Kaçaklar Ordusu

Askerliğin 15 aydan 12 aya düşürülmesi, askerliğe elverişli olmayanlara “çürük” denilmesinden vazgeçilmesi bu alanın son dönemdeki olumlu gelişmeleri.

Yeni olumlu gelişmeler olur diye beklerken bir de ne görelim!..

Başbakan’ın açıkladığına göre Türkiye’de 600 bin asker kaçağı var imiş!

“Kaçaklar yakalanmalı ve hemen askere alınmalı” imiş!

Düğmeye basıldıktan sonra Esnaf ve Sanatkârlar Odası değil Milli Savunma Bakanlığı bir tarife yayınladı. Bu tarifeye göre asker kaçakları yakalandıkları yahut teslim olduklarında yıllara oranla katlanarak artan miktarlarda para cezaları ödeyecekler. Unutmadan, üstüne bir de askerlik yapacaklar!

Hayırlı olsun!

30 Ekim’deki bu “kampanya”dan bir gün sonra bütün ulusal gazetelere göz attım.

Bazı gazeteler bu askeri “kampanya”yı ilk sayfadan duyurma gereği bile duymazken iki gazete kendilerini trajikomik duruma düşürmekte gecikmemişti.

Star ve Yeni Şafak Gazeteleri hemen, hangi ara çekmişlerse, aynı fotoğraf ve coşku ile manşet civarından okuyucularına duyurdular olayı:

“Bakaya Cezası Bedelli Gibi” (Star) – Yeni cezalar açıklanır açıklanmaz yoklama kaçağı ve bakaya binlerce genç askerlik şubeleri önünde kuyruk oluşturdu!-

“Az Öde Kuyruğu” (Yeni Şafak) – Askerlik Şubelerine Akın!-

Yeni Şafak ve Star, yapmayın Allah aşkına! Bu ne şimdi?

Kişilerin ilkeleri ile bu denli çelişmeleri tehlikeli değil mi?

Süregelen asker intiharlarını, askerde yaşanan hak ihlallerini, askere gitmeyenlerin haklı nedenlerini, vicdani retçilere uygulanan sivil ölümleri ne kadar önemseyip taşıdınız manşetlerinize, ne kadar sordunuz, sorguladınız?

Şimdi de kalkmış, haydi kızlar okula kampanyası gibi haydi gençler askere kampanyasına katılıyorsunuz. Gençleri düşünüyormuş havalarına girmeyi de ihmal etmiyorsunuz.

“Koşun koşun koşun, kaçırmayın, erken kayıt avantajlarından yararlanın!” diye yüksek sesle, alelacele sesleniyorsunuz.

Durun bakalım, bir dakika! (one minute!)

“Akın var akın” diye üfürüyorsunuz da, soruyor musunuz: ne akını, nereye akın?

Yeni Şafak Gazetesi bir nevi “hükümet bülteni”ne dönüşmüştü ve kendisinden umudumuzu yitireli yıllar yıllar olmuştu. Ne var ki Star nasıl bu kadar kolay gaza gelebiliyor, her şeye rağmen insan şaşırıyor.  Koca koca adamlar gazeteleri yönetiyor. Yoksa o isimler göstermelik mi, asıl isimler başka mı? Olur ya, burası Türkiye. Darbeci paşaların genel yayın yönetmenliğinde çıkan gazeteler vardı.

Star’ın logosunun hemen altında “Yeni Türkiye’nin Gazetesi” diye bir ibare var.

Benim bildiğim yeni Türkiye İnsan Haklarına, Din ve Vicdan Hürriyetine, İfade Özgürlüğüne saygılı bir ülke. Avrupa Konseyi’ne üye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf bir ülke. Hatta “ileri demokrasi” (ne demekse?) günlerine erdi!

Açık konuşmak gerekirse; kampanya çok zekice. 10 sene sonra senin yaşına geldiğinde profesyonel askerlik yapmayı kendi hür iradesi ile tercih eden vatan evladının alacağı parayı sen ceza diye ödeyeceksin ve üstüne sevineceksin! Ha, bir de, sen o kadar vatan evladı değilsin, vatan haini gibi kaçak geziyordun, neyse ki devletin merhametli kollarına kendini teslim ettin, bağışlandın! (hadi hadi, affettik seni!)

Allah’ım, sen aklımızı koru yarabbim!

“Kaçaklar Ordusu” Başbakan’ın açıkladığından daha kalabalık. Biz ona 750 Bin diyelim. Google’dan aldığım bilgiye göre Türk Ordusu 700 Bin kadar insan barındırıyor bünyesinde. (tam rakamı, eminim TSK da bilmiyordur. Yıllarca çok güçlü bir ordu olduğuna inandırıldık ve ilginç istatistiklere göre Allah’tan sonra en çok ona güvendik.Toplum Mühendisliği denen bir şey varmış, tamam, anladık.)

Yani, her halükarda Türk Ordusu’na katılanlardan fazla vatandaş katılmak “zorunda” olmasına rağmen katılmıyor, kaçıyor.

İşte burada bilinçli bir direniş söz konusu. Daha bilinçli bir direniş için bakınız: hakkınız olan Vicdani Ret.

Benim de bir süre görev aldığım “Türk Kaçaklar Ordusu”nun (üç kelimeyi de tırnak içinde yazdım!) mevcut Türk Ordusu’ndan (TSK’dan) daha kalabalık olmasının anlamı nedir diye düşündünüz mü?

“Kaçaklar Ordusu”na katılım gönüllü iken, Türk Ordusu’na insanlar zor’la katılıyorlar, iradelerine tecavüz ediliyor.

“Kaçaklar Ordusu”nda olduğu için intihar eden kimseyi tanımıyoruz ancak Türk Ordusu’nda son 10 yılda intihar eden sayısı “şehit” sayısından daha fazla.

“Kaçaklar Ordusu”nda görev alanlar Türk Ordusu’nda görev alanlara nazaran “haklılık ve sağlık” bakımlarından kıyaslanmayacak kadar ileri seviyedeler.

Benzeri pek çok insani kriteri ele aldığınızda, şüphesiz “Kaçaklar Ordusu”na yazılmak, maddi manevi, çok daha avantajlı.

Ben de size erken kayıt avantajlarından yararlanın derim.

Bir de mümkünse, vicdani ret seçeneğini düşünün.

O ki askerlikten soğudunuz bir kere, içinizi ısıtabilir!

Ramazan Günlüğü 17

Bir Müslüman vicdani retçinin Askeri Mahkemece cezalandırılıyor olmasının islamcı yahut muhafazakâr, ana akım yahut “paralel merkez” yahut “yandaş” medya tarafından “görülmediği”, görülmeye değer görülmediği bir zaman ve ortamdayız.

İslami kavramlar bazen çok şeyi açıklar. İmtihan!

Bazı şeyleri hatırlamanın ve hatırlatmanın zamanıdır.

Pınar Öğünç, Asker Doğmayanlar kitabının girişinde Türkiye’deki Vicdani Ret Mücadelesinin tarihini 11 sayfada etraflıca ortaya koyuyor.

Bir yerde şöyle bir “gönderme” yapmış:

“Vicdani Reddini açıklayanların sayısı artarken, 3. Müslüman Öğrenciler Buluşması’ndan da önemli bir bildiri çıktı. Özgür Açılım Platformu, Hür Beyan Hareketi, Umut Gençliği, Genç Öncüler, Felah Çağrısı ve Mavera Gençlik Hareketi’nin imzaladığı metinde, vicdani reddin, insani ve İslami bir hak olduğu belirtilerek çağrıda bulunuluyordu.”

Kitaptaki en çarpıcı bölüm, bana kalırsa ilk bölüm. Türkiye’nin ilk vicdani retçisi Tayfun Gönül’ün düşüncelerini okuyunca (öngörülerine, sadeliğine, netliğine, kararlılığına ve cesaretine bakınca) katılmasanız da takdir edeceksiniz!

Türkiyeli Müslümanların büyük kısmı askerlik sorunu ile hesaplaşmak için Tayyip Erdoğan’ın (”Baba”, Büyüksün!) vicdani retçi olmasını beklerken (2023’e kadar bekleyebilirler!) arkasına Allah’ı, Melekleri ve Müslümanları almamış Tayfun Gönül’ün sözlerine ve dahası sözleri ile uyumlu eylemlerine bakın. Yıl 1990!

Sokak Dergisi’nde kendisi ile yapılmış söyleşiden bir iki pasaj aktarmak isterim:

“Askerliğe karşı tepkin ne zaman başladı?

Çocukluğumdan beri diyebilirim. Çünkü ben kendimi bildim bileli, var olan dünyadan çok, olması ge­reken üzerine düşündüm.(…)

Neden paralı askerlik yapmadın, üç ay­da kurtaracaktın?

Yaşamımda her zaman düşüncelerimle, davranışlarım arasında bu uyumu gözetmişimdir. Sonuçta benim askerliğe karşı çık­ma nedenim; askerliğin zor ve uzun olma­sından değil, çünkü ben bir doktorum, her­kes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullar­da sürdürmektir.

Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir. Bunun ahlaki sorumluluğunu üstlenmek istemiyo­rum.

Bu kampanya başını belaya sokmaya­cak mı?

Bu kararı vermeden önce bir yıl kadar dü­şündüm. Birçok arkadaşımın yaptığı gibi gözden uzak, kıyıda köşede durup askere gitmemek de vardı. Ancak ben yaşamın an­lamını hiçbir zaman salt kendi yaşantım üzerine kurmadım.

Dünyayı değiştirmek mücadelesiyle kendimce bir bağ kuramadı­ğım zaman, huzursuz oluyorum. Böylesi gizli saklı yaşamak bana onursuz geliyor. Bunun pratik sonuçlarının farkındayım.

Beni zorla askere alabilirler. Saçlarımı ke­sip elbise giydirebilirler. Ama hiçbir zaman emredersiniz komutanım dedirtemezler. Elime silah verip al bir düşman diye karşım­daki insanları öldürtemezler. Selam verdirtemezler. Yapabilecekleri en fazla şey, beni öldürmek.

Doğrusu ölüm beni korkutuyor ama, insan yaşamını nereye ka­dar ölüm korkusuna göre düzenleyebilir?

Kimlerden destek umuyorsun?

Öncelikle kadın hareketinden. Çünkü militarizm hiç tartışmasız bir erkek ideolojisidir. Militarizme karşı mücadele (bazı fe­ministler gene kendileri adına politika üret­tiğim için kızacaklar ama) kadın hareketi­nin asli meselelerinden biridir.

Ayrıca, bu­gün Kürt ulusuna karşı ilan edilmemiş bir iç savaş vardır. Ben nasıl erkek olmama rağ­men cinsiyetime ihanet ediyorsam, bu sa­vaşa katılmamakla kendi ulusal kimliğime de bir anlamda ihanet ediyorum.

Dolayısıy­la Kürt hareketinden destek bekliyorum. Özellikle merak ettiğim bir konu sosyalistlerin tutumu. Acaba, bir anarşisti destekle­yecek kadar “özgürlükçü” olabildiler mi?

Hemen söyleyeyim, bir sosyalist ülkede de yaşasaydım, aynı kampanyayı yürütürdüm. Benim için ordunun kızılı da sarısı da beya­zı da hepsi bir. Ayrıca, Müslümanların tu­tumlarını da merak ediyorum. Bana öyle geliyor ki inançlarında samimilerse, bu lâ­dini devlette askerlik yapmak onlara da ters geliyor olmalı. “

Düşündürücü!

Pınar Öğünç’ün bahsettiği 3. Müslüman Öğrenciler Buluşması’ndan çıkan çok önemli gördüğüm ortaklaşma metnini buraya almadan önce okuru Hilal Kaplan ile baş başa bırakmak istiyorum.

Enver Aydemir askeri Cezaevine kapatıldığında “Müslümanların ‘vicdan’ları ile imtihanı” başlıklı bir yazı kaleme almıştı Taraf Gazetesi’nde.

(Yasin Aktay’ın Yenişafak Gazetesi’nde yayımladığı “Enver Aydemir’in Uyarıcı Vicdanı” da, adı üzerinde uyarıcı idi. Akılda kalmış.)

Hilal Kaplan uyarıcı yazısını irkiltici bir tarzda noktalıyordu:

“İmanî bir imtihanı fevkalâde bir biçimde veren Enver Bey ile Türkiyeli Müslümanlar olarak imtihan oluyoruz. Bu minvalde askere alınma ihtimali olmayan Müslüman bir kadın olarak vicdani reddin “hak” olduğunu haykırmak adına yapabileceğim ‘delikanlılık’ bu kadar. Bakalım Müslüman erkeklerimizin ‘delikanlılığı’ ne kadar olacak…” (30.12.2009)

Ve o Ortaklaşma Metni:

3. Müslüman Öğrenciler Buluşması Ortaklaşma Metni:

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

1.   Laiklik temelinde inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nde askerlik, mesleklerden bir meslektir ve kimse bir mesleği yapmaya zorlanamaz. Askerlik dâhil hiçbir meslek “vatan borcu” sayılarak insanlara dayatılamaz.

2.   Halkı, başka hiçbir meslekten soğutmak suç olmadığı gibi askerlikten soğutmak da suç olamaz. ‘Halkı askerlikten soğutmak’ diye bir suç olacaksa, askerlik sırasında bu halkın çocuklarını aşağılayan Türk Silahlı Kuvvetleri seçkinlerinin tamamı söz konusu suç dolayısıyla yargılanmalı en başta.

 3.   Laik ve demokratik bir kimlik taşıdığını iddia eden cumhuriyetin askerlik kurumu, dini ve dinî kavramları bir meşruiyet zemini olarak kullanamaz. Dolayısıyla TSK’nın, ”Şehitlik”, ”Vatanın kutsallığı”, ”Peygamber Ocağı” gibi kavramları kullanarak İslami değerleri istismarına bir an önce son verilmelidir.

4.   Müslüman ancak Allah’ın rızasını gözeten bir orduya mensup olabilir. Müslüman bir şahsiyetin NATO gibi uluslar arası emperyalist bloğa dahil veya laik bir orduda kendi rızasıyla görev alması düşünülemez.

5.   Kişinin dinî, ahlaki, siyasi ve sair nedenlerle herhangi bir orduda zorunlu olarak askerlik yapmayı reddetmesi demek olan Vicdani Ret insani ve İslami bir haktır.

6.   Dünyanın pek çok bölgesinde vicdani reddin bir hak olarak tanındığı ve fakat “vatanı düşmanlardan korumaya dair” bir sorun veya zaaf yaşanmadığı kamuoyunun dikkatinden kaçırılmamalıdır.

7.   “Vatanı kimden koruduğumuz” ve “Kime karşı cihad ettiğimiz” sorularına Müslümanlar hiç şüphesiz vahyin ışığında yanıt bulmalılar. İki kardeş halkın çocukları, kirli bir ‘iç savaş’ın kurbanları oluyorken, devlet’ten veya kavim’den değil, yalnızca Hak’tan yana tavır almalılar!

8.   Askerlik yapmakla erkeklik / erkek olmak arasında mantıklı, rasyonel bir ilişki bulunmamaktadır. Ancak resmi ideolojinin sponsorluğunda kof ve yoz bir “erkeklik edebiyatı” yapıla gelmektedir. Gayrıfıtrî bu erkeklik kurgusu, ‘askerlik yapmayanın erkekten sayılmayacağı’, ‘askere gidince adam olunacağı’ ve ‘askere gitmeyene kız verilmeyeceği’ gibi komik ve korkunç ‘batıl inançlar’ın yaygınlaşmasına sebep olmaktadır.

9.   Askerlik yapmayan veya yapamayan insanlara bir kurum tarafından “çürük” denmesi o insanların ruh veya beden sağlığı ile yahut karakterleri ile alakalı olmayan, söz konusu kurumun kendine ait teknik bir tabirden ibarettir. “Çürük”, dışlayıcı ve aşağılayıcı bir dil’den dökülen kötü bir sözdür, kabul edilemez.

10.  Tüm bunlar düşünülerek, ‘zorunlu askerlik’ ve ‘vicdani ret hakkı’nın hem toplumsal hem de siyasi düzlemde ciddi biçimde -itidal ve derinlik içinde- tartışmaya açılması gerekmektedir.

 Özgür Açılım Platformu – Hür Beyan Hareketi – Umut Gençliği – Felah Çağrısı – Mavera Gençlik Hareketi

(2 Mayıs 2012)

Ramazan Günlüğü 16

En son Abdurrahman Arslan söylüyordu:

“Türkiye’de adalet olmadığı için Adalet Sarayları yapılıyor.”

Eskişehir Askeri Mahkemesi “asker olmayan” -vicdani retçi- Enver Aydemir’i yargılama hakkını kendinde görmüş, kendisine 10 ay hapis cezası vermiş ve bunu da -6000 TL- para cezasına çevirmiştir.

Bir Zaytung Haberi değil bu!

Ne yazık ki şaşırma yeteneğini kaybediyor insan bu ülkede.

Bizzat varlığı hukuksuz olan bir mahkemeden hukuki bir karar beklentisi içinde olunamayacağı gün gibi ortada.

Askeri Mahkeme kararında Enver Aydemir’in vicdani retçi olamayacağını ifade ediyor. Esasen mahkeme kendi hakkında bir karar vermiş ve kendisini gerçekliğin dışına savurmuş, görünen köye kılavuz istemiş ve nihayet güneşi balçıkla sıvamaya beyhude çalışmasını ‘bitirmiş’tir.

Vicdani Retçi olmayan adama, kabul etmediği ve gayet sağlıklı ve “bozulmamış” olduğu halde neden çürük raporu verildiği sorusunu sormasın kimse!

Enver Aydemir hakkında, kendisine işkence yapıldığına ilişkin bir dava Selimiye Askeri Mahkemesi’nde devam ediyor. Hukuk’tan bağımsız olarak!

Yargı bağımsızlığı dedikleri bu olmasın!?

“Askerde Yaşanan Hak İhlalleri Tehlikeli Boyutlarda”

7 Mart 2013 tarihli Agos Gazetesi’nde Uygur Gültekin ile yaptığımız röportaj:

Ermeni Kürt ve Rum’lara olan algılar ile başlamış bildiriniz.  Sanırım Trabzon’da büyüdünüz. Müslüman olarak şimdi dönüp baktığınızda bu algılara nasıl bakıyorsunuz. Trabzon’da algılarınız nasıldı nasıl değişti? 

Doğal olarak değişiyorsunuz. Değişime kendinizi kapatsanız bile değişiyorsunuz. Düşünün ki 18 yaşına kadar yaşadığım şehirde ne bir Kürt tanımışım ne bir Ermeni ancak bu insanlarla ilgili olumsuz imajlara, önyargılara sahiptim.

Sokakta, okulda, camide aynı insanlar, aynı düşünceler, aynı söylemler hâkim. Birbirini tekrar eden ve tekrar tekrar üreten tek bayrak tek millet tek dil tek din tek devlet gibi tek düze bir algı içinde yoğruluyorsunuz. Böyle bir yerde bırakın başka bir dünyayı, başka bir düşünce pek mümkün değil. Mümkünü varsa, istisna sayılmalı. Neredeyse herkes, üç aşağı beş yukarı, devletçi, milliyetçi, muhafazakâr, statükocu bir iklimin insanı. Ancak gurbete gitmekle, yeni dönemde üniversitelerin artması, internetin yaygınlaşması, ulaşımın kolaylaşması ile insanlar farklılıklarla karşılaşıyor ve sorgulama imkânları elde ediyor.

Trabzon’a ve geçmişime 5 yıl sonra dışardan baktığımda, düşünce dünyamın devletçilik ve milliyetçilik temelli olduğunu çok net görmüş ve şaşırmıştım. Pekala “vatanını milletini sevmek” diye bildiğimiz o masum algı, Kürt Meselesi gibi Ermeni Meselesi gibi netameli konular söz konusu olduğunda sizi kolayca adaletsizliğe savuruyor. Oysa siz Müslümansınız aynı zamanda, adil olmalısınız! Olamıyorsunuz çünkü büyük çelişkiler içinde debeleniyorsunuz ne yazık ki.

‘İnandığım gibi yaşamak istiyorum’  diyorsunuz. Nasıl yaşanamıyor? 

İnançlarıyla uyum içinde yaşamak için yeterli özgürlük alanı bulamayanlar iki yüzlü davranmaya itiliyorlar. Takiyye adı altında olmadık halleri meşrulaştırmaya çalışıyoruz mesela. Doğru bulmadığımız düşünceleri üniversitede dahi kendi düşüncemiz gibi yazıyoruz. Yoksa o dersten geçemeyeceğiz!

Çocukların sahibi önce Allah sonra ailelerdir ancak devlet zorla alıyor ve ideolojik eğitim veriyor. Hâlbuki ben inandığım dine göre insanlığa, evrenselliğe ve kardeşliğe uygun olarak yetiştirebilirim çocuğumu.

Bir Müslüman olarak adil olmak bana farz kılınmış ancak adaleti değil kendince bellediği ulusal çıkarları ilke edinmiş laik bir orduya katılmaya zorlanıyorum. Laik olduğunu iddia eden devlet dinimi tekeli altına alıyor ve Müslümanları kendince tek tip dar bir İslam yorumuna mahkûm ediyor, camilere memurlar tayin ediyor.

Dahası da olan bu örneklere bakınca, inandığımız gibi değil çarpık çurpuk bir yaşamak var ortada Müslümanlar adına.

Uzunca bir süredir ordu üzerinde çeşitli operasyonlar yapılıyor. Balyoz ve Ergenekon davalarında çok sayıda asker yargılanıyor. Sizce nasıl bir değişim var orduda.  

Cumhuriyeti de aşan, son 200-300 yıl içinde tarihi önemi haiz bir yeniden yapılanma, kritik bir aşama olarak görüyorum bu yargılamaları. Türkiye’yi de orduyu da rahatlatacak bir zihinsel dönüşüm yaşanıyor, yaşanıyordur inşallah. Çok geç gelen bir normalleşme adımı. Biraz apar topar ve sancılı. Ama hayırlı.

Askerde şüpheli intiharlar sık sık gündeme geliyor. Askerliğin zorunlu olmasının ya da askerlik üzerine açıklamanızda belirttiğiniz sıkıntılar bunun temel gerekçesi olabilir mi? 

Savaş Karşıtları, Asker Hakları, Askerler Anlatıyor gibi sitelere baktığınızda askerde yaşanan hak ihlallerinin tehlikeli boyutları çoktan aştığını göreceksiniz. Öte yandan askeriyeden yapılan açıklamaların inandırıcılığının son derece zayıf olduğu da malum. Hal böyleyken TSK’da “her ölüm şüpheli ölümdür” dense yeridir. Alabildiğine keyfilikler mümkün, denetimler çok sınırlı ve sıkıntılı iken intihar vakalarında şüphe esas hale geliyor. TSK’da Hukuk’un yaygınlaştırılıp içselleştirilmesi ile, yeterince şeffaflaşma ile sıkıntılar asgari düzeye inecektir. Hiç değilse askerlerin ruh sağlıklarının bozulmadığı, hak ihlallerinin düşük olduğu bir yer olsa askeriye.

Hükümet ‘muhafazakar ve dindar’ bir hükümet olarak kendini atfediyor. Askerlik hala zorunlu ve sıkıntılı. Sizce dindar bir hükümetin vicdani ret ve askerlik konusunda bakışı nasıl olmalıdır. 

En kısa sürede vicdani ret hakkının tanınması lazım. Laik bir ordu için konuşuyoruz; peygamber ocağı ve şehitlik söylemlerinden vazgeçilmesi lazım. Askerlik, militarizm kutsamalarının bitmesi lazım. Askeri harcamalardan yapılacak tasarruf akıl almaz boyutlara varan israfların önünü alacaktır. Askerlik yapanın da yapmayanın da hakları korunmalı.

“İnanmadığım değerler için savaşmam”

Dini inancı gereği askere gitmeyi reddeden Mehmet Ali Başaran, “Benim ulusal sınırlarım yok, haramlarım ve helallerim var” diyor. Vicdani ret deklarasyonunda, “insanların sabah akşam küfür ettiği veya yediği, hakaret ettiği veya yediği, aşağılandığı, haksızlıklara uğradığı bir yerin peygamber ocağı olamayacağını” belirten Başaran, ETHA’nın sorularını yanıtladı.

İSTANBUL– Avukat Mehmet Ali Başaran, dini inancı gereği askere gitmeyi reddediyor. 28 Şubat’da vicdani reddini açıklayan 30 yaşındaki Başaran, ETHA’nın sorularını yanıtladı.

Irkçılığın özellikle kışkırtıldığı Trabzon’da doğup büyüyen Başaran, “Türk olmak Ermeni veya Kürk olmaktan daha değerli değil” diyor. Ordu için “Peygamber ocağı” tanımlamasına karşı çıkan Başaran, Müslümanların Türkiye’deki ezilen halklara yönelik zulme sessiz kalışını da değerlendiriyor.

İşte Mehmet Ali Başaran ile yaptığımız söyleşi:

Vicdani ret deklarasyonunuzdan, vicdani reddinizi dini inançlarınıza dayandırdığınız anlaşılıyor. Doğru mu anlamışım?

Doğrudur. İslam, Müslüman için bir ideoloji değil dünya görüşüdür. Dünyayı inandığımız değerlere göre görür ve değerlendiririz. İslam insanın hayatının hiçbir alanını düzenleme dışı bırakmamış. Siyaseti, ticareti, ibadeti, evliliği, mirası vs her alanı düzenlemiş, sınırları çizmiş, hukuku belirlemiştir.

“…İnanmadığım değerler için savaşmaya, ölmeye ve öldürmeye zorlamasına razı değilim” diyorsunuz. İnanmadığınız değerler nedir?

Laik, modern, üniter bir ulus devletin değerleriyle, dost ve düşman algısı ile benim dinimin değerleri, dost ve düşman algısı doğaldır ki örtüşmüyor. Bu yüzden inanmadığım değerler için savaşmam diyorum. Ben bir insanım ve Müslümanım. Modern bir devlet gibi düşünmem ve hareket etmem beklenemez. Benim ulusal sınırlarım yok, haramlarım ve helallerim var. Devletin âli menfaatleri ile benim bir Müslüman olarak menfaatlerim uyuşmuyor. Devlet Allah’a inanmıyor ki. Ama ben Allah’a iman etmişim. Ben Allah’tan korkuyorum. Devlet ölse hesap vermeyecek ama ben Ahiret Günü’ne inanıyorum, Allah’ın huzuruna çıkıp hesap vereceğim. Bu devleti ben kurmadım, ben yönetmiyorum. Devletin durduğu yerde duruyor değilim ki baktığı yerden bakayım, gördüğü gibi göreyim. Hani devlet insanın huzur ve mutluluğu için bir araçtı sadece!

Trabzon başta olmak üzere Karadeniz illeri, ırkçılığın yoğun olduğu yerler olarak biliniyor. Siz ise milliyetçilik, ulusalcılık ve ırkçılığı reddediyorsunuz…

Belli bir ulusa mensup olmanın üstünlük nedeni olamayacağını söylüyor İslam, ben de onu söylüyorum doğal olarak. Nasıl ki İngiliz olmak Türk olmaktan daha değerli değilse kendisel olarak; Türk olmak da Ermeni veya Kürk olmaktan daha değerli değil. Tercih edemediğimiz, doğuştan gelen, Allah’ın ayetleri olan ırkların ve dillerin hepsi eşit, hepsi değerli. Peygamberimiz (sav) Veda Hutbesi’nde bunu söylüyor: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız birdir. İslam’da insanlar eşittir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem de topraktan yaratıldı. Allah katında en değerliniz, en çok Allah’a sığınanınız, emirlerine yapışanınız, günahlardan arınanınız, azabından korunanınızdır. Bir Arab’ın, Arap olmayana, bir başkasının Arab’a, bir siyahın bir kızılderiliye, bir kızılderilinin bir siyaha, takvanın dışında bir üstünlük sebebi yoktur.”

Hal böyleyken, ne yazık ki milliyetçilik üzerinden özel bir çalışma -toplum mühendisliği- yürütülmüş, edebiyatla, hamasetle, güzellemelerle Türk İslam sentezi kültürleştirilmiş, topluma yedirilmiştir.

Karadenizlinin gözünde milliyetçilik kötü bir şey değil. Sapla samanı öyle bir karıştırmışlar ki ayırmak çok kolay değil ne yazık ki. Okulunda, evinde, camisinde, televizyonunda, gazetesinde, mahallesinde, ulusal ve yerel kanalında onu görüyor, onunla övünerek büyüyor çocuklar. Gerekli sorular sorulmuyor, başka türlü düşünme seçeneği sunulmuyor. Hak vermemekle birlikte anlamak lazım. Elbette anlamakla da kalmamalı. Adalet ve özgürlük için herkes bir taşı olsun yoldan kaldırmalı.

“Aklımı, kalbimi ve ufkumu bir ulus devletin sınırları ile sınırlandırmıyorum. Böyle bir sığlığa mahkûm olmanın, bana engin bir Adalet bilinci bağışlayan İslam’a haksızlık olacağının farkındayım” diyorsunuz. Ancak bugün ordu “Peygamber ocağı” olarak geçiyor. Bunun için ne diyeceksiniz?

Vaktiyle bir afiş hazırlamıştık, tek sorudan oluşan: “Aşağıdakilerden hangisi peygamber ocağıdır? a) Ordu b) TBMM c) Sular İdaresi d) Sanayi Bakanlığı e) Kur’an-ı Kerim”

Sorunun cevabı e’dir. Bu konuda şüphe mi var! Bakmayın siz Müslümanların bunu sesli dillendirmediklerine, çoğu insan farkında. Türk ordusu hak ve adalet için, Allah rızasını için, ümmet için, Kur’an ve sünnete uygun olarak kuruldu ve varsa, evet, ordu peygamber ocağıdır. Buyursunlar cihada!

Vicdani ret açıklamanız PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmelerin başladığı, yani Kürt sorununun çözümü ve savaşın bitirilmesine dönük adımların atıldığı bir döneme denk geliyor. Bu bilinçli bir tercih mi?

Bu sürecin yarattığı olumlu havanın etkisi var. Artık linç kültürünün yerini konuşma, birbirini dinleme, anlamaya çalışma, empati yapma gibi çok gerekli bir medeniyet kültürü alıyor yavaş yavaş, inşallah. Bu çok umut verici. Beyanıma gelince; ne yeni bir tarz ne de yeni bir itiraz! Türkiye’de vicdani ret hareketi 90’da başlamış. İş buralara Tayfun Gönül, Osman Murat Ülke, Mehmet Bal, Halil Savda gibi pek çok insanın gayreti ile güçlüklerle gelmiş. Zor zamanlar büyük oranda geride kalmış. İtirazına insan olmasının yanı sıra Müslüman olmasını da gerekçe göstermiş Enver Aydemir’in sarsıcı etkisi, Muhammed Serdar Delice’nin son derece yalın sesi bir kenara not edilmeli. İnan Suver ve ailesiyle de dayanışma içindeydik. Geçen yıl vicdani ret konusunu ele alan 3. Müslüman Öğrenciler Buluşması Ortaklaşma Metni müşterek bir itiraz olarak ayrıca önemlidir bence. Kadın vicdani retçilerin katkısını da unutmamak gerek.

Sizce Kürt sorunu nasıl çözülür?

Adaletle ve eşitlikle çözülür. İnsanların en temel/fıtri haklarını hiç lafı uzatmadan, eğip bükmeden, bahşederek değil helallik dileyerek iade ettiğinizde, çözülür.

Kendine layık gördüğünü başkasına da layık görmekle çözülür. İnşallah daha fazla gecikmeden tarafların içine sinecek, Allah’ı da kulları da razı edecek, adil bir çözüme kavuşulur.

“Müslüman, iyinin ve doğrunun tarafını tutmak, kötülüğe ve yanlışa karşı tavır almak zorundadır” diyorsunuz. Bu topraklarda farklı ulusal kimlik ve inançtan olan insanlara yönelik türlü zulümler yapıldı. Bunların başında Kürtler geliyor. Müslümanlar, Filistin’de, Bosna’da, Çeçenistan’da, Myanmar’da ya da başkaca ülkelerde Müslümanlara yönelik zulme tepki gösteriyor. Peki kendilerini Müslüman olarak tanımlayan Kürtlere yönelik zulme neden sessiz kalıyor?

Evet, büyük bir çelişki. Böyle bir çelişkiyi doğuran arka plana bakmak lazım.

Durum böyle olmakla birlikte Mazlum-Der gibi, Özgür-Der gibi kuruluşlar bu anlamda gerekli tanıklığı ve tavrı da sergilemiştir. Mesela Mustafa İslamoğlu kapalı bir forumda sunduğu Kürt Sorununda İslami Çözüm tebliğinden ötürü tutuklanmış, hapis yatmıştır. Yani küçük de olsa bir kesim sadece “dışarıdaki” zulme değil “içerideki” zulme de karşı durmaya gayret etmiştir. Ama elbette çok dar ve yetersiz kalmıştır.

Kendi zalim yöneticilerine karşı hakkı haykırmak ve örgütlemek zordu elbette. Elinin ulaşamadığı yerdeki zulme karşı mücadele hem kolay, hem iç rahatlatıcı hem de ümmetçi bir tavırdı!

Türkiyeli Müslümanların prangalarını görmek lazım. Müslüman alimler, kanaat önderleri cumhuriyetin kuruluşundan itibaren öldürülmüş, hapse atılmış, ciddi biçimde baskılanmış. Din anlayışı devletin elinde çarpıtılmış. İki büyük tehditten biri sayılmış irtica. Kelimenin altını kaldırınca, İslami kültür, İslami değerler çıkıyor. Terörün altını kaldırınca büyük oranda Kürt halkının haklarının çıkması gibi!

Öte yandan Müslümanların İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an ile ilişkileri çok cılız ve sağlıksız. Türk İslam sentezi vb gerekçeleri de ekleyince böyle bir manzara çıkıyor ortaya ne yazık ki.

http://www.etha.com.tr/Haber/2013/03/07/guncel/mehmet-ali-basaran-inanmadigim-degerler-icin-savas/

Değilim.

Benim büyüdüğüm yerde insanlar birbirlerine “Ermeni” diyerek hakaret ediyorlardı. Okulda edebiyat öğretmenimizden öğrenmiştim: ‘Ayıdan post, Yunan’dan dost olmaz’dı. Dört bir yanımız düşmanlarla çevriliydi. Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktu. Ülkemizi bölmek isteyen dış mihraklar Kürtleri kullanıyorlardı. Pek çok Kürt vatandaşımız da kadir kıymet bilmiyor, teröristlere sempati besliyordu! Bu olacak iş değildi ama oluyordu.

Zorunlu Eğitim’den geçiyorduk ve sadece devlet’in penceresinden bakabiliyorduk dışarıya. Dışarısı ulus devletin avlusundan ibaretti. Düzene uygun kafalar olarak yetiştiriliyorduk. Bize düşen sadece biat etmekti. Ne verilirse onunla yetinmekti.

Allah’a şükür biz yetinmedik. Gidip Kur’an ile tanıştık. İslam’ı ana kaynağından, anladığımız dilde okumaya başladık. Peygamberleri tanıdık ve zindanlarımızın kapılarını açabildiğimiz kadar açtık.

Bugün 30 yaşındayım. Kendimi Müslüman olarak tanımlıyorum. Aklımı, kalbimi ve ufkumu bir ulus devletin sınırları ile sınırlandırmıyorum. Böyle bir sığlığa mahkûm olmanın, bana engin bir Adalet bilinci bağışlayan İslam’a haksızlık olacağının farkındayım.

Kendimi insanlık ailesinin bir ferdi; dünyayı da ülkem sayıyorum. Ülkemde inandığım gibi yaşamak istiyorum. İnsanoğlu için iyilik ve güzellikten başka bir şey dilemeyen Allah’a hakkıyla kul olmayı amaçlıyorum. İnsanı kula kulluğun her çeşidinden alıkoyan ve gerçek manada özgür kılan yalnızca Allah’a olan kulluğudur, biliyorum.

Müslüman, iyinin ve doğrunun tarafını tutmak, kötülüğe ve yanlışa karşı tavır almak zorundadır. Kur’an pek çok ayetle bu farzı ortaya koymaktadır:

“İçinizde hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun. İşte bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âli İmran Suresi, 104. Ayet)

“Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülüğü men ederler, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resulüne itaat ederler.” (Tevbe Suresi, 71. Ayet)

Ayrıca Peygamberimizin (sav) şöyle söylediği rivayet edilmiştir:

“Sizden biri bir kötülük görürse eliyle onu düzeltsin, eğer buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin, eğer buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf halkasıdır.”

İnsanlara inanmadığı değer ve ideolojilerin, yalan ve yanlı bilgi ve düşüncelerin dayatılması, kof bir kalıba ve hizaya girmekten başka seçenek tanınmaması anlamına gelen zorunlu eğitime karşı olduğum gibi zorunlu askerliğe de karşıyım.

Bir Müslüman olarak teorisini ve pratiğini tasvip etmediğim bir orduya katılmaya zorlanmam bir zulüm; bu zulme boyun eğmem ayrıca bir zulümdür.

İnsani ve İslami değerleri baskılaya gelmiş, sayısız darbelerle milyonlarca insana işkence etmiş, on binlercesini “meçhul” etmiş, bu ülkedeki çoğunluklara ve azınlıklara, Müslüman olanlara ve olmayanlara türlü türlü eziyetler etmiş, geçmişi ve bugünü hak ihlalleriyle, hukuksuzluklarla dolu bir orduya katılmam düşünülemez.

Allah Mâide Suresi 8. Ayette bize şöyle sesleniyor:

“Ey İman Edenler! Allah için Adaleti ayakta tutan şahitler olun. Bir topluma olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin.  Adil olun, bu takvaya daha uygundur. Allah’tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Bir Müslüman ancak Hak ve Adalet için, Allah rızası için savaşabilir; kendini laik olarak tanımlayan ve kavmiyetçiliğe yaslanan bir ulus devlet için değil.

Bir Müslüman ancak İslami değerler için savaşabilir. Bir yandan İslami değerleri baskılarken öte yandan (“şehitlik” gibi, “peygamber ocağı” gibi değerleri) istismar eden, bir kavme ait Silahlı Kuvvetler için değil.

Bir Müslüman peygamber ocağına katılabilir ancak insanların sabah akşam küfür ettiği veya yediği, hakaret ettiği veya yediği, aşağılandığı, haksızlıklara uğradığı ve fakat haksızlıklar karşısında haklı itirazlarda bulunamadığı bir yer, hiç şüphesiz, peygamber ocağı değildir.

Milliyetçiliğin veya ulusalcılığın veya ırkçılığın vücut bulduğu bir yeri peygamber ocağı olarak nitelendirmek gaflet değilse aldatmacadır.

İnsan ve zaman dâhil devasa imkânların akıl almaz boyutlarda israf edildiği bir yeri peygamber ocağı kabul etmenin imkânı yoktur.

Bir Müslüman olarak kendime de başka bir canlıya da haksızlık etmek istemiyorum. Kimseyi inanmadığı değerler için savaşmaya, ölmeye ve öldürmeye zorlamadığım gibi, kimsenin de beni inanmadığım değerler için savaşmaya, ölmeye ve öldürmeye zorlamasına razı değilim.

Razı değilim. Şairin dediği gibi:

“tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya

tarantulaymış benim adım diyecek değilim”

Vicdani reddimi beyan ediyorum, evet. Askere gitmiyorum.  

 

Av. Mehmet Ali Başaran, 1983-Trabzon