Ahmet Şat İle Röportaj

90’lı yıllardan bu yana cezaevlerinde pek çok Müslüman siyasi tutsak bulunuyor. Onlardan biri de Ahmet Şat. 25 yıldır bulunduğu cezaevini ilim ve irfan yurduna dönüştürdüğü, eseriyle ortada. Düşün Yayıncılık etiketini taşıyan “Vahiy Öğretisi Ve İslam” adlı eseri Mart ayında okurlarla buluştu. Cezaevindeki Yazarlar Serisinin 3. Röportajında kendisine kitaba ve hayata dair temel sorular sordum. 

http://www.dunyabizim.com/soylesi/26754/cezaevi-soylesileri-3-ahmet-sat-ile-roportaj

İslami düşünce ve yaşayışa dair pek çok meselenin ele alındığı, 615 sayfalık, kapsamlı bir kitap sundunuz okura. Cezaevi koşulları içinde bulunduğunuz hesaba katılınca, “kitabın ardında nasıl bir gaye ve gayret yatmakta” sorusu, ister istemez önem kazanıyor.

F tiplerinin açılıp bizim de Bolu F tipine sürgün edildiğimiz (2002) dönemde tam bir tecrit hayatı yaşıyorduk. Bu tecridi en azından zihin dünyamızda kırmak için düzenli yazı yazmaya başladım. Ele aldığım konular daha ziyade İslam geleneğinde tartışma konusu olan ve bugün de geleneğin etkisi ile hareket edildiği için sorun yaratmaya devam eden konuları kapsamaktadır.

Eser uzun bir zaman diliminde oluştu. Elbette bunda cezaevinin şartları, uygulanan yasaklar ve kaynaklara ulaşmadaki problemler belli oranda etkili oldu. Tabi bu sıkıntıların olumlu faydaları olduğu zamanlar da oluyor. O da özgür bir insanın eldeki kaynaklarla çok kolay temin edebileceği bir bilgiyi içerde biz, uzun bir zaman diliminde ve bir düşünce girdabına girerek ulaşmaya çalışıyoruz. Nakilde bulunmak yerine düşünce üretmek, bir yandan zihinsel tembelliğimizin kırılmasına diğer yandan vicdanımızın onay verebileceği sonuçlara varmamıza vesile olabiliyor.

Eseri yazmadaki gayeye gelince, bugün yaşadığımız en önemli problem, vahyi öğretinin oluşturduğu “dini algımız”daki problemlerdir. Ve bu problemin doğal sonucu olarak yaşanan her alandaki ahlaki çöküntüdür. Bu problemin en önemli nedenlerinde biri de dinimizin temeli olan vahyin nasıl bir öğreti olduğu, hayatımıza nasıl ve neden müdahil olması hususunda yaşadığımız sorunlarıdır. Bu amaçla din algımızın doğru bir zemine oturtulması için bilgi kaynaklarımızın ve kültürel alt yapımızın sorgulanma ihtiyacı kendini dayatmaktadır. Amacım, bu sorgulama sürecine bir oranda katkı sağlamaktır, diyebilirim.

Vahiy öğretisine sıhhatli bir yaklaşım için olmazsa olmaz niteliğine sahip gördüğünüz ilkeler nelerdir?

Somut ilkeler ortaya koymak yerine şöyle bir perspektifle sorunuza yanıt vermeye çalışmak daha doğru olacağı kanaatindeyim. Vahyi öğretiye karşı sıhhatli bir bakış açısı için öncelikle sıhhatli bir din algısına sahip olmamız gerekiyor. Diğer yandan sıhhatli bir din algısı için de yine vahyi öğretinin sağlıklı bir şekilde anlaşılmış olması gerekiyor. Görüldüğü üzere bunlar iç içe girmiş ve bir birbirine bağımlı iki konuyu teşkil etmektedir. Bu sebeple din algımızın temelini oluşturan Allah, insan ve evren (eşya/kainat) tasavvurlarımızı vahyin ortaya koyduğu şekliyle oluşturmamız zorunludur. Bunun için de insanın muhatabı olan varlıklara karşı (Allah-insan-evren) hukuksal ilişkisini varoluşsal (ontolojik) olarak yeniden tanımlamamız icap ediyor. Böylece bütün konusu bu muhataplarla olan ilişkilerini düzenleyen Kur’an ayetlerini daha iyi anlamış olacağız. Bunun içi asli kaynaklarımız ışığında doğru bilgiye ve bu bilginin ürünü olan doğru eyleme ihtiyaç duymaktayız.

Doğru bilgi ve doğru eylem arasında mekik dokuyarak, ulaştığımız her doğru bilginin son olmadığını ve bunun ötesinde daha doğru bir bilginin olabileceği rezervini de koruyarak, hakikat arayışımızı son nefesimize kadar sürdürmeliyiz.

Diğer yandan, vahyi öğretinin doğru anlaşılması için insana yeryüzü için verilmiş egemenlik statüsünün (halife) ne anlama geldiği ve insanın irade sınırlarının doğru anlaşılması da büyük önem taşımaktadır. Böylece muhatap olduğumuz her vahyi buyruğu bu egemenlik sınırları içinde anlamamız ve yorumlamamız mümkün olacaktır.

Müslümanların bugün içinde bulundukları süreci “vahiy öğretisine karşı yabancılaşma” olarak tanımlıyorsunuz. ‘Bir diğer sorun, geleneğin akıl fonksiyonları üzerine kurduğu ambargolardır’ diyorsunuz. Gelenekle hesaplaşma veya helalleşme sorunu varlığını olduğu gibi koruyor. Bu sorunun üstesinden gelmeyi nasıl başarabiliriz?

Batı toplumunda dine karşı yabancılaşma, seküler bir hayat tarzı ile birlikte modernizmi doğurmuştur. İslam geleneğinde vahyi öğretiye karşı yabancılaşma ise Kur’an’dan uzak ve hurafelerle dolu eklektik bir dini inanış ve yaşamı önümüze koymuştur. Muhammed İkbal, yaşadığı dönemi “İslam dininin mezarlığı” şeklinde tasvir etmektedir. Bu sebeple bu eklektik dinin veya bu mezarlığın İslam olmadığını bilmekle işe koyulmalıyız

Peygamberimizin rıhletinden sonra özelliklede tedvin asrıyla birlikte hadisin otoritesinin aklın otoritesine tercih edilmesine yönelik bir yaklaşım görüyoruz. Bu sürecin bir uzantısı olarak bir mitolojiye dönüşen içtihat kapısının kapanması ile aklın fonksiyonları devre dışı bırakılmıştır. Bu süreçte yeni düşünce üretmek yerine nakillerle veya kıyas yoluyla mevcut sorunlar çözülmeye çalışıldı. Bu durum İslam geleneğinde ortaya konan düşüncelerin sürekli birbirini tekrarlamasına yol açmıştır. Tabi bu da yeni sorunları tetiklemesi ve bir kısırdöngünün yaşanması anlamına geliyor.

Ortada kimin tarafından kapatıldığı bilinmeyen bir kapı durmaktadır. Oysa ilk dönem Müslümanların hikmet odaklı içtihatlarda bulunduklarını biliyoruz. İçtihat; Kur’an ve peygamberin otoritesi ışığında hikmetle hareket etmek ve çözüm sunmaktır. Bu açıdan Kur’an tüm zamanların kitabı iken, hikmet ise zamanın Kur’an ruhuyla hareket etmektir. Ve bu da ancak, kaynağı Kur’an ve peygamber olan “İslami bir akıl”la olur. Bu nedenle mutlak olarak tekrardan aklın otoritesini tahkim etmek gerekiyor.  

Diğer yandan, bugün yaşadığımız ahlaki yozlaşmamızın temelini, tevhitten sapma olarak görüyorum. Bunun için Allah’ı hayatımıza dâhil etmeliyiz. Yine, din algımızın temeli olan Allah, insan ve evren tasavvurlarımızı yeniden inşa etmeli, Kur’an ve peygamberi aracısız olarak bilgi kaynaklarımıza dönüştürmeliyiz. En önemlisi de Kur’an’da, peygamberin “Rabbim! Kavmin bu Kur’an’ı terk edilmiş halde bıraktı”(25/30) şikayetinin muhatapları olduğumuzu da hiç unutmamalıyız. 

Cezaevindeki yazarlara sorduğum soruyu size de sormak istiyorum. Dışarıdaki hayata dair en çok nelerin özlemini duyuyorsunuz?

Özlemini çektiğimiz şeyleri sıralamak galiba uzun bir liste oluşturacaktır. Ama kısaca özgürlüğe dair her şey diyebilirim. Yaşadığınız esaret nedeniyle mahrum bırakıldığınız her şeyin özlemini çekiyorsunuz. Öncelikle aileniz ve sevdiklerinize karşı duyduğunuz özlem ve hasret hem hayallerinizin hem de dualarınızın başını süslemekte… Sonra önünüzde bir duvar olmadan sınırsız bir şekilde yürümek ve koşmak… Birde ağaçlar, çiçekler, hayvanlar, dağlar ve deniz…  Anlayacağınız hayata dair her şeyin özlemini çekiyorsunuz… 

 

Ahmet Şat, Vahih Öğretisi ve İslam, Düşün Yayıncılık