Cezaevi Ziyaretleri – 17

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile Bolu F Tipi Cezaevi’ndeydik dün. 

Üzerine 28 Şubat’tan daha ağır bir zulüm sıçratılmış Alparslan Kuytul’u ziyaret ettik.

Alparslan Kuytul, başında olduğu Adana merkezli Furkan Vakfı’nda 90’lı yıllardan bu yana İslami eğitim faaliyetleri yürütüyordu. 2014 yılı itibariyle Türkiye’de ve yurt dışındaki konferansları engellendi. 2017 yılında konferans vermesi yasaklandı. 

Basın tarafından iftiralardan müteşekkil haberlerle yıllar içinde karalandıktan sonra nihayet o meşhur maşa (“yargı”) devreye sokuldu ve 30 Ocak 2018 sabahı saat 05.15’te evine düzenlenen baskınla Alparslan Kuytul “ele geçirildi!” 31 Ocak’ta Furkan Vakfı kapatıldı. 

Alparslan Kuytul 10 günlük gözaltı sürecinden sonra 8 Şubat’ta tutuklandı ve ertesi gün Bolu F Tipi Cezaevi’ne nakledildi.  

61 gündür tutuklu. Hakkında beş ayrı dosya var.

Dosya denilen “şeyler” basında pişirilen iftiraların tırnak içindeki savcılar tarafından iddianame şeklinde servis edilmesinden ibaret. Şüpheniz olmasın. 

28 Şubat sürecinde Nurettin Şirin’e, Hüda Kaya’ya yapılanlardan hiç de az değil maruz kaldığı zulüm.

Bugün aşağılanan Fetö’nün kumpas usulü aynen miras alınmış görünüyor. Konuyu hariçten gazel okuyanlara değil bağımsız hukukçulara sorarsanız bu hazin tespitin yüzde doksan dokuz doğru olduğunu görürsünüz. (Okuru yormak istemediğim için ayrıntılara girmiyorum. Merak edenler sağlıklı kanallardan bilgi edinebilirler.)

Alparslan Kuytul’a Bolu F Tipi Cezaevi idaresi de ayrıca zulmediyor. Tek başına bir hücrede kalan bu “özel” tutukluya kütüphaneye çıkma hakkı, spora çıkma hakkı, başka herhangi bir tutsakla avluya çıkma hakkı tanınmıyor. Kendisine televizyon da verilmiyor.

İki avukatı ile aynı anda görüşmesine müsaade edilmedi. Bu da bir hukuksuzluk lakin bir hukukçu olarak en aşağılayıcı bulduğum muamele avukat görüşme odasına gardiyan sokmaktır. Özel avukatları ile görüşürken bunu da yapmışlar.

Savunma hakkına öyle ağır bir saldırıdır ki bu, insan sormadan edemiyor: Avukatlara bu düşmanlık neden? Savunma Hakkı’na bu saldırı niye yapılıyor? Sizin hiç avukata ihtiyacınız olmayacak mı beyler?

(Gün gelir, ayaklar altına aldığınız o HAKLAR’ın ayaklarına kapanmak zorunda kalabilirsiniz diye size nasihat eden bir büyüğünüz yok mu? Hiç düşünmez misiniz? Hiç ibret almaz mısınız?)

Adana’dan Bolu’ya nakledilmesi de ayrıca bir zulüm. Eşi, çocukları, ziyaretçileri kendisini görmeye rahatça gelemesin diye tasarlanmış bayağı bir işkence.

Zaten Bolu F Tipi Cezaevi’nin müdürü mahkûmların haklarını kısabildiği kadar kısmaya çalışan, tam bir “düşman ceza hukuku” uzmanı mübarek! Son iki yıldır ne zaman ziyarete gitsem solcu mahkûmların attığı sloganları işitiyorum.

Bolu F Tipi Cezaevinin müdürü tüm mahkûmlara elden geldiğince düşmanlık eden, kimse tarafından sevilmeyen baskıcı biri olmakla birlikte Müslümanlara bilhassa nefret besleyen birisi. 

(“Hadi ya, öyle miymiş” diyen varsa Milletvekili Ravza Kavakçı’ya, gazeteci yazar Yakup Köse’ye veya Bahadır Kurbanoğlu’na yahut Mazlumder İstanbul Şubesi’ne sorabilir.)

Alparslan Kuytul’la iki saat sohbet ettik. Bize Bolu F Tipi zindanındaki tek güzel hatırasını anlattı.

“Dışardan bir berber geldi. Bana “selamun aleyküm” dedi.

– 54 gündür buradayım, kimse bana selam vermedi, dedim.

Berber şaşırmış:

– Nasıl yani, size kimse selam vermedi mi burda?

– Veren oldu ama sizin gibi tebessüm eden olmadı.

Berber elini uzatmış. Tokalaşmışlar.

– Bunu ilk defa yapan siz oldunuz!”

Boğazı düğümlendi ve daha fazla konuşamadı. Başımızı önümüze eğdik ve gözyaşlarımıza mani olduk.

Gencecik gardiyanlar, kendilerine “memur bey” diyen babaları yaşındaki hocaya, “Alparslan” diye sesleniyorlarmış.

 İlgililer bilebilir lakin yalnızca düşenler idrak edebilir: Dirilerin kabridir zindan.

Orada neyi kaybettiğimizin resmi, bir berberde bulunuyor.

Biz ne ara bu kadar vahşileştik?

Cezaevi Mektupları

Mehmet Ramazan Aydemir ile cezaevinde tanıştım.

O, çok tanıdık bir nedenle zindana düşmüştü, bense cezaevi ziyaretleri gerçekleştiriyordum. Yolumuz, bir F Tipi cezaevinin tarifi mümkün olmayan duygular barındıran küçücük ziyaretçi odasında kesişti.

Mehmet Ramazan Aydemir, 28 Şubat Darbe Dönemi Hukuk Katliamlarında, adı kurbanlar listesine yazılmış binlerce insandan sadece biri.

Şu malum hikâye, tanrılar kurban ister!

Aydemir, İşkenceci polisler ve emir “kulu” silik bir savcının tezgâhından geçtikten sonra, Salih Mirzabeyoğlu, Metin Kaplan, Yakup Köse gibi nice insana zulmetmiş “ünlü” bir ‘devlet hâkimi’ne denk gelmiş.

Müslümanlara karşı olan önyargısı ve garezi ile nam salmış Metin Çetinbaş adlı bu zat, önüne gelen Müslümanlara, hukuk’u ve kanunları hiçe sayarak en ağır cezaları yağdıran eski bir DGM hâkimi.

Bu adamın altına imza attığı zulümleri yazıya sığdırmaya çalışmayacağım. Hülasa edip geçeceğim. Esasen kişiye değil zihniyete işaret edeceğim.

Adil yargılanmadığı 16 yıl sonra ancak ortaya çıktığı için Bolu F Tipi İşkencehanesinden tahliye edilen Salih Mirzabeyoğlu’na idam kararını veren de bu adam, manşetlerin ve darbeci generallerin gazıyla Metin Kaplan’a iki defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası veren de…

Metin Kaplan’ın oğlu Fatih Kaplan’ın aktarımıyla, dönemin “çakma yargılama” sürecinde yaşanan “derin bayağılaşmaya” dair şu habere bakın:

“20’ye yakın kişinin çok ağır işkencelere maruz bırakıldığını söyleyen Fatih Kaplan, “O dönem tutuklanan şahısların hepsi savcılıktaki ifadelerinde, Emniyet’te işkence altında ifade verdiklerini bildirmişlerdir. Ki devletin kendi Adli Tıp Kurumu da bu yönde rapor vermiştir” dedi. Kaplan, babasının yargılanması esnasında avukatların bütün itirazlarına rağmen, işkence gördüğüne dair Adli Tıp raporlarının, mahkeme hâkimi Metin Çetinbaş tarafından değerlendirmeye alınmadığını belirtti.”

Daha sonra ilginç gelişmeler oldu. Yıllar geçti ve misyonunu tamamlayan “DGM hâkimimiz” avukat oldu.

Hukuk tanımayan, Adalet duygusunu çöpe atmış, insanları diri diri zindanlara gömen, işkencecileri korumakla işkenceci “payesi”ni hak etmiş bu adama İstanbul Barosu –Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan- avukatlık ruhsatı vermiş! Bu da yetmezmiş gibi düzenlediği panellere konuşmacı olarak davet etmiş.

Yazıklar olsun! İstanbul Barosu’na yazıklar olsun!

Sonra da, adınız “darbeci baro”ya çıktı denildiğinde, kızıyorlar.

Ne diyelim, herkes kendine yakışanı yapıyor bu dünyada.

Biz, Mehmet Ramazan Aydemir’e dönelim…

O da pek çokları gibi, gerçekte değil sadece Çetinbaş-larda “var” olan örgüt adına faaliyet yapmıştı. Kaldı ki bunu da itiraf ediyordu: “Örgüt adına” camide Kur’an dersi vermek. Yine, “örgüt adına” gençlerle Peygamber Hayatı üzerine sohbet etmek…

Dün Mazlumder Cezaevi Söyleşilerinin 27.’sini gerçekleştirdik. Konuk, 2 ay önce cezaevinden çıkmış Mehmet Ramazan Aydemir’di.

Çok şey anlattı. Yer yer gözleri doldu, konuşmakta zorlandı.

Bir hususun altını çizdi. Altını çizmek istiyorum: Cezaevi Mektupları.

(Üç yıl oluyor, 10’dan fazla cezaevi ziyaretinde bulundum. Yedisinin notlarını aktardım. Bu, konuyla ilgili 17. yazım. Haksız yere, “diri diri betonlara gömülen” mazlumlar adına bu büyük zulmü gündemleştirmeye, hafifletip yok etmeye çağırdım yazarları çizerleri, vicdan sahibi kişileri. Hatırlattılar, hatırlattım. Tekrara düşmemek adına geçiyorum ama yardım çağrısını yineliyorum!)

Yaklaşık 4 yıl cezaevinde kalan Aydemir, Cezaevinde kalanlarla mektuplaşmanın önemini şu cümlelerle anlatıyor:

“İçerdeki insanlar bir selama muhtaç!”

“Bir mektup 50 defa okunur mu? Her bir mektubu, yenisi gelene kadar defalarca kez okuyorsunuz. Dışardan selam, hatırlanma getiren mektupları öpüyorsunuz!”

“Okuduğum kitabın arasına koyuyorum mektubu, ucu görünsün… Aynı mektubu aynı gün içinde açıp açıp okuyorum! Hatırlanmak çok güzel… Bir mektup bir ay moral kaynağı, sevinç oluyor!”

Ben tam olarak anlayamam, cezaevine ancak ziyaretler için gittim, ziyaretçi odalarında toplamda 30 saat bile kalmamışımdır. Bu mektup köprüsünün dışarıdaki ayağındayım. Bolu, Ankara, Kocaeli, Batman, Tekirdağ, Tokat… 3 yıla yakındır 10 kadar tutsakla düzenli olarak mektuplaşan bir kardeşiniz olarak konuşuyorum.

Gelin, bir vefa dalgası başlatalım dışardan içeriye.

Mektuplarımız göçmen kuşlar olsun, bir sürü, uçsunlar, konsunlar cezaevindeki insanların omuzlarına, umutlarına, kaderlerine…

Bir mektup, katar katar dua katar hayata. Umut katar, hayat katar.

Yıllardır arayanı soranı olmayan insanlar var zindanlarda, unutulmuşlar.

Tebessüm sadakadır, selam sadakadır. Hal hatır sormak, yaşamanın zekâtıdır. “Kutsal emanet merhaba’dır!”

En yakınlarımızdan başlayarak sorabilir, bulabiliriz.

Cezaevinde mektuplaşacağı insan tanımayanlar için elimizdeki güncel irtibat bilgilerini paylaşmaya hazırız. Bunun için Mazlumder Cezaevleri Komisyonu Başkanı Av. Kaya Kartal’a yazabilirsiniz. (av.kayakartal@gmail.com)

Mektubun hükmünün kaldığı, bütün canlılığıyla gerçekte yaşadığı tek yere çağırıyoruz.