Cezaevi Mektupları

Mehmet Ramazan Aydemir ile cezaevinde tanıştım.

O, çok tanıdık bir nedenle zindana düşmüştü, bense cezaevi ziyaretleri gerçekleştiriyordum. Yolumuz, bir F Tipi cezaevinin tarifi mümkün olmayan duygular barındıran küçücük ziyaretçi odasında kesişti.

Mehmet Ramazan Aydemir, 28 Şubat Darbe Dönemi Hukuk Katliamlarında, adı kurbanlar listesine yazılmış binlerce insandan sadece biri.

Şu malum hikâye, tanrılar kurban ister!

Aydemir, İşkenceci polisler ve emir “kulu” silik bir savcının tezgâhından geçtikten sonra, Salih Mirzabeyoğlu, Metin Kaplan, Yakup Köse gibi nice insana zulmetmiş “ünlü” bir ‘devlet hâkimi’ne denk gelmiş.

Müslümanlara karşı olan önyargısı ve garezi ile nam salmış Metin Çetinbaş adlı bu zat, önüne gelen Müslümanlara, hukuk’u ve kanunları hiçe sayarak en ağır cezaları yağdıran eski bir DGM hâkimi.

Bu adamın altına imza attığı zulümleri yazıya sığdırmaya çalışmayacağım. Hülasa edip geçeceğim. Esasen kişiye değil zihniyete işaret edeceğim.

Adil yargılanmadığı 16 yıl sonra ancak ortaya çıktığı için Bolu F Tipi İşkencehanesinden tahliye edilen Salih Mirzabeyoğlu’na idam kararını veren de bu adam, manşetlerin ve darbeci generallerin gazıyla Metin Kaplan’a iki defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası veren de…

Metin Kaplan’ın oğlu Fatih Kaplan’ın aktarımıyla, dönemin “çakma yargılama” sürecinde yaşanan “derin bayağılaşmaya” dair şu habere bakın:

“20’ye yakın kişinin çok ağır işkencelere maruz bırakıldığını söyleyen Fatih Kaplan, “O dönem tutuklanan şahısların hepsi savcılıktaki ifadelerinde, Emniyet’te işkence altında ifade verdiklerini bildirmişlerdir. Ki devletin kendi Adli Tıp Kurumu da bu yönde rapor vermiştir” dedi. Kaplan, babasının yargılanması esnasında avukatların bütün itirazlarına rağmen, işkence gördüğüne dair Adli Tıp raporlarının, mahkeme hâkimi Metin Çetinbaş tarafından değerlendirmeye alınmadığını belirtti.”

Daha sonra ilginç gelişmeler oldu. Yıllar geçti ve misyonunu tamamlayan “DGM hâkimimiz” avukat oldu.

Hukuk tanımayan, Adalet duygusunu çöpe atmış, insanları diri diri zindanlara gömen, işkencecileri korumakla işkenceci “payesi”ni hak etmiş bu adama İstanbul Barosu –Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan- avukatlık ruhsatı vermiş! Bu da yetmezmiş gibi düzenlediği panellere konuşmacı olarak davet etmiş.

Yazıklar olsun! İstanbul Barosu’na yazıklar olsun!

Sonra da, adınız “darbeci baro”ya çıktı denildiğinde, kızıyorlar.

Ne diyelim, herkes kendine yakışanı yapıyor bu dünyada.

Biz, Mehmet Ramazan Aydemir’e dönelim…

O da pek çokları gibi, gerçekte değil sadece Çetinbaş-larda “var” olan örgüt adına faaliyet yapmıştı. Kaldı ki bunu da itiraf ediyordu: “Örgüt adına” camide Kur’an dersi vermek. Yine, “örgüt adına” gençlerle Peygamber Hayatı üzerine sohbet etmek…

Dün Mazlumder Cezaevi Söyleşilerinin 27.’sini gerçekleştirdik. Konuk, 2 ay önce cezaevinden çıkmış Mehmet Ramazan Aydemir’di.

Çok şey anlattı. Yer yer gözleri doldu, konuşmakta zorlandı.

Bir hususun altını çizdi. Altını çizmek istiyorum: Cezaevi Mektupları.

(Üç yıl oluyor, 10’dan fazla cezaevi ziyaretinde bulundum. Yedisinin notlarını aktardım. Bu, konuyla ilgili 17. yazım. Haksız yere, “diri diri betonlara gömülen” mazlumlar adına bu büyük zulmü gündemleştirmeye, hafifletip yok etmeye çağırdım yazarları çizerleri, vicdan sahibi kişileri. Hatırlattılar, hatırlattım. Tekrara düşmemek adına geçiyorum ama yardım çağrısını yineliyorum!)

Yaklaşık 4 yıl cezaevinde kalan Aydemir, Cezaevinde kalanlarla mektuplaşmanın önemini şu cümlelerle anlatıyor:

“İçerdeki insanlar bir selama muhtaç!”

“Bir mektup 50 defa okunur mu? Her bir mektubu, yenisi gelene kadar defalarca kez okuyorsunuz. Dışardan selam, hatırlanma getiren mektupları öpüyorsunuz!”

“Okuduğum kitabın arasına koyuyorum mektubu, ucu görünsün… Aynı mektubu aynı gün içinde açıp açıp okuyorum! Hatırlanmak çok güzel… Bir mektup bir ay moral kaynağı, sevinç oluyor!”

Ben tam olarak anlayamam, cezaevine ancak ziyaretler için gittim, ziyaretçi odalarında toplamda 30 saat bile kalmamışımdır. Bu mektup köprüsünün dışarıdaki ayağındayım. Bolu, Ankara, Kocaeli, Batman, Tekirdağ, Tokat… 3 yıla yakındır 10 kadar tutsakla düzenli olarak mektuplaşan bir kardeşiniz olarak konuşuyorum.

Gelin, bir vefa dalgası başlatalım dışardan içeriye.

Mektuplarımız göçmen kuşlar olsun, bir sürü, uçsunlar, konsunlar cezaevindeki insanların omuzlarına, umutlarına, kaderlerine…

Bir mektup, katar katar dua katar hayata. Umut katar, hayat katar.

Yıllardır arayanı soranı olmayan insanlar var zindanlarda, unutulmuşlar.

Tebessüm sadakadır, selam sadakadır. Hal hatır sormak, yaşamanın zekâtıdır. “Kutsal emanet merhaba’dır!”

En yakınlarımızdan başlayarak sorabilir, bulabiliriz.

Cezaevinde mektuplaşacağı insan tanımayanlar için elimizdeki güncel irtibat bilgilerini paylaşmaya hazırız. Bunun için Mazlumder Cezaevleri Komisyonu Başkanı Av. Kaya Kartal’a yazabilirsiniz. (av.kayakartal@gmail.com)

Mektubun hükmünün kaldığı, bütün canlılığıyla gerçekte yaşadığı tek yere çağırıyoruz.

 

Soma Notları

İnsan Hakları Ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlumder) 16, 17 ve 18 Mayıs’ta, farklı şehirlerden gelen 40 kadar gözlemci ile Soma’daydı. İçinde İş güvenliği uzmanı, psikolog, sosyolog, mühendis, avukat vb. meslek mensupları ile üniversite öğrencilerinin yer aldığı bir ekip mazlumlarla dayanışmak, taziyede bulunmak, insanları dinlemek, etkili ve yetkili kişilerle görüşmek ve nihayetinde raporlama çalışması yapmak üzere bölgeye dağıldı. Ben de bu ekip içinde 2 tam gün Soma’nın merkezindeydim. Kahvehanelerde, cami avlularında, çay bahçelerinde, ara sokaklarda insanlarla, ne yazık ki artık Soma denince akla gelecek tek “şey” (bu katliam gibi facia) etrafında konuştuk.

***

Soma ortalama bir Anadolu kasabası için fazlasıyla olağanüstü bir gündemi yaşıyordu. Herkes hem acı içinde, hem tedirginlik hem de “güvenlik” içindeydi. Güvenlikten kastım şu: Polis polis polis… Her yerde, her köşe başında polisler. Her yanı sarmış “görünen” polisten daha fazla“görünmeyen” –sivil- polisin varlığını sezmek, tahmin etmek, anlamak güç değil. Muhabirler, televizyoncular, üstlerinden başlarından cihazlar, fotoğraf makineleri, kablolar sarkan insanlar. Herkes, amiyane tabirle, birbirini kesiyor. Kim bu? Olay ne? Çünkü malum, birileri buraya taziye, yardım, dayanışma için gelmişse, birileri de bu acı üzerine kendi siyasi çıkarlarına alet edecekleri bir öfke ve şiddet inşa etmek niyetiyle geldiler.

***

Parkta oturuyoruz. Bir sokak ötede gösteri var, polis müdahale etmiş. Kavga gürültü ve bağırış çığırış içinden bir genç kaçarak, koşarak yanımıza geldi. 20 yaşında var yok. Hayırdır, diye sorduk. Polis saldırdı, cop yedim, dedi. Ayaküstü kısa bir sohbet geçti aramızda, sonra da geldiği gibi kaçtı. Gezi eylemlerine katılmış bir arkadaştı. Devlete ve polise saydırdı. Daha sonra da Somalılara küçümseyici laflar, hakaret etti. Kendileri ta İstanbul’dan kalkıp bu insanların hakları için gelmişlerdi, bu insanlarsa kendileri gibi ayağa kalkmıyorlar, kendileri gibi itiraz yükseltmiyorlardı. Anlaşılan, bu halk için değmezdi!

İkinci elinden, çakmasına, olmamışından emeklisine şu bizim solcuların “halk” diye tabir ettikleri kitle ile karşı karşıyaydılar. Somalılarla… Küçümsedikleri, hor gördükleri için anlayamadıkları, kendi kafalarındaki bir kurgu kadar sahih bu halk yine kendilerinin kadrini kıymetini bilmemişti! Yoksa neden kendileri ile hareket etmesindi!

***

Belediye hoparlöründen sıklıkla cenaze ilanları veriliyor. Salâlar okunuyor. Akşam namazından önce, saat 8’de bile cenaze namazı kılınacağı duyuruluyor. Sokak aralarında bile cenaze nakil araçları, ambulanslar bekliyor. Sessizlik ya fırtına öncesi ya fırtına sonrası sessizlik. Normal bir sessizlik değil.

***

Başka bir madende ve fakat yer üstünde çalışan bir genç anlatıyor. Olayın sıcaklığı ile ilk haberler gelmeye başladı. Bir arkadaşımızın öldüğünü haber aldım. Bu haberi, ortak bir arkadaşı arayıp doğrulatmak istedim. Arkadaşı aradım. Telefonunu başkası açtı ve arkadaşın madende öldüğünü söyledi.

***

Müslümanlar keşke kaza ve kadere inandıkları kadar tedbire de inansalar. Doğrudur, işin doğasında vardır kaza lakin asgari insani şartları tesis etmek ve azami tedbiri almak da işini doğru yapmanın doğası gereğidir, öyle değil mi?

***

Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukatları gözaltına almak için polisler Soma’nın merkezinde kumpas kurmuşlar. 100 kişi 10 kişiye karşı hukuksuz ve insanlık dışı bir biçimde şiddet uyguluyor. Neymiş?  Bu insanlar dışarıdan gelmiş ve protesto gösterisi yapacaklar. Henüz yaptıkları bir şey yok ama yapacaklar. İstihbarat var. Eylem yok, henüz oluşmuş bir suç yok ama “azılı düşmanlar”,  bu “adi suçlular” yakalanacaklar. Sanki suç işlememiş insanları, avukatları değil de kuduz köpekleri etkisiz hale getiriyor polis. Öyle onur kırıcı davranıyor ki. Şahidim. Fiili bir hukuksuzluk, zorbalık, haksız şiddet, kötü muamele sergileniyor. Amirleri buna hakları, yetkileri olmadığını o kadar iyi biliyorlar ki. Sorun değil ama; yukarıdakiler vermiş emri. Biz yaptık oldu. Burası Soma. Hem günlerden cumartesi. Hakkımı arayayım, haklılığımı ortaya koyayım derken 30 saat geçer. Bu da zalimlere yeter.

***

“İBDA-C ile örgüt liderliği ilişkisi ispatlanamadığı halde önce idam sonra ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis’ alan gazeteci-yazar Salih Mirzabeyoğlu ilk kez konuştu. Son 10 yıldır tek kişilik hücrede ‘tecrid’ altında tutulan Mirzabeyoğlu; ‘Yukarıdakiler öyle istiyor diyerek yargılandım. Yukarıdakilere selam söyleyin!’ diye konuştu.”

Yukarıdakiler arasında öyle cahiller var ki “kuş kadar” beyinleri yok.

Yukarıdakiler arasında öyle zalimler var ki yatacak yerleri yok.

Üç günlük dünya, üç kuruşluk dünya menfaati için nefislerine tapıyorlar, kirli egolarını şişiriyorlar, insan olmanın lezzetini çoktan unuttular, insanlığı çocuklukta bıraktılar, ondan beri insan olmanın onurunu çiğniyorlar, vicdanlarını taşa çevirmişler, ruhlarını kirletiyorlar, önce kendi huzurlarını katlediyorlar, sonra da kuşattıkları yetki alanlarında insanlara zulmediyorlar. Öyle zavallılar ki.

Zalimler muazzam bir yanılsama içinde mahvoluşlarını ilmek ilmek örüyorlar ve fakat cahilliklerinden ötürü göremiyorlar. Böyleleri ölüm yaklaşınca yedikleri haltların anlamını ne kadar kaçarlarsa kaçsınlar, sezerler. Koca koca ünvanlara veya şöhretlere veya trilyonlara sahip olsalar da içlerindeki uçurumlara yuvarlanırlar, kendi kazmalıklarıyla kazdıkları huzursuzluk çukurlarına yuvarlanır, orada yaşamaya mahkûm olurlar.

Allah Kuran’da insanoğluna, “İnsanı Yaratan Benim ve Onun Neye Muhtaç Olduğunu Da Pekâlâ Ben Bilirim” diyor.

Açıp bir daha bakalım, zulmedenlerin ruh hali ve akıbeti nasılmış.  

Açıp bir daha bakalım, âlim kimmiş, cahil kimmiş.

Allah yukarıdakileri ıslah etsin. Allah yukarıdakilere kolaylık versin. İşleri çok zor…

Daha Başka

Mahmut Uyan, Abdülselam Durmaz, Şevket Baytap, Ahmet Şat, M. Ali Şeker, Rıdvan Çağrıcı, Sabri Aktaş, Velit Bilen, İdris Yağmur, İbrahim Günaydın, Tamer Aslan, Rıza Bayramçavuş, Osman Erdemir, Can Özbilen…

Bu isimlerden herhangi birini tanıyor musunuz?

Bir başka isim ile ipucu vereyim: Salih Mirzabeyoğlu?

Evet, onu tanıyorsunuz. 16 yıldır cezaevinde.

Hukuk ile bağlantısı olmayan bir “yargılama” sonucu, suçlu olduğunu gösterir herhangi bir delil bulun-a-madan, kat be kat ağırlaştırılmış bir kararla bu ülkenin her köşesinde şubesi bulunan F tipi zindanlardan birine atılmış.

Öyle bir zulüm ki bu, kendisine resmen verilmiş ceza, gayrı resmi olarak uygulanan işkencelerin yanında hafif kalıyor olabilir.

Hiçbir kayıt, şart ve talebe bağlı kalmaksızın, sadece Adalet için, bir an önce tümüyle iptal edilmesi gereken 28 Şubat Siyasi yargı kararlarının öne çıkardığı sembol bir isim Salih Mirzabeyoğlu.

28 Şubat Siyasi Yargı Kararları neden iptal edilmeli, sorusu önemli.

Olağan dönemde dahi adil bir yargılama yapamadığı bilimsel olarak aşikâr T.C. Mahkemelerinin, bir hayli olağanüstü dönemlerde vereceği kararlarla adaleti tesis etmesi şüphesiz ki mümkün değildir.

(Bu cümlenin birilerine ağır geleceğini veya fazla iddialı görüneceğini tahmin edebiliyorum. Bilhassa devlet’ini çok seven, ama sevdiği oranda sorgulamayıp tonlarca kiloluk günah yükünü sırtlananlar, ayrıca öfke de duyabilirler. Doğrudur, gerçekler bazı devir ve bünyelerde “yan etki” yapar. Ne var ki görememek, gerçekleri değiştirmez. KPSS’ye girmeyebiliriz, ancak yaşamak imtihanına girdik, dünyaya geldik, burada ve bu zamanda.)

İstiklal Mahkemeleri’nden Devlet Güvenlik Mahkemelerine, oradan Özel Yetkili Mahkemelere… Devlet, Adalet dersinden istikrarlı biçimde en düşük notlarla sınıfta kalmış, kalakalmıştır.

(Sadece adını yazan bir öğrencinin kâğıdına hoca kaç puan verebilir ki!)

Devlet dersinde “öldürülmüş”, mahkûm değil tutsak olan, hayatı zindanlarda, f tiplerinde, tecritlerde geçen binlerce insanı temsil etmesi açısından sadece ama sadece 14 isim saydık.

Biraz daha empati için sırasıyla, kaç yıldır zindanlarla olduklarına bakalım:

20 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 28 yıl, 21 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 20 yıl, 20 yıl, 21 yıl, 21 yıl, 21 yıl!

Kalkınma değil Adalet için soruyorum:

Herkese için adalet diyecek yüreğiniz var mı?

Bu zulmün üzerine yürüyecek pratiği de geçtim, teorik ‘karar’lılığınız var mı?

Soracak mıyız:

“Yahu, 19 yaşında cezaevine gönderilen bir çocuk, neden 20 yıldır içerde?”

Neye göre ceza veriliyor, dahası ne için ceza veriliyor?

Devletin aklı, psikolojisi, bilinçaltı şu mu:

“Allah kahretsin ki Batı’ya şirin görünmemiz, bir tür çağdaşlık elbisesi giymemiz gerektiğinden idam cezasını kaldırmak zorunda kaldık, onun yerine ağırlaştırılmış bir ölümle imha edeceğiz muhaliflerimizi, biraz zaman alıyor evet, ne yapalım, bununla yetineceğiz!”

10 yılda, 20 yılda bir insanı “ıslah” edemeyen sistemin esasen kendisi ıslaha muhtaç değil mi?

Mesela henüz Uğur Mumcu’nun katili bulunabilmiş değilken, 93 yılından bu yana onlarca “Uğur Mumcu Katili” yakalayan, cezalandıran; binlerce insanın hayatını -fırsat bu fırsat- mahveden, sayısız davalarda insanlığı sakınmaksızın sahne alan sayısız işkenceci hâkimler, savcılar, polisler, gardiyanlar besleyen sistemden önce ıslaha muhtaç kimdir, nedir bu ülkede?

“Bir iç kanama gibi sessiz ve derinden” tesir eden, paramparça edilen, yoksulluk gibi gözlere çöken, evlat acısı gibi yüreklere oturan öyle çok hayatlar var ki bu ülkede!

Bir başkadır benim memleketim.

İşte bizim gibi “ütopyacılar” da başka olmasını istiyorlar.

Daha başka!

Ramazan Günlüğü 30

En güzel Ramazan’ım ve ilk Ramazan Günlüğü’m sona eriyor.

Rengini hüzün ve sevinçten alan dingin bir sona erme, son’da erime hali.

İki değerli paylaşım var bugün heybemde.

İçinde bulunduğumuz okuma ve yazma gündemine ilişkin. Durduğumuz yere ilişkin. İlkelere ilişkin.

Hak ve Batıl mücadelesinde durduğumuz yere ilişkin.

İbrahim Sediyani’nin ufkumuz.com’da 6 Ağustos tarihli yazısından altı çizili satırlar:

“Ne Hükûmet’in her yaptığına destek veren davranış biçiminden, ne de Hükûmet’in her yaptığına muhalefet eden davranış biçiminden ülkeye ve topluma fayda gelir. Çünkü bu ‘kutuplaşma’ ortamında ortaya konan tavırlarla Hükûmet, ‘neyin doğru neyin yanlış olduğunu’ öğrenemez, ancak ‘kimin dost kimin düşman olduğunu’ öğrenebilir.”

“Hiçbir devletin, partinin, örgütün veya camiânın dünyevî hesapları, bizim âhirette vereceğimiz hesaptan daha önemli olmamalıdır, bizler için.”

“Amacımız ‘muhalif’ ya da ‘taraftar’ olmak değil, ‘erdemli’ olmak olmalıdır. Çünkü dört kutsal kitabın da bize emrettiği budur.”

“Partilerin, örgütlerin, camiâların ve insanların ‘günahlarına’ değil, ‘sevaplarına’ ortak olmayı tercih etmeliyiz.”

“İnsanlar bizi olumlu tanımalı, bizi sevmeli ve sahiplenmeli, bize güvenmeli, itibar etmeli, kalemimize itimat etmelidirler. Savunduğumuzda, bizden ‘yandaş’ çıkmayacağını bilmeliler. Eleştirdiğimizde de ‘düşman’ olmadığımızı…”

“Erdemli olmak, tek gayemiz olmalıdır. Faile değil fiile bakarak tavır belirlemeliyiz.”

“Coğrafyadan coğrafyaya değişen, ırktan ırka değişen, mezhepten mezhebe değişen, partiden partiye değişen ‘ahlâkî ilkeler’in, sadece bir tek adı vardır: ‘Ahlâksızlık’!”

“Sadece kendin için ve kendinden olanlar için istediğin hiçbir hak, sana helâl değildir.”

“Başkasının üstündeki çamurla, kendi elbiseni temizleyemezsin.”

“Önemli olan, yazdığımız yazıları kaç kişinin okuduğu değil, yazılarımızda hakkı mı yoksa bâtılı mı dillendirdiğimizdir. Önemli olan, ne kadar yüksek tirajlı bir gazetede yazdığımız değil, kendi duruşumuzun doğru olup olmadığıdır.”

“Bir camiâda eğer herkes aynı düşünüyorsa, orda hiç kimse düşünmüyor demektir.”

“İktidarın her yaptığını destekleyen yazarlar da, iktidarın her yaptığına muhalefet eden yazarlar da, toplumun ‘aydınları’ değil ‘karanlıkları’dır.”

Hilal Kaplan Yeni Şafak’ta 7 Ağustos tarihli “Asmıyoruz da Besliyoruz” adlı yazısı gözleri kapatılmış, görme yetileri ciddi biçimde zarar görmüş Müslümanlara bir, hiç değilse bir nebze şifa olur diye dua ediyorum.

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Lâyıkıyla takdir edelim (bakınız: Kur’an, Zumer  67. Ayet ve ilgili pasaj)

Ve hep birlikte dua edelim..

“Bir açıdan cumhuriyet tarihi, sömürenin de sömürülenin de yerli olduğu bir sömürgeleştirme tarihidir.

Sömürüden kasıt, klasik sömürgeleştirme örneklerinde öne çıkan iktisadi veçheden ziyade kültürel, içtimai ve siyasal olanı kapsayan bir sömürgeleştirmedir.

Yabancı sömürgeciler, Ortadoğu’dan çekilirken genelde askerî kadro ve yönetimlerle işbirliğine gitmişlerdir. Onlar da yapılandırdıkları sistemlerle, kurdukları kadrolarla ve toplumsal-siyasal alanda icra ettikleri politikalarla ülke üzerinde aynı yabancı bir sömürge yönetiminin yapacağı şekilde hüküm sürmüşlerdir.

Türkiye’den Mısır’a, Tunus’tan Cezayir’e, Libya’dan Suriye’ye kadar pek çok İslâm ülkesinin tarihinde eli silahlıların siyasetteki tahakkümü bir tesadüf müdür?

Ya 1960’dan bu yana, millete her söz hakkı tanındığında kafasının ezilmesi bir tesadüf müdür?

Ya da darbe tehdidinin diriliğini tekrar hatırlatan Gezi sürecinden bu yana çok net gördüğümüz gibi, Batılı nerdeyse tüm devlet yetkililerinin ağız birliği etmişçesine aynı ‘operasyonel’ cümleleri kurmaları ve ısrarla darbeye darbe, katliama katliam diyememeleri tesadüf müdür?

5 Ağustos 2013 üzerine çok şey yazılacak.

Ancak unutmamak gerekir ki bu tarih, aynı zamanda bu ülkenin ‘kendi kendini sömürgeleştirmesi’ noktasında da sona yaklaşıldığının işaretidir.

***

Davayı tanımıyorlarmış. Doğrudur, tanımazlar.

Onlar, Ali Şükrü Bey’i, yani tarihimizdeki ilk siyasî cinayetin mağdurunu da tanımazlar. ‘Mustafa Kemâl’e muhalifmiş’ der geçerler.

İstiklâl Mahkemeleri’ni de tanımazlar, ‘devrimin gereği’ diye savunurlar.

Dersim Katliamı’nı da tanımazlar, ‘o zamanın şartları’ derler.

6-7 Eylül’ü tanımaz, ‘muhteşem örgütlenme’ diye anarlar.

1960 darbesini de tanımazlar, ihtilal diye överler.

1971 muhtırasını da tanımazlar, o gençleri idam eden düzeni sorgulamazlar.

1980 darbesini de tanımazlar; sabık generalin yargılanmasına referandumda ‘hayır’ deyip, şimdi de yargılanma koşulunu beğenmezler.

28 Şubat’ı zaten bilmez, mağdur edebiyatı sanırlar.

‘Mirzabeyoğlu niye hapiste?’ diye soranları duymazlar.

Bu zulümlerin hepsini ‘tanıyan’ birisi olarak, yargılananların nihayet hukuku tanımış olmalarına sevindim.

Çünkü artık Başbakan ve bakanlar asan, solcu-sağcı ayırt etmeksizin masum gençleri idama yollayan, Kürtçeyi yasaklayan, binlerce cinayet işleyen, bedenleri asit kuyularına atan, akıl almaz işkenceler eden, başörtülü kadınlara var olma hakkı tanımayan, gayrimüslimleri hedef tahtasına oturtan, aydınların hayatına kast eden, halkına karşı kanlı ve hastalıklı planlar yapan, hukuk tanımaz bu gelenek miadını doldurmuştur.

Türkiye’nin ‘kendisi gibi olması’nın önündeki en büyük engel olan darbecilik, artık sadece vicdanlarda değil, hukuk önünde de mahkûm edilmiş bir suçtur.

***

Davadan, sadece görevi kötüye kullandığı kanıtlanabilen İlker Başbuğ’a müebbet, Mehmet Haberal’a ise tahliye kararı çıkması gibi adalet terazisine sığdırması zor kararlar çıkmış olabilir. Bunların temyiz sürecinde düzeltilmesini temenni ederiz. Ancak büyük resmin gözden kaçmaması şartıyla…

Bu gibi cezaların gereklilik koşulunu ortadan kaldıracak, darbe tehdidinden uzaklaşmış bir ülke olmak niyazıyla, darısı başta Mısır olmak üzere, darbe belasına düçar olmuş tüm ülkelere…

Memleketimize hayırlı olsun.”