Cezaevi Ziyaretleri -7

22 yaşında idam cezası almış. 22 yıldır cezaevinde.

İdam kaldırılınca cezası ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrilmiş.

Onu yargılayanlar da tanıyanlar da inanmıyorlar suçlu olduğuna.

Sivaslı olmak bir suçsa… 2 Temmuz 1993 tarihinde “derin” bir suç şebekesi Madımak Oteli’ni yaktırdığında, insanın memleketinde olması suçsa…

Cezaevlerindeki siyasi tutsak Müslümanları ziyarete gidiyorum.

Ne çok acı, ne çok tutsak var.

Kandıra 1 No’lu F Tipi Cezaevinde Adem Kozu’yu ziyaret ediyorum.

Allah’ın selamını verip, cezaevlerindeki Müslümanların halini hatırını sormak için geldiğimi söylüyorum. Büyük bir şaşkınlık ve duygusallık dalgalanıyor gözlerinde. Ben bu sahneye alışığım, o değil. 15 yıl sonra, bir sensin gelen diyor. İnanamıyorum, inanmak istemiyorum ama ne yazık ki gerçek bu.

Yıllar yılı, uzun yılların sonu, ailesinden başkasının arayıp sormadığı mazlum Müslümanlarla karşılaşıyoruz.

Bu noktadan sonra yazacaklarımı okuyanlar; kendilerini baştan ayağa mazlum şu adamın yerine koymaya çalışsınlar. Bu mümkün değil ya, bir nebze olsun başarsınlar, başaralım.

Sivas’ta o malum alçakça oyun sahnelendikten sonra “tanrılar” acilen “kurban” istediler.

Olaylarla yakından uzaktan alakası olmayan onlarca insan karakola götürülüp işkenceden geçirildi. Güya yargılandı! Rezil mi rezil bir “tiyatro” sonucu akıl mantık ve insaf dışı cezalara çarptırıldılar.

Adem Kozu, dinle diyanetle işi olmayan, hatta içki içen bir genç o yıllarda.

Olay patlak verdikten dört gün sonra polisler çalıştığı işyerine geliyor. Soyadı Bağkuş veya Bozkuş olan Adem adında birini soruyorlar. Öyle biri yok.

Kendisine, “bizimle karakola kadar gel” diyorlar, “ifadeni alalım 15 dakikada, dönersin.”

Gidiş o gidiş!

Kendisinin Adem Kozu olduğunu söylüyor ve nüfus kağıdını gösteriyor ama ne çare.

2 hafta boyunca nezarethanede dayak üstüne dayak yiyor.

Polis’in ve Yargı’nın eline düştüğünde Adem Kozu 7 aylık evliymiş.

Fakir, bir garip bozkır çocuğu düşünün…

Dün geçim derdinde herhangi bir gençken bugün en azılı katillerden daha tehlikeli! O bir “vatan haini”, “cani”, “rejim düşmanı”, “bölücü”, “terörist” veya aklınıza gelecek başka en kötü şey…

Oysa, “ne suç işlemiş Adem Kozu” sorusuna “koskoca” Sivas Davası Dosyası cevap veremiyor. Polisi, hâkimi, savcısı, numunelik olsun, bir adet delil gösteremiyor.

Adem Kozu Afyon, Kırşehir, Ankara Ulucanlar, Ankara Elmadağ, Rize, Kırıkkale ve Kocaeli olmak üzere o cezaevinden bu cezaevine sürülüyor.

Adem Kozu fakir. Adem Kozu’nun eşi, ailesi ziyaretlerine gelemiyor.

Adem Kozu’nun eşi epilepsi hastası.

Adem Kozu’nun eşi çarşıya çıkmak istemiyor. Hayır hastalığından ötürü değil.

“Arkadaşlarımı görüyorum, yanında eşleri, çocukları… Dayanamıyorum!” diyor.

Çevreden laflar işitiyor sürekli, diyorlar ki “neden halen o adamı bekliyorsun, idam cezası aldı, yok artık öyle bir adam!”

“Gençsin, kendine bir hayat kur, neden halen onun yolunu gözlüyorsun?”

Eşine iki kardeşi bakıyor. Eşi anasının evinde kalıyor.

Adem Kozu ne yapsın, eşi ne yapsın!

Sussan gönül razı değil söylesen tesiri yok.

Kaç Adem Kozu var bu ülkede? Kaç âdemoğlu “katledildi”, taştan mezarlara kilitlendi? Kaç Yusuf kuyulara atıldı!?

Mazlumder’in 2 Temmuz 2013 tarihinde yayınlanan Sivas Davası Raporu’nun Sonuç Kısmı şu çarpıcı tespit cümlesi ile başlıyor:

“Sivas davasında, soruşturmanın başladığı andan karar verilinceye ve hüküm kesinleşinceye kadar, “adil yargılama” ilkelerinin defalarca ve ağır bir şekilde ihlal edildiği, davanın sonucuna doğrudan doğruya etki edildiği tespit edilmiştir.”

Soruşturma, kovuşturma ve temyiz aşamalarında istikrarlı biçimde hukuk katliamı yapılmak suretiyle, “resmen” dalga geçer gibi, kapkara, utanç verici bir kararla, doğrudan ve dolaylı olarak binlerce insan mağdur edildi.

Adem Kozu’ya soruyorum: Sivas Davası’ndan yatan kaç kişi halen cezaevinde?

Yaz, diyor ve takım arkadaşlarıymış gibi bir çırpıda sayıyor:

Ahmet Oflaz, Erol Sarıkaya, Faruk Sarıkaya, Ekrem Kurt ve Bekir Çınar Tokat T Tipi’nde, Muhsin Erbaş, ibrahim Duran, Harun Gürbaş, Hayrettin Gül, Ahmet Turan Kılınç, Yunus Karataş, Harun Yıldız ve Faruk Ceylan, Cafer Tayyar Soykök Sivas E Tipi’nde, Mevlüt Atalay, ömer Faruk Gez, Bülent Düvenci, Latif Karaca ve Halil ibrahim Düzbiçer Ankara 1 veya 2 F Tipi Cezaevi, Faruk Belkavi Kocaeli 2 Nolu F Tipi’nde, Ali Kurt Kırıkkale F Tipi’nde.

Unuttuğu isim yoksa 22 kişiler.

İdam cezası alan başkaları da varmış, onlar yurt dışına kaçmış.

82 kişi yargılanmış, 33 kişi idam cezasına çarptırılmış, 6 kişi beraat etmiş, diğerlerine 3 ila 15 yıl arası hapis cezaları verilmiş.

Adem Kozu’ya soruyorum: Şimdi bu insanların hepsi senin gibi, alakası yokken idam cezasına mı çarptırılmışlar!?

Sadece 2 kişi protesto gösterilerine katılmış. Diğer isimlerden ikisi hariç tamamı sağdan soldan, hatta bazıları Madımak Oteli’nin yanındaki meyhaneden alınıp “suçlu bulunmuş!”

Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Devlet Denetleme Kurulu’nun Sivas Olaylarıyla ilgili olarak hazırladığı ve Temmuz 2014’te yayınlanan raporda dikkat çekici şu tespit, anlayana çok şey söylemekten öte ima ediyor:

“Olayın ortaya çıkmasında, önlenememesinde ve soruşturulmasında/yargılanmasında Devlete terettüp eden ağır bir hizmet kusuru  bulunmaktadır.”

Devlet’in en üst katlarından birinden gelen böylesi bir izahat ve itiraf dahi yetmiyor 22 yılları ellerinden alınmış mazlumların tahliye olmalarına.

Veya yeniden yargılanmaktan bahseden de yok.

Sivas Davası bir Balyoz Davası, bir Ergenekon Davası, Bir Şike Davası değil!

Oysa ki şikenin âlâsı!

Sivas mağdurlarının avukatlarından Cüneyt Toraman Yeni Akit’e yaptığı açıklamada, DDK raporunun, o günkü eylemlerin anayasal düzene karşı bir eylem ve hareket olmadığını ortaya koyması açısından çok önemli olduğunu belirtiyor:

“Bu adamlar en fazla gösteri yürüyüşüne muhalefetten 1 sene alabilirlerdi. Bunun dışında oradaki ölümlerle ilgili, oteli yakmaya çalıştıklarıyla ilgili bir delil yok. Yani yüze yakın kişi hiç alakası olmayan maddeyle mahkûm edildi”

Sivas Belediye Başkanı Sami Aydın, “Sivas’tan özür dilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Sivas bunun bedelini ağır ödedi.” diyor.

Hiç kimsenin değilse Sivaslıların “hemşehrilerini” zulmün elinden almaları gerekmez mi? Şehir tek yumruk olup, daha fazla gecikmeden bu onur meselesini çözmeli.

Bu ülkenin soylu insanlarına güveneceğiz yine de herhalde; çakma aydınlar kalabalığına değil.

Bu yazı için Sivas Davası’nın fazlasıyla fedakâr avukatlarından Muharrem Balcı’ya bir soru yönelttim:

“Davanın üzerinden 20 yıldan fazla zaman geçti. Sizce Sivas Davası nasıl bir dava olarak tarihe geçti?”

“Sivas olayları, eğer davaya biz, avukatlar olarak sahip çıkmasaydık 2. Menemen Vak’ası olarak tarihe geçecekti. Nitekim neredeyse tüm merkez medya görüntülü ve yazılı ağız birliği yapmışlar, her duruşma öncesi yangın görüntülerini yayınlayarak mahkemeyi etki altına almışlardı.

Avukatlar olarak, her duyarlı insanın (avukatlar olarak bizlerin de) Sivas’ta protestoya katılabileceğimizi, nitekim 200.000 merkez nüfusu olan Sivas’ta kadınlar ve çocukları çıkardığınızda 30.000 kişi olabileceğini ve bunun 20.000 kişisinin gösterilere katıldığını, görüntülerde birçok kamu görevlisinin de öğle arası ve mesai sonrasında gösterilere katıldığını ifade ettik ve savunmamızda bunları yazdık.

Dava ilk derece mahkemesinde en ağırı 20 yıl ve daha aşağı mahkûmiyetlerle sonuçlanınca Türkiye’yi ayağa kaldırdılar.

1991 tarihli Antalya Savcılar Toplantısında yayınlanan Laiklik Bildirisinde ifade edilen şekilde Yargıtay karar verdi ve TCK 146’dan mahkûmiyetle sonuçlandırdı.

Sivas Davası’na Sivaslılar da dâhil (davaya katılan Avukatlardan başka) kimse sahip çıkmadı. Hatta öyle ki Sağcı – Muhafazakâr Avukatlar bile sahip çıkmadı. Ve hatta, davaya ucundan kıyısından dâhil olan, ama her seferinde müvekkilinin ismini bana sorup duruşmaya öyle giren önemli bir avukat arkadaşımız bile Sivaslıların adam yaktığını ima eden yazı yazdı.

Kısaca Sivas Davası Yargıtay kararından sonra sahipsiz kaldı. Bizler Yargıtay’ı G.Kurmay Brifinginden dolayı protesto ederek cüppeleri salonda bırakmıştık. Sivaslılar da ilgilenmeyince hükümlüler oldukça mağduriyet yaşadılar.”

Yıllar gelip geçti, adamlar içeride unutuldu. Anaların duaları yere düşen dualar gibi toprağa karıştı.

Evlatlarını kaptırmış analardan biri Başbakan Tayyip Erdoğan’ın seçim otobüsüne girip, ah etmiş, feryat etmiş, “evlatlarımızı bize verin artık” diye…

Başbakan ve eşi ağlamışlar.

Adem Kozu’nun annesi bir siyasi liderin yolunu kesmiş, “evladımı uzak zindanlara attılar, bari yanımızda olsun, gidip ayda bir görelim” diye rica etmiş.

“ilgileneceğim,” demiş, “hele bir belediye başkanı olayım, sen gör..”

O lider ertesi gün bir helikopter “kazası” sonucu bu dünyadan ayrıldı.

Acaba Sivas Davası mağdurlarının Allah’tan başka kimi kimsesi kaldı mı?

 

Zindanda Unutulmuş Müslümanlar

Muhakkak ki Allah Adaleti emreder.

Biz en başından beri “herkes için adalet” dedik.

Hukuk adalet getirmeli ve adalet hepimiz için gerekli.

Ortalık Ergenekon ve Balyoz Davaları ile çalkalanıyordu. Birileri tozu dumana katmıştı. O toz duman arasında gerçekleri görmeye çalışıyorduk. 2012 yılının ocak ayında bir grup Müslüman genç “Tutukluk Yapan Hukuk” adıyla bir bildiri yayınlayarak itiraz etmiştik:

“Ergenekon, Balyoz, KCK, El-Kaide, Hizbullah, Hizb-ut Tahrir vb. adlar altında bol keseden gerçekleştirilen tutuklamalar hukukun yanında bir yığın hukuksuzlukla sonuçlanmakta, kimin neyle suçlandığı tam olarak bilinmeksizin hukuk, kabataslak hatta hoyratça uygulanmakta, uzun uzun tutukluluk süreleri bizzat sindirme ve cezalandırma aracı olarak kullanılmaktadır.”

Ergenekon, KCK ve son olarak da Balyoz Davasında “adil yargılanma hakkı” ihlal edildiği gerekçesiyle tutuklu bulunanlar serbest kaldı.

Burada, yargılama adı altında ifratlardan ifrat, tefritlerden tefrit beğenilmesi garabeti, ayrı bir konu.

Asıl soru şu: Siz adil yargılanma hakkı derken samimi misiniz? Zira kamerayı biraz öteye çevirdiğimizde hiç de öyle görünmüyor.

Gelin, hükümet dâhil tüm çevrelerle bu ortak sözde, “adil yargılanma hakkı” üzerinde anlaşalım.

Sadece Türkler, Darbeciler, Askerler, Paşalar için değil Kürtler için de, İslami davalardan dolayı cezaevlerinde bulunan Müslümanlar için de “Adil Yargılanma Hakkı” diyelim, adalet talep edelim.

90’lı yılların başında başlayan, 2005’lere kadar bilfiil devam eden ve etkisi azalsa da halen süren 28 Şubat darbe sürecinde verilen kararlar ne olacak peki?

Hukukla değil darbeci kafaların talimatlarıyla bağlı olarak olağanüstü hal mahkemeleri görevi icra ederek verilen siyasi yargı kararları ile kendilerine, ailelerine, çevrelerine açıkça zulmedilen Müslümanların hali ne olacak?

Adil yargılanmanın a’sından nasibini almayan Müslümanların bazıları sürgünde, bazılarıysa 20 yıldır cezaevlerinde.

Üstelik bu insanlar cezaevlerinde “paşalar gibi” de ağırlanmadılar. Büyük çoğunluğu sayısız ve ağır işkence seanslarından geçirildiler. Bazıları sakat kaldı, bazıları işkencelere bağlı olarak bu dünyadan ayrıldı.

Kurunun yanında yaş da yanmasın. Hazır adil yargılanma demişken, hele şundan Müslümanlar da faydalansın! Olmaz mı?

Ne Anayasa Mahkemesi ne de hükümet, bu konuda bir açıklamada bulunmadı.

1690’lardan bahsetmiyoruz, halen içimizde yaşayan 1990’lardan bahsediyoruz!

Bence ‘Adil Yargılanma’dan önce, dürüst olmaktan, samimi olmaktan bahsedelim.

Altan Tan’ın konu ile ilgili TBMM’de bir soru önergesine verilen cevaba göre:

“Hizbullah, İbda-C, El Kaide ve Umut Davası dosyalarından 376 hükümlü mahpus bulunuyor. Bunların 231’i müebbet hapis cezası almış.”

İslami Hareket, Hizb-ut Tahrir, Ceyşullah, Sivas vb. davalardan içeri girenler, tutuklu veya hükümlüler, bu sayıya dâhil değil.

İşkenceler, hakaretler, küfürler, aşağılanmalar vb. akıl almaz insanlık dışı muameleler söz konusu sayıya dâhil değil!

İtilen kakılan, çelme takılan, altları oyulan, morglara kaldırılan binlerce hayat bu sayıya dâhil değil! (Sayıların dışında neler kaldığı, ancak dikkatli bakılırsa görülüyor.)

İnsanlıktan, eşitlikten, adaletten, hakkaniyetten, dürüstlükten bahsediyoruz ya ilkin. Daha sonra “Adil Yargılanma Hakkı”ndan…

O yüzden, bekliyorum, şöyle bir açıklama gelebilir her an Anayasa Mahkemesi’nden:

“Özür dileriz, Müslümanları –içerde- unuttuk.”

Doğru ya, bu ülkede Müslümanlar da var.

Anayasa Mahkemesi’nden böyle bir açıklama gelmezse, hükümetten gelir. Ne de olsa “bizimkiler iktidarda”, öyle değil mi!?

Hiç değilse, iktidarla halk arasındaki köprü olan “sivil” hükümet kuruluşları, “sivil” devlet kuruluşları, sivil görünümlü toplum kuruluşları veya birkaç “entegre firma” bir araya gelir, hep birlikte bir bildiriye imza atarlar. Göstersin kendini “Milli İrade”.  Daha önce olduğu gibi!

Bu da mı olmadı?

Bu davalardan ceza almış ve cezaevinde bulunan Müslümanların aileleri, yakınları, çevreleri, sokağa çıkar, sesini yükseltir, adalet taleplerini güzellikle birlikte mübarek bir baskıya çevirirler herhalde!

Yüzde 98’i Müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz neticede!

Yok artık, bu da mı olmadı!

O vakit, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi var!

Neyse ki Allah var (Ahiret var: Hesap Günü var.)

Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.