Cezaevi Ziyaretleri – 18

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevi’ndeydik bugün.  

Mehmet Altan, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Halis Bayancuk, Selçuk Kozağaçlı ve Ahmet Altan ile görüştük. Osman Kavala’yı da avukatı ile “çok acayip bir hal içinde” gördük.

Bu isimlere ilişkin tek tek ve kısa kısa değerlendirme yapmadan önce genel vaziyet ve gidişata ilişkin birkaç kelam etmem gerekiyor:

Türkiye’de yargı yok. Hukuk askıda. Dahası, başta anayasa olmak üzere kanunlar uygulanmıyor. Yargı, onu kontrolü altında tutan küçük bir azınlık hariç tüm kesimler açısından güvenilmez bir mekanizma. İstikrarlı bir biçimde zulüm üretmeye devam ederken son sürüm OHAL’le birlikte iyice şirazeden çıktı. Yargı cephesinde artık ne ilke kaldı, ne sabite. Kimin ne yaptığı belli değil. Kimse hiçbir şeyi öngöremiyor. Hukuk güvenliği söz konusu değil. 

Türkiye’de yargının ahvalini özetleyen bir gösterge olarak hâlihazırda önümüzde duran devasa Silivri Cezaevi Yerleşkesi, adeta bir yargısız infazlar kampı, hukuksuz kararlar mezarlığı. Binlerce insan haksız yere özgürlüğünden olmuş. Çok ağır esaretler yaşanıyor. Kimler ölüyor, kimler sakat kalıyor, kaç bin insan resmi evraklar arasında can çekişiyor, kaç bin insan soluksuz kalıyor, haksız yere evlatlarından kopartılan anneler-babalar, yetim kalan çocuklar…. Bunlar istatistik olarak bile değer taşımıyor, gündeme gelmiyor, getirilemiyor.

Türkiye’de artık daha fazla sürdürülemez görünen bu hukuksuzluk çağı ne zaman son bulur bilemem lakin acilen bir düzenleme ve onarıma gidilmesi gerektiği ortada. Yoksa toplum bu yargı’nın altında kalacak.

Görüştüğümüz isimlerden Mehmet Altan’ın içinde bulunduğu hal ibretlik. Kendi yargı macerasını “baştan aşağı bir rezalet” olarak tanımlıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kendisi lehine verdiği kararlara rağmen Mehmet Altan hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. 21 aydır hukuka aykırı bir biçimde hapiste tutulan gazetecinin suç işlediğine dair somut bir delil yok. Eski tarihli bazı gazete yazıları var, zorlaya zorlaya “delil” haline getirilen.

Mehmet Altan’ın dosyasına hukuk ulaştığında beraat edeceğine inanıyorum. Kendisine yüklü miktarda tazminat da ödenecektir.

Ali Bulaç’ı hasta, yorgun ve kırgın bir halde gördük. “Yeryüzünün lanetlileri”nden biri gibi muamele gördüğünü anlatıyor.

“Bana destek olanların yüzde doksanı sol ve laik kesimden” derken yaşadığı hayal kırıklığı gözlerinden okunuyor.

“Alparslan Kuytul bana sahip çıktı, Allah razı olsun” diyor.

Zaman Gazetesi’ndeki 6 yazısı dolayısıyla hakkında 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası talep ediliyor. Akıl alır gibi değil. 10-11 Mayıs’ta karar duruşması var.

Cezaevinde deizm ve ateizmle ilgili bir kitap yazıyor, günlük tutuyor. 67 yaşında olan, pek çok sağlık sorunu bulunan, hukuk ve insaf dışı bir ithamla tutuklu yargılanan Ali Bulaç asla bu muameleyi hak etmiyor. Bugün önemli mevkilerde bulunan arkadaşları, eski dostları, talebeleri ona yapılan zulmü seyrediyorlar ne yazık ki.

Ayrılırken, “Müslümanlardan dua bekliyorum” diyor.

Ahmet Turan Alkan hakkında da müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası isteniyor. “Delil” olarak da eski yazılarından 15 tanesi seçilmiş! Ekranlardaki halinden çok daha zayıf gördük kendisini. Cezaevinde “Sağ Yanım” adlı bir roman yazmış. Derin bir kararlılık ve vakarlı bir hüzün var yüzünde. Kısa sürdü görüşmemiz. Ayrılırken şöyle bir cümle kullandı, yazmam için:

“Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor.”

Ahmet Turan Alkan’ın da beraat edeceğine inanıyorum.

Halis Bayancuk, kamuoyunda Ebu Hanzala olarak biliniyor. 11 aydır tutuklu. Hakkında 10 dosya var.

Halis Bayancuk çok ağır bir tecrit altında yaşıyor. 24 saati tek başına bir hücrede geçirmek zorunda. Sadece haftanın bir günü bir saat için aynı dosyadan yargılanan bir kişi ile spor salonunda görüşebiliyor. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan herhangi bir suçludan bile daha ağır bir tecrit altında.

Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı. Altı aydır tutuklu. Halis Bayancuk haftada bir yalnızca bir saatliğine bir insanla görüşme hakkına sahipken, ona bu minicik hak da tanınmıyor. Lakin bir insan bu kadar mı hayat dolu, özgüvenli ve muhabbet sahibi olur! En uzun görüşmeyi kendisiyle gerçekleştirdik. Böyle bir meslektaşla tanışmak benim için çok kıymetli oldu. Derin bir bilgi ve birikim sahibi. Muhatabı ile aynı hizadan konuşan, son derece cana yakın bir insan.

Ahmet Altan’ın mahkemedeki savunmasına ilişkin bir yazı yazmış ve bir tahminde bulunmuştum 23 Haziran 2017 tarihinde*. Altan’ın basına da yansımış olan “yargılayanları yargılayan” savunması 15’den fazla dile çevrilmiş ve İtalya’da kitap olarak yayınlanmış. 

Tırnak içindeki mahkeme Ahmet Altan’a ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti. Kararı ciddiye almaz ve umursamaz görünüyor. Haklılığına olan yüzde yüz inancından alıyor gücünü. Uzak olmayan bir gelecekten umutlu ve beraat edeceğine inanıyor.

Türkiye’nin hapishaneleri yazar, çizer, şair, gazeteci dolu. Ahmet Altan da bir kitap yazmış içerde daha şimdiden. Edebi-felsefi bir deneme kitabı.

“Rutubet gibi yayılan bir şey oldu Türkiye’de: Hukuksuzluk” diyor.

Bir görüşmeden çıkıp diğeri için beklerken Osman Kavala’yı gördük. Avukatı ile görüşüyordu. İki adımlık görüşme odasında bir de gardiyan bulunuyordu. Yetmezmiş gibi tepede de bir kamera kayıttaydı.

Böyle bir manzaranın olduğu ülkede hukuk devleti masallarına, adalet bakanlığına ne gerek var Allah aşkına!

 

https://mehmetalibasaran.com/2017/06/23/yerin-dibine-batiriyorum/

Art Niyetli Yargı

Avukat olduktan sonra adını sıkça duyar olmuştum: “Yargıtay 9. Ceza Dairesi”

Müslümanların davalarına ilişkin dosyalar bu dairede görüşülüp nihai anlamda karara bağlanıyordu.  

Bu öyle bir daire idi ki Hukuk’a veya Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na veya Türk Ceza Kanunu’na bağlı kalma gereği duymuyor, kafasına göre hareket ediyordu.  

Kafasında ne vardı? Süzme art niyet. Siyasi bilince sahip, bilhassa tebliğ ve davet çalışmaları içindeki örgütlü Müslümanlara karşı tam teşekküllü kin ve nefret…  

FETÖ’cü kumpaslar ortaya çıktığında mesele “aydınlığa kavuştu” ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ndeki “yapılanma” tasfiye edildi. Eldeki dosyalar 16. Ceza Dairesi’ne gönderildi.

Dağlar kadar hukuksuzluktan, yığınla haksızlıktan sonra, bir şeyler değişir diye umuluyordu, iyi niyetli düşünceler eşliğinde. Yargı cephesinde yeni bir şey olmadığı eski kararları onayan “yeni” kararlarla ortaya konuldu. 

Hiçbir surette şiddete bulaşmadığı Emniyet raporları ile de sabit bulunan Hizb-ut Tahrir’e (İslami Kurtuluş Partisi’ne) mensup 78 kişi hakkında toplamda 450 yıllık hapis cezası Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nce onandı geçen günlerde.

Hizb-ut Tahrir’in, kurulduğu tarihten bu yana  65 yıldır şiddete bulaşmadığını kabul eden lakin ilerde muhakkak bulaşacağı “kehanet”i ile “terör örgütü” olduğuna karar verebilen, “şirazesi kaymış” bir yargı’dan bahsediyoruz.

Niyet okuyan, art niyetli olduğu için okuduğunu anlamayan, fal bakan, sabiteleri yıkan, hukukun en temel ilkelerini ayaklar altına alan bir yargı’dan bahsediyoruz.

Hâkimleri, cezalandırdıkları sanıklarla aynı cezaevinde “buluşturma” başarısını göstermiş bir yargı’dan bahsediyoruz.  

Üstüne vazife olmayan misyonlar giyinmiş, devleti adaletten üstün gören bir yargı’dan bahsediyoruz.  

Merhamete çok uzak, keyfiyete pek yakın demirlemiş, insanı anlamak varken hırpalamayı alışkanlık haline getirmiş asık suratlı bir yargı’dan bahsediyoruz. 

Gözünü karartmış bir yargıdan bahsediyoruz. Ahmet Şık’tan, Ahmet Altan’dan, Ali Bulaç’tan, bir gazeteciden, bir yazardan “terörist”, hiç değilse “darbeci” çıkartmaya “kararlı” bir yargı’dan bahsediyoruz.

Şimdi soruyorum: Yargı mı daha radikal fikirlere sahip Türkiye’de yoksa “Türkiye’de yargı yoktur” diyenler mi?

“Türkiye’de yargı yoktur” diyenler fikirlerini ortaya koyuyorlar sadece. Son derece makul fikirlerini…

Türkiye’de bir bakanlığı da bulunan “Yargı” mekanizması ise son derece radikal fikirleri –mahkeme denilen yerlerde, hâkim olarak adlandırılan memurları eliyle- ifade etmekle kalmıyor, cezaevleri gibi araçlarla ayrıca icra ve infaz da ediyor.

Şu halde kim radikal? (“Borges mi ben mi?”)

Elbette Selçuk Kozağaçlı değil. O kadar da değil!

Bir gece ansızın gelen bir KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin genel başkanı olan, şu sıralar Silivri F Tipi Cezaevi’nde bulunan meslektaşım gibi düşünmekten kendimi alamıyorum:

“Türkiye’de yargı yoktur. Adliye denilen yer kurgusal görünüm verilmiş, hükümetin idari kararlarının yahut siyasi ihtiyaçlarının icra ve infaz edildiği binalardan ibarettir.”

Soma Notları

İnsan Hakları Ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlumder) 16, 17 ve 18 Mayıs’ta, farklı şehirlerden gelen 40 kadar gözlemci ile Soma’daydı. İçinde İş güvenliği uzmanı, psikolog, sosyolog, mühendis, avukat vb. meslek mensupları ile üniversite öğrencilerinin yer aldığı bir ekip mazlumlarla dayanışmak, taziyede bulunmak, insanları dinlemek, etkili ve yetkili kişilerle görüşmek ve nihayetinde raporlama çalışması yapmak üzere bölgeye dağıldı. Ben de bu ekip içinde 2 tam gün Soma’nın merkezindeydim. Kahvehanelerde, cami avlularında, çay bahçelerinde, ara sokaklarda insanlarla, ne yazık ki artık Soma denince akla gelecek tek “şey” (bu katliam gibi facia) etrafında konuştuk.

***

Soma ortalama bir Anadolu kasabası için fazlasıyla olağanüstü bir gündemi yaşıyordu. Herkes hem acı içinde, hem tedirginlik hem de “güvenlik” içindeydi. Güvenlikten kastım şu: Polis polis polis… Her yerde, her köşe başında polisler. Her yanı sarmış “görünen” polisten daha fazla“görünmeyen” –sivil- polisin varlığını sezmek, tahmin etmek, anlamak güç değil. Muhabirler, televizyoncular, üstlerinden başlarından cihazlar, fotoğraf makineleri, kablolar sarkan insanlar. Herkes, amiyane tabirle, birbirini kesiyor. Kim bu? Olay ne? Çünkü malum, birileri buraya taziye, yardım, dayanışma için gelmişse, birileri de bu acı üzerine kendi siyasi çıkarlarına alet edecekleri bir öfke ve şiddet inşa etmek niyetiyle geldiler.

***

Parkta oturuyoruz. Bir sokak ötede gösteri var, polis müdahale etmiş. Kavga gürültü ve bağırış çığırış içinden bir genç kaçarak, koşarak yanımıza geldi. 20 yaşında var yok. Hayırdır, diye sorduk. Polis saldırdı, cop yedim, dedi. Ayaküstü kısa bir sohbet geçti aramızda, sonra da geldiği gibi kaçtı. Gezi eylemlerine katılmış bir arkadaştı. Devlete ve polise saydırdı. Daha sonra da Somalılara küçümseyici laflar, hakaret etti. Kendileri ta İstanbul’dan kalkıp bu insanların hakları için gelmişlerdi, bu insanlarsa kendileri gibi ayağa kalkmıyorlar, kendileri gibi itiraz yükseltmiyorlardı. Anlaşılan, bu halk için değmezdi!

İkinci elinden, çakmasına, olmamışından emeklisine şu bizim solcuların “halk” diye tabir ettikleri kitle ile karşı karşıyaydılar. Somalılarla… Küçümsedikleri, hor gördükleri için anlayamadıkları, kendi kafalarındaki bir kurgu kadar sahih bu halk yine kendilerinin kadrini kıymetini bilmemişti! Yoksa neden kendileri ile hareket etmesindi!

***

Belediye hoparlöründen sıklıkla cenaze ilanları veriliyor. Salâlar okunuyor. Akşam namazından önce, saat 8’de bile cenaze namazı kılınacağı duyuruluyor. Sokak aralarında bile cenaze nakil araçları, ambulanslar bekliyor. Sessizlik ya fırtına öncesi ya fırtına sonrası sessizlik. Normal bir sessizlik değil.

***

Başka bir madende ve fakat yer üstünde çalışan bir genç anlatıyor. Olayın sıcaklığı ile ilk haberler gelmeye başladı. Bir arkadaşımızın öldüğünü haber aldım. Bu haberi, ortak bir arkadaşı arayıp doğrulatmak istedim. Arkadaşı aradım. Telefonunu başkası açtı ve arkadaşın madende öldüğünü söyledi.

***

Müslümanlar keşke kaza ve kadere inandıkları kadar tedbire de inansalar. Doğrudur, işin doğasında vardır kaza lakin asgari insani şartları tesis etmek ve azami tedbiri almak da işini doğru yapmanın doğası gereğidir, öyle değil mi?

***

Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukatları gözaltına almak için polisler Soma’nın merkezinde kumpas kurmuşlar. 100 kişi 10 kişiye karşı hukuksuz ve insanlık dışı bir biçimde şiddet uyguluyor. Neymiş?  Bu insanlar dışarıdan gelmiş ve protesto gösterisi yapacaklar. Henüz yaptıkları bir şey yok ama yapacaklar. İstihbarat var. Eylem yok, henüz oluşmuş bir suç yok ama “azılı düşmanlar”,  bu “adi suçlular” yakalanacaklar. Sanki suç işlememiş insanları, avukatları değil de kuduz köpekleri etkisiz hale getiriyor polis. Öyle onur kırıcı davranıyor ki. Şahidim. Fiili bir hukuksuzluk, zorbalık, haksız şiddet, kötü muamele sergileniyor. Amirleri buna hakları, yetkileri olmadığını o kadar iyi biliyorlar ki. Sorun değil ama; yukarıdakiler vermiş emri. Biz yaptık oldu. Burası Soma. Hem günlerden cumartesi. Hakkımı arayayım, haklılığımı ortaya koyayım derken 30 saat geçer. Bu da zalimlere yeter.

***

“İBDA-C ile örgüt liderliği ilişkisi ispatlanamadığı halde önce idam sonra ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis’ alan gazeteci-yazar Salih Mirzabeyoğlu ilk kez konuştu. Son 10 yıldır tek kişilik hücrede ‘tecrid’ altında tutulan Mirzabeyoğlu; ‘Yukarıdakiler öyle istiyor diyerek yargılandım. Yukarıdakilere selam söyleyin!’ diye konuştu.”

Yukarıdakiler arasında öyle cahiller var ki “kuş kadar” beyinleri yok.

Yukarıdakiler arasında öyle zalimler var ki yatacak yerleri yok.

Üç günlük dünya, üç kuruşluk dünya menfaati için nefislerine tapıyorlar, kirli egolarını şişiriyorlar, insan olmanın lezzetini çoktan unuttular, insanlığı çocuklukta bıraktılar, ondan beri insan olmanın onurunu çiğniyorlar, vicdanlarını taşa çevirmişler, ruhlarını kirletiyorlar, önce kendi huzurlarını katlediyorlar, sonra da kuşattıkları yetki alanlarında insanlara zulmediyorlar. Öyle zavallılar ki.

Zalimler muazzam bir yanılsama içinde mahvoluşlarını ilmek ilmek örüyorlar ve fakat cahilliklerinden ötürü göremiyorlar. Böyleleri ölüm yaklaşınca yedikleri haltların anlamını ne kadar kaçarlarsa kaçsınlar, sezerler. Koca koca ünvanlara veya şöhretlere veya trilyonlara sahip olsalar da içlerindeki uçurumlara yuvarlanırlar, kendi kazmalıklarıyla kazdıkları huzursuzluk çukurlarına yuvarlanır, orada yaşamaya mahkûm olurlar.

Allah Kuran’da insanoğluna, “İnsanı Yaratan Benim ve Onun Neye Muhtaç Olduğunu Da Pekâlâ Ben Bilirim” diyor.

Açıp bir daha bakalım, zulmedenlerin ruh hali ve akıbeti nasılmış.  

Açıp bir daha bakalım, âlim kimmiş, cahil kimmiş.

Allah yukarıdakileri ıslah etsin. Allah yukarıdakilere kolaylık versin. İşleri çok zor…