini görmek için ekonomiden anlamaya gerek yok, kafayı kaldırıp çevreye ve şehirlere şöyle bir bakmak yeterli.

Askerlik de bir “mesele” olarak hak temelli adil bir çözüme kavuşturulmuyor ne yazık ki. Bilhassa 40 yıldır kabak gibi ortada duran “eşitliğe ve adalete” aykırı sözde çözümlere (ranta tahvil edilen “bedelli” uygulamalarına ) 3-5 yılda bir gebe kalıyor müesses nizam. Nizamın bir intizama ihtiyaç duyduğu aşikar.

Bu meseleyi adil bir zeminde çözmek için önerimiz var. Kendi işimizi bir şekilde görüp “köprüyü geçme” mantığını bir kenara koyarak ötekinin haklarını gözetmeli, herkesi için adaleti tesis etmeye gayret etmeliyiz.

Bu amaçla masaya konulmasını ve çözümün parçası olmasını arzu ettiğimiz öneriyi sekiz arkadaş, ortaklaşa sunuyor ve savunuyoruz.

Sekiz kişiyken, sekiz bin kişi, sekiz milyon kişi olabiliriz. İdeal olanı kucaklayabilir, yarınlar için büyük bir hayrı vakfedebiliriz.

Adaleti tesis etmeye vesile olmanın izzetidir bizi heyecanlandıran. İlk imzacılardan biri olan benim açımdan bu çağrının mahiyeti ve gayesi budur.

Bekleriz.

http://askerlikteadilcozum.com

ASKERLİKTE ADİL ÇÖZÜM

“Türkiye’de askerlik, muhabbeti bol bir konu olmakla birlikte sıklıkla “mesele” olarak gündeme gelmektedir.

Milyonlarca insanın hayatını doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen bu süreç haklı olarak yoğun tartışmalara sebebiyet vermektedir.

Son kırk yılki tartışmaların odağında ise “bedelli askerlik” uygulaması yer almaktadır.

Maddi gücü olanların, belirlenen bir meblağı ödemek suretiyle askerlik yapmış sayılmaları demek olan bedelli askerlik 1987, 1992, 1999, 2011 ve 2014 yıllarında uygulanmıştır. 

İçinde bulunduğumuz 2018 yılında da çokça gündeme gelen bedelli askerlik uygulaması, askerlik meselesine yine adil bir çözüm sunmamaktadır.   

Bizler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak askerlik meselesine adil bir çözüm getirilmesi gerektiğine inanıyor ve gerçekçi olandan ideal olana, üç aşamalı bir öneri sunuyoruz:

YENİ BİR BEDELLİ ASKERLİK UYGULAMASI

Mevcut Bedelli Askerlik Uygulaması değiştirilerek daimi hale getirilmelidir. Askerlik hizmeti, ödeme gücü olanların sürekli yararlanabileceği, ödeme gücü olmayıp askere gidenlerin ise makul bir kazanç elde edebileceği yarı profesyonel bir hizmete dönüştürülmelidir. Askere gitmek istemeyen vatandaşın ödediği meblağ, askere gitmiş olan vatandaşa ödenmelidir. Böylelikle zenginden alınan fakire verilmiş olacaktır. Askerlikten muaf tutulmak isteyen, bunun bedelini askerlik yapmak zorunda kalana ödediğinde, zengin vatandaş ile fakir vatandaş arasındaki bariz eşitsizlik giderilmiş olacak ve böylece mevcut uygulamanın yarattığı derin adaletsizlik ortadan kaldırılacaktır.

ALTERNATİF KAMU HİZMETİ

Bir zorunluluk olmaktan çıkartılana kadar, askerlik yapmak istemeyenlere, askerlik süresini aşmayacak ve cezalandırmaya dönüşmeyecek şekilde alternatif bir kamu hizmetinde bulunma hakkı tanınmalıdır.

TAM PROFESYONEL ASKERLİK

Askerlik profesyonellik gerektiren bir meslektir. Kimse bu mesleğin mensubu olarak doğmadığı gibi bu mesleği yapmaya da zorlanmamalı. Zorunlu askerlik kaldırılmalıdır. Askerlik mesleğini icra edecek kişiler, belirlenecek hak ve yükümlülükler çerçevesince gönüllü ve ehil olanlar arasından sınavla alınmalıdır. 

Aşağıda isimleri bulunan bizler askerlik meselesine bir an evvel adil bir çözüm getirilmesi talebimizi kamuoyuna saygıyla arz ederiz.”

Mehmet Ali Başaran, Mahir Orak, Murat Kurtuldu, Ali Fikri Işık, Tuğbay Öz, Ramazan Tekeş, Yusuf Şanlı, Ümit Aktaş

https://www.change.org/p/herkes-için-askerlikte-adil-çözüm?utm_source=embedded_petition_view

Bir Avukattan Çocuk Kitabı

“Mehmet Ali Başaran’ın ikinci kitabı ”Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”nde Vuk Gıtgıt’ın maceraları, birbirinden ilginç ve eğlenceli dört masalla, kaldığı yerden devam ediyor. Uğur Şener yazdı.” 

“Mehmet Ali Başaran bir avukat. Masallarında mesleğinden izlere rastlıyoruz sıklıkla. Polisle, savcıyla karşılaştığımız gibi suç ve ceza kavramlarıyla da yüz yüze geliyoruz.

Çocuk yahut yetişkin, bütün okurları gülümsetecek ve mutlu edecek bir yazar Mehmet Ali Başaran. “Tanışınca” bana hak vereceksiniz!”

http://www.dunyabizim.com/kitap/26211/bir-avukattan-cocuk-kitabi-nasreddin-hocanin-bisikleti

http://www.felahkitap.com/2017/04/bir-avukattan-cocuk-kitabi-nasreddin-hocanin-bisikleti/

http://www.kuremedya.com/bir-avukattan-cocuk-kitabi-nasreddin-hocanin-bisikleti-14694h.html#.WOOdy2nyiM8

http://islamianaliz.com/haber/bir-avukattan-cocuk-kitabi-nasreddin-hocanin-bisikleti-52535

 

*Serinin ilk kitabına dair:

http://www.dunyabizim.com/mehmet-ali-bac59faran/19997/merakli-bir-tavuk-hayvanlar-leminde-gezintide

Vuk Gıtgıt Star’da

İlhami IŞIK

08 Ekim 2016 Cumartesi

Gazete Okuyan Tavuk: Vuk Gıtgıt ve Nasreddin Hoca’nın Bisikleti!

http://www.star.com.tr/yazar/gazete-okuyan-tavuk-vuk-gitgit-ve-nasreddin-hocanin-bisikleti-yazi-1147788/

Bütün mesele her şeyin değerini bilip, hiçbir şeyin fiyatını bilmemekle ilgilidir; çünkü başka türlü yaratıcılığın sınırlarında aylakça gezinemez, hayaller kuramaz, fantaziler geliştirip başka türden bir algı için, bambaşka bir hissiyat için “kıskançlığın ilahi kırbacıyla” arzularımızı kışkırtamayız. Oysa hayat akmaya devam ediyor ve biz bütün gerçekliğin bildiklerimizden ibaret olduğunu ısrarla inatla savunuyoruz. Bazen küçük, minnacık bir şey kendiliğinden, öylesine gelip duyularımıza çarpar ve zihnimizi harekete geçirir. Artık başka bir gerçekliğin içinde buluruz kendimizi.

Bu cumartesi sabahı yüzünüzde oluşacak o tatlı gülümsemenin nedeni- ki aynı zamanda benim bu yazıyı kaleme almamın nedenidir- Vuk Gıtgıt adlı dünya tatlısı hikaye kahramanının, belki klişe olacak ama gerçekten de hem güldüren hem de düşündüren şahane maceralarıdır. Ali Baba’nın çiftliğinde 3-L sınıfında öğrenci, gözlüklü, sırt çantalı, beyaz ve 2 kilo 600 gram ağırlığında, ‘’Denizli’’ doğumlu olan kahramanımız, sıkı bir gazete okuyucusudur. O sadece pasif bir gazete okuyucusu değildir; okuduğu her haberin peşine düşen ve kısa süre sonra o haberin bir parçası olan çok duyarlı bir “Hayvan Hakları” savunucusudur.

Bugün bu yazıda size kitaptaki hikayeleri özetlemeye çalışmayacağım, bu büyük keyfi elinizden almayacağım!. Tıpkı benim yaptığım gibi siz de bir biçimde bu kitabı edinir ve zevkle çocuğunuz ya da torununuz ile birlikte okursunuz. Sizi temin ederim ki pişman olmayacaksınız.

Bir çocuk kitabı olmasına rağmen Mehmet Ali Başaran’ın yazdığı “Gazete Okuyan Tavuk” ve “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti” adlı iki kitap, aslında aynı kahramanın (Vuk Gıtgıt) kesintisiz serüvenlerinden oluşuyor. Ama kitaptaki her öykü ahlaki değer ve etik sonuçlar bakımından, bizi biz yapan insani değerlerin, parlak “alegorik” anlatısıdır. İnsani varoluşun, bir başka aynadan görünümü ve idrak edilme halidir.

Bu anlamıyla Mehmet Ali Başaran, insan ve hayvan pozisyonlarını ters yüz ederek, bize hem unutmaya meyilli olduğumuz değerleri hatırlatıyor hem de yaratıcılığımızı kamçılayarak, olay, olgu ve değerleri yeni baştan ama başka bağlamlar içinde değerlendirmeye davet ediyor. Öyküleri okudukça aslında meselenin basitçe bir “hayvan hakları” meselesi olmadığını anlıyor ve varlık nedenlerimizi ister istemez sorgulamak durumunda kalıyoruz.

Mesela ilk kitap olan “Gazete Okuyan Tavuk” … “Bir Kitabın Hazin Sonu” adlı öyküde yazar, “Borçlar Kanunu” kitabının rafından düşüş hikayesine odaklanır. Borçlar Kanunu adlı kitap günler öncesinden rafından düşmüştür ve bu durum hiç kimsenin dikkatini çekmemiştir. Bana kalırsa bu hikaye kendi başına “Popüler Kültürün” en sıkı eleştirisidir.

“Rakamların Masalı” firar eden 1 rakamının yol açtığı “güvenilmez”, hesaplanamaz dünyayı anlatır. Öyle ya bütün masallar şöyle başlamaz mı? “Bir varmış bir yokmuş” 1 gerçekten yok olduğunda yerine koyacak neyimiz var? Söz gelimi toplumsal ilişkilerimizin içinden, sevgiyi, saygıyı, dayanışmayı ve merhameti çıkardığımızda yerine ne koyacağız? Kusura bakmayın koyacak hiçbir şeyimiz yok.

İkinci kitap, ironik olarak Nasreddin Hoca’nın “Eşeği” yerine “Bisikleti” koyar. Bir kayıp hikayesi bağlamında Mehmet Ali Başaran, Ahlak ve Adaleti tartışır. Hikaye gelişip aktıkça, ahlak ve adaletin nasıl da iç içe geçmiş iki değer ve olgu olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Edebiyat, kendini gerçeğin yerine ikame etmez. Edebiyat, kendine “bilim” gözü ile bakmaz. Edebiyat, bize gerçeği, hakikati başka biçimde başka saikler içinde hissettirir. Zaten edebiyatın varlık nedeni ve eğer olursa bir görevi, o da bundan ibarettir.  Kapağının üstünde kocaman harflerle “ben romanım, ben hikaye kitabıyım” diye yazan kitaplardan bize mutlak hakikatleri anlatmasını bekleyemeyiz. Bu saçma olur. Çünkü bizim, kendini hakikatleri anlatmakla sınırlamış başka disiplinlerimiz var. Tarih gibi, felsefe gibi, psikoloji gibi, sosyoloji gibi v.s.

Mehmet Ali Başaran, bu gerçeklerin bilincinde bir yaratıcı olarak kendini konumlandırıyor ve bize çocuk hikaye kitapları aracılığıyla hissettire hissettire şahane öyküler anlatıyor. “Beyan yayınlarından” çıkan bu değerli iki çocuk kitabı, her türlü ilgiyi ve desteği hak ediyor.

Söyleşi

İlk kitabımla ilgili bir söyleşi…

Bugünlerde ikinci çocuk kitabı yayınlanan Mehmet Ali Başaran ile ilk kitabı Gazete Okuyan Tavuk üzerine bir söyleşide bulunduk. Bir hayli geciken bu söyleşiyi istifadenize sunuyoruz.

*

Neden çocuk kitapları yazıyorsunuz diyerek başlayalım?

Savaş, terör, yoksulluk…  Çok adaletsiz bir dünyada yaşıyoruz. Çocukların başına neler geldiği ortada. “Ben öyle bilirim ki yaşamak berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır” diyor şair, Sevgilim Hayat adlı şiirinde. Çocukları gülümsetmek ve mutlu etmek için yazıyorum.

Nasıl yazıyorsunuz? Kurgu, hikâye, tema zihninizde nasıl oluşuyor? İlham vs inanır mısınız?

İlhama değil idmana inanırım. Her gün en az iki saat kitaplar arasında düz koşu yaparım! Nasıl yazıyorum? Büyük yazarların ne yazdıklarına ve nasıl yazdıklarına bakarak…  İyi bir okur olmaya çabalıyorum. Yazarlığım cabası.

Severek okuduğunuz çocuk edebiyatı yazarları kimler? Hikâyelerinizin benzediği isimler var mı? Ya da özendiğiniz,  “keşke bunu ben yazsaydım”, dediğiniz kitaplar var mı? 

Kendimi en çok Samed Behrengi’ye yakın hissediyorum. Severek, coşkuyla okuduğum yazarlar Arnold Lobel, Gianni Rodari, İtalo Calvino gibi isimler. Türkçe edebiyatta Sevim Ak-Behiç Ak, Cahit Zarifoğlu, Salih Zengin aklıma geliyor. Kemalettin Tuğcu’ya üzülür, kıyıda köşede kalmış kitaplarını okurum. Yeşilçam filmleri izlemek gibi bir alışkanlık benim için.

Küçük Kara Balık, Mutlu Prens, Karanlıktan Korkan Baykuş, Kurdu Kurtaran Kuzu, Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, “keşke bunu ben yazsaydım” dediğim, harika kitaplardan bazıları.

Gazete Okuyan Tavuk kitabınıza gelecek olursak neden tavuk figürü? Bunun bir anlamı olmalı? Benim bir tahminim var ama önce sizden dinlemek isteriz.

Mübarek hayvanlar denince benim aklıma ilkin İnek ve Tavuk geliyor. Tavuk, çocukluğumda bize en yakın hayvandı. Birlikte çok vakit geçirdik kendileriyle. İkramlarıyla kahvaltılarımızda önemli bir yer tutan bu hayvanlar çok saf ve sevimliler, öyle değil mi? Bir tavuğun yanlışını göremezsiniz. Öte yandan, onca yumurta yedik, hangimiz dönüp de bir tavuğa “Allah razı olsun!” dedik, teşekkür ettik. Böyle şeyler yapmıyoruz. Açık konuşalım, kabalık bu, vefasızlık!

Kahraman olarak genelde erkekler öne çıkmıştır. Bizimki erkek değil ama öne çıkıyor. Sıra dışılığı biraz da buradan geliyor, ister istemez.

Şimdi sizin tahmininizi dinleyelim.

  • Ben modern insanın yazgısının tavuk ile çok benzeştiğini düşünüyorum. Tavukların entegre tesislerinde başına gelenlerin aynısı biz insanoğlu için de geçerli. Güneş görmeden, kapalı alanlarda yaşamak, hemen büyümek, hızlıca yaşamak, hormonlu, aşılanmış ve ilaçlarla büyümek, suni gıdalarla daha doğrusu ürünlerle beslenmek, makinelerden sonra paketlenmek vs çok benzer bir ömür sürdüğümüzden tavuklarla aynı trajediyi paylaşıyoruz ne yazık ki. Bunu tahmin etmiştim ama değilmiş.

Kitabın ağırlıklı temasının medya olması çok önemli bana göre. Karakterimiz tavuk, gazete okuyor. Okuduğu haberlerin ardına düşüyor. Ama bir bakıyor ki gerçek, gazetede yazan haber gibi değil. Bu, çok nadir gördüğümüz bir mesaj çocuk kitaplarında. Aslına bakarsanız sosyal medya sayesinde enformatik cehaleti artmış bir çağında, Toffler’in üçüncü dalga dönemindeyiz. Ve hala haberlere mi inanıyoruz? Çocukların medyayla olan ilişkisine fabl örneklerinizle çok güzel yaklaşmışsınız. Çocuk ve medya ilişkisi sizce nasıl olmalı?

Bize bir haber geldiğinde onun doğruluğunu araştırmalıyız. Bu haber bize kimden geliyor? Gerçek mi? Ya da “gerçek” ne hale getirilmiş? İktidarlar tebaa ister, sorgusuz sualsiz itaat ister. Bizse sorgulayıcı olmalıyız, dünyayı ilkelerimizle okumalıyız. Tedbirimiz ve teklifimiz bu.

Örgüt, insan hakları, miting, hak ihlalleri, mücadele vs derken bir toplumsal hareketlilik görülüyor kitapta. Bunun adı siyasallaşma elbette ki. Çocuklarımıza eleştirel olmayı nasıl anlatmalıyız?

Aklı muhafaza etmeyenlerin, devre dışı bırakanların, kiraya verenlerin düştükleri utanılası halleri göstererek, ibretlik hikâyelerini anlatarak.  “Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder”. Kullanılmayan akıl, yok hükmündedir. Eleştirel olmak, akletmekle, akleden kalple yürümekle mümkün bana kalırsa. Bunu her daim gündemimizde tutsak iyi olacak.

Mesleğiniz avukatlık. Cezaevi görüşmeleri yapıyorsunuz. Pek çok drama ve haksızlığa uğramış insana şahit oluyorsunuz. Öte yandan dar zamanlar’dan geçiyoruz. Gördüğünüz bunca zulüm, haksızlık ve savaşlara rağmen kitaplarınızda öfke yok, sığ bir ideoloji yok, nefret yok. Bu konuda ne söylersiniz?

Sevgi, derim. Hepimiz Hz. Âdemin çocuklarıyız. İnsan’dan umut kesemeyiz.

İkinci kitabınız “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti” hayırlı olsun. Benzer hikâyeleri orada da mı okuyacağız?

Evet, bir devam filmi.

http://www.felahkitap.com/2016/09/mehmet-ali-basaran-insandan-umit-kesemeyiz/